İyi Yazarlar
İyi Okurlar

Kürşat Koyuncu

1 / Puan: 13719

Ankara

Abdullah Fakiroğlu

2 / Puan: 6542

İstanbul

Bulut Sever

3 / Puan: 3856

İstanbul

Ömer Poyraz

4 / Puan: 1911

İstanbul

Ozan Bilican

5 / Puan: 1721

İstanbul
İstanbul

Salieri Alt Tire

7 / Puan: 1503

İstanbul

Detroitli Kızıl

8 / Puan: 1285

İstanbul

Sıla Münir

9 / Puan: 1247

İstanbul

Osman Batur Akbulut

10 / Puan: 1224

Kırıkkale

Mümin Yolcu

11 / Puan: 1066

İstanbul

Mustafa Karayel

12 / Puan: 955

İstanbul

Mücahid Cesur

13 / Puan: 905

İstanbul

Ferit Çaydangeldi

14 / Puan: 885

Ankara

Vlad Emir

15 / Puan: 848

İstanbul

Ali Turan

16 / Puan: 830

İstanbul

Müsemma Şahin

17 / Puan: 755

İstanbul

Sezer Emlik

18 / Puan: 731

Bartın

Muharrem Morkoç

19 / Puan: 644

İstanbul

Yamanduruş

20 / Puan: 638

Sakarya

Alpay Gökçe

21 / Puan: 635

İstanbul

Mesut Toprak

22 / Puan: 635

Ankara

Ahmet Lalbek

23 / Puan: 634

Erzincan

Ahmet Demir

24 / Puan: 613

İstanbul

Kumru

25 / Puan: 514

Adana

Emre Keleş

26 / Puan: 470

Ankara

Aykut Giray

27 / Puan: 418

Yozgat

Lagari Alıntılar

28 / Puan: 412

İstanbul

Sadık İbrahim

29 / Puan: 410

İstanbul

Kerem Yüksel

30 / Puan: 401

İstanbul

Bir sonraki paylaşıma yaklaşık 01 saat 09 dakika kaldı.

Sıla Münir yazdı, 596 kez açıldı, 9 misafir olmak üzere 13 kişi beğendi, 4 yorum yapıldı.
24 Mar 17 21:00

Sıla Münir

Puan: 1247

Güvendiğim Dağ'lara
ee5f55f4d28afb48bbe526709e5bcde81490381856

ee5f55f4d28afb48bbe526709e5bcde81490381856

Herkese hep romantik, hep efsane geliyor. Fakat hakikaten Türk'ün cesaretinin, yürekliliğinin bir misli yok.

Ondaki vatan sevgisinin emsali yok!

Akılla çözülecek birşey değil. Sizin de nefesiniz daralıyor mu bu mevzuu böyle düşünürken. Ben dişlerimi sıkıyorum, gözlerime yaş hücum ediyor...

Daha evvel fazla film, özellikle de fazla Türk filmi izlemediğimi yazmıştım.

Hele tarihi...

Hele askeri...

Hani demiştim ya, "Kahramanlar leyla/mecnunculuk oynuyor. Hocaları şarapçıdan bozma meczubu andıran ihtiyar.

Analar bacılar fettan".

Tavsiye üzerine Dağ 2 filmini izledim.

Her şeye rağmen, nihayet dedim.

Nihayet, izlenmeye değecek bir film yapılmış.

Sinema eleştirmeni değilim. Öyle özel efekt, kurgu, vs.'den de anlamam. Sadece seyirci olarak bu film hakkındaki fikirlerimi ifade etmek istiyorum.

Oyunculuk mükemmel.

Bazı sahneler hakikaten gerçeğini aratmıyor.

Hissiyatı doruğa çıkaran kısımlar...

Bir tanesi, Eşref'in vurulduktan sonra Arif'e, "Beni kalkan yap!" demesi... Hangi mantıklı izahla mutmain olabilirsiniz bu sahnede? Olamazsınız! Akılla anlaşılabilmesi mümkün değil.

Esir olan kızın komutana ağlayarak dua edip sarılması...

Keskin nişancının şiirleri... Şahane düşünülmüş.

Kimileri diyor; vay arkadaş, o kadar kişi ikiyüz kişiye nasıl karşı koydu?

Arthur ve şovalyeleri saksonlara nasıl karşı koydularsa öyle... Onlar süper film, kült film. Tabi tabi...

Tüm ekibi tebrik ediyorum.

Tabi bazı sahneler de üzmedi değil...

Bir kere; bilmem kaç yıl, meşakkatli eğitim ve sonrasında operasyonlardan çıkmış, vatan için ölümü sevgili edinmiş bir komutanın vicdanına, bacaksız bir gazeteci-yazarın, klasik edebiyat ifadeleriyle seslenmiş ve uyandırmış olması hayal kırıklığına uğrattı beni. Fetih 1453'deki gibi hani... Koskoca fetih bir kadının gazıyla nihayete eriyordu ya... Anlatanların yalancısıyım. Hamdolsun izlemedim.

Müezzin olmak isteyip de sesi güzel olmadığı için olamayan Arif, manidar bir mesaj verdi. Bu kulaklar ne ezanlar duydu.

Şehid olan askerlerin en azından bir tanesi kelime-i şehadet getirebilirdi.

Vatan sevgisi imandandır, unutulmasın.

Aman burada farklı manalar çıkmasın.

En büyük müştereğimiz vatan sevgimiz, bunun şuurundayız. Bu şuurla binlerce yıl her köken, millet ve dinden insanlar barış içinde yaşamış, yaşadı, yaşayacak!

15 TEMMUZ'da da bunun kabak gibi misalini gördük. Meyhanedeki ayyaş da koştu, camideki sofi de.

Benimki, hani, herkes gezmeye giderken siz evde olmak zorunda kalırsınız, içinize bir hüsran, bir küskünlük çöreklenir. Hah, işte tam bu hislerle yazıyorum bunları. Kimsenin görüşünü/hayat tarzını eleştirmek ve kötülemek değil maksadım. Sadece beklentilerimi ifade etmeye çalışıyorum.

İçki sofrasında vatan sevgisi dolu iki yiğit...

Zina eden vatan sevgisi dolu bir yiğit...

Harâm işlemek ayrı...

Küfre düşmek ayrı...

Farkındayım.

Bir tanesi mi din diyanet işlemez, tatbik etmez?

Ben üzülüyorum.

Benim vatanım için ölen, ölümü göze alan askerimi anlatacaksınız, benden hiçbir parça olmayacak?

Olmaz!

Ben buna içerlenirim!

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
28 Mar 08:05

Sıla Münir

Puan: 1247

Estağfirullah. Teşekkür ederim.

28 Mar 06:14

Misafir

Sıla münir yazılarınızla ilk defa Türkiye gazetesinde rastladım gerçekten çok içtendi aklımdan geçen düşünceleri yazılarınizda buldum elinize emeginize sağlık

Sıla Münir yazdı, 493 kez açıldı, 6 misafir olmak üzere 8 kişi beğendi, 1 yorum yapıldı.
6 Oca 17 02:00

Sıla Münir

Puan: 1247

Kitaplar İnsanın Cihetini Belirler

Peyami Safa'nın Yalnızız adlı eserini okurken almış olduğum anektotlar sanki bu günün gençliğine, bu günün beyinlerine hitab eder anlamlar yüklüydü:

"Bu inat nedir bilir misin? Şahsiyetsizliğin yerini alan kör ve karanlık bir benlik duygusudur. İnsanı saadete de, felakete de götürebilir. Önünü görmediği için düzlükle uçurum arasındaki farkı, adımını attıktan sonra anlar."

"Neden kepaze bir azlık sana cesaret veriyor, örnek oluyor da, bütün o binlerce, yüz binlerce evi dolduran sessiz ve temiz insanları düşünmüyorsun."

"Ey bahtsız! Tarihinin hiçbir devrinde kendine bu kadar yabancı, bu kadar hayran ve düşman olmadın. Laboratuarında aradığın, incelediğin, oyduğun, dibine indiğin, sırrını deştiğin her şey arasında yalnız ruhun yok."

"İnsan ya geleneklere karşı koyup açık ve cesur yaşamalı, yahut da inandığı bazı kıymetler varsa, onlar için fedakarlık yapmalı. En çirkin şey ikisine birden sahip çıkan müraîliktir."

Kıymetli muharrir ve mütefekkir Rahim Er beyefendinin "Hayatın Rengi İnsan" adlı eserinden anektotlarla devam ediyorum. Herkesin okuması lazım gelen bir eser... Neden mi? Aslında tüm yolların sevgiden geçtiğini idrak etmemize vesile olan bir eser. Şöyle ki, en azılı islam düşmanlarından bile iyi temennilerle bahseden bir kalemle, gönül eri ile karşı karşıyayız da o bakımdan. Ha, bu sözümüzle, diyalogculuğun o anlaşılamaz (itikadi bakımdan)  hoşgörüsünü kasdettiğimi sanmayın. Anlayanlar anladı zaten.

Eserimize geri dönersek, rahmetli Üstad Necip Fazıl Kısakürek'in anlatıldığı kısımdan bir paragrafta bugünün aydınlığını/aydınlarını düşünmeye sevkedecek tahlillerde bulunuyor:

"Çok fazla magazinleştiğimizi kabul etmeliyiz.

İnsanlık belki de büyük faziletlerini zor şartlara borçlu. Acaba muma mı daha minnettarız, elektriğe mi? Daktiloya, bilgisayar mı, divit kaleme, mürekkebe mi? Konfor, düşmanımız oldu. Lüks yaşamakla çok para harcanabilir. Düşünce kabiliyeti ayrı, kendini bir mum gibi insanlık için eritmek farklı. Necip Fazıl, ömrü boyunca bir tek kulübenin sahibi bile olamadı. Milyonların gönlündeyse yer etti. Allah'ın rızasına, insanların duası ile kavuşulur."

Aynı eserde, Barış Manço'nun anlatıldığı kısımdan şu anektot da kendi özünden utanan, medeniyet ve uygarlık adına başkalaşmaya çalışıp köklerinden kopanlara ibret olsun:

"İstanbul doğumluyum; Galatasaray Lisesi'nde okudum, Belçika Kraliyet Akademisi'ni bitirdim. Otuz sene Fransızca konuştum. Bu açıdan bakılınca batı kültürü ile yetişmiş bir adam olarak görünüyorum. Anadolu topraklarını ilk olarak 19 yaşındayken gördüm. 55 yıllık hayatımın büyük bir bölümünü yabancı ülkelerde konuşarak ve yaşayarak geçirdim. Ona rağmen hâlâ kendi dilimden, dinimden ve halkımdan kopmadım. Diğer insanlar 15 günlük tura gidince hemen dönüyorlar ve gittikleri ülkenin dili ile konuşuyorlar. Ben dilimi 35 yıldır bozamadım, 15 günde bir insanın dili Türkçe'den kayabiliyorsa o insanın geninde bozukluk vardır."

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
06 Oca 02:14

"Anadolu topraklarını ilk olarak 19 yaşındayken gördüm. 55 yıllık hayatımın büyük bir bölümünü yabancı ülkelerde konuşarak ve yaşayarak geçirdim. Ona rağmen hâlâ kendi dilimden, dinimden ve halkımdan kopmadım"

Mücahid Cesur yazdı, 959 kez açıldı, 35 misafir olmak üzere 37 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
31 Ara 16 02:00
Fikir Adamı: Seyyid Ahmet Arvasi
459c2e1fa850a82ea44d1cd4f782119e1483120453

459c2e1fa850a82ea44d1cd4f782119e1483120453

Gönül insanı, fikir adamı, dava aşığı, mütefekkir, pedagog, şair…

Onu anlatmaya, kelimelendirmeye, bir kalıba sokmaya mürekkepler yetmez. Ahmet Arvasi 1932’de Ağrı’da doğdu. Doğu Anadolu coğrafyasında yıllar sonra Müslüman gençlere yön verecek bir düşünür doğuyordu. Sırasıyla Van, Erzurum’da öğretimini tamamladı.Konya’da ilkokul öğretmeni olarak 19 yaşında insanlara fikirlerini yaymaya başladı. Üniversite eğitimini de tamamlayıp, enstitülerde hocalık yaptı. Toplumbilimciydi. Dönemin kasvetli ortamında, kaybollan milli ve manevi değerlere sahip çıktı ve buhran içinde olan Müslüman Türk gençlerine adeta bir kılavuz oldu. Bir taraftan içi bomboş olan maddeci,ruhsuz,dünyevi milliyetçiliğe karşı çıktı. Bir taraftan da siyasal İslam’a ve değiştirilmeye çalışılan İslam anlayışını eleştirdi. O dönemde sıkça kullanılan Türk-İslam sentezi kavramı yerine ısrarla Türk-İslam ülküsü kavramına kitaplarında sıkça yer verdi. Ehlisünnet bir müslümandı. İçi boşaltılmaya çalışılan kavramları yeniden tanımlıyor ve o dönemde ki milliyetçi gençleri putperestçi bir anlayıştan Öz Muhammedi İslam’a yönlendiriyordu.

Kendisi biyolojik olarak Arap olmasına rağmen sosyolojik olarak Türk olduğunu ve Türk Milletinin bir ferdi olmaktan gurur duyduğunu her zaman ifade etti. Türk ve İslam’ın birbirlerine karşı olmadığını ve bunları karşı cephe olarak görenlerin büyük gaflet içinde olduğunu vurguladı. Bir dönem MHP parti yönetiminde yer aldı. Fikirleriyle Türk-İslam Alperenlerinin, vefatından 5 yıl sonra M.Yazıcıoğlu liderliğinde kurulacak BBP kurucu kadrolarını derinden etkiledi. Türkiye Gazetesinde Türk-İslam köşesi olarak günlük yazılar yazdı. Onlarca kitabı mevcut olmasına rağmen bu kitapları okuyup anlamadığımız için belki de merhumun bize ilaç olarak gösterdiği teorileri uygulayamadık. Toplum ahlakı, tasavvuf-şeriat ilişkisi ve Güneydoğu meseleleri halen Türkiye’nin devam eden sorunlarıdır. O bir yazısında ‘’kadrolar değişmedikçe, anayasalar,kanunlar ve tüzükler değişse bile bir anlam ifade etmez’’ demişti. Yakından tanıyanlar onun evini bir mektep gibi görürdü. Peygamber aşığı bir mütefekkirdi. Tarihine, bayrağına, dinine ve kültürüne yabancılaşan gençlerin elinden tutup yol gösterdi ve vatanseverliği topluma aşıladı. Özellikle 1975’ten sonra ülkücü camiada çok rağbet gördü. Mamak’ta zindanlara atıldı, kalp krizi geçirdi. O da her dava adamı gibi çileye talipti ve nasibini aldı. Fuhşiyatın, Allah’a isyanın zirvede olduğu 31 Aralık 1988 yılında daktilosunun başında hakikatları kağıda dökerken, Rabbine kavuştu. Biz ondan razıyız. Allah’ta ondan razı olsun. Bizleri şefaatine nail eylesin…

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Abdulhamid Osmanoğlu yazdı, 881 kez açıldı, 28 misafir olmak üzere 32 kişi beğendi, 5 yorum yapıldı.
5 Ara 16 14:00
Kitap Okumak Biraz Risklidir!
J8cZKTbV

J8cZKTbV

Kitap okumanın ne kadar önemli olduğunu hayatımızın her alanında duyarız. Okulda öğretmenimiz, işyerinde kitap okuyan bir abimiz veya anne babamız vs. vs.

Ülkemiz ile alakalı dikkat çekici istatistikler yapılır: Avrupa ülkesindeki herhangi bir ülkedeki okuma oranı ile ülkemiz acımasızca kıyaslanır.

Çok İlginç kıyaslar vardır mesela:

Bizdeki kahvehane sayısının Batı ülkesindeki kütüphane sayısından çok daha fazla olduğu… Falanca ülkede kitap okuyan insan sayısı ile ülkemizdeki kitap okuyan insanların sayısı arasında uçurum farkların bulunduğu… Türkiye’de 1 milyon kütüphane üye sayısı bulunuyorken, 71 milyonun üzerinde cep telefonu abonesinin olduğu yönündeki sübjektif ve sözde “az gelişmişliğimizi” anlatan istatistikler.

Buradan hareketle çok kitap okumamız gerektiği kanaati oluşturulur ve bilinçaltımıza bu fikriyat yerleştirilir. Aslında kitap okumak bu kadar Basit veya Matah bir şey midir?

Kitap okumak bir bilinç işidir. Kitap okumak bir ihtiyaçtır. Kitap okumak faydalı olduğu kadar zararlı olan bir eylemdir de.

Bilinçsiz ve temelsiz okunacak birçok kitabın, istenen manada bir şey ifade etmeyeceği malumun ilanı. Doğru zamanda ve doğru okunacak kitabın okuyucuya çok önemli katkılarının olduğu ise müsellemdir.

Zamanı gelmeden okunacak herhangi bir kitabın zaman israfı olduğunu bilmeliyiz...

Zeminimizi ve Bilincimizi kavileştirmeden okunacak her bir kitabın, Temelimizi sarsabileceğinden endişe etmeliyiz!

Kitap Obezleri vardır mesela. Yukarıda sayılan birçok hususa dikkat etmeden okunan kitapların yol açtığı manevi bir hastalıktır Kitap Obezliği. Bir Kitap Obezini, okuduğu birçok kitap artık doyurmaz. Aksine daha çok hasta eder ve manevi hayatını riske sokar!

Dikkat edilmesi gereken şeyler ıskalandığı zaman, okunacak kitaplar risk oluşturur. Mesela: İslami ilimlerden anlamayan veya seviyesi düşük birisinin okuyacağı birçok dini neşriyatın (tavsiye üzerine dahi olsa) okuyan kişinin yanlış kanaat, Fikir ve inançlar beslemesine sebebiyet verebilir.

Peki, bu riski en alt seviyeye nasıl indirebiliriz?

Hoca - Talebe ilişkisi içerisinde bu riskli hali en alt seviyeye çekebiliriz.

Kitap okuyacak kişinin Okuduğu kitapları tashih edebileceği bir Alim’e, kapalı bulduğu ve anlayamadığı yerleri açabileceği bir Hoca’ya, müşkül / Zor yerleri çözebilme kabiliyetine sahip bir Ağabey’e, okuduğu kimi kitapların sertliğine, ağırlığına dayanamadığında onun elinden tutacağı bir Üstadı olmak zorunda.

Allah ayaklarımızı ve kalplerimizi dini üzere sabit kılsın… 

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
07 Ara 15:31

Misafir

Okumak riskliymiş...

06 Ara 20:24

Misafir

Batı'nın ve batı aşığı insanların türkleri / müslümanları hem küçümsememeleri hemde müslümanların komplekse girmemeleri için gayet güzel bir yazı olmuş

Yamanduruş yazdı, 2511 kez açıldı, 79 misafir olmak üzere 82 kişi beğendi, 3 yorum yapıldı.
29 Kas 16 02:00

Yamanduruş

Puan: 638

Gişede Dağ Gibi Büyüyen Film
9c82f9748d84e39cc4dc5306b95b39931480370066

9c82f9748d84e39cc4dc5306b95b39931480370066

Bir devam filmi olan "Dağ 2", Irak’ta kaçırılan antimilitarist bir kadın gazeteciyi kurtarmak için MAK (Muharebe Arama Kurtarma) Timinde gizli görevli olan 7 bordo berelinin hikayesini konu alıyor. Dağ filminin devamı gibi gözükse de, birkaç gönderme ile ilk filme bağlanan yapımın başrolleri aynı, fakat hikayesi farklı işlenmiş. (İlk filmi izlemeyenler için sıkıntı çıkarmıyor denebilir) Alper Çağlar’ın yönetmenliğini üstlendiği film, 1.700.000 TL’lik bütçesine rağmen yer yer Hollywood kalitesinde bir iş ortaya koymayı başarıyor.

MAK Timlerinin varlık amacı risk ve tehdit ne olursa olsun geride bir kişi bile bırakmamaktır. 7 kişiden oluşan bir MAK Timine katılmak için oldukça zorlu eğitimlerden geçilmesi gerekmektedir. (Filmde bu eğitimlerin yer aldığı sahneler de yer alıyor) İlk filmdeki başroller olan can dostlar Oğuz (Çağlar Ertuğrul) ve Bekir (Ufuk Bayraktar), MAK Timine katılarak önce muhalif gazeteci Ceyda Balaban’ı (Ahu Türkpençe) IŞİD’in elinden kurtarmaya çalışıyor, ardından da tehdit altındaki Türkmen köyünü savunuyor.

Düşmanın Tankı Varsa Bizim Bekir’imiz Var!

Şehitlerimize ithafen yazısı ve ardından gelen etkileyici kurtarma sahnesiyle açılan film, sınırımızdaki tehlikeye karşı adeta uyarı mahiyetinde bir yapım olmuş. Milliyetçilik duygularını kabartan film, vatan sevgisinin imandan olduğu düşünülürse maalesef islamofobiye karşı kullanılabilesi sahnelerin potansiyelini değerlendirmemiş.

"Er Ryan’ı Kurtarmak" filmini bize bazı sahnelerde anımsatan yapım, Türk Silahlı Kuvvetlerine ait gerçek silahlar, helikopter ve uçakların da kullanımı ile gerçeklik duygusunu oldukça artırıyor. Tabii, bunda da özellikle çatışma sahnelerindeki başarının katkısı yadsınamaz..

Bu film Amerikan Filmi Değil! Savaş Uçakları Kurtarmıyor!

Yer yer sırıtan efektler, tempo sorunu, patlatılan kamyonun gösterilmemesi gibi aksaklıklarına rağmen; çekim kalitesi, etkileyici sahneleri, konusu, oyuncuların samimi ve başarılı performansları gibi nice faktörlerden dolayı özellikle erkek seyircilerin dikkatini çeken “Dağ 2” gişeyi adeta sallıyor.

Muhtemelen askeri ortamdaki erkeksi muhabbetleri yansıtma adına belaltı konuşmaların varlığı yaşı küçük izleyiciler için çok da uygun olduğu söylenemez. (Yaşı küçükler de yaş sınırına aldırmadan filme gittiği/götürüldüğü için uyarma ihtiyacı hissettim)

Karakterlerin öncesi ve şimdisi olarak akan film seyri de, temponun düşmesine sebebiyet veriyor. Duman grubunun coşku veren müziği ise, filme genel anlamda pozitif bir hava katmayı başarıyor.

Bir Ölür, Bin Diriliriz!

Sonuç itibariyle; “büyük şirketler gişe getiren film çeker” algısının kırılmasına katkıda bulunan yapım, muhtemelen bazı yönleriyle örnek aldığı "Er Ryan’ı Kurtarmak" filminin 70 milyon dolarlık (yaklaşık 240.000.000 tl) bütçeyle çekildiği düşünülürse, hemen hemen Hollywood kalitesinde bir iş sunan filmi ve ekibini kutlamak gerekir. Özellikle, hassas dönemlerden geçtiğimiz günlerde birçok yönüyle çoğu seyirciye iyi geleceğini düşünüyorum. İlk filme göre daha kaliteli, TSK’dan ciddi destek alınmasının da hakkını veren, ortalamanın üzerinde, beklentileri abartmadan izlenilesi yapım için şimdiden “Dağ 3” hayırlı olsun..

NOT: Şiddet sahnelerinin oldukça yoğun olması sebebiyle, bu konuda hassas olan seyircileri uyarmak durumundayım.

Dağ 2

Film Notu: 7.5

Yönetmen: Alper Çağlar

Oyuncular: Çağlar Ertuğrul, Ufuk Bayraktar, Murat Serezli, Ahu Türkpençe, Atılgan Gümüş, Emir Benderlioğlu

Tür: Savaş, Aksiyon, Gerilim, Dram

Filmin Yaş Sınırlaması: 13 yaş ve üzeri izleyici kitlesi için uygundur. Şiddet veya korku öğeleri içerir. Olumsuz örnek oluşturabilecek davranışlar içerir.

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
02 Ara 18:41

bazı yönleriyle örnek alıp, bazı sahneleriyle anımsattığı için ve yer yer Hollywood kalitesinde bir iş ortaya koymayı başardığı için.. asla kıyaslama değil (Er Ryan kalitesi, bütçesi belli), örneğini ne ölçüde yakalayabilirliğini ortaya koymak için

02 Ara 18:09

Misafir

Er ryan'i kurtarmak ile bu filmi karsilastirmaniz, er ryan'i kurtarmak filmine haksızlık olur

Sıla Münir yazdı, 402 kez açıldı, 17 misafir olmak üzere 19 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
25 Kas 16 06:00

Sıla Münir

Puan: 1247

"Yıkılış" Ertuğrul mu Acaba?

Çok vâveylâ kopunca bir de ben bakayım dedim şu haberlere...

Diriliş Ertuğrul dizisi ile alakalı yani.

Osmanlı torunuyuz hamdolsun.

Çok seviyorum.

Fakat tarihimizi, tarihleri ve vesikalarıyla anlatacak kadar bilgim yok. Okuyup anlayabildiğim kadarı, sevmemin şart olduğunu hissettiriyor.

Çok seviyorum.

Bu çok sevmek, içinde her türlü güzel hissi barındıran bir sevmek;

Rumeli Hisarı'nın taşlarını gözü yaşlı okşayıp, o taşlarla konuşmayı bir de...

Ecdadımızın türbelerindeki kedilere hürmeti de... Kimbilir o mihmandarcıkların dedeleri, onların da dedeleri görmüştür muhterem Sultan'larımızı. Öpülesi elleri kimbilir ne kadar sıvazlamıştır sırtlarını...

Diriliş Ertuğrul dizisini izlemedim hiç.

Kıyas edilemez belki ama ifade etmeden geçemeyeceğim, Muhteşem Yüzyıl dizisinin fragmanını dahil izlemiyorum. Tahammülüm yok kesinlikle.

Tarih içerikli dizilere genel manada bir önyargım var.

Hanım sultanlarımızın başı/bağrı açık gösterilmesi ağırıma gidiyor.

Yazar Murat Başaran beyefendi, Doğudan Geldiler adlı eserinde diyor ki;

"Bugün kim ki Osmanlı'nın ve Osmanoğulları'nın aleyhine bir cümle kurarsa, biliniz ki bizden değildir. "

Çok ağır.

Ve mutlak hakikat!

Şimdi gelelim meramıma...

Olayın tepkileriyle alakalı, Okan Bayülgen 'in retweetlediği tweet'lere bir göz gezdirdim. Çok utandım!

Hatası ne olursa olsun insan düşmanına bile böyle galiz küfürler etmemeli. Ne olursa olsun! Asalete yakışmaz...

Şimdi daha mı iyi oldu?

O şahısa küfredince Osmanlı daha mı yüceldi?

En acısı ne biliyor musunuz?

İçinde, Osmanlı, Müslüman, Türk kelimelerinin geçtiği bir cümlede, galiz küfürlerin de bulunması. Düşünün aynı cümle içinde kullanılıyor. Ne acı, ne utanç verici, ve ne yazık!

Böyle sevecekseniz sevmeyin Osmanlı'yı!

Böyle savunacaksanız savunmayın Osmanlı'yı!

Kelimeler insanın şahsiyetini yansıtır...

Kelimeler insanın zarafetini yansıtır...

Kelimeler insanın haysiyetini yansıtır...

O yazılanları binlerce insan okudu. Osmanlı'yı seven, sevdiğini iddia eden bir insanın, o mübareklerin kullanmayı bırakın, akıllarına bile getirmediği kelimelerle kendilerini savunduğuna değil memnun olmak, o devirde yaşasalar dilinizi keserlerdi dilinizi!!!

Zannetmeyin ki ben,  zarif İstanbul Türkçe'si kullanılan nezih ortamlarda büyüdüm.

Ama küfürü ruhum sevmedi hiç.

OSMANLI'YI seven MÜSLÜMAN bir TÜRK asla küfretmemeli.

Ben bu mevzuda iddialı ve fikr-i sabitim.

Osmanlı'nın savunurken, asaletini yansıtmak gerekir.

Kendi rezaletini değil!!!

Not: Fotoğrafdaki anekdot, Yazar Murat Başaran 'nın Doğudan Geldiler adlı eserinde yeralmaktadır.

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Açık Mavi yazdı, 301 kez açıldı, 3 misafir olmak üzere 5 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
20 Kas 16 18:00

Açık Mavi

Puan: 104

Bu Sefer Onlar Geldi

Gün geçmiyor ki uzay temalı filmler artış göstermesin. Kimi zaman biz uzaya gidiyoruz kimi zaman uzaylılar bize geliyor...

Spoiler!

Arrival filminin özgün bir senarist filmi olmadığını yani bir yazarın kısa hikayesinden uyarlandığını söyleyeyim. Bu önemli çünkü doğrudan sinema çekimi için yazmakla okuyucuya hitaben yazmak arasında fark vardır. Bu yüzden uyarlamalarda hep bir farklılık vardır.

Arrival'ı ilk olarak geçen senenin bilim kurgu dalındaki en başarılı filmlerinden Marslı ile kıyasladım. Film bir insanın bir gezegende tek başına nasıl yaşayabileceği konusu üzerineydi. Bu film ise iki uzaylı yaratığın insanoğlu ile temasa geçme mücadelesini konu alıyor.

Dünyaya gelen dış misafirlerin dertlerini anlamak için bir dil bilimci tutuluyor ve bazı şekillerle temasa geçilmeye çalışılıyor.

E şekillerle ne kadar anlaşabilirsin. Geliş nedenlerini doğru düzgün anlatamayan uzaylı çift yanlış anlaşılıyor ve bir tehdit olarak algılanıyor. İşin garibi ise geçen sene Marslı filminde Amerika'ya yardım eden Çin hükümeti bu sene ise uzay gemisini patlatma kararı alıyor.

Doğrusu duygulara hitap eden bir film olması filmi Marslı filminden daha iyi kılıyor diyebilirim.

Eğer insanoğlunun uzaya gitme merakıyla yada uzaylıların dünyayı istila etme girişimi ile ilgili aksiyon filmlerden sıkıldıysanız Arrival'ın bu kalıpların dışında ön yargı ve duyguya dayalı daha sade bir film olduğunu hatırlatayım.

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Bulut Sever yazdı, 326 kez açıldı, 9 misafir olmak üzere 16 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
8 Kas 16 14:00

Bulut Sever

Puan: 3856

Babıâli'de Nazım Hikmet
67164f7e2784a68e629e82465e72eb791478600049

67164f7e2784a68e629e82465e72eb791478600049

Bu ülkenin ilk 59 yılına damgasını vurmuş ve hala da etkisini sürdüren en önemli edebi ve fikir insanlarından biridir Necip Fazıl Kısakürek.

Her bir şeyin ayrı ayrı, hassaten ‘İslam’la alakalı olan her bir şeyin bırakın yaşanmasını, ‘Allah’ lafzının dahi yazılmasının, neşredilecek her türlü mecmuada kullanılmasının yasak olduğu bir zamanı hayal edin.

İşte böyle bir zamanda bütün tabuları yıkmış, her manada hem kendisinin hem ailesinin hem de uzun seneler içerisinde onu seven ve destek verenlerin sıkıntılara duçar olduğu bir insanı hayal edin.

Evet, Necip Fazıl’dan bahsediyoruz: Şairler Sultanı’ndan!

Üstad, hayatının seyri içerisinde dâhil olduğu çevreden tamamıyla kopmamış ve zaman zaman aralarında bulunduğu bu ortamı ilerleyen yıllarda yazıya dökmüş ve bu eserine de ‘Babıâli’ ismini vermiştir.

Elbette kitapta anlatılan isimlerle ilgili kanaatler sübjektiftir fakat Necip Fazıl gibi bir kelam ve kalem üstadının, hayatına İslam dini perspektifinden bakan bir insanın kanaatlerinde yalan ve uydurma olabileceğini düşünmek en hafifinden insafsızlıktır. Belki bazı yerleri için ‘dobracılık’ denilebilir.

Bu ülkeden çoğu meselede olduğu gibi şiirde de iki uç ve bu iki uç arasında uçurumlar vardır. Bunlardan başlıcalarından birinin ismi yukarıda zikredildi. İkinci isim sanırım ilgilisince malumdur: Nazım Hikmet.

Nazım Hikmet, Necip Fazıl Kısakürek gibi belli bir çevrenin sanat ve şiir meselesinde kutbu sayılmış, öyle görülmüştür.

Biz, Nazım Hikmet hakkında şahsi kanaatlerimizi ifade etmeyeceğiz. Bizim kanaatlerimizin Üstad Necip Fazıl’ın hem de şahitler göstererek anlattığı bizatihi yaşanılanlar karşısında ne ehemmiyeti vardır.

Hassaten ‘sahi’ şiir meraklılarının, sadece maddeciliği hayatına esas almayanların ve yüzeysel (olmayanların) aşk melankoliklerinin bir nebze gerçeği görmesi temennisiyle…

***

Nâzım Hikmet'i gırizî hararet mesafesinden, yani çok yakından tanımayan, onun ne heykelleşmiş bir ahmak olduğunu anlayamaz ve bu hükmü, derin bir anlayışı yoksa, eserlerinden çıkaramaz.

Nâzım Hikmet, uzun boyu, altun renkli saçları, çakır ve çiğ gözleri, çilli ve tozpembe yüzü, şapşal çehre hatları ve küçük ve yusyuvarlacık kafasıyla, insana ilk bakışta yakışıklı hissini veren, bilhassa maymunvârî içeriye doğru tuttuğu sarkık elleriyle bu halini mühürleyen bir aptaldır. O kadar aptal ki biraz sıkıştırılınca "ben sizin yanınızda şahsiyetimi ve kafamı kaybediyorum!" diyecek ve yağlı kasketini altun saçlarına oturtup kaçacak derecede.. Her şey onda, geri, ileri, sınıf, zümre, burjuva, köylü, patron, işçi gibi tabirlerle, Moskova tertibi ezberleme bir lûgaritma çerçevesi içinde ve birkaç kelimelik leke sabunu (prospektüs - târife)leri halinde. Genç Şair onu, kendisinden iki üç sınıf yukarıda olarak Bahriye Mektebinden tanır ve şiire ne bebekçe başlayıp onu bir Rusya seyahati sonunda ne kartalozca bitirdiğini bilir. Ağzı süt kokan ve "Ben de müridinim işte Mevlânâ!" diye mısralar heceleyen bebekten, "Hâfız-ı Kapital olmak istiyorum!" narasını basmaya memur, iki eli belinde ağzı bozuk kartaloza kadar.

Ona bir gün Genç Şair demiştir ki:

- Sen komünist şair Mayakofski'nin mukallidisin! O, komünist rejiminin Rusya'ya nakşından sonra "bu beni tatmin etmiyor ve ben, artık buna inanmıyorum!" deyip kafasına bir kurşun sıkarak intihar etti. Ya sen niçin ustanı sonuna kadar takip etmiyorsun?

- Onun sonunda sapıttığına inanıyorum da ondan.

- Ya sonunda sapıtanın başındaki haline nasıl güvenebiliyorsun.

- Ben (burjuva)ların mantık palavralarına metelik vermem!

Ona en güzel cevabı, öldürücü, yakıp yıkıcı, yerle bir edici karşılığı, tarihçi Emin Âli vermiştir:

Meserret kahvehanesinde oturuyorlar. Emin Âli, Nâzım Hikmet, Peyami Safa, şu, bu. Nâzım maddeciliği müdafaa ediyor ve insanda her şeyin madde elem ve hazzına bağlı olduğunu, ruhî hadise, ruhî ölçü diye bir şey olmadığını ileriye sürüyor.

Emin Âli, dudaklarında gayet zarif bir tebessüm:

- Öyle mi, diyor, öyleyse sana 5 lira vereyim ve maddî ırzına talib olayım.. Razı mısın?.

Nâzım Hikmet ne de olsa çocukken aldığı terbiye ve duyduğu erkeklik haysiyetinden, bu teklife "olabilir! Bir şey lâzım gelmez!" diyemiyor, fakat işi namus ve haysiyet gibi ruhî bir ölçüye bağlayamayacağı için de, mazeretini ahmakların ahmağı şu cevapla izaha kalkıyor:

- Razı değilim, çünkü maddî sızısı vardır. Ve Emin Âli hedefi 12'den vuruyor:

- Öyleyse iki buçuk lira vereyim de badana edeyim. Razı mısın?

Fikir ve dâva uğrunda hiçbir galiz ve müstehcen tarafını görmeden göz önüne serdiğimiz bu tablo her çizgisiyle gerçektir ve bu son mukabele karşısında hebenneka Nâzım Hikmet gık diyemeden apışıp kalmıştır. İstanbul efendisinin (mistik) ruhuna yenilen (materyalist) mantık!

***

… Genç Şair'le Nâzım Hikmet bir köşeye çekilmiş, etraflarında kadınlı erkekli bir meraklılar kalabalığı, fısıldaşıyorlar.

Genç Şair:

- Senin şiir okuyuşun da bir aldatmaca. Fındıkkabuğu kelimelerin tepesine şahmerdanla vurup onları gırtlaklarında olmayan bir sesle bağırmak, böylece tesirlerini artırmak çabasındasın! Kuru tebliğ hokkabazlığı, münadi-lik esnaflığı. Muhteva yokluğunu peçeleme açıkgözlüğü.

- Ya seninki.

- Senin tebliğci olmana karşılık ben telkinci olmaya çalışıyorum. Şiirimi kırbaçla kafalara çarpmak değil, nefes edercesine içeriye sindirmek metodu. Yani muhtevasına güvenen bir ifade tarzı.

İstersen bir denemeye girişelim seninle. Sen benim bir şiirimi kendi ağzınla oku; ben de senin bir şiirini kendi üslûbumla. Göreceksin ki, benim şiirim özünden bir şey kaybetmeyecek, seninkiyse ölecek, sıfıra inecek.

- Haydi.

Boş bir odaya geçtiler ve arkalarında aynı meraklılar, denemelerini yaptılar.

Nâzım, Genç Şair'den, kelimelerin lâstiğini koparırcasına gererek okuyor:

Bir odaaah, yerrrde bir mummm. Perrdeler indirilmisss.

Ve Genç Sair, ondan, süklüm püklüm bir nesir diliyle birkaç mısra:

"Ufuklardan ufuklara -ordu ordu- kopuklu mor dalgalar koşuyordu."

Havada müthiş bir boşluk. Genç Şair'in şiiri her neyse ondan ibaret kaldığı halde Nâzım'ınki sönüp gitmişti.

***

ERTUĞRUL MUHSİN'İ Rus Konsolosluğunda Babıâli şövalyelerine verilen bir çayda tanımıştı.

… İstanbul'da (Hamlet)de de seyretmiş ve ilk kıymet hükmünü, hem de daha derinden sürdürmüştü: Büyük aktör!..

Ellerinde çay kadehleri, Sovyet Konsoloshanesinde konuşuyorlar. Yanlarında üçüncü bir adam.

Elçiliğin kültür ataşesi (Mihailof).

Muhsin, Mistik Şair'e hitap etti:

- Niçin tiyatro eseri yazmıyorsunuz? Neden bizi yerli eserden mahrum bırakıyorsunuz?

- Nazım Hikmet'in "Kafatası" piyesiyle Vedat Nedim'in "Kör"ü var ya elinizde.

- Onlar ayrı. Siz niçin yazmıyorsunuz?

- Yazarsam, bizzat oynar mısınız?

- Beğenirsem elbette oynarım.

- Yazacağım öyleyse!..

… Türkiye'de, Babıâli tepesini ele geçirmekle zafer kazanabilir. Babıâli'de zaten harap halde bulunan bu birlik, usta bir (strateji) ve (taktik) mütehassısınca ele alındı mı, mesele yoktur. (Mihailof), kapı kapı dolasan basma satıcıları gibi Babıâli'yi kolaçan eder ve bu arada en büyük ehemmiyeti, Genç Şair çığırında, Mistik Şair'le Peyami Safa'ya verirdi. Bir gün ona demişti ki:

- Nâzım Hikmet Türkiye'yi ne kadar şaşırtırsa şaşırtsın, bizim gözümüzde (orijinal) ve Anadolulu ruhunu fethedebilecek bir sanatkâr değildir. Biz onun hangi Rus şairinin tesiri altında olduğunu biliyoruz. Bize sizin gibiler lâzım!

***

Bu birkaç misal ile yazıyı bitiriyoruz.

Maddeciliği müdafaa eden, insanda her şeyin madde elem ve hazzına bağlı olduğuna inanan yani ruhi hiçbir şeyi kabul etmeyen bir insanın aşk hayatına dair bir şeyler yazmayı ya da alıntılamayı ise pek değersiz görüyoruz.

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Ferit Çaydangeldi yazdı, 229 kez açıldı, 3 misafir olmak üzere 5 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
26 Eki 16 18:00
Fotoğraf

Odaklanmak, ayrıntılardan kurtulmak. Sadece önem verdiklerini almak. Işte fotoğraf çekmek bunun için tutkulu.

Kameranı aç ve sadece güzel olanı, kusursuz olanı kadrajla. Başkasının iğrenç zannettiği şeydeki güzelliği yakala. Her gün yanından geçip gittiğin ot, çalı çırpıda birkaç makro fotoğraf çek. Orada yaşıyan böceklerin boyutunda imiş gibi gör.

Sen de fotoğraf tutkunu olacaksın.

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Açık Mavi yazdı, 219 kez açıldı, 6 misafir olmak üzere 8 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
11 Eki 16 14:00

Açık Mavi

Puan: 104

Hollywood'un Süper Kahraman Çılgınlığı
abf9ea3166122171210ba093b6db46241476168800

abf9ea3166122171210ba093b6db46241476168800

Eskiden çizgi roman uyarlamaları tek bir karakterin oynadığı filmlerden uyarlnırdı. E malum artık teknoloji gelişti o filmlerden yüksek hasılatlar yapıldı, karakterler izleyicinin gözüne beğendirildi, tanıtıldı, yani artık hepsini bir araya getirilebilecek düzeye elbette gelindi.

Çizgi roman karakteri uyarlamayı hepsi için bir oyuncu bulup efektlerle süslemek olduğunu kavrayan Marvel, gelin çeyizi gibi dizer diziyor hepsini bir filme. Hangi filmden bahsettiğimi az çok anlamışsınızdır belki. Yenilmezler filminin iki parçaya ayrılan son bölümünden ilki, yani Yenilmezler: Sonsuzluk Savaşı - Bölüm 1 filmi Nisan 2018'de gösterime giriyor. Filmin oyuncu kadrosu ise tam bir toplama kampı.

Şimdi zaten belli karakterler var bunu yazmanın anlamı ne diyebilirsiniz. Fakat iş gerçekten de belirlenmişin de ötesine geçti.

Kadro o bildiğimiz Yenilmezler takımının ötesinde artık. Peki bir filmde en fazla kaç ''Yenilmez'' yada ''Kahraman'' olabilir. Ben bir göz attım sizin için.

  •  Scarlett Johansson ... Natasha Romanoff / Black Widow 
  •  Chris Hemsworth ... Thor 
  •  Robert Downey Jr. ... Tony Stark / Iron Man 
  •  Jeremy Renner ... Clint Barton / Hawkeye 
  •  Chris Evans ... Steve Rogers / Captain America
  •  Mark Ruffalo ... Bruce Banner / The Hulk 

 altılısını zaten biliyorsunuz. Ve işte şimdi size buz dağının görünmeyen kısmı. Bu arada bilgiler kesindir.

  • Chris Pratt ... Peter Quill / Star-Lord 
  • Elizabeth Olsen ... Wanda Maximoff / Scarlet Witch 
  • Zoe Saldana ... Gamora 
  • Bradley Cooper ... Rocket Raccoon (ses.) 
  • Vin Diesel ... Groot (seslendirme) 
  • Sebastian Stan ... Bucky Barnes / Winter Soldier 
  • Benedict Cumberbatch ... Dr. Stephen Strange 
  •  Josh Brolin ... Thanos 
  •  Paul Bettany ... Vision 

 Daha bitmedi. Bunlarda ''söylenti'' olanlar.

  •  Karen Gillan ... Nebula (Galaksinin Koruyucuları filminden) 
  •  Brie Larson ... Carol Danvers / Captain Marvel 
  •  Tom Holland ... Peter Parker / Spider-Man 
  •  Paul Rudd ... Scott Lang / Ant-Man 
  •  Evangeline Lilly ... Hope Van Dyne / Wasp (Ant-Man filminden) 
  •  Chadwick Boseman ... T'Challa / Black Panther 

 Daha bunların tek karakter üzerine odaklı filmleri de olacak hemen onları da yazayım.

  •  Brie Larson ... Carol Danvers / Captain Marvel (2019) 
  •  Benedict Cumberbatch ... Dr. Stephen Strange (2016) 
  •  Tom Holland ... Peter Parker / Spider-Man (Spider-Man: Homecoming) 2017 
  •  Ant-Man and the Wasp ... Scott Lang / Ant-Man - Hope Van Dyne / Wasp (2018) 
  • Chadwick Boseman ... T'Challa / Black Panther (2018)

Bunlarla da sınırlı değil Thor 3, Power Rangers, Max Steel, Deadpool 2, Suicide Squad'ın devam filmi, düşünülen isimsiz projeler. Ve birde bu filmlerin içinde gene aynı karakterlerin bazılarının beraber yer alacağını da yazayım dedim. İşin ''ciddiyeti'' iyice anlaşılsın diye. Birde üstüne serinin dışında başka bir Yenilmezler filmi daha düşünülüyor. Daha başka filmlerden bambaşka karakterler varda pek tanınmıyor diye yazmadım.

Peki bu kadar adamı bir araya toplamanın anlamı ne? Sinema adına sanatsal bir çalışma yapmak mı? Eskisi kadar okunmayan çizgi roman karakterlerinin unutulacağından korkulup sinemada tanıtma çabası mı? Yoksa ''bir senaryo yazalım, oyuncuya kostümü giydirir oynatırız, millet zaten seviyor'' düşüncesiyle para üstüne para katmaya devam etmek mi?

Hollywood'un bir senede ki kârının bir ülkenin kârında daha fazla olduğunu biliyor muydunuz? Artık öğrendiniz.

Peki bu karakterlerin bu filmlerde ki amacı ne? Çok bariz ki dünyayı kurtarmak. Peki genel olarak dünyayı kim kurtarıyor diyebiliriz. Elbette Amerika, her zaman ve her yerde vede her savaşta olduğu gibi gene dünyayı kurtarmaya devam ediyor. Fakat orada dünyayı kurtarırken burada ki dünyayı es geçiyor. Orada milyar dolarlar dönüyor, harcanıp kazanılıyor iken hala Afrika'da ki bir çocuk bir sinema biletinin yarısından daha az tutacak miktarda yemeğe muhtaç oluyor. Hiçbir sanat anlayışının olmadığı ve tamamen paraya odaklı bu filmlerin yapımcıları ve de tabi ki amerika ise kazandıklarını hala aynı kafa işlerde kullanmaya devam ediyor. Dünya'nın doğusunda zulüm, savaş, açlık varken, batıda uydurma karakterlerin uydurma kahramanlığı boyuna para harcanarak yapılıp, doyasıya izleniliyor.

Ve ne yazık ki iş bununla da sınırlı değil. Dahası da var, yazayım ki ''çılgınlığın'' ne boyutlara ulaştığı görülsün.

İkinci olarak ele alacağım film ise gene son bölümü ikiye ayrılan (her ne hikmetse) Batman v Superman filminin son bölümünün ilk filmi Adalet Birliği: Bölüm 1.

Hemen bakalım bu filmin ''kahramanlarına da''.

  • Gal Gadot ... Diana Prince / Wonder Woman 
  • Ezra Miller ... Barry Allen / The Flash 
  • Ben Affleck ... Bruce Wayne / Batman 
  • Henry Cavill ... Clark Kent / Superman 
  • Amber Heard ... Mera 
  • Jason Momoa ... Arthur Curry / Aquaman 
  • Ray Fisher ... Victor Stone / Cyborg 

Ve gene bunlarında tek karaktere odaklı filmleri var.

  • Gal Gadot ... Diana Prince / Wonder Woman (2017)
  •  Ezra Miller ... Barry Allen / The Flash (2018) 
  • Ben Affleck ... Bruce Wayne / Batman (Açıklandı) 
  • Henry Cavill ... Clark Kent / Superman (Açıklandı) 
  • Jason Momoa ... Arthur Curry / Aquaman (2018) 
  • Ray Fisher ... Victor Stone / Cyborg (Açıklandı) 

Ve daha neler var neler. Gambit'ler, Venom'lar, Shazam!'lar, Logan'lar, ismi açıklanmayan projeler... Daha neler neler.

Tüm bunların etkileri neler olacak? Özellikle çocuklarda! Çizgi filminden canlı aksiyonuna kadar hepsini izliyor veletler. Bilinçaltında ne kalacak çocuğun? Peki neyi bilmesi gerekiyor? Afrika'daki aç kardeşini mi? Filistin'deki her hareketinde şiddet gören kardeşini mi? Yoksa hiç bir işe yaramayan saçma marvel filmlerini mi? Yada kendi edebiyatındaki Necip Fazıl, Nazım Hikmet, Cemal Süreya, Attila İlhanı'mı yoksa amerikan edebiyatının çizgi romanından uyarlama Kaptan Amierka'yı Batman'i Flash'ımı?

Kendi tarihini kültürünü, tarihindeki insanları bilmeyipte süper kahramanların adını sanını ezberleyen bir nesil yetişiyorsa bu ciddi bir sorundur.

Başımıza gelmesini istemediğim bir şeyi yazmak istiyorum.

Belki gün gelecek alttan yetişen çocuklar Kemal Sunal'ı Şener Şen'i pek bilemeyecek. Hulusi Kentmen'ler unutulup gidecek. Bizim gibi sürekli filmlerini izleyip tadına varamayacak. Onun yerine sinemanın kapitalist sisteminde kendine yer bulan uydurma kurguların yer aldığı sanattan uzak bir sinema anlayışında kaybolup gidecek. 

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Açık Mavi yazdı, 296 kez açıldı, 10 misafir beğendi, 1 yorum yapıldı.
9 Eki 16 18:00

Açık Mavi

Puan: 104

Türk Sinemasında Bollywood Etkisi

Daha bugün en bildiğiniz Hint filmi 3 Aptal'ın Türkiye uyarlaması olacağını öğrendim. Filmin başrolünde, yani Aamir Khan'ın Ranço rolünde ise Kerem Bursin yer alacak.

Sonra kısa geçmişe bir yolculuk ettim... Çok değil 2013 yılında 2005 yapımı Siyah filminden uyarlanan Uğur Yücel'in Benim Dünyam filmi.

Sonrasında ise daha geçen sene gene başka bir Bollywood filmi olan 2012 yapımı ''3'' filminden uyarlanan ve neredeyse 1.5 milyon izlenilmiş Delibal filmi geldi aklıma.

Şimdilerde ise Sermiyan Midyat'ın Hindistan'da çekilen yerli Bollywood filmi ''Bir Baba Hindu''.

Peki ne oldu da Türk sinemasında bir anda ''Bollywood'' rüzgarı esmeye başladı?

Hint filmlerinin ülkemizde sevilmesinden doğan fırsatçılık mı? Yoksa sürekli aynı devam filmlerinin gişede rekorları alt üst etmesi yüzünden bazı yapımcıların buna son verme isteği mi? Ya da Türkiye'de çekilen Bollywood filmlerine karşı bir jest mi? Belki de Bollywood filmlerinin etkisinin Türk izleyicisini çekmek amaçlı kullanılmasıdır.

Cevabını henüz veremesem de belki yardımı dokunur diye kısa bir not düşeyim.

Geçen sene çekilen Delibal filminin fragmanında ya da jeneriğinde filmin bir uyarlama olduğu yazılmamış. Milliyet'ten Ali Eyüboğlu'da bu konuya dikkat çekmiş. Hemen aramış Ay Yapımı sormuş:

- Afişte ve jenerikte “Aishwarya R. Dhanush’un ‘Moonu 3’ adlı filminden uyarlama” diye niye yazmıyor?

... ve aldığı cevap:

- Delibal’ın finaldeki sürprizi kaçmasın diye yazmadık Hint filminin adını.”

Bunun üzerine “Ay Yapım bu filmi Aishwarya R. Dhanush’ten izin alarak çekmişse, rica etsem gönderir misiniz belgesini” diye sormuş.

Ve yanıt alamamış.

Sonra Ay Yapım açıklama yapmış ''yönetmen söyledi zaten'' diye.

Peki söylenmesi yetiyor mu? Bir şeyi uyarladıktan sonra eser sahibinin isminin yazılması gerekmiyor mu?

Bunu okuduktan sonra üzülerek söylüyorum ki son yazdığım ve sonunda ''soru işareti'' olmayan nedeni cevap olarak kabul edeceğim. Yani uyarlanmasında elbette bir sorun yok. Fakat izin dahi alınmaması... İşi sinemanın sanat kısmından çıkarıp sadece mali boyutlara götürüyor.

Gene aynı olay burada da var. Uğur Yücel'in Benim Dünyam filmi de filmin içinde veya dışında filmin uyarlama olduğu yazmıyor. Filmin fragmanını izleyen Hintliler ise filmin çalıntı olduğunu ileri sürüyor. Filminin yönetmeni Leela Bhansali, filmde hiçbir referans görmediklerini belirtiyor. Filmin yapım şirketinden ''gerekli olan maddi ve manevi gereklilikler de TMC film tarafından sağlanmıştır'' diye açıklama geliyor. Sonrasında ise telif hakkının alındığı ortaya çıkıyor.

Fakat böyle olsa da olmasa da filmin uyarlama olduğu neden yazılmıyor. İzleyicinin filmin bir uyarlama olduğunu bilmesi mi istenilmiyor? Pek anlamış değilim.

Peki her Hint filmi Türk sinemasına uyarlanabilinir mi? Yani şimdi 3 Aptal filmi uyarlanacak. Peki ama nasıl uyarlanacak. Kerem Bursin, Aamir Khan'ın yaptıklarını yapabilecek mi. O dans figürleri aynı şekilde etkili bir biçimde aktarılabilecek mi. Zoobi doobi dansı yapılabilecek mi? Doğrusu fazlasıyla merak etmekteyim.

Her neyse. Umarım Bollywood'un aksiyon filmleri uyarlanmaz. Yoksa korktuğum başıma gelir.

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Açık Mavi yazdı, 253 kez açıldı, 10 misafir beğendi, henüz yorum yapılmadı.
7 Eki 16 18:00

Açık Mavi

Puan: 104

O Maden "Bulunacak"
ee2ec698bd78ef5484827696dc2615711475834494

ee2ec698bd78ef5484827696dc2615711475834494

Başlığı böyle attım çünkü filmdeki karakterin maden arama azminin yanı sıra, Kalandar Soğuğu'nu biraz Paul Thomas Anderson'un Kan Dökülecek (There Will Be Blood) filminin iyi niyetli sürümü olarak benzettim. Bildiğiniz üzere o filmde de karakterimiz sıkı bir petrol arayışına çıkıyor ve bu hırsı onu hiçbir şeyi önemsemeyen, aklı fikri para olan bambaşka bir adam yapıyordu. Kalandar Soğuğu'nda da başrol sıkı bir maden arayışına çıkmakta ve karısının istememesine rağmen dur durak bilmemekte ama bunu ailesi ve çocukları için yapmaktadır.

Yönetmen Mustafa Kara ''Hala 80 yaşında maden arayan, öyküsü başka, o bölgede o dağda yaşayan adamı tanıyorum. Filmde de olduğu gibi nedir bu adamı her şeye rağmen bu kadar tutkuyla yaşama bağlayan, çocuklarına ve eşine rağmen hala bu işi yapma azmi veren sorusuyla filmin başlangıcını yaptık'' sözleriyle aslında maden arama tutkusunun gerçekçiliğini anlatıyor bizlere. Doğasının zorluğuna, kışının karasına rağmen hala bir tutku, ''arayan'' ve vazgeçmeyen adamın hikayesini anlatıyor film.

Zor şartlar altında çekilen filmin çekimleri dört mevsimde 1.5 yıl, yapımı ise toplam 5 yıl sürmüş. Tabi bu süre zarfında filmin başına gelmeyen de kalmamış. Uzun bir oyuncu arayışından sonra imzayı atan bir oyuncu setin zor koşullarını görünce setten kaçmış. Film ekibi bir sahnede karlar yolu kapattığı için dağda mahsur kalmış. Üstelik sahne de çekilememiş. Ayrıca son sahnesi yeniden çekilme kararı alınmış fakat sislerin gitmesi için 23 gün beklenilmiş. Dile kolay 23 gün. 23 günde çekilen filmler var! Tüm bunlar yetmezmiş gibi birde 8 ay boyunca yapılan çekimlerin ardından filmin kurgusunun tamamlandığı zamanda ofise giren hırsızlar, ekipmanları ve bilgisayarları çalmış. Filmin kurgulanmış bir kopyası da olmayınca film yeniden kurgulanmaya başlanılmış. Tek teselli ise filmin dağ ve köy çekimleri ve tasarı çekimlerinin bulunduğu sabit disklerin çalınmamış olması.

Tüm bu zorluklara rağmen çekilen ve yarıda bırakılmayan film, görüyordunuz ki sadece 10 sinema salonunda gösterime giriyor. Seti lay lay lom geçen dandik komedi filmleri ise 300'den aşağı düşmüyor.

Filmin kadrosu ise birbirine yakın insanlardan oluşuyor. Filmin ortak senaristi Bilal Sert yönetmenin Cumhuriyet Üniversite'sinden öğretmeni gene aynı şekilde başrol Haydar Şişman'da yönetmenin ilkokuldan resim öğretmeni ve son olarak filmin oyuncularından Hanife Kara yönetmenin annesi.

Filmin Türkiye'den Akademi'ye aday adayı olduğunu zaten biliyorsunuzdur. Fark etti iseniz ödüllerini falan yazmadım. Amacım filmi övmek değil çünkü. Filme harcanan emek beni kendine çekti. Fakat karşılığını alıyor mu? Pek bilemiyorum.

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Yamanduruş yazdı, 295 kez açıldı, 6 misafir olmak üzere 7 kişi beğendi, 1 yorum yapıldı.
9 Tem 16 22:00

Yamanduruş

Puan: 638

Uzaylılarla Dalaşma: Dejavu - Vol.2
01f4a3168a83748273a57cc9e963c6831468083571

01f4a3168a83748273a57cc9e963c6831468083571

Felaket filmlerinin yönetmeni Roland Emmerich’in 1996 yapımı Independence Day/Kurtuluş Günü filmi, bir döneme damga vuran kült yapımlar arasına giren bir film olmuştu. İlk filmin kaymağını yiyen Hollywood, aradan geçen 20 yıl sonra yine Roland Emmerich önderliğinde “çok beğenilince devamını çevirmişler” mantığıyla hareket ederek filmin devamını çekmeye karar verdi.

20 yıl önceki yapımda Amerikan milliyetçiliğinin başrolde olduğu uzaylı işgalinden dünyamızın kurtuluşunu izlemiştik. Şimdi ise; saldırı sonrası dünya birlikteliğini sağlamışken, “bütün dünya buna inanmış, birlik olmuş, hayat bayram olmuşken(!)”, uzaylılar dünyamızın yer çekirdeğini almak üzere daha güçlü olarak geri dönüyor. Uzaylıların teknolojilerini kullanan dünya ülkeleri, gezegeni korumak için savunma programı başlatıyor. Filmin devamında ise; devam filmlerinin klasiği olan “sorunu büyüt, iki misline çıkar” mantığı devreye giriyor, ilk filmin can alıcı sahneleri copy paste yapılarak, buna ilaveten de sos olarak efektler devreye giriyor. Uzaylıların saldırısı ile bilikte mertlik yine bozuluyor, ardından bir uzaylılarla dalaşma sezonu daha açılıveriyor. “Burası dünya, buradan çıkış yok” denilerek, uzaylıları denize dökmek için var gücüyle Amerika’nın önderliğinde savaş başlıyor. İşin içine gençler de katılıyor. Antiparantez, Hillary Clinton’un başkanlığına da filmde açık bir selam çakma gözüküyor. Sonunda ise, “ne çektin be dünya, biraz da uzaylılar çeksin” anlayışı ile devam filmine fazlasıyla göz kırpılıyor.

Kendine abartılı bir misyon yükleyerek kendini fazla ciddiye alan film, bu yönüyle büyük hataya düşüyor. Oyunculukların ve senaryonun vasat olduğu yapımda, 2012 filminden hallice uçan cisimlerin arasından sektirmeden kaçış, uzaylının koşarak araç yakalamaya çalışması gibi mantık sorunsalı sahneler de filmde unutulmamış (!) Yapım, teknik anlamda efektler ve görsel şölen etkisi ile günü kurtarıyor adeta..

Filmde bilimadamı Levinson’u canlandıran Jeff Goldblum, bir programda “filmimizin ilkinden çok güzel olduğunu söylüyorlar” diye konuşmuş. Sadece “yüksek yüksek bütçeye iyi efekt kurmuşlar” yönüyle hak verebilirim kendisine..

Sıkıcı olmayan ama beklentilerin katbekat aşağısında kalan görsel şölen filmi “Independence Day: Resurgence/ Kurtuluş Günü: Yeni Tehdit”, zamanınız geniş değilse, alenen zamanınızı tehdit ediyor.

Ne diyelim! Teşekkürler Amerika, yine dünyayı yine sen kurtardın!

Independence Day: Resurgence/ Kurtuluş Günü: Yeni Tehdit”

Film Notu: 6.7

Yönetmen: Roland Emmerich Oyuncular: Liam Hemsworth, Jeff Goldblum, Maika Monroe, William Fichtner, Charlotte Gainsbourg, Vivica A. Fox, Bill Pullman, Sela Ward

Tür: Bilimkurgu, Aksiyon, Macera

NOT: Filmin yaş sınırlaması 13 yaş altı izleyici kitlesi aile eşliğinde izleyebilir. Şiddet veya korku öğeleri içerir. Olumsuz örnek oluşturabilecek davranışlar içerir.

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Faruk Tak yazdı, 246 kez açıldı, 3 misafir olmak üzere 4 kişi beğendi, 2 yorum yapıldı.
15 May 16 02:00

Faruk Tak

Puan: 34

Çarşamba'nın Kiliseleri (Bir Kültür Yok Oldu)

Bu fotoğrafı belki daha önce de gördünüz fakat Çarşamba'nın, kültürel tarihini anlatan önemli bir fotoğraf olduğundan yeniden yayınlamakta fayda var. Geçmişte bölgede yaşayan Ermeni, Rum vatandaşların Çarşamba'nın ticaretini şekillendirdiğini biliyoruz. 300 yıl önce Çarşamba'ya yerleşen bu insanlar, Okullar, kiliseler, iş merkezleri ve kendine özgün mimarisiyle evler yaptılar. Fotoğrafta (Şimdiki Atatürk İlköğretim Okulu ve Askerlik Şubesinin Olduğu Bölge) Sağ arka planda görülen kuleli yapılar kiliselerin olduğu alan. 70-80 yıl öncesine kadar hala ayaktaydılar. Çarşamba'yı o kadar hoyrat kullandık ki, 20 yıl öncesine kadar neredeyse Çarşamba'nın her caddesinde gördüğümüz Rum-Ermeni evleri artık yok denecek kadar az. Şimdilerde ise fotoğraflara bakıp Ah eski Çarşamba diyoruz. (Fotoğraf;Kenan Hazneci Arşivi)

Anatolian Ermenians kaynağından alıntıladığımız aşağıdaki kısa yazı Çarşamba'nın aslında ne kadar da önemli bir yerleşim merkezi olduğunu bizlere anlatıyor.

"Samsun (Canik) Sancağı'nda 35907 Ermeni yaşıyordu. 1915'ten önce 19. yüzyılın ortalarından itibaren Samsun şehir merkezi olmasına rağmen eski yönetim merkezi Çarşamba ekonomik açıdan hâlâ önemli bir rol oynuyordu. Şehir merkezindeki yerleşim yerleri dışında Samsun, Bafra, Çarşamba, Ünye ve Fatsa'da Ermeniler kırsal kesimde yerleşmişlerdi. Ünye'de bulunan 10 köy, Terme yakınlarında 4 ve Çarşamba'da bulunan 20 yerleşim yeri 18. yüzyıl başında Hemşin ve Sev Ked'den gelip Samsun Sancağı'na sığınanlar tarafından kurulmuştu. 1914'te sancakta 49 kilise ve toplam 3.254 öğrenciye okuma imkanı veren 74 eğitim kurumu bulunuyordu.

Samsun (Canik) sancağının eski yönetim merkezi olan Çarşamba Kazası, 1710 yılından itibaren bölgeye yerleşen Hemşinli Ermeniler tarafından Yeşilırmak kıyısında kurulmuştu. 1914 yılında şehir merkezi Çarşamba'daki Ermeni nüfusu 1800'dü. Piskoposluk merkezi olma özelliğini kaybetmiş olmasına rağmen kazada halen bir rahip bulunmaktaydı. Cemaatin dini ayinlerde toplandığı S. Astvadzadzin Kilisesi 1790'da kurulmuş ve en son 1855'te restore edilmişti. En önemli eğitim kurumu 1871'de kurulan Mamigonyan-Şuşanyan Karma Koleji'nde 190 öğrenci öğrenim görmekteydi. Kazada 20 köye dağılmış 21 kilise ve 33 okulu bulunan 13316 Ermeni yaşamaktaydı.

Bülent Başokur'un Facebook ta paylaştığı Kısa Öyküsü Okumaya Değer.

Olay Çarşambada geçiyor Babaannemin yaşadığı köyde yaşayan müslüman olmayan aileler de yaşıyor köyün ismi Tekfurmeydanı şimdiki ismi Beylerce bir rivayete göre eski ismi Halispaşanın aslı Aruz başı Çarşambaya 5 Km, Türkler ve Gayrımüslümler birlikte yaşıyorlar hiç bir problem yok birbirlerinin düğünlerine Cenazelerine gidiyorlar Doğan bebeklere hediye alıp gidiyorlar kutlamalarını beraber yapıyorlar bir gece köpeklerin havlamasıyla uyanıyorlar Babaannemin annesi dışarı çıkıyor köpekler bir beyaz kumaşı kuşatmış havlıyorlar bir bebek ağlaması duyuluyor hemen köpekleri kovalıyorlar Beyaz kumaşı açtıklarında içinde bir bebek olduğunu görüyorlar,bebeği alıp eve geliyorlar sonra bu bebeğin komşularından bir gayrımüslim aileye ait olduğunu anlıyorlar fakat o zamanlar köyler 30-40 haneli ve evler birbirine uzak (Hala karadenizde içiçe yerleşim şeklinde köy bulunmamakta) sabah hava ışıyınca bebeği götürmek üzere bebeği doyurup uyutuyorlar Sabah kalkıp bebeği götürüyorlar fakat köyün Gayrımüslim mahallesinde kimse yok evler boşalmış ortalıkta kimseler yok Aile bebeği alıp tekrar geri dönüyor Bebeğin ailesini daha önce bildikleri için aile bir gün geri döner çocuklarını alır düşüncesi ile ne ismini değiştiryorlar ismi Harut olarak kalıyor, Ailenin erkekleri savaşa götürülmek üzere Askere alınınca evin reisi Harut oluyor Evdeki tüm çocuklar Harutu Dayı olarak biliyor,Babaannemde Harut Dayı diye anlatırdı,sonra Ülke yine yunanlılar İngilizler Ruslar tarafından işgal edilince evde artık Erkek Kalmadığından bu kez Harut Dayı Askere gidiyor ve birdaha gelmiyor Evde şu anda yaşadığım vatanı savunmak üzere savaşa gidenlerden iki kişinin ismini biliyorum. Biri Harut Dayı diğeri Mülazım Ekrem Mülazım Ekremin resmi var fakat Harut dayının yok. Babaannem o zaman küçük olduğu için ve araştırma imkanımızda olmadığı için hangi milletten olduğunu bilemedi Bende İnternet yaygınlaşınca araştırma yapıp Harut un Ermeni ismi olduğunu öğrendim.Babaannem öldüğünde 100 yaş civarındaydı,öleli 20 yıl oldu. bunu hiçbir siyasi çıkarım yapmadan hiçbir önyargı olmadan hiçbir beklenti olmadan belki birilerinin hikayesi ile çakışır düşüncesi ile buraya yazıyorum.

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Hamit Aşkın yazdı, 279 kez açıldı, 6 misafir olmak üzere 7 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
31 Mar 16 06:00
Müziğin Yüzü

Keman asildir. Piyano ise ağır başlı. İşte bundandır ikisinin uyumu. Piyanodan çıkan her bir nota sert bir darbedir. Piyanonun her darbesini kendine çeviren keman, darbeleri yumuşatarak mütevazi bir duruş sergiler. Piyano öfkesini belirtirken keman bu öfkeyi dindirmesini bilir.

Biri eksik ise bir diğeri bu açığı kapatır. Piyano yerini bilir, Keman her yere ulaşır. İnanılmazdır ikisinin uyumu. Birbirlerini deliler gibi seven, doyumsuz iki aşık gibidirler. Tek bir ortak noktaları olması gerekiyorsa eğer, ikisinin de ruha acı bir şekilde hitap edişidir. Ayrılmaz ve son bulmaz bir noktadır bu. İşte bu nokta, sevincin başlayacağı noktadır. Sevmek ve sevilmek için acı çekmeyi belirtir. Onlardan üretilen birçok müziğin hüzünlü oluşu bundandır. Çünkü ikisi de fedakardır. Fedakarlığın ise acıdan doğduğu bir gerçektir.Önce acıya alışılabilmeli ki gönül dediğimiz varlığın ritmini yakalayabilmeli.

İşte keman ve piyano bizlere bunu öğretir. Birbirini seven iki insanın aşkının keman ve piyanonun uyumu gibi olmasını.

link

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Yamanduruş yazdı, 370 kez açıldı, 4 misafir olmak üzere 7 kişi beğendi, 1 yorum yapıldı.
7 Mar 16 05:00

Yamanduruş

Puan: 638

Dalga Geçmeyiversen!

Uzaylılar dalga dalga dünyamızı işgal ederken, 5.dalga öncesi Cassie’nin erkek kardeşi Sammy’i rastgele tanıştığı Evan’ın da yardımı ile kurtarmak için yola çıkmasını konu alan film, Rick Yancey’in çok satan gençlik romanından bir edebiyat uyarlaması..

Son dönem popüler gençlik filmleri olan Alacakaranlık (Twilight) , Açlık Oyunları (The Hunger Games), Uyumsuz (Divergent) , Labirent (The Maze Runner)’in izlerini taşıyan “5.Dalga”, onlar gibi bir seri filmi..

Üçlemenin ilk filmi olan yapım, birçok sahnesi ile bizlere birçok film ve diziyi anımsatıyor.

Mesela;

- Uzay gemisi ile Kurtuluş Günü / Independence Day’i, - 1.Dalga Karanlık ile Revolution dizisi- Dünya Savaşı Z / World War Z’yi,

- 2.Dalga Yıkım ile 2012 filmini,

- 3.Dalga Enfeksiyon ile Salgın tarzı filmleri,

- 4 ve 5. Dalga Yıkım ile Walking Dead dizisi, video oyunları, Ben Efsaneyim / I am Legend tarzı filmleri,

- İki aşk arasında kalarak Alacakaranlık / Twilight’ı

ve birçok sahnesiyle de son dönem popüler gençlik filmlerini hatırlatıyor.

Amerikan güzellemesi ve başkaldırının yine başrolde olduğu film; klişe sahnelerin kol gezdiği, süprizli olsa da bilindik senaryolu, oyunculukların Albay Vosch rolündeki Liev Schreiber hariç vasat olduğu, yönetmenlik adına ağaç yaprakları arasından yapılan çekim ve görsel efektli sahneler (!) dışında bir pırıltının olmadığı, tatmin edici final bile vaat etmeyen bir yapım olmuş.

Özellikle ufak yaşlardaki çocukların ellerinde silah ile eğitim almalarının oldukça itici ve mantık dışı olduğunu da anti parantez belirteyim.

Filmde geçen “Bize gerekli olan yeri işgal ediyorsunuz” repliği gibi, sahneler aktıkça bu serinin ilk filmi de oldukça gereksiz sahneler işgalinde bulunuyor.

Serinin ikinci kitabı olan “Sonsuz Deniz”de Hileci karakterinin, Cassie karakterinden daha ön planda tutulmasıyla da, (serinin ikinci filmi çekilirse) devamda daha farklı bir filmin bizi beklediği aşikar.. Bu arada, ikinci filmin aksiyon dozunun daha da artacağının söylentiler arasında olduğunu belirteyim.

“5.Dalga” gençler için belki bağlayıcı olabilir; ama görsel efektler dışında, adeta yetişkinlerle dalga geçiyor.

5.Dalga / The 5th Wave

Film Notu: 5.5

Yönetmen: J.Blakeson

Oyuncular: Chloë Grace Moretz, Nick Robinson, Alex Roe, Liev Schreiber

Tür: Bilimkurgu, Aksiyon, Macera

Filme verilen yaş sınırlaması: 13 yaş üstü izleyici kitlesi için uygundur. Olumsuz örnek oluşturabilecek davranışlar içerir. Şiddet ya da korku öğeleri içerir.

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
09 Mar 00:11

Ömer Bey, İzlememizi önereceğiniz birkaç filmin daha kritiğini bekliyoruz.

Yamanduruş yazdı, 387 kez açıldı, 3 misafir olmak üzere 7 kişi beğendi, 1 yorum yapıldı.
5 Mar 16 05:00

Yamanduruş

Puan: 638

Altın Ahududulu Zihni Sinir

Türkiye sinema salonlarının, vizyona girmesiyle birlikte tartışmasız en çok salonunda gösterime sokulan yerli yapımı “Osman Pazarlama” tam bir hayalkırıklığı..

“Recep İvedik” serisiyle Türk sinema tarihine seyirci damgası vuran, senaryosunu Şahan ve Togan Gökbakar’ın birlikte yazdığı, yönetmenliğini Togan Gökbakar’ın yaptığı yapımda; sevdiği kızla evlenebilmek için “Zihni Sinir”vari uçuk buluşları ve Uzakdoğu ürünlerini pazarlayarak başarılı bir işadamı olmak için çırpınan Osman Şaşmaz’ın hikayesi anlatılıyor.

Şahan Gökbakar da Cem Yılmaz’ın Arif karakterinin benzeri tiplemesiyle yoluna devam etmesi gibi, İvedik karakterinin yumuşatılmış versiyonunu tercih edip yoluna devamı seçenlerden.. “Osman Şaşmaz” karakteri İvedik gibi içten, samimi bir karakter olsa da, etkileyicilikten gayet uzak..

Üstelik film, birçok sahnede Recep İvedik serisini ve Gökbakar’ın eski televizyon şovunu hatırlatıyor bizlere.. Tutan formül üzerinden gitmenin gişe getirisini garantileyeceği düşünülmüş olsa gerek..

Her zamanki gibi Gökbakar klasiği haline gelen küfür, argo, bel aşağı espriler, kabalık bolca kullanılmış.. Ancak, bu filmde kullanılan esprilerin seviyeleri adeta yerlerde geziyor.

“Kürke Hayır” sahnelerinde esprilerle Gezi’ye güzelleme yapılmaya çalışılmış gibi gözükse de, sanki tercihen çok üstüne gidilmemiş.. Elektrikli ısıtıcılı seccade sahnesi ile de muhafazakar kesime selam çakmaya çalışılmış gibi..

Finale doğru Hisbant sahneleriyle biraz olgunlaşan film, adeta filmi kurtarma adına mesajlarını da vererek bitiyor.

Birçok Şahan Gökbakar hayranlarının bile filmi yarıda bırakacağını düşündüğüm “Osman Pazarlama”; yılın en kötü film, yönetmen ve oyuncularına dağıtılan ödül olan “Altın Ahududu” Türkiye’de de verilseydi, adaylarından biri olabilirdi sanırım..

Fragmanını izleyenlerin, filmin tamamını izleyenlerden (final sahneleri hariç) pek fazla bir şey kaybetmeyeceği vasat bir yapıma katlanabileceklere..

Osman Pazarlama

Yönetmen: Togan Gökbakar

Oyuncular: Şahan Gökbakar, Selim Akgül, Liberat Niyoyandika

Tür: Komedi

Filme verilen yaş sınırlaması: 7 yaş üstü izleyici kitlesi için uygundur. Olumsuz örnek oluşturabilecek davranışlar içerir.

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
09 Mar 12:27

Mutsuz

Puan: 87

Recep İvedik serisini sevmeyen (sonuncusu hariç) biri olarak Osman Pazarlamayı sevdiğimi söyleyebilirim.Bence bir çok espri zeka ürünüydü ve konuştuğum,komik bulmayan, kişiler genelde esprileri anlayamamışlardı.

Yamanduruş yazdı, 342 kez açıldı, 3 misafir olmak üzere 9 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
28 Şub 16 05:00

Yamanduruş

Puan: 638

Klostrofobik Trajedi

Türkiye sinemalarının adeta tekeli haline gelmiş büyük bir sinema şirketinin sınırlı sayıda gösterime soktuğu “Room”, az salon sayısıyla adeta sinemaseverlerle buluşamıyor.

Gerçi hak vermemek mümkün değil.. Çünkü, ne olursa olsun ticari bir kaygı söz konusu. Bu yüzden de sinema salonları, gişesi bol yerli yapımlar ya da popüler filmlere teslim olmuş durumda..

Kanaatimce; özellikle salon sayısı çok olan yerlerde, hiç değilse tek salonda hatta kısmi seanslarda bile oynatılsa, en azından meraklısı ya da sinefiller için çok iyi olurdu.

En iyi film, en iyi yönetmen, en iyi kadın oyuncu, en iyi uyarlama senaryo dallarında oscar adaylığı alan, çok satan Emma Donoghue’nin aynı adlı romanından uyarlanan “Room”, daha çok salona ulaşmayı kesinlikle hak ediyor.

Sadece küçük bir çatı penceresi bulunan odada yaşamak zorunda bırakılan 5 yaşındaki Jack ile annesi Ma’nın (Joy), -süprizleri ele vermemek adına- tüyler ürpertici drama doğru kayan hikayesini konu alan film, gerilimden drama kayan bir çizgiye sahip..

Ma (Joy) rolündeki Brie Larson’un özellikle duygusal travma yaşadığı sahneler, ifadelerindeki duruluk, içinde yaşadığı sessiz haykırışı yansıtan performansı ile oscar’ı kucaklayacağı adeta kesin ötesi gibi..

10 yaşındaki Jack’i canlandıran Jacob Tremblay’ın performansı ise, yaşıt oyuncularını havada katlayacak şekilde çok başarılı.. Ayrıca; 2016 Critics Choice Ödüllerinde eleştirmenler tarafından en iyi genç erkek oyuncu ödülünü de kazandığını belirteyim.

Film süprizlerle belli bir mesafe katettikten sonra, sürprizsiz düz bir akışa geçiyor ve filmin yüksek çıtasını aşağıya çekmeye başlıyor. Özellikle de ikinci yarıdaki oldu bittiye getirilen sahnelerin varlığıyla da, filmin kuvvetli olan etkileyiciliği kısmen zarar görüyor.

Filmin içerisinde bulunan tüm gerilim atmosferine rağmen; oldukça az şiddet sahneleri içermesi ise, şaşırtıcı ve hoş..

Birçok yönden metaforik okumalara açık olan “Room”, başladığı kalitesini pek sürdüremese de etkileyici hikayesi ile kült film olmaya aday durumda..

Oscarlarda da en iyi kadın oyuncu dalı dışında ödül alamayacağını düşündüğüm “Room”, izleyebilecekler için etkileyici, eli yüzü düzgün bir film..

Gizli Dünya / Room

Yönetmen: Lenny Abrahamson

Oyuncular: Brie Larson, Jacob Tremblay, Joan Allen, William H. Macy

Tür: Dram, Gerilim

NOT: Filmin yaş sınırlaması 7 yaş üstü izleyici kitlesi için uygundur. Olumsuz örnek oluşturabilecek davranışlar içerir.

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Yamanduruş yazdı, 329 kez açıldı, 3 misafir olmak üzere 6 kişi beğendi, 1 yorum yapıldı.
6 Şub 16 17:00

Yamanduruş

Puan: 638

Gişe Güzel Olacak

Yıllardır birbirine küs müzisyen kardeşler Hakan (Burak Özçivit) ve Ozan (Murat Boz), babalarının cenazesinde bir araya gelmek zorunda kalır. Babalarının vasiyetini öğrenmeleri ile başlayan olaylar silsilesinde aralarındaki küslük yerini kardeşliğe bırakmaya başlayacaktır.

Kardeşim Benim, 2004 yapımı Pardon filminin yönetmeni Mert Baykal’ın ikinci uzun metrajlı filmi.

Genç kızların sevgilisi iki popüler sanatçı ile ege sıcaklığını bir araya getirmek zaten belli bir gişe getirisini garantilemek aslında.. Bir dönem gişeye damgasını vuran Cem Yılmaz’lı “Her Şey Çok Güzel Olacak” tarzı yol filmini de fazlasıyla anımsatıyor bizlere.. Yol filmi olması dolayısıyla; Urla yolu üzerinde gerçekleşen çekimler, özellikle de tepe çekimleri pek tabii enfes görüntüler vadediyor..

Murat Boz ve Aslı Enver rahat ve samimi oyunculuk sergilerken, Burak Özçivit özellikle duygusal sahnelerde oyunculuğu ile ön plana çıkıyor. Ancak; Murat Boz tüm samimi performansına rağmen, tartışma dozunun yükseldiği sahnelerde oyunculuğuyla fena halde sırıtıyor.. Düğün Organizatörü Trakyalı Çalgıcı Ferdi Sancar ve baba rolünde Ahmet Gülhan oyunculuk performanslarıyla oldukça iyi iş çıkarmışlar. Özellikle filmi izlediğim salonda Ferdi Sancar’ın oynadığı sahnelerde kahkaha tufanının koptuğunu da ayrıca belirteyim. Köy düğünü sahnesi, kardeşler arası çekişmeler ve eğlenceli diyaloglar da filmin en hoş yanlarını oluşturmakta..

Filmin en eksik yanı ise senaryosu olarak göze çarpıyor. Bolca klişeli, gereksiz uzun sahnelerle donatılmış, tempo sorunlu, gidişatı çokça belli, yer yer abartı ve oldu bittiye getirilen sahnelerle bezenmiş maalesef.. Senaryoda yeşilçam tadı yakalanmaya çalışılmış olsa da; o tattan daha çok tipik televizyon işi görünümlü, dizi kıvamında bir hava elde edilmiş. Çoğu dizilerdeki gibi sonlara doğru filmin ibresi komediden drama kayarak finale giderken zirve yapıyor.

Filmdeki Ataol Behramoğlu’nun “Yaşadıklarımdan Öğrendiğim Bir Şey Var” adlı şiiri ile adeta tüm seyirciye bağıra bağıra mesaj verilmesi de filmdeki gözden kaçırılmayacak ayrıntılardan..

Genel manada hoş, kardeşlik temalı, keyifli bir yol filmi olan “Kardeşim Benim”; tam bir sabun köpüğü filmi olmak yerine beklentilerin üzerinde bir iş çıkarmış. Fazla kalite beklentisi olmadan keyifli bir seyirliği tercih edenlere..

NOT: Filmin yaş sınırlaması 7 yaş altı izleyici kitlesi için uygundur. Olumsuz örnek oluşturabilecek davranışlar içerir.

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
06 Şub 19:00

DÜZELTME: Filmin yaş sınırlaması 7 yaş üstü izleyici kitlesi için uygundur. Olumsuz örnek oluşturabilecek davranışlar içerir.

Yamanduruş yazdı, 387 kez açıldı, 5 misafir olmak üzere 11 kişi beğendi, 3 yorum yapıldı.
5 Şub 16 01:00

Yamanduruş

Puan: 638

Organik İntikam / Oscarlık Survivor

Michael Punke’ın “A Novel of Revenge” adlı kitabından beyazperdeye uyarlanan “The Revenant/Diriliş” 12 dalda Oscar adayı bir film..

Oldukça sert ve kanlı sahneyle açılan filmde; post avcılığı yapan ekibin rehber kaşifi Hugh Glass (Leonardo Di Caprio), 1820’lerin Amerikasında yerlilerin saldırısı sonrasında ekibi ile yaptığı yolculukta bir boz ayının saldırısına uğruyor.

Saldırı sonrası ölümcül şekilde yaralanan Glass’ın oğlu ise ekibin başı Fitzgerald (Tom Hardy) tarafından öldürülüyor. Ağır yaralı Hugh Glass, ekibi tarafından bir başına ölüme terk ediliyor.

Pek tabii Glass ölmüyor ve gözünü intikam ateşi bürüyor. Çetin doğa şartları ile adeta fiziksel bir mücadeleye girerek (süper kahraman tadında) bir nevi survivor yaşıyor..

Yönetmen İnnaritu geçen sene Birdman ile yakaladığı başarı çıtasını bu sene Diriliş ile yükseltmeyi başarıyor. Genel çerçevede klişe bir hikayeyi, gerek kamera hareketleri ve uzun plan çekimleri, gerekse görüntü yönetiminin yardımıyla oscarlık hale çeviriyor da denebilir.

Zorlu doğa koşullarında, özellikle kış şartlarında çekimler esnasında birçok kez ölümden döndüğü söylenen Leonardo Di Caprio Oscar’da en iyi erkek oyuncu kategorisinde zafere göz kırpıyor. Nitekim altın küre (Golden Globe) ve oyuncular birliği (SAG) ödülleri bu durumu da perçinliyor.

Nabız atışlarını yükselten filmdeki etkileyici boz ayı saldırı sahnesi ve attan düşme sahnesi şimdiden kült olmuş durumda.

Özellikle yer yer görüntü yönetimi sanat filmi havasına, belgesel tadında muhteşem kadrajlarla bürünmesine rağmen; senaryo ise yer yer B sınıfı film havasında kalıyor. Hatta senaryodaki baba-oğul ilişkisi ise oldukça havada kalmış. Finalde ise o bitirici vuruş tam olarak yapılamamış maalesef.

Yerlilere yapılan güzelleme de filmin alt metni ve mesajı açısından atlanmaması gereken ince bir ayrıntı olarak göze çarpıyor.

Doğal ışıkta çekilen organik film, birçok sahnede görsel olarak gerçekçi bir deneyim yaşatıyor bizlere ama; klişe intikam senaryosu, tempo sorunu, “Kahramana bir şey olmaz / Polat Alemdar-Rambovari” durumu filmden beklenen yüksek beklentiyi ister istemez düşürüyor.

Kanlı ve karlı bir seyirlik için..

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
05 Şub 11:33

Muhtemelen gerçek Hugh Glass yaşadığı çağda diğer Amerikalılar gibi yerliler hiç sevmemiştir. Ama Hollywood her sene birine güzelleme yapıyor. Bu sene hiç siyahi ouyncu aday gösterimedi. Muhtemelen seneye de siyahilere güzelleme yapacaklar.

05 Şub 11:23

Amerikalılar -ve tabii ki Oscar- böyle hikayeleri seviyor. Zamanında 'Taxi Driver' dururken 'Rocky'e ödül vermiş bir sistem, bir de filmi Michael Bay çekse gişeye oynarmış, ama Inarritu çekince Oscar'a oynuyor :)