İyi Yazarlar
İyi Okurlar

Kürşat Koyuncu

1 / Puan: 31015

Ankara

Abdullah Fakiroğlu

2 / Puan: 8126

İstanbul

Ömer Poyraz

3 / Puan: 6727

İstanbul

Sezer Emlik

4 / Puan: 5246

Bartın

Bulut Sever

5 / Puan: 4858

İstanbul

Mümin Yolcu

6 / Puan: 4645

İstanbul

Mustafa Karayel

7 / Puan: 4174

İstanbul

Payitaht İstanbul

8 / Puan: 3837

İstanbul

Mustafa Kılıç

9 / Puan: 2469

İstanbul

Ozan Bilican

10 / Puan: 2271

İstanbul

Aa

11 / Puan: 1882

İstanbul

Detroitli Kızıl

12 / Puan: 1728

İstanbul

Salieri Alt Tire

13 / Puan: 1617

İstanbul

Sıla Münir

14 / Puan: 1417

İstanbul

Osman Batur Akbulut

15 / Puan: 1358

Kırıkkale

Ali Turan

16 / Puan: 1075

İstanbul

Lagari Alıntılar

17 / Puan: 1061

İstanbul

Ferit Çaydangeldi

18 / Puan: 1026

Ankara

Reşit Akpınar

19 / Puan: 951

Erzurum

Mücahid Cesur

20 / Puan: 942

İstanbul

Ali Osman Rothschild

21 / Puan: 937

Ankara

Yamanduruş

22 / Puan: 918

Sakarya

Ahmet Lalbek

23 / Puan: 887

Erzincan

Ahmet Demir

24 / Puan: 886

İstanbul

Müsemma Şahin

25 / Puan: 866

İstanbul

Mesut Toprak

26 / Puan: 849

Ankara

Emre Keleş

27 / Puan: 848

Ankara
İstanbul

Muharrem Morkoç

29 / Puan: 772

İstanbul

Aykut Giray

30 / Puan: 740

Yozgat

Bir sonraki paylaşıma yaklaşık 19 dakika kaldı.

Yamanduruş yazdı, 530 kez açıldı, 5 misafir olmak üzere 11 kişi beğendi, 3 yorum yapıldı.
5 Şub 16 01:00

Yamanduruş

Puan: 918

Organik İntikam / Oscarlık Survivor

Michael Punke’ın “A Novel of Revenge” adlı kitabından beyazperdeye uyarlanan “The Revenant/Diriliş” 12 dalda Oscar adayı bir film..

Oldukça sert ve kanlı sahneyle açılan filmde; post avcılığı yapan ekibin rehber kaşifi Hugh Glass (Leonardo Di Caprio), 1820’lerin Amerikasında yerlilerin saldırısı sonrasında ekibi ile yaptığı yolculukta bir boz ayının saldırısına uğruyor.

Saldırı sonrası ölümcül şekilde yaralanan Glass’ın oğlu ise ekibin başı Fitzgerald (Tom Hardy) tarafından öldürülüyor. Ağır yaralı Hugh Glass, ekibi tarafından bir başına ölüme terk ediliyor.

Pek tabii Glass ölmüyor ve gözünü intikam ateşi bürüyor. Çetin doğa şartları ile adeta fiziksel bir mücadeleye girerek (süper kahraman tadında) bir nevi survivor yaşıyor..

Yönetmen İnnaritu geçen sene Birdman ile yakaladığı başarı çıtasını bu sene Diriliş ile yükseltmeyi başarıyor. Genel çerçevede klişe bir hikayeyi, gerek kamera hareketleri ve uzun plan çekimleri, gerekse görüntü yönetiminin yardımıyla oscarlık hale çeviriyor da denebilir.

Zorlu doğa koşullarında, özellikle kış şartlarında çekimler esnasında birçok kez ölümden döndüğü söylenen Leonardo Di Caprio Oscar’da en iyi erkek oyuncu kategorisinde zafere göz kırpıyor. Nitekim altın küre (Golden Globe) ve oyuncular birliği (SAG) ödülleri bu durumu da perçinliyor.

Nabız atışlarını yükselten filmdeki etkileyici boz ayı saldırı sahnesi ve attan düşme sahnesi şimdiden kült olmuş durumda.

Özellikle yer yer görüntü yönetimi sanat filmi havasına, belgesel tadında muhteşem kadrajlarla bürünmesine rağmen; senaryo ise yer yer B sınıfı film havasında kalıyor. Hatta senaryodaki baba-oğul ilişkisi ise oldukça havada kalmış. Finalde ise o bitirici vuruş tam olarak yapılamamış maalesef.

Yerlilere yapılan güzelleme de filmin alt metni ve mesajı açısından atlanmaması gereken ince bir ayrıntı olarak göze çarpıyor.

Doğal ışıkta çekilen organik film, birçok sahnede görsel olarak gerçekçi bir deneyim yaşatıyor bizlere ama; klişe intikam senaryosu, tempo sorunu, “Kahramana bir şey olmaz / Polat Alemdar-Rambovari” durumu filmden beklenen yüksek beklentiyi ister istemez düşürüyor.

Kanlı ve karlı bir seyirlik için..

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
05 Şub 11:33

Muhtemelen gerçek Hugh Glass yaşadığı çağda diğer Amerikalılar gibi yerliler hiç sevmemiştir. Ama Hollywood her sene birine güzelleme yapıyor. Bu sene hiç siyahi ouyncu aday gösterimedi. Muhtemelen seneye de siyahilere güzelleme yapacaklar.

05 Şub 11:23

Amerikalılar -ve tabii ki Oscar- böyle hikayeleri seviyor. Zamanında 'Taxi Driver' dururken 'Rocky'e ödül vermiş bir sistem, bir de filmi Michael Bay çekse gişeye oynarmış, ama Inarritu çekince Oscar'a oynuyor :)

Yusuf Esad Öz yazdı, 535 kez açıldı, 4 misafir olmak üzere 13 kişi beğendi, 2 yorum yapıldı.
2 Şub 16 05:00
Birkaç Film Tavsiyesi

Meraklısına Birkaç Film Tavsiyesi

not: Filmleri sadece bir izlenceden ibaret olarak göremeli, arka plandaki görseliteyi, felsefeyi, kurguyu görebilmeye çalışmalıyız. Özenle seçilmiş bu filmleri sizlerin istifadesine bırakıyoruz. Son olarak bir tavsiye vermek ister, filmleri yüksek kalitede ve sessiz bir ortamda izlemenizi tavsiye ederim.

ZİNCİRSİZ

Zincirsiz (Django Unchained) western türünde çekilmiş, modern sayılabilecek bir western filmidir. Yönetmenliğini Quentın Tarantino’nun yaptığı aksiyona heyecana doyulan bir görselite. Leonardo Dicaprio, Samuel Jackson gibi tecrübeli oyuncuların rol aldığı Jamie Foxx’un başrolde olduğu yapım, kahramanımız Django’nun köle ticareti sırasında kaybolan eşini aramasını konu edinmektedir. Filmin son derece akıcı olduğunu da eklemek isterim.

LEVİATHAN

Rus yapımı olan film, 67. Cannes Film Festivali'nde en iyi senaryo dalında ödül almış ve 87. Oscar ödüllerinde yabancı dilde en iyi film dalında aday gösterilmiştir.

Dram türündeki film tamirci bir adam olan Kolia’nın, evinin mülkiyetini korumaya çalışmasını konu ediniyor. Filmin görsel açıdan kusursuz olduğunu söylemek mümkün. Sade bir kurgu da işin içine girince mükemmelliği yakaladığını söyleyebiliriz. Eyüp as. İle bağdaştırılmaya çalışılsa da bu konu da pek etkin olduğu söylenemez. Filmin en beğenilen yönünün görsel sadelik ve görsel titizlik olduğunu tekrar vurgulamak istiyorum.

KADER

(Film hakkında bilgi vermeye başlamadan önce izlediğim en iyi filmlerden birisi olduğunu belirtmek istiyorum.)

Kader, (Predestination) Bilim kurgu türündeki film, konu olarak zaman da seyahat edebilen bir ajanı anlatmaktadır. Ajanın görevi New York’ta fiyasko bombacısı olarak bilinen kişiyi bulup saldırıda ölen 11.000 kişinin ölmesini engellemektir. Burada bu kadar anlatmak istiyorum, eğer biraz daha anlatırsam filmin bir esprisi kalmaz çünkü. Filmin muhteşem bir kurguya sahip olması anlaşılmasını bir miktar zorlaştırıyor. Bunu anlamaya çalışırken beyninizden kıvılcımlar çıkması muhtemeldir.

WHİPLASH

Whiplas, benim gibi müzikal filmleri sevmeyen biriyseniz bile sevebileceğinizi garanti edeceğim, nefes kesici harika bir film. Başrol oyuncumuz baterici Andrew’in Shcarffer konservatuarına girmesiyle başlayan hikayemiz caz duayeni Fletcher ile tanışmasıyla kızışmaya başlar. Karakterimiz kariyerini burada sürdürmek için radikal seçimler yapar. Film enteresan sahnelerle de renklendirilir. Filmin en çok dikkat çeken tarafı bateriden gelen sesin, Fletcher’ın el hareketlerinin müzik başlayıp, yine müzikle eş güdümde sona ermesi filmi mükemmel yapan unsur. Görüntünün de hiç fena olmadığını söylemek mümkün. Unutmadan Oscar’da en iyi yardımcı erkek oyuncu ödülünü alması da gayet yerinde bir ödül olmuş.

   İYİ SEYİRLER   

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Kürşat Koyuncu yazdı, 863 kez açıldı, 13 misafir olmak üzere 24 kişi beğendi, 5 yorum yapıldı.
1 Şub 16 17:00

Kürşat Koyuncu

Puan: 31015

Galileo'nun Ek Göstergesinin Düşük Olmasının Nedeni

Önceki yazıda başladığımız ‘Bilim Tarihi’ndeki gezintilerimize devam ediyoruz. Bu yazının kahramanı, genellikle “‘İdealist Köy Öğretmeni’ ile ‘Yobaz Köy İmamı’nın mücadelesi” konulu yazıların vazgeçilmez kişisi Galileo olacak. Galileo, 1609 yılının sıcak bir yaz gününde, Flaman gözlük yapımcısı Hans Lippershey’den esinlenerek kendi teleskobunu yapıp göğe bakmaya başlar ve olaylar gelişir…

On altıncı yüzyıldayız. Astronomi alanında, bilim tarihinin en büyük hadiselerinden biri meydana geldi: Kopernik Devrimi. Ama hadiseye yakından bakıldığında, Nicolas Kopernik’in kendi adıyla anılan bu devrimde oynadığı rolün, sanılandan daha belirsiz olduğu görülür. Kopernik, doğadan ziyade kitapların öğrencisiydi, ortaya koyduğu yeni teori gözleme dayanmıyordu. Orijinal bir düşünce deneyi gerçekleştirerek, gök cisimlerinin hareketlerini Batlamyus’unkinden daha basit daha zarif bir biçimde açıklamasına el veren bir geometrik model geliştirmişti ve başarısı bu modele dayanıyordu. Zaten Kopernik’in kendisi de devrimci bilim adamı imajına pek uymaz. Yaşamını kilise idaresinde geçirmiş ve büyük teorisini otuz yıl boyunca saklı tutmayı yeğlemişti. Kopernik’in gerçekleştirdiği devrim, salt kavramsal bir devrimdir; bir ‘keşif’ değildir. Çünkü Kopernik, kuramının gerçekliğine ilişkin hiçbir gerçek ‘delil’ sunamamıştır. Ancak onun devriminden sonra, insanın dünyası, kâinatın merkezi olmaktan çıkmış, muazzam büyüklükte ve henüz bütünüyle haritalanmamış bir evrende, gelişigüzel bir nokta haline gelmiştir.

Kopernik, dünyayı kâinatın merkezinden almakla, esasen ay altı dünyaya ait hareketleri tanımlayan ‘yukarı’ ve ‘aşağı’ kavramlarını uzlaştırmış oldu. Kopernik sisteminde, sadece dairesel hareket doğal görülmektedir. İşte tam bu sıralar da ‘Matematik’in yükseliş yıllarıydı. Fiziksel dünyanın işleyişini sadece tasvir etmeyip onu izah da eden matematiğin yeni kullanım tarzı, sadece gökle ilgili konulara hasredilmiş değildi. Ticaretin gelişmesi, sömürgeleştirmenin başlaması ve coğrafi keşifler, gemicilik ve haritacılıktaki pratik matematiksel tekniklerin öneminin artmasına da vesile oldu. Bu, önde gelen bazı entelektüellerin gözünde matematiği cazip hale getirirken daha düşük düzeydeki bazı uygulayıcıların kendi sosyal ve entelektüel konumlarını yükseltmelerine imkân verdi. Savaş tekniklerindeki yenilikler veya muhtelif mühendislik projeleri, erken modern dönem Avrupası’nda matematikçilerin statülerinin yükselmesi yanında soylu sınıfa mensup kimselerin matematiğe gösterdikleri ilginin artmasının da esas nedenleri kabul edilmiştir.

Devletlerin giderek daha mutlakıyetçe olduğu Avrupa’da kraliyet saraylarının tabiat ve yapısındaki değişimler de matematikçilerin varlıklarını hissettirme fırsatlarını arttırdı. Maskeli balolar için üreteceği mucizevi şeyler, çarpıcı makineler veya sahnelerle veya prensin imajını pekiştirebilecek diğer şeylerle prensi etkileyebilen matematikçiler mülk sahipleriyle aynı düzeye çıkabilirdi. Bu matematikçiler, saraydaki konumlarından ötürü, üniversite sisteminin doğa filozofları ve matematikçiler arasında hiyerarşik ayrımı rahatlıkla küçümseyebiliyorlardı.

Üniversiteli (Aristotelesçi) doğa felsefesi profesörlerinin koyduğu, teori ve pratik arasındaki ayrımın artık savunulabilir olmadığı tekrar tekrar ifşa edilmeye başlanmıştı. Kuşkusuz, bu hareket içindeki en büyük şahsiyet Galileo’dur. Üniversite sisteminde istediğini elde edememiş bir matematikçiyken, onu Cosimo de Medici’nin sarayında doğa filozofluğuna geçmeye zorlayan şeyin bilim tutkusu olduğu düşünülmektedir ve bu, müteakiben yaptığı bilimsel çalışmaların muhtevasına dikkate değer bir etkide bulunmuştur.

1564'te eğik kulesiyle tanınan Pisa'da doğan Galileo Galilei ‘ruhban(!)’ sınıfına girmek isterken matematikçi oldu. Çalışmaları kuyrukluyıldızlardan gelgitlere kadar geniş bir bilimsel yelpazeyi kapsıyordu.

Galileo üniversitede profesörlüğünü sürdürürken, düşük maaş ödenen bir matematikçiydi ve doğa filozoflarının daha yüksek konumda bulunmasına rıza göstermesi beklenmiyordu. Fakat Cosimo de Medici’nin sarayındaki göreviyle ilgili görüşürken, filozof unvanını almayı talep edip, bunu elde edebildi. Elbette, filozof olmanın şerefi hala yüksekti, fakat en azından artık matematikçilerin bu unvana layık kabul edilmesi mümkün hale geliyordu.

Kopernik’in teorisine karşı kayıtsız kalınmasında ve Galileo’nun üniversitede mütevazı bir matematik okutmanı olarak kalmaktansa doğa filozofu vasfıyla kendine kişisel bir hami aramaya karar vermesinde önemli etkenlerden biri, üniversitelerde doğa felsefesi ve matematik arasındaki sınırlara gösterilen sıkı bağlılıktı. Fakat soylu hamilerin gözünde matematiğin değerinin artmasıyla birlikte üniversitelerde de matematiğin entelektüel konumu yükseldi.

Kopernikçiliği, Engizisyonun tehlike yaratabilecek ilgisinden uzak tutan hassas denge, Galileo’nun düşman edinmekteki maharetiyle bozuldu. Galileo, 1610 ve 1620’lerde Dominikenlerin ve Cizcitlerin güçlü grupları içinden düşman edindi ve ‘İki Büyük Dünya Sistemi Hakkında Diyalog’da sergilediği kibirli tarz, -lütfen buraya dikkat(!)- kendisini önceleri himaye eden Papa VIII. Urban ile de arasının açılmasına neden oldu. Reforma muhalif Katolik Kilisesi’nin, Kitab-ı Mukaddes’in serbestçe tefsir edilmesine sınırlama getirmeye çalıştığı bir dönemde, Kopernikçiliğin çeşitli İncil hükümleriyle uyum içinde bulunduğunu göstermek üzere İncil tefsirini alenen tartışmakta ısrar etmesi, durumu daha da kötüleştirdi. Çünkü Katolik Kilisesi orta çağlarda Aristotelesçi bilimle bir evlilik yapmıştı ve şimdi bu bilime yönelik herhangi bir meydan okumayı Hıristiyanlığın kendisine yapılmış bir saldırı olarak görüyordu. Dahası, ‘Diyalog’un basımı ve yayınlanması sırasındaki hadiseler, VIII. Urban’ın, üzerine fazlaca gidildiği için bunaldığı bir dönemde, Galileo’nun papa karşıtı hizipleri desteklediğine dair şüphe uyandırdı. Ortaya çıkan sonucun kaçınılmazlığı tamamen bu hususi şartlardan kaynaklanmaktaydı.

Bir de teleskopla ilgili mesele var. Galileo’nun bazı çağdaşlarının onun teleskobundan bakmayı reddettiği bilinen bir şeydir. Niçin böyle bir tepki verdiler? Tabii ki astronomiyle ilgili herhangi bir teknik nedenle değildi. Cevap olarak kısmen büyücülerin ve hatta bazı hokkabazların insanları kandırmak için aynalardan ve merceklerden oluşan düzenekler kullanmaları gösterilebilir.

Lensler ve aynalarla aldatıcı oyunlar yapmak doğal büyücünün sanatının bir parçası olmuştu hep ve teleskop ile mikroskop doğa araştırmalarında kullanılmak üzere ilk sunulduğunda çoğu doğa filozofu tarafından son derece ihtiyatla karşılandı.

Son olarak yazıyı Rönesans’la ilgili birkaç şey söyleyerek bitirelim. Rönesans’ın yenilikçiliği kavramsal esaslara değil ağırlıklı olarak gerçek dünyaya, mimariye, denizciliğe, resme, haritacılığa, madenciliğe yönelik olmuştur. Bilim tarihinde Rönesans sorunu, toplum ve bilim arasındaki bir uyumsuzluk sorunudur. Toplum dinamikti ama bilim bakışlarını geçmişe çevirmişti, statik bir yapı arz ediyordu.

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Kürşat Koyuncu yazdı, 808 kez açıldı, 14 misafir olmak üzere 25 kişi beğendi, 5 yorum yapıldı.
29 Oca 16 21:00

Kürşat Koyuncu

Puan: 31015

I. Charles'ın İdamı ya da Kalbin Düşüşü

Bilim tarihi çalışmalarında, sonradan önemli görülmeye başlamış bir kavrayış biçimini geçmişe taşıyarak geçmişi inceleme gibi bir eğilim var. Bunu memleketimizde çok görüyoruz. Örneğin, bizim bilim tarihi kitaplarında, Newton’u, Galileo’yu vd. ‘gerici’liğe karşı direnen karakterler olarak göstermek, adeta onları birer ‘İdealist Köy Öğretmeni’ gibi sunmak hala çok modadır. Yabancıların bununla ilgili ürettikleri bir kelime var: ‘Whiggism’

ARA BİLGİ – WHIGGISM: Geçmiş hadiselerin önemini, hali hazırdaki ölçütler, kaygılar vs. ışığında değerlendiren veya ilgisini sadece, vakıaların mevcut durumuna kaynaklık ettiği düşünülen geçmiş gelişmelerle sınırlandıran tarih yazımı tutumu.

Geçmişi şimdiye göre yorumlamak Whiggish olmaktır. Yani, şeyleri olduklarından farklı gösteren, çarpıtılmış bir tarih ortaya çıkarmaktır. Örneğin, ‘Bilim Devrimi’ kavramının, özünde Whiggish olduğunun bir göstergesi de bizzat ‘Bilimsel(Scientific)’ kelimesidir. ‘Bilim(Science)’ kelimesinin şimdiki anlamı on dokuzunca yüzyılda kullanıma sokulmuştur ve erken modern dönemde şu an kullandığımız anlamda ‘Bilim’ diye bir şey yoktur. Varmış gibi konuşmak açıkça Whiggish bir çarpıtmadır. ‘Bilim’ diye tasavvur ettiğimiz şeyin tarihi gelişimine bakarken amaçlarımızdan biri, bizatihi ‘Bilim’ kavramının nasıl doğduğunu anlamaya çalışmak olmalıdır. ‘Bilim’ hakkında, “hep vardı” zannederek konuştuğumuzda açıkça meseleyi ıskalamış oluyoruz. Öyleyse, eğer ‘Bilim Devrimi’ döneminde ‘Bilim’ yoktuysa ne vardı? Olan, dünyanın külli düzenini tasvir ve izah etmeyi amaçlayan ‘doğa felsefesi’ denilen şeydi.

İşte ben de -becerebilirsem- bu konu etrafında birkaç yazı yazacağım. Bunlardan ilki kan dolaşımının kâşifi William Harvey ve onun çağıyla ilgili olacak.

William Harvey, zengin bir tüccarın oğlu olarak İngiltere’nin Folkestone’da doğar. Harvey, tıp eğitimi almak için Padua Üniversitesine gider. Orada, toplardamarlardaki valflerin bulunduğunu keşfeden Hieronymus Fabricius’tan dersler alır. Fabricius, Harvey’nin de kan, kan dolaşımı üzerine çalışmalarına başlamasına nedeni olmuştur. Fabricius’u bu konuya yönelten de hocası Michael Servetus’tur. Küçük kan dolaşımını bulan Servetus aynı zamanda bir teologdu. Onun ruh ve kanla ilgili ilginç görüşleri vardır. Servetus teolojik çalışmasında, Tanrısal ruhun insan bedenine girişi sorununu fizik terimler kullanarak inceler. Tanrısal ruhun akciğerlerdeki hava vasıtasıyla kana karıştığını, bu ruhla canlanan kanın, akciğer arterleri vasıtasıyla kalbe taşındığı, oradan da tüm vücuda dağıldığını ileri sürer.

Harvey eğitimini tamamladıktan sonra memleketine döner. Bu sıralarda, -buraya dikkat(!)- Kraliçe Elizabeth’in özel doktoru Lancelot Browne’ın kızı Elizabeth Browne’a âşık(!) oldu ve evlendiler. Bu evlilik, Harvey’nin Saray’a girmesinde yardımcı oldu. Saray’a tekrar döneceğiz. Şimdi bilimsel çalışmalarına dönelim.

Harvey erken tarihlerden itibaren, en büyük hayati gücün kanda gizli bulunduğuna ve kanın, canlılık unsuru vasıtasıyla vücudun her yanına nüfuz ettiğine inanmıştı. Embriyoda oluşan ilk şeyin bir damla kan olduğunu düşünen Hocası Fabricius’u haklı buluyordu. On altıncı yüzyıl fizyolojisi, arter sisteminin, ciğerlerden aldığı besini vücuda dağıtan damar sisteminden farklıydı. Kanın, beslenme süreci esnasında buharlaşıp gittiğine ve karaciğerde sürekli yeniden üretildiğine inanılmakta; nabzın, kalp atışlarından değil arterlerin kendisinden kaynaklanan bir hareket olduğu düşünülmekteydi. Yaptığı uzun deneyler sonucu Harvey, kalbin, gördüğü pompa işleviyle kandaki asıl kaynağı olduğuna ve arterleri, aynı anda her yanından şişmeye başlayan bir eldiven gibi genişlettiğine ikna oldu. Kanın kalpten bu şekilde ve çok büyük miktarlarda pompalandığını, buharlaşamayacağını, karaciğerde yenilenemeyeceğini anladı. Ana atardamarlardan biri kesildiğinde, canlının birkaç dakika içinde kan kaybından ölüyor olması bu düşünceyi desteklemekteydi. Harvey’nin sunduğu bir dizi delil, toplardamarlardaki kirli kanın daima uç noktalardan kalbe doğru hareket ettiğini gösterdi. Böylece Harvey, kalbin işlevinin, kanı vena cava’dan, aort’a devridaim ettirmek olduğunu gösterdi.

Harvey çalışmalarını 1628 yılında De Motu Cordis Et Sunguinis (Kalp ve Kanın Hareketleri Üzerine) adlı eserinde ilan etti. Bu sırada Harvey Saray’da da yükseliyordu. I. Charles’ın özel doktoru olmuştu. Kral Harvey’nin çalışmalarıyla yakından ilgileniyordu. Harvey de kitabını, ‘Kalp insan için ne ise, Kral da ülkesi için odur’ sözleriyle I. Charles’a ithaf etmişti.

Sonra, İngiltere’de iç savaş patlak verdi. Püriten Devrimden sonra, 30 Ocak 1649 yılında I. Charles idam edildi. Siyasi gelişmelerin, sadece bilim yapma yöntemine değil aynı zamanda temel bilimsel inançlar üzerine de etki yaptığını savunan çok ilginç çalışmalar vardır. I. Charles’ın 1649 yılında idam edilmesiyle birlikte Harvey, kalbi tamamen işlevsel bir anlamda tanımlamaya başladı. Harvey artık, kalbin hükümdarlığından bahsetmek yerine kanın ayrıcalığından ve önceliğinden bahsediyordu. Öyle görünüyor ki Harvey, kan ve kalbin işleyişini 1628’de mutlak monarşi analojisinde gördü; fakat 1649 yılıyla birlikte sistemi, monarşiyle ilgili geliştirilen sözleşme teorilerine yakın bir anlamda kavramaya başladı. Kralın halka hizmetkâr oluşu gibi kalp de artık kanın hizmetkârıydı.

William Harvey gibi kılı kırk yaran bir deneycinin siyasi meselelerden bu kadar etkilendiği düşünülebilir mi? Nihayetinde, Kan Dolaşımı Üzerine ve Hayvanların Üremesi Üzerine kitaplarında kanın önceliğine dair inancının gözlemsel ve deneysel nedenlerini açıklamaktadır. Harvey, aslında orada olmayan şeyi gördüğünü iddia eder veya gerçek gözlemin izin verdiğinden çok daha öteye gider. Gerçekten de Harvey, kalp durup hayvan öldükten sonra, kanın bir süre daha köpürmeye benzer bir şekilde hareket etmeye devam ettiğini görmenin mümkün olduğunu ileri sürer. Böylesine dikkatli bir gözlemci, niçin gördüğü şeyin bu olduğuna kendisini inandırmıştır? Bunun nedeni belki de, vücudun yapısını devletin yapısı gibi görmesidir.

Burada iddia edilen şey basitçe şudur. Harvey’nin, insan vücudu gibi karmaşık bir sistemin nasıl çalıştığını anlama tarzı, devlet kurumunun en iyi nasıl örgütlenebileceğine dair yeni tasavvurlardan etkilenmiş olabilir. 1628’de kalbi vücudun mutlak hükümdarı gibi görmek dışında vücudu düşünme imkânı hiçbir şekilde bulunamazdı. Fakat 1649’dan itibaren, kralın idamında sonra, şeylerin nasıl olduğuna ilişkin alternatif anlama yollarının daha fazla farkına vardı. Din, siyaset ve felsefe arasındaki sınırların çok açık şekilde çizilemediği bir dönemden bahsettiğimiz unutulmamalıdır.

Kısacası, geçmişe bakıldığında ‘İdealist Köy Öğretmeni’ ile ‘Yobaz Köy İmamı’nın mücadelesi göremezsiniz. Bunları daha çok bizim lise kitaplarında ve kendilerini ‘ilerici’, ‘aydın’, ‘çağdaş’ vs. olduğunu iddia eden insanların yazdıkları yazılarda ya da bildirilerde görebilirsiniz.

Galileo’nun kahramanı olduğu sonraki yazıda görüşmek üzere…

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
25 Şub 22:13

Misafir

Çok beğendim. Bir sonraki yazınızı dört gözle bekliyoruz. İyi çalışmalar

01 Şub 19:58

Çok öğretici..Teşekkürler.

Kaanbkdk yazdı, 349 kez açıldı, 2 misafir olmak üzere 3 kişi beğendi, 1 yorum yapıldı.
23 Oca 16 13:00

Kaanbkdk

Puan: 59

Tarih ve Sanat

Tarih bir kulturun gecmis donemdeki yansimasinin gunumuze isik tutmasi olarak da bilinir. Bizdeki tarih soylemi son zamanlarda osmanli torunuyuz veya Ataturk bizim atamiz kavgalariyla gecmektedir. Bana gore osmanlinin da Ataturk'un de yeri bizler icin cok farkli olmasi gerekir. Birisi 7 duveli dize getirmis onlarca millete o kadar topraklari nasil korunmasi gerektiginin digeri ise cagdaslasma medeniyetlesme acisindan bizlere cok guzel ornek teskil etmis 2 farkli gibi olanin aslinda bir butun oldugunu sizlere kucuk bir ornekle aciklamaya calisiyim.

Osmanli zamaninda da ronesansin da etkisiyle gelismeye calisan edebiyat ve mimari alanda cok guzel ornekler verilmis. Bir cok padisah kendi lahzalariyla bir cok siir yazmis evliya celebi donemin en etkili gezi rehberi seyahatnameyi yazmis mimar sinan hala sirri cozulemeyen mimari eserler birakmis ki hala japon muhendisler bile sirrini cozebilmis degildir. Ataturk ise turk dil kurumu gibi turk tarih kurumu gibi ilk konservatuvar gibi birimleri kurdurmustur. Aslinda burada alinacak cevap basittir. Asla ve asla ne dilinizin ne de tarihinizin saptirilmasina izin vermeyin ve bu birimlerde arastirma yapabilin ki tarihinizin ve dilinizin yozlasmasina izin vermeyin mesajini cok guzel bir sekilde iletmistir. Ayrica Ataturkun yaptigi degisikliklerin tek bir ortak noktasi vardi ki yukardakilerin hepsini tek seferde bir kenara biraktirabilir. Dilimizin ayni oldugu son zamanlarda da bizi kurt-turk ayrimina iteleyen meselelerin otesinde bir birlestirici unsur varsa o da sanattir. Cunku bir etkinlik icin bir araya gelen insanlarin o anda sanatin sadece rahatlatici etkisiyle bir araya gelirler ve akillarinda sadece o etkinlikten zevk almak vardir. Bunu unutmamaniz dilegiyle bol sanatli haftasonlari herkese...

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Sümeyra Akın yazdı, 457 kez açıldı, 3 misafir olmak üzere 4 kişi beğendi, 3 yorum yapıldı.
21 Oca 16 05:00
Sylvia Plath Ted Hughes Assia Wevill

Bir adam,intihar eden iki kadın

-Sylvia Plath,küçük yaşta aşık olduğu babasının ölümü ile başlıyor şiir yazmaya. İlk intiharını 1950de Smith kolejindeki ikinci senesinde uyku hapı içerek deniyor ve becerememekle beraber tımarhaneye yatırılıp elektroşok tedavi görüyor. Sonra ki senelerde Cambridge üniversitesine başlıyor ve orada delice aşık olduğu Ted Hughes ile tanışıyor, aynı sene evleniyorlar. İlk çocuklarından sonra Plath büyük bir depresyona giriyor ve Ted ile boşanma kararı alıyorlar. Birsüre sonra barışıyorlar ve ikinci çocukları dünyaya geliyor. Evliliklerinde bardağı taşıran son damla Ted'in,Assia Wevill ile ilişkisi oluyor. Tekrar boşanma belgeleri imzalanıyor lâkin boşanamadan Plath intihar ediyor. Plath üst katta uyuyan çocuklarının yanına kurabiye ve süt koyarak,tüm kapıları içeriye gaz giremeyecek şekilde battaniye ile kapattıktan sonra son kalesi olan mutfakta,kafasını fırına sokarak intihar ediyor. Ölmek istememiş olabileceği hâlâ büyük tartışmalar arasında,belki de çocuklarının bakıcı erken gelseydi Plath'in son intihar girişimi olmayacaktı.

“Ve ben işte gülümseyen bir kadın

Daha sadece otuzunda

Ve kedi gibi dokuz canlıyım.”

-Assia Wevill'ın dördüncü evliliği olan Ted,Assia'nın cazibesine kapılıyor her erkek gibi. Assia da Syvlia gibi bir şairdi lâkin hiçbir zaman onun kadar başarılı olamadı. Assia her zaman arka plan da kalmış,ara bozucu kadın olarak gözükse de Sylvia'nın çocuklarına uzun süre bakmış ve yalnızca aşık olmuştur. Assia'nın en çok korktuğu şey Ted'in onun aldatmasıydı ve Ted bir süre sonra Assia'yı da aldatmaya başlayınca Assia kapıları ve pencereleri kapatıp 4 yaşındaki kızı ile birlikte bolca uyku hapı içerek intihar etmiştir.

-Ted Hughes,Assia'ya çok aşık olduğunu ölümünden sonra sürekli dile getirerek büyük bir boşluğa düştüğünü söylemiştir. Gel gör ki,Assia'ya aşık olan o adam ölümünden bir sene sonra kendisinden 20 yaş küçük bir hemşire ile evleniyor. Sonuç olarak bir adam ve iki intihar eden kadın kalıyor elimizde. Umutsuzca aşık iki kadın ve sadakatsiz bir adam.

Not: 2009 yılında Sylvia ve Ted'in oğulları Nicholas kendini asarak intihar etmiştir. Üvey annesi Assia ve kızı ile aynı tarihte intihar ettiği de söylentiler arasında.

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Curku Yusuf yazdı, 462 kez açıldı, 2 misafir olmak üzere 4 kişi beğendi, 3 yorum yapıldı.
20 Oca 16 13:00

Curku Yusuf

Puan: 162

Müzecilik Faaliyetleri

Türkiye' de müzeciliğin gelişimi yukarı doğru ivme kazanmış durumda. Modern müzecilik anlayışı kapsamında yapılan çalışmalar, yeni açılan müzeler, restore edilen ve yeni teşhir çalışması yapılan müzeler ile özel müze sayısındaki artış yukarı doğru gerçekleşen ivmenin önemli unsurları arasında.Bu durumla bağlantılı olarak müzelerdeki ziyaretçi sayısı da her geçen dönem artış göstermekte. Yerli ve yabancı ziyaretçilerin en çok uğradığı müzeler arasında : Ayasofya, Topkapı Sarayı ve Konya Mevlana, Kariye ve İstanbul Arkeoloji Müzelerini saymış olsak yanılmayız herhalde. Diğer müzelerdeki ziyaretçi sayısının da azımsanmayacak ölçü de artış gösterdiğini de vurgulamadan geçmeyelim.

Son yıllarda, Özel Müzelerin sayısındaki artışın müzecilik faaliyetlerinin gelişimine önemli katkı sağladığını söylemek gerekiyor. Rahmi Koç, Sadberk Hanım, Sabancı, Rezan Has ve Oyuncak Müzeleri... Olmak üzere özel müzelerin birçoğu; teşhirleri, zaman zaman açtıkları sergiler, yaptıkları yayın ve tanıtımlar ile ziyaretçilerin bir hayli ilgisini çekmiş gözüküyor.

Müzeciliğin gelişimi ve ziyaretçi sayısının her geçen yıl artışını dile getirirken, bazı sorunlara da değinmeden geçmek olası gözükmüyor. Önemli sorunlardan biri ; müzelere giriş ücretlerinin bir hayli yüksek olması. Nisan 2016 ayından itibaren Topkapı Sarayı ile Ayasofya Müzeleri' nin giriş ücretlerinin 40 TL, Kariye Müzesinin 30 TL olacağını, diğer müzelere de irili ufaklı zamlar yapılacağını biliyoruz. Bu ücretlerden yola çıkarak 4 kişilik bir ailenin müze gezmek için ne kadar ücret vereceğini varın siz hesaplayın. Kültür ve Turizm Bakanlığı' nın bu konu ile ilgili bir atacağını ümit ediyoruz. Müzelere diğer bir giriş şekli olan '' müze kart'' ise iyi bir uygulama.40 ya da 50 TL vererek temin edeceğiniz bu kartlar ile Türkiye' deki hemen hemen tüm müzeleri 1 yıl ücretsiz gezebiliyorsunuz fakat bu uygulama ile ilgili yeterli tanıtımın yapılmadığı, yapıldığı takdirde gerekli olan alakayı göreceği fikrindeyim.

Müzecilik alanındaki gelişmeler birçoğumuzu memnun kılacak seviyeye gelmiş gözüküyor. Bu seviyeyi daha da yukarıya çekecek çalışmalar üzerine Kültür ve Turizm Bakanlığı' nın ciddi eğilim gösterdiğini biliyor, müzecilik adına güzel günlerin bizi beklediğini içtenlikle söyleyebiliyoruz..

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
21 Oca 15:30

Maaşallah dediğiniz 3 gün yaşamıyor Diliz hanım

20 Oca 16:18

Koç ve Sabancı aileleri ülkemiz sanat ve kültür hayatına yaptıkları değerli katkılarla gerçek anlamda milli değerlere sahip çıkmak ve memlekete vefa borcunu ödemek ne demek gösteriyorlar.

Ömer Faruk Ünal yazdı, 768 kez açıldı, 6 misafir olmak üzere 7 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
18 Oca 16 13:00
Platon'un Aşkı

Platon’un Aşkı

Bir felsefe romanı…

Meşhurdur, Alfred Whitehead Batı felsefesi “Batı felsefesi Platon’a düşülen dipnotlardan ibarettir.” der. Platon ortaya koyduğu felsefe ile düşüncede öyle bir kuşatıcılığa erişmiştir ki; düşünce serüveninin sınırlarını erken bir zamanda çizmiştir. Felsefe o sınırların içinde çeşitli salınımlar yaparak yoluna devam etmiştir. Fesefenin sınırlarını erken zamanda tayin eden bu büyük filozofun romanını yazmak ise ancak büyük bir romancının kalkışabileceği bir iştir. Ve evet, Rafet Elçi büyük bir romancıdır.

Günlük lisanımıza yerleşmiş platonik aşkın büyük bir bilgenin dimağından nasıl süzülüp de kavram dünyamıza yerleştiğinin romanıdır, Platon’un Aşkı. Platon’un felsefinden süzülmüş ve tarihe meydan okuyup günümüze kadar gelmiş bu aşkın hikayesini, ancak Platon’un idealırıyla ünsiyetini kurmuş ve O’nun felsefesini kendinde sindirmiş bir yazar anlatabilirdi. Ve evet Rafet Elçi bunu başardı. Bunu başarırken romancılığın inceliklerini, edebiyatın kimi zaman insanın tüylerini diken diken eden, kimi zaman gözlerini buğulandıran ve kimi zaman yüreğini kabartan o efsunlu gücünü kullandı. Romancılığını Platon’un felsefesine dost kıldı ve insanlığa gücünü aldığı Platon’un Aşkı gibi zamanın üstüne kurulacak bir roman kazandırdı. Bu ayrıca günümüz edebiyat dünyasına bir meydan okumaydı.

Sokrates ve onun insanlık tarihine ibretler sayfası olarak kalmış savunması… Platon’un kurmak için çabaladığı İdeal Devlet’i… peşinden koştuğumuz ideallerin cevherleri; İdealar… İnsanın sıkışıp kaldığı karanlığın resmi; Mağara Metaforu… Üzerine söz tükenmeyen bir dilemma: Aşk…

Bir aşkın etrafına örülmüş kadim bir felsefe ve bu aşkın arzdaki yansımaları; bir kadın, bir adam ve dram…

Platon’un Aşkı bunlar ve bunlardan daha fazlasıdır. O, fesefenin estetik bir sunumudur; felsefenin kelimlerle sanata dönüşmüş hâlidir.

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Muhammet Tan yazdı, 405 kez açıldı, 1 misafir olmak üzere 4 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
11 Oca 16 01:00
Müslümanca

Hadi KPSS’ye adamakıllı çalışalım. Sonra günümüz tabiriyle devlete kapağı atalım. Zaten memur olmak ölümsüzlüğün bir tık gerisi değil mi memleketimizde. Allah’ın izniyle yine devlet memuru bir eşle yuvamızı kurduk mu değmeyin keyfimize. Ömrümüz yeter de emekli olursak ilerde dişimiz tırnağımızdan artırıp alabildiğimiz çift katlı pembe panjurlu evimizde torunlarımıza masallar okuruz kim bilir?

Ya da şöyle mi yapsak? Kendi halvet köşemize çekilip göklere, ta Sıdretü’l-Münteha’lara kadar ruhsal ve manevi miraca çıkalım, mümkünse bir dağ evi yahut yayla gibi bir yerde gece gündüz zikirle meşgul olalım, ne biz gözümüze bir haram değsin, ne de banka önlerinde kredi kuyruklarında bekleyelim. Al sana mis gibi İslamiyet, nasıl?

Beyler! Şimdi o tatlı hayallerle üzerinde nazlı nazlı dolaştığımız bulutlardan aşağı inip iki ayağımızın üstünde sağlamca duralım. Bizler kıyıda köşede, ücra bir yerde bir köşeye çekilip sadece ibadetle meşgul olamayız. Bu durum şüphesiz ki çok bencilce olur. Hemen yanı başında ahlaksızlık cirit atarken, içki, kumar, namussuzluk, şirk kol gezerken birer Müslüman olan bizler elbette bu durumda sadece ibadetle meşgul olamayız, olmamalıyız. “Hem böyle bir Müslüman nasıl bir Müslüman’dır ki çevresinde böylesi elim verici olaylar vuku bulurken sadece gideceği cenneti düşünür ve bu olup bitenlere karşı katı kalpli ve merhametsizdir?” (Şeriati).

Şimdi başa dönelim. Bir Müslüman’ın evvela müslümanca yaşaması sürekli bir bilinç (müslümanca bir şuur) halinde olması, attığı her adımın söylediği her sözün muhasebesini yapması gerekmektedir. Ancak bu gibi vasıflara sahip iken yukarıda bahsettiğimiz aşamaya geçebiliriz.

Sezai Karakoç İslam’ın Dirilişi adlı eserinde “Şafak gelmiş kapıya dayanmış, bıçak boğazda, güneş ırmakta, kuzu annesinin memesine yaklaşmakta yine de Müslüman uyumaktadır” der. Ve Malcolm X der ki; “ Bütün uyuyanları uyandırmak için tek bir uyanık yeter”. O halde bize düşen gaye uyanık olmak uyanık kalmak ve uyandırmak olmalıdır. Unutmamamız gereken bir şey de sadece inzivaya çekilip ibadetle meşgul olmak ne kadar yanlış ise ya da doğru değil ise, insanları sizin yaşamadığınız bir hayata inandırmak da o kadar doğru değildir.

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Kürşat Koyuncu yazdı, 664 kez açıldı, 17 misafir olmak üzere 26 kişi beğendi, 2 yorum yapıldı.
8 Oca 16 17:00

Kürşat Koyuncu

Puan: 31015

Madaya'da Ateşböcekleri Nereye Gömülür?

‘21 Eylül 1945, öldüğüm geceydi…’

Madaya’da açlık yüzünden ölen çocukların bir benzeri geçmişte İkinci Dünya Savaşı sırasında Japonya’da yaşandı. Yazıda anlatacağım film bu konuyla ilgili.

İkinci Dünya Savaşı’nın sonu yaklaşmaktadır. Amerikan savaş uçakları yangın fırtınalarına neden olan ateş bombaları Japon şehirlerinin üzerlerine bırakmaktadır. Bu bombalar küçük bir teneke kutu boyutlarındadır ve bir fitile sahiptirler. Bu ateş bombaları fitilleri bittikten sonra patlar ve çevresini bir ateş topuna çevirir. Tahtadan yapılmış Japon evleri için yangınla mücadelenin yolu yoktur…

Hemen baştan söyleyeyim. Yazıda filmle ilgili bir miktar spoiler var. Ama yine de izlemenizi şiddetle tavsiye ederim. Ateşböceklerinin Mezarı, Isao Takahata’nın yönetmenliğini yaptığı, Akiyuki Nosaka’nın aynı isimli kitabından uyarlanmış 1988 yapımı bir animasyon filmi. A. Nosaka’nın 1967 yılında yazdığı kitapta olaylar 2. Dünya savaşı sırasında, Japonlar için en zor yıl olan 1945 yılında geçmektedir. O sıralar 15 yaşında olan Nosaka, yetersiz beslenmeden dolayı kız kardeşine kaybetmiştir.

1945 yılında, Japonya acımasızca hava bombardımanına maruz kalmaktadır. Bu bombardımanların birinde Genç Seita ve küçük kız kardeşi Setsuko annelerini kaybederler. Babaları ise donanmada hizmet vermektedir. Ateşböceklerinin Mezarı bu iki çocuğun bombaların altında cehenneme dönen Japonya da canları pahasına sarıldıkları özgürlüklerini, gururlarını ve hayatta kalma çabalarını anlatır. Ve bu yazının başındaki sözlerle başlar.

Ateşböceklerinin Mezarı farklı tarzda bir savaş hikâyesidir. Film, daha en başından ana karakterlerin öldüklerini gösterir. Aslında bu durum, mutlu sona alışmış seyirci için pek de iyi bir fikir gibi görünmez. Ancak yönetmenin anlatım tekniğindeki ustalık bunu çok iyi perdeler. Filmde bir başka özellikte, ‘düşman’ın görüntüsü yoktur. Düşman hakkında hiçbir şey söylenmez. Tek gördüğümüz gökyüzünden bombalarını bırakan uçaklardır. Uçaklar da görünmese sanki bir doğal afet yaşanıyor gibi gelebilir.

Filmdeki bir diğer ayrıntı da Setsuko’nun elinden düşürmediği teneke şeker kutusudur. Setsuko ilk önce kutunun içinde giderek azalan şekerler ile kıtlığın, açlığın ve idareli yaşamanın ne demek olduğunu öğrenir. Aslında biten şeker, biraz da yavaşça tükenip halsiz düşen ve en sonunda ölüme boyun eğen kardeşleri de temsil eder. Boş şeker kutusu da oyunla karışık aydınlatma amaçlı topladıkları ancak sabah olunca ölen ateş böceklerinin mezarı vazifesini görür, tıpkı Japonya’nın, üzerine yağan ateş bombalarının mezarı olduğu gibi.

Filmdeki bir diğer ayrıntıda, günümüzde sürekli propagandası yapılan bireyselleşme üzerinedir. Bunu Seita’nın verdiği kararlarda görebiliriz. Kendi başına buyruk hareket eden, tek başına güçlü süper kahramanlar normal durumlarda işe yarabilir. Ancak savaş ortamında bu güçlü bireysellik bir işe yaramaz.

Filmin asıl başarısı, şehirlerin veya ülkelerin yıkımından ziyade savaşın asıl insanın yıkımı olduğunu göstermesidir.

Yeni evler, yeni binalar ve yeni şehirler kurulabilir. Ölen bir çocuğu yeniden inşa edemeyiz, tıpkı sahillere vuran Aylan’larda olduğu gibi, tıpkı Madaya’da açlıktan ölen çocuklarda olduğu gibi…

Kazancakis, Allah’ın Garibi’nde ‘Dünyada çiçek, çocuk ve kuş olduğu süre, korkma… her şey yolunda demektir.’ diyordu. Oysa bugün modern yaşamda, kimsenin çiçeğe, çocuğa ve kuşa ayıracak zamanı yok. Nereye koştuğumuzu bilmediğimiz bir hız çağındayız. Madaya’da veya herhangi bir yerde ölen çocuklara üzülmemiz iki tuş arasındaki mesafe kadardır, tıpkı Kevin Carter’ı ve onun fotoğrafladığı açlıktan iki büklüm olan çocuğu ve biraz ötesinde onu gözetleyen akbaba da olduğu gibi. O zaman yeterince üzüldüysek kanalı/sayfayı değiştirebiliriz…

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
13 Oca 18:24

Eyvallah, teşekkür ederim.

13 Oca 12:36

Tüm yazılarınızı zevkle okuyorum. Öğretici ve doyurucu:) İsminize bakmadan yazılarınızı tanıyorum artık:)

Cevher Kutlu yazdı, 334 kez açıldı, 2 misafir olmak üzere 3 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
30 Ara 15 01:00
Dava

Franz Kafka bir gün yatağından kalktığında artık hiçbir şeyin eskisi gibi olmadığını farketti.

Kafka'nın günün birinde olabilirlik tasviriyle giriştiği büyük işlerden birisi Dava.Samsa'yı rastlantısal olarak bir böceğe dönüştüren Kafka, Josef K.'yı da tek hamlede davasının önüne atıyor.

Kitabın sonuna geldiğimde aslında kitabın başında ne kadar yüzeysel düşünmüş olduğumu görünce çok şaşırdım.Sonsuz bir belirsizlik içinde bir davanın ortasında kalmıştık Bay K. ile.Polisiye hikayelerin bünyede etkisinden olsa gerek senaryolar üretmeye başlamıştım.Bay K.'yı bir hırsız ya da bir katil olarak tasvir etmeye çalışıyordum.Aslında durumumuz K. ile benzerdi.İkimiz de kaynağı bilinemeyen bir davanın ortasında kalmış ve bunu bir sebebe bağlamaya çalışmıştık.Bay K. ile davanın kaynağını öğrenme serüvenine giriştik ve tüm gücümüzle araştırmaya başladık.Çırpınışlar hayata yeni gözlerini açmış bir bebeğin ilk duyumlarına benzetilebilirdi eğer o duyuları öğrenebilsek.Akıldaki soru davanın nereye gideceği,kim tarafından açıldığı değildi.Neden dava vardı? Neden biz vardık? Josef K.'yı bu davaya iten sebep neydi ve aynı anlatıda bizi bu dünyaya iten sebep neydi ? Bay K.'nın davayı öğrendikten sonra aklındaki en büyük soru işte bunlar oluyor.Tıpkı bizlerin ilk olarak "neden"i sorduğumuz gibi.

Kitabı bitirdikten sonra hakkındaki yorumları okudum.Öyle düşünüyorum ki kitaplar sadece okumakla bitmez.Üstelik Kafka gibi bir yazarın tek seferde kolayca anlaşılabilmesi pek mümkün olmuyor.Okuduğum yorumlar ise ne kadar doğru bir eylem yaptığımın göstergesi.Kafka'yı macera kitabı okur gibi okumakla çok büyük bir hata yapmıştım.

Josef K.'nın davayı öğrendikten sonra tüm varlığıyla direnmeye başladığını görüyorsunuz.Nedenleri sorgulamakla birlikte zamanla kendisine dayanak noktaları oluşturmaya çalışıyor.Mekan ve kişi tasvirlerinin tamamen Kafka imzalı olduğunu apaçık sezebiliyorsunuz.Umutsuzluğu mahkeme salonlarındaki kalabalığa,otel odasına,tanıdıklarına yani tüm anlatısına nakşediyor.Bay K.'nın nihayetinde geldiği ilk duruşması birçoklarının yaşamaya bile tahammül edemeyeceği bir yerde yapılıyor.Alışılagelmiş mahkeme salonlarına karşın mekanın tozlu tasviri sık sık vurgulanıyor.

Josef K. amansızca giriştiği savunma savaşında ilk duruşmasına çıkıp tüm nefretini kusuyor.Hukuk sistemine,adalet olgusuna ve sistem uçurumuna karşı yaptığı yakarış dava müdavimleri tarafından bile coşkuyla karşılanıyor.Fakat daha sonrasında aynı insanların dikkatlerinin sadece gösterilere odaklı olduğunu anlıyoruz.Mahkeme genel itibariyle Josef K.'nın davayı umursamamazlığından sıyrılıp kendine amaç edinmesi şeklinde sonuçlanıyor.

Josef K.'nın ikinci büyük dönüm noktası ise aile kavramının hikayemize dahil olmasıyla başlıyor.Aslında banka çalışanı olan K. kendisine sürekli davanın anlamsızlığını anlatmaya çalışmasına karşın aile kurumunun dahil olmasıyla edilgen bir seçime kurban oluyor.İşte davası sebebiyle avukata danışması da ilk bu olayla gerçekleşiyor.K.'nın avukat talebi davayı düşünmeme evresini geçip ,gerçekten onu dava edinmesi olarak tanımlanabilir.

Burada dikkat çekilmesi gereken bir diğer husus ise avukatlık mesleği.Tasvirlenen avukatın niteliklerine baktığımızda en göze çarpan yanı geçmişini etiketi olarak kullanması.Avukat aktif bir savunma aracı olmaktan ziyade daha çok K.'nın kendini davaya karşı uğraş verildiğine ikna olması göreviyle ilgilendiğini görüyoruz.İlk dilekçenin ne denli uzun uğraşa tabii olduğu,üstelik dilekçenin yüksek ihtimalle okunmayacak olması bile Bay K.'yı daha fazla umutsuzluğa itiyor.

Görünen avukatın esasında davaya hiç müdahil olmaması Bay K.'yı tesafüden tanışacağı farklı bir kaynağa itiyor.

İşte burada da karşımıza mahkeme ressamı çıkıyor.Gerek mekan tasvirleri gerek karakter şekillendirmeleri ile bizi tamamen boğucu bir havaya itmekte Kafka.Ressam Kafka'ya farklı bir yol olabileceği seçeneğini sunuyor.Aslında yasal olmayan ama yasa denetleyicilerin bile hoşnutlukla karşıladığı bir çıkar yol bu.Ve ressam K. için üç farklı yol sunuyor.Bunlardan ilki olan tamamen beraat seçeneğinin ne denli imkansız olduğunu,diğer seçeneklerden sürüncemede bırakma ile sürekli dava mücadelesi vereceğini,ya da davanın ani kararlarının ne zaman gerçekleştiğini bilmeden tutsak bir yaşam sürmek olduğunu öğreniyoruz.

Ve son olarak en büyük değişimin rahiple olan konuşmada geçtiğini farkediyoruz.Rahibin anlattığı sembolik köylü-bekçi hikayesi tüm hikayenin çözümlenmesine olanak sağlıyor.Kafka burada esasında basit sayılabilecek bir hikayeyi kendi düşünce süreciyle ne denli karmaşıklaştırabileceğini,ne denli bulanık ve derin hale getirebileceğini göstermekte.

Kafka'nın davası birçokları tarafından hayatın sembolik bir tasviri olarak değerlendirilmekte.Karakterlerin ve kurumların onun hayatıyla çok ilişkili olduğunu,mekan tasvirlerinin bakış açısının çok iyi bir göstergesi olduğunu anlıyorsunuz.Dava'nın varoluş mücadelesi,K.'nın bilinmezlikler içindeki birey,asla ulaşılamayan üst kurumların tanrısallaştırdığımız olgular olduğu düşünülebilir.K.'nın bu süreç boyunca uğradığı değişimle birlikte okurun da umutsuzluğa düşmesi karakteri okura aşılaması açısından muazzam nitelikte.

Elbette varolma sürecinde büyük savaşlar veriyoruz.Kaynağının nereden geldiğini bilmediğimiz bir davamız var.

En sonda Bay K.'nın infazını umursamazca karşılaması gibi bakış açımız şekilleniyor.Neden sorularıyla başladığımız hayattan cevap alamadan çekilip gidiyoruz.

Kasvet yüklü tasvirleri,korkusuz eleştirisi,hukuk ve adalet düzeninin pisliğini yansıtması,varoluş kavgası ve hayat imgeleri ile Dava döneminin en kült eserlerinden birisi olmayı başarmış.

Davamı bana gösterdiği için Kafka'ya teşekkür ederek bitiriyorum.

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Yamanduruş yazdı, 393 kez açıldı, 1 misafir olmak üzere 5 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
19 Ara 15 01:00

Yamanduruş

Puan: 918

Haftasonu Eğlencesi

GİŞE REKORU YERLİ FİLMLERİN AKIBETİ

Rekora doğru koşan bir yerli filmin neden eleştirisi yapılmaz?

Günümüz eleştirmenlerinin genelde gişe rekorları kıran yerli yapımlara karşı onları görmezden gelme tutumu kanımca hiç hoş değil. Kalite olarak beğenmeyebilirsiniz; ama eleştiri yapılamayacak kadar kötü yabancı yapımları eleştirirken, neden aynı fırsatı yerli yapımlar için vermiyorsunuz diye sormak geliyor içimden..

Mesela “Düğün Dernek 2”, kaba saba mizah yapan üstünkörü bir yerli film de değil üstelik; senaryosu üzerinde belli oranda kafa patlatılmış bir absürt komedi filmi..

Hadi eleştirmiyorsun, bari sinema sayfasında en alt tarafta koyma! Yahu bu film haftanın en çok seyredilen filmi olacak, muhtemelen seyirci rekoru kıracak (an itibariyle 4 milyon seyirciye ramak kaldı), büyük bir kitle nette fragmanını bilmem kaç kez izlemeye doyamamış; ama olsun önemi yok, böyle durumda ona en alt bölüm yakışır!!

Konusu halka yeter de artar bile (mi?)

REKORA DOĞRU ADIM ADIM

Nerde kalmıştık? İlk filmin sonunda ikinci filmin sinyali sünnet meselesi ile verilmişti, düğün derneğe yakışır halaylı, hareketli yine zıpkın gibi yerel motiflerle bezeli bir başlangıçla “Düğün Dernek 2: Sünnet” açılışı yapıyor..

İlk filmde oğlunu evlendiren İsmail, ikinci filmde torununu sünnet ettirme telaşına giriyor. İlk filmdeki efsane takım yeniden bir araya geliyor, başlarını yine belalara sokuyor. Sünnet düğünü meselesi tüm Sivas’ta yankı buluyor..

Filmde mimik ustası Ahmet Kural’ın sinema tarihimize kazandırdığı deli dolu “Tüpçü Fikret” karakteri, bu filmle level atlıyor ve hakiki meczup oluyor. Leylasını da bulmuş durumda ve bu durum şimdiden üçüncü filmin kapısını da aralamış. Altın yumurtlayan film, daha çok düğün dernek yapacağa benziyor.

Selçuk Aydemir’in kalemi ilk filmdeki gibi yine zeka unsuru barındıran esprilerle bezeli ve yer yer kuvvetli; ancak ilk filmin sahnelerine benzer kendini tekrar eden sahne sayısı çok gibi.. Muhtemelen ilk filmle ilgili bağları koparmak istememiş; filmin dokusunu korumak istemiş.

Küfür dozu filmde minimuma kadar düşürülürken, filmin oyunculukları ise absürt kıvamında coşmuş adeta.. Filmdeki tempo sorunu ve oldu bittiye gelen finali biraz aceleye getirilmiş izlenimi vermiyor değil. Özellikle tempo sorunu hareketli sahnelerin çokluğu nedeniyle çok da göze batmıyor.. Bunda tabiiki Tüpçü Fikret karakterinin büyük payı var..

Çekçekli hırsız “Yılmaz” karakterinin ilk filmden daha iyi sahnelerde bulunması da filme başka bir pozitif bir hava katmış.

Tekrar izlenebilirliği oldukça yüksek bir film olan “Düğün Dernek 2: Sünnet”ten sonra çıtanın hem gişe anlamında, hem oyunculuklar anlamında daha nerelere çıkacağını kestirmek gerçekten güç olsa gerek..

Eğlenceli vakit geçirmek isteyenlere, yüksek beklentiden uzak olarak izlemesi tavsiyemdir vesselam..

NOT: Filmin yaş sınırlaması (13A) - 13 yaş altı izleyici kitlesi aile eşliğinde izleyebilir.

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Said Naci Çamdalı yazdı, 489 kez açıldı, 2 misafir olmak üzere 6 kişi beğendi, 2 yorum yapıldı.
15 Ara 15 13:00
Yiyorsak Sebebi Var !

İç Anadolulu bir baba, Akdenizli bir anne, Karadenizli bir eş sahibi iseniz normalden birazcık kilolu olmanız gayet normal bir durumdur. İç Anadolu bozkırlarının mükemmel hamur işlerine, Akdenizin insani sıcacık, samimi yemeklerine, çılgın Karadenizlinin çılgın yemeklerine kim dayanabilir ki?

Yiyorsak bir sebebi var efendim ;

İç Anadolu mutfağı deyince akla ilk mantı gelir efendim. Serde birazcık Kafkas kökeni olunca işin içine “hingel”de girer. Size mantının tarifini vermem abes olur ama üzerine çok güzel muhabbet ederim. Efendiler Kayseri mantısı diğer mantılardan ayrılır, şöyle ki ; Mantıyı Kayseri mantısı yapan vasıf bir kaşığa kırk tane sığmasıdır derler büyükler. Hamur güzel olacak ki ufacık ufacık yapılacak , içi güzel dolacak ki yedikçe yiyeceksiniz. Yukarıda “hingel” dedik bir de. Kafkas kökenli bu mantı boş hamurdur aslında. Haşlanır üzerine tereyağı gezdirilir. Peynir ile sıcak sıcak servis edilir. Hey babam beeee… :)

Akdeniz denilince akla zeytinyağlılar gelir ama benim favorim başka ; kısır ve çeşit çeşit faideli otlar ile yapılan gözlemeleri , börekleri gelir. Her tatilde ninenin kendi elcağızları ile topladığı , kavurduğu , hamurunu açtığı , sacda pişirdiği , insanişu lanet modern zamanlardan uzaklara götüren şu muhteşem börekler… Her daim tatilleri iple çektiğim doğrudur. Onun dışında “kerebiç” diye bir tatlıları vardır ki diller lal olur anınca. İçli köftenin fıstıklı tatlı versiyonu diyeyim siz anlayın. Üzerine de salça sosu yeni çöven otu kreması… Hey anam beeee…. :)

Karadeniz insanı sürprizler ile doludur. Bu süprizleri yemeklerinde de yapıyorlar. Ama benim favorim “balık” değil “mantar”. Sonbahar mevsiminde dağ bayırı dolduran , etten leziz bu mantarlara insan nasıl dayanır ki…Yazarken bile ağzım sulandı mübarek…Kavurması, kızartması, ızgarası, pilavı mükemmel olur bu mantarların. Amman dikkat öyle rasgele her mantar yenmez , ustasına tabii olmak gerekir…

Yiyin efendiler yiyin…

Diyetisyenlere kulak asmadan yiyin…

Göbeksiz erkek balkonsuz ev gibidir…

:)

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
15 Ara 22:09

Afiyet olsun, böyle sofralı bir eve misafir olmak lazım :)

Zihni Yıldız yazdı, 423 kez açıldı, 1 misafir olmak üzere 8 kişi beğendi, 1 yorum yapıldı.
27 Kas 15 01:00
Mimberden Mü'minlere

Aziz ve Muhterem Cemaat-i Müslimîn,

Uzunca bir süredir size söylemeyi düşündüğüm, fakat bir türlü fırsat bulamadığım bir mevzuda ahkam kesmek üzere karşınızdayım. Hariçten gazel okumak kolay ya, hazır camiyi boş bulmuşken hemen başlayalım gazelimize:

Konuyu şıp diye anlamış olmalısınız. Resimden de anlaşılacağı üzere camilerle ilgili dertleşeceğiz bugün sizlerle. Vakit namazlarında mahzun, cuma namazlarında mağrur olan camilerimiz. Bu toprakların alameti farikası, gurur kaynağımız, ecdad yadigarı camilerimiz. İrili ufaklı, çil çil kubbeli, kalem minareli camilerimiz. Cami yapımı konusundaki güzel geleneğimizi, hassasiyetimizi çok seviyorum Allah için. Şöyle geriye doğru baktığımızda, bin yıla yaklaşan Anadolu maceramızda en kalıcı eserimiz bu camiler oldu. Coğrafyamızın her yerinde hem eski, hem yeni bina edilmiş camiye rastlamak mümkün. Eskiden vakıflar eliyle yapılırmış, şimdilerde cami yaptırma ve yaşatma dernekleri üstlendi bu görevi. Allah hepsinden razı olsun, hayır ve hasenatlarını kabul eylesin. Tabi ki zamanın şartlarına ve ruhuna göre değişiklikler oluyor. Hemen anlaşılıyor. Selçuklu zamanında mı yapılmış, Osmanlının ilk döneminde mi, şatafat döneminde mi yapılmış anlaşılıyor. Cumhuriyetin ilk döneminde yapılan cami var mı bilmiyorum da 1900'lü yıllarda yapılan camilerle 2000'li yıllarda yapılan camiler bile farklı. Son zamandaki iyileşme, zenginleşme camilerimize de yansıdı hali ile. Artık camilerimizde teknolojinin sunduğu tüm imkanları görebiliyoruz. Doğalgazlı ısıtma sistemleri, halı altından ısıtma, klimalar, çift camlar... Kürsü vaizine destek babından projeksiyon cihazlı ve perdeli sunuma uygun teknolojiler, internet bağlantıları, kapalı devre vaazlar... Son model ses sistemleri, "ekolayzır"lı mikserler... Halılar saf düzenine uygun seccade desenli, yumuşacık. İmam odası, irşad odası, hanımlar bölümü, hanımlar şadırvanı, kutu kutu kilitli ayakkablılıklar... Bunlar bir çırpıda aklıma gelenler. Her geçen gün değişiyor, gelişiyor camilerimizin tefrişatı. Cemaatin rahatı için "hizmette sınır ve sinir yok" anlayacağınız. Gel gör ki cemaat yok. İmamlar adeta sinek avlıyor. Vakit namazlarında ya bir saf, bilemedin bir buçuk, iki saf. Koca koca güzelim mabetler ıpıssız. Şu resmini çektiğim Ihlamurkuyu Merkez Camii onlardan biri. İnsan sormadan edemiyor, acaba bunun sebebi ne? Her cuma hıncahınç dolan bu camiler niye vakit namazlarında dolmaz? Biraz geç kaldığımda dışarıdaki temiz olmayan bir örtünün üzerinde cuma namazı kılarken bu soruyu hep sordum kendi kendime. Cevabı belli aslında bu sorunun. Herkesin bildiği cevaplar. Onları burada uzun uzun zikretmenin bir faydası yok. Nihayetinde kim ne yaparsa kendine yapar. Zorla olacak değil.

Bu kadar uzun bir girişten sonra kafama takılan mevzuyu arz etmemin tam zamanı :

Baştan belirteyim -hasbelkader- bir eğitimci olarak arz ediyorum, ona göre :))

Malumunuz herhangi bir alanda sertifika alan kişi o konuya -kendi çapında- vakıf olmuştur diyebiliriz. Bunun için kurs adı altında bir program dahilinde bilgiler teorik ve uygulamalı olarak öğretilir. Duruma göre süre değişir. Ders saati baz alınır. Mesela 20 saatlik, 30 saatlik, 50 saatlik kurs programları açılır. başarılı olan bir üst kura geçer. Nihayetinde bir belge ile tescil edilir. Falan filan işte, biliyorsunuz bunları. İngilizce kursları, biçki dikiş kursları... vs.

Bu açıdan bakıldığında ülke çapında en büyük ve en yaygın kurs programı cuma günleri yapılmaktadır, diyebilir miyiz? Bence diyebiliriz. Hemen hemen her kesimden ve her yaştan müslüman, işi gücü bırakır cumaya gider. Doğru mu, doğru. Camilerin içi, dışı dolup taşar. Cemaatin en kalabalık olduğu ve pür dikkat kesildiği anda imam efendi hutbeye çıkar ve cemaate hitab eder. Haftada 1, senede 52 kere. 10 senede, 20 senede, 30 senede kaç kere olduğunu siz hesaplayın. Muhteşem bir süre. Belli bir program dahilinde verilse en cahilimiz bile dini konuda alim olur desek yeridir. Ama olmuyor, olamıyor. Acaba neden? Muhteva ile ilgili konuşmak bize düşmez. Zira bu konuda yetkim yok, bilgim kifayetsiz, edebim müsade etmez. Kelin ilacı olsa misali. Oraya hiç girmeyelim en iyisi.

Siz hiç hutbenin verildiği yeri merak ettiniz mi? Ben merak ettim, kafaya taktım, inceledim. Anlatılanların tesir etmemesinde ufak da olsa bu yerin etkisinin olduğuna inanıyorum artık. Bir seferinde cumayı üst mahfilde kıldım. Mimberin tam karşısındayım. Hoca merdivenleri çıkmaya başladı. Çık çık bitmiyor. Yükseldikçe kenarlardan tutmaya başladı, korkuyor besbelli. Mikrofonun hizasına gelince hemen oturdu. Hiç rahat değil. Başaşağı bir durum. Hele son zamanda yapılan gösterişli mermer mimberler devasa büyüklükte. Oraya çıkan herkes korkar. Korkmam diyen kendini kandırır. İçgüdüsel bir durum bu. Vücut tepki verir ister istemez. İç ezan okunduktan sonra adamcağız ayağa kalktı, derhal yan korkuluğa sarıldı. Çünkü bastığı merdiven basamağı o kadar dar ki ayaklarının yarısı ancak sığıyor. Dengesiz bir durumda. En ufak sendelemede paldır küldür aşağıya düşebilir. Tedirgin. Zihninin görünen bölümü okuyacağı hutbeye odaklansa bile arka bölümü dengede durmak konusu ile meşgul. Anlatırken ayaklarına baktım, gerçekten zor durumda. Sanki parmakları ile merdiveni kavramak istiyor gibi. Şimdi bu durumdaki bir kişinin anlattıklarının yüzde yüz tesirli olacağını, verimli bir ders olacağını söyleyebilir miyiz? Bu ne kardeşim böyle? Güzel görünsün tamam da, adam orada korkuyor yahu! Sonra da insanımız cahil kaldı diyoruz. Herkesin akın akın geldiği saatte tüm bilgileri güzel güzel talim etme fırsatı varken onu şekil uğruna feda edersen olacağı bu. Caminin içinde bir sürü değişiklik yapılıyor da hocanın adeta kuş gibi "tünediği" o merdiven basamağını genişletmek kimsenin aklına gelmiyor. Neymiş atalarımızdan beri öyle imiş. Kardeşim, atalarımıza saygımız sonsuz, bu basamağı genişletince bu saygı eksilmez merak etme. Hoca rahatça anlatsın, tedirgin olmasın. Genişletin şu ayağını bastığı yeri. Merak etmeyin kimse görmez, perdenin arkasında kalıyor orası.

Sesimi kim duydu? Boşluğa konuşuyoruz işte. Etkili ve yetkili konumlarda olanlar duysa vereceği tepkiyi az çok tahmin ediyorum: "Kardeşim sana ne, sen işine bak, hocalar bir şey demiyor da sana ne oluyor?" vs, vs... Sustum. Ama uzun süredir içimde olan bu yaraya parmak basmanın huzuru ile susuyorum artık.

Vesselam...

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
27 Kas 11:46

Maşallah

Mustafa Fevzi Karagöz yazdı, 595 kez açıldı, 1 misafir olmak üzere 5 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
15 Kas 15 01:00
Hat Yazan Eller Odun Yardı

Bu başlık "Derin Tarih" dergisinin bahsettiği konulardan biri ve daha başlığı okuduğumda beni yürekten sarsmıştı. "Yeni" bir bakış açısı kazandırma derdinde değilim; bir bakış sağlama niyetindeyim. Kişileri tartışıp da anlatmak istediklerimin amaçtan sapması niyetinde hiç değilim. Nesnel olarak yaklaşmanızı rica ederim çünkü ancak bu şekilde zihninize ve kalbinize ulaşabileceğim kanısındayım.

Bir zamanların pek değerli şahısları, herkes hürmet eder, el üstünde tutarmış. Bir yazı değil onların yaptıkları sadece. Yaratıcılıklarını konuşturdukları, anlamları üst üstüne koyup hem de içine deren zatlar. Öyle büyük ki zanaatları, derine indikçe daha da yukarı çıkarıyor insanı. Vav'lardan Elif'lere, Tuğra'lardan Besmele'lere. Hepsi ayrı, hepsi birbirinden güzel. Hiç kötüsü de yok bunların herhalde, en azından ben duymadım. Yaptıkları eserler hem gözleri doyururmuş hem kalpleri. Onların kendilerini anlatma yöntemi de buymuş. Geçimlerini de böyle sağlarlarmış bu zanaatkârlar. Böyle ince bir sanatı hakkıyla yerine getirmek öyle kolay da değilmiş. Değer üstüne değer, anlam içine anlam, hürmet ki ne hürmet? Ellerinin çok ince işçilikleri varmış. Öyle hassas bir sanat ile meşgullermiş ki odun kırmak, tarlada çalışmak vb. yorucu işler bu sanata göre değilmiş hiç. Elleri pek değerli olduğu için yorulmaması, ağrımaması gerekirmiş. Pek çoğu devlet dairelerinde katiplik ve hattat hocalığı yaparmış. Cağaloğlu'nda Ankara Caddesi'nde 350 tane hattat dükkânı da varmış. 1914 yılında gerilemekte olan hat sanatını ihya etmek ve nitelikli sanatçı yetiştirmek amacıyla Mederesetü'l-Hattâtîn (Hattatlar Okulu) açılmış, ki bu okulda dönemin en meşhur hocaları hattatlık yaparmış. 1924'te ismi sebebiyle olacak ki, aslında bir sanat okulu olmasına rağmen, medrese zannedilerek kapatılmış. Bundan 8 ay sonra geri açılmış ancak 1929'da tekrar kapatılmış. Okulun hocalarından Nuri Efendi İstanbul'daki evini satıp, çiftçilik yapmak üzere babasının Kastamonu'daki köyüne yerleşmiş.

Geçmişin itibarlı hocaları sanatlarıyla ilgili özel bir izin almak durumunda kalmışlardı. Bunlardan biri olan Necmettin Okyay o dönem yaşadığı duyguyu, "hattatız demeğe korkuyorduk" diyerek dile getirmiş.

Halim Özyazıcı da Tepebağı bölgesinde boş bir arazi satın alıp bağcılık yapmağa başlamış. Nadiren gelen hat siparişlerini "sâbıkan hattât, hâlen bağban" yani "eskiden hattat,şimdilerde bağcı" olarak imzalıyormuş. Bağcılığa başlamadan evvel Medesetü'l-Hattâtîn kapanınca bir ilkokulda yeni yazıyı öğretiyormuş. Diploması olmadığı için ordan da çıkarılmış. Kendi anlattığı üzere sebzecilik yapmış, toprak bellemiş, odun yarmış. Bir gün Cerrahpaşa'da Altınmermer'de doğduğu evin sokağından geçerken Hattat Halim Sokağı tabelasını görmüş. Ağzından şunlar dökülmüş; "Şaşırdım. Adımı yüceltmişler. Allah razı olsun![...] Şu garip cilveye bakın, bir taraftan diplomam olmadığı için beni ilkokuldan çıkarıyorlar,öbür taraftan da namımı tebcil ediyorlar, mükafatlandırıyorlar."

1940'lı yıllara kadar hattatlar işleriyle pek uğraşmamışlar. Bundan sonra tarihî cami restorasyonu gibi ilerde ihtiyaç duyulunca hattatlıklarını devam ettirmişler. Sonra da azalarak bugüne gelmişler.

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Bulut Sever yazdı, 1228 kez açıldı, 21 misafir olmak üzere 38 kişi beğendi, 2 yorum yapıldı.
11 Kas 15 17:00

Bulut Sever

Puan: 4858

Satrancı Urefa

Bir mevzuyu hakkıyla ve kolayca öğrenmenin birinci şartı, o mevzuya duyulacak olan muhabbettir. Bu muhabbetin neticesinde mevzu hakkında uyanacak merak duygusu öğrenmenin keyfini ziyadeleştirir. Oyun ile bir konuyu öğretmeye çalışmak, hem öğretmeyi hem de öğrenmeyi kolaylaştırır.

Din eğitiminde de oyunun önemli bir rolü vardır. Eski zamanlarda medreselerdeki ciddiyet asla ceberut bir hali ifade etmez. Zaman zaman ilgili derslerin eğlenceli hale getirilmesi talebelerin dersleri severek öğrenmesine sebep olmuştur.

*

Gündemin hararetinin bir miktar düşmesinin ardından, bir tasavvuf oyunu olan Satranc-ı Urefa yani Ariflerin Satrancı’ndan bahsedelim.

“Rivayete göre Muhiddin Arabi Hazretleri ya da Mevlid’in yazarı Süleyman Çelebi Hazretleri ortaya çıkarmıştır bu oyunu. Bu oyunu ortaya çıkaran zatın tasavvuf talebelerine insanın yaşadığı, başından geçmiş çeşitli halleri/yaşanmışlıkları, idrak seviyelerini ve tasavvuf yolunun basamaklarını öğretmeyi amaçladığı düşünülmüştür.

Satranc-ı Urefa bir adet zar ve oyuncu sayısı kadar piyonla oynanır. Oyun tahtasında 10’a 10 + 1 adet, toplam 101 kare bulunur. Amaç, gelen zardaki kadar basamağı ilerleyerek 101. basamağa yani “Visale” varabilmektir. Bazı basamaklar sizi daha aşağıdaki basamaklara gönderirken, bazıları da daha ileriye götürür.

Oyuna başlamak için muhakkak 6 atmak gerekir. Böylece Zillet (hor görme, alçalma, aşağılık, alçaklık), Teessüf (acınma, yazıklanma), Rica (yalvarma), Kavga, Adavet (düşmanlık, hınç, kin) gibi hallerden geçilip, pişman olunarak Nedamet basamağına gelinerek oyuna başlamaya hak kazanılır. Bu İslam tasavvufunda Allah-ü Teâlâ’ya ulaşmak için mutmaine olmaya başlayan nefsin ilk uyanış derecesi olan nefs-i levvame'ye (günahlarından pişman olan nefs) karşılık gelmektedir. Yaptıklarından ve kötü hallerinden pişmanlık duyan (levm eden) insan tasavvuf yoluna girer. 6. basamaktan sonra sırayla Hicran (ayrılık, acı), Gurbet (yabancı yer), Karar basamakları geçilerek ilk 10 basamakta fazla zorlanmadan ilerlenir ve 10. basamak olan Rıza'ya (hoşnutluk, memnunluk, razı olma, istek) ulaşılır fakat 11. basa¬makta Sohbet-i Sek'e (biriyle köpek tabiatıyla, yani köpeklerin havlaması, hırlaması gibi kavga ederek görüşmek) gelindiğinde 2. basamağa, Teesüf'e geri dönülür. Eğer bu basamağı geçebilirseniz karşınıza Mihnet (sıkıntı, dert), Duzah (cehennem), Zeval (alçalış, sona erme), Zahmet (zor, yorgunluk), Meşakkat (güçlük) gibi dereceler çıkar. 21. basamakta karşılaşılan İstiğna (ihtiyaçsızlık taslama) sizi neredeyse en başa, 3. basamaktaki Rica'ya (yalvarma) geri götürür. Ödüllü basamaklardan ilkiyle 23'te karşılaşırsınız: Cefa (ayrılıkta bırakma, eziyet etme). Cefa çeken daha sonra Sefa süreceğinden doğrudan 31. basamağa gönderilir. Benzer bir şekilde 26. basamakta Fırsat'ı yakalayan kişi Tecrübe kazanmak için doğrudan 56. basamağa yollanır.

Oyun 26. basamaktan sonra zorlaşır: Rakip (başka birisiyle aynı şeye istekli olma) olunursa, ayrılık acısının çekildiği 7. basamaktaki Hicran sizi beklemektedir ya da birilerinin arasına Nifak (ayrımcılık) sokuyorsanız, 6. basamaktaki Nedamet (Pişmanlık) sizi kabul (!) buyurur. 39. basamağa kadar devam eden cezalar kısmını geçmek çok zordur, fakat bu aşamaları bir geçerseniz işiniz kolaylaşır ve maneviyat basamaklarında ileri doğru hızla yol alırsınız. Bu arada karşılaşabileceğiniz haller olan 43. basamaktaki Kemâl (olgunluk, tamlık, bilgi, fazilet) 5. basamaktaki Adavet'e (düşmanlık, hınç, kin), 91. basamaktaki Gurur (boş, beyhude şeye güvenip aldanma, boş şeylerle övünme) en başa gönderir ve neredeyse bitiriyorken sizi Rıza'ya yollayan 100. basamaktaki Kazâ insanı aşağılara çekmek için bekliyordur.

Yukarıdaki basamaklarda sonuca yaklaştıran hâller de vardır. Örneğin 89'daki İzzet (yükseklik, aziz olmak, saygı, ikram, yücelik, kudret) 98'deki Bad-ı Aşk'a (aşk fırtınası), 90'daki Vahdet (birlik, bir ve tek olma, kendi kendine kalış) 99'daki Halet'e (takdir, hal olmanın ve bulunmanın türlüsü) kadar gitmenizi sağlar. Bunların arasında en ilginci 87'deki Muhabbet’tir (sevme, sevgi, dostluk, dostça konuşma). Bu basamağın altında “BUYRUN VİSALE” yazmaktadır ve sizi doğrudan oyunun bitiş noktası olan VİSAL'e (dosta ermek, sevgide kavuşmak) taşımaktadır.”

Tasavvuf yolunun akıl ile anlaşılamayacağı buyurulmuş Ehl-i Sünnet İslam Âlimleri tarafından. Batını manevi haller ile süsleyerek zahir ile bir bütün halinde Allah-ü Teâlâ’ya hakiki manada ‘kul’ olmanın anahtarıdır tasavvuf. Halden hale geçip, renkten renge boyanırken ve tam kavuştum derken, ‘ötelerin ötesinde ve yine ötelerin ötesine…’ hicran yarası ile devamlı surette ayrılık acısının yaşanmasıdır…

*

Oyunun zorluğuna bakılırsa ve bu oyun gerçek ise, Tasavvuf yoluna adım atmış taliplerin, bu yolda halden hale gireceklerini ve tasavvuf basamaklarında ilerlemenin bıçağın keskin tarafında yürümek gibi olduğunu göstermek adına ortaya çıkarılmış bir oyun olduğu düşünülebilir.

Bu oyunun ne olduğunu okuduktan sonra şu soru sorulabilir: Zaman tasavvuf ile iştigal etme zamanı mı? Yoksa birinci vazifemiz tasavvuftan önce itikadımızı Ehl-i Sünnet’e uygun düzeltip/tazeleyip, İslam dininin insanın 7/24 hayatını şekillendiren kural ve kaidelerini ‘yorumu esas almayan’ sağlam kaynaklardan öğrenmek mi?

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Kürşat Koyuncu yazdı, 559 kez açıldı, 4 misafir olmak üzere 11 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
31 Eki 15 22:00

Kürşat Koyuncu

Puan: 31015

Merihlilerin Amerika'yı İşgali

30 Ekim 1938 günü (meşhur Halloween'in bir gün öncesi), Orson Welles (Birçok eleştirmene göre sinema tarihinin en iyi filmi olarak kabul edilen 'Yurttaş Kane'in yönetmeni), radyoda H.G. Wells'in Dünyalar Savaşını tiyatrolaştırarak oynadı. Buraya kadar her şey normaldi. Ancak bir farkla; Orson Welles, romanda anlatılanların bir haber bülteniymiş gibi sunmuştu. Aslında, bunun bir oyun olduğu program başlarken söylenmişti. Ama radyo dinlemenin doğası olarak, insanlar kanallar arasında dolaşırken haberleştirilmiş oyuna denk geldiler. Bir anda panik başladı. Bu arada dinleyici sayısı milyonları aşmıştı. Sonrası ise tam bir kaos. Polis, itfaiye ve ambulansların telefonları, radyoların, gazetelerin telefon santralleri kilitlenmişti. Sokaklarda delice kaçışan on binlerce insan görüldü. İnsanlar telefonlarla sevdiklerine veda ediyordu. Evlerinden yayını dinleyenlerse, kapı ve pencere pervazlarını zehirli gaza karşı ıslak havlularla kapattı.

Bu arada emniyet radyo binasını bastı. Hemen bir duyuru yapılmasını istedi. Aslında oyunun içinde belli aralıklarla 'CBS’te H. G. Wells’e ait Dünyalar Savaşı adlı eserin, Orson Welles ile Mercury Tiyatrosu tarafından sahnelenişini dinlemektesiniz.' anonsu yapılıyordu. Oyunun sonlarına doğru stüdyoya gelen iki polis ise yayının bir radyo tiyatrosu olduğunu görünce yaşanan paniği göz ardı ederek seyretmeye koyulmuşlardı. Ancak, insanlar paniğe kapılmıştı ve bunun geri dönüşü yoktu. Nihayetinde oyun bitti.

Ertesi gün, bütün dünyadaki gazete manşetlerinde bu konu vardı. Kitle iletişim araçlarının gücünü göstermesi açısından önemliydi.

MERAKLISINA NOTLAR:

1.Fotoğraf, haberin 31 Ekim 1938'de çıkan The New York Times'ın manşetine ait. The New York Times’in manşetten şöyle vermiş: “Radyo Dinleyicileri Panik İçinde: Marslıların Gazlı Saldırılarından Kurtulmak İçin Çok Kişi Evini Terketti."

2.Aslında Mercury Tiyatrosunun önceki 16 oyunu çok fazla ilgi çekmemiş. Bunun üzerine CBS yetkilileri kendilerine bir destekçi bulamazlarsa bu oyunları yayından kaldıracaklarını söylemiş. Bunun üzerine Orson Welles romanı bir haber bülteni gibi sunmuş.

3.Bu olaydan sonra CBS aleyhine birçok dava açılmış ama sonra tüm davalar geri çekilmiş. Tüm bu olaylara rağmen CBS yetkilileri oldukça mutlu olmuşlar. Dinlenme oranları tavan yapınca haliyle cepleri de kabarmış.

4.Yine yaşanan olaylardan sonra Orson Welles sorumsuzca davranmakla suçlanmış. O da bu nedenle özür dilemiş. Şuradan izlenebilir link

5.Son olarak şunu belirteyim. Malcolm X'in dediği gibi:'Eğer dikkatli olmazsanız, gazeteler, mazlumlardan nefret etmenizi, zalimleri ise çok sevmenizi sağlar.' Örneğin, 'Dağ taş demiyorlar, sigara izmaritlerini bile yerlere atmıyorlar.' haberinde olduğu gibi.

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.