İyi Yazarlar
İyi Okurlar

Abdulhamid Osmanoğlu

13 / Puan: 4.69

İstanbul

Alpay Gökçe

23 / Puan: 3.57

İstanbul

Muharrem Morkoç

44 / Puan: 2.54

İstanbul

Fevzi Altınok

348 / Puan: 1

Aksaray

Atç

365 / Puan: 0.88

Eskişehir

Sevdaşrn

398 / Puan: 0.71

İstanbul

Kumru

499 / Puan: 0.2

Adana

Afşar Kaplan

504 / Puan: 0.17

Kahramanmaraş

Bir sonraki paylaşıma yaklaşık 03 saat 08 dakika kaldı.

Sıla Münir yazdı, 84 kez okundu, 2 misafir olmak üzere 5 kişi beğendi, 2 yorum yapıldı.
14 Haz 13:00
Başsız Bir Yazı
0530521f54c340adc987a1473a6ce1c91497432728

(Ana başlık atmadım çünkü, dört başlıklı bir hatıra silsilesi ile yazımı toparlamaya çalıştım.)

Allahü teâlâ'ya şükr ve hamd içerisinde hatıralarımı paylaşmaya devam ediyorum.

'Vay arkadaş, ne hatıraymış, yaz yaz bitmedi!' diyorsunuz değil mi?

Ben de bu kadarını tahmin etmiyordum. Sanki ben yazdıkça bir kutu daha açılıyor, hafızam her birini sıra sıra önüme seriyor...

Çocukluk hatıralarını biriktiren ve güzelleşmesine katkıda bulunan en mühim şeylerden biri, iyi komşulardır. Hele meyve bahçeleri, ahır ve kümesleri varsa...

BÜYÜK BAŞIN DERDİ.....

0530521f54c340adc987a1473a6ce1c91497432728

Çocukken komşunun devâsa ahırının devâsa bahçesine giderdik iki üç arkadaş. İçeri girmez, eni yaklaşık iki karış aralık demir parmaklıklı kapıdan bakardık ineklere... Tabi sadece inekler yoktu. Tosunlar, düveler, dana ve buzağılar da vardı. Toplamda on beş ya da on altı büyükbaş hayvan... Onların aralarında efe efe gezen horozlar ve avaneleri de vardı.

Bir keresinde temaşaya fazla kapılıp, başımı o demir kapının parmaklıkları arasına sıkıştırmıştım. O korkuyu hiç unutamam. Başımı çıkarmak için debelenirken, üstüme üstüme gelen irice bir inek, en kallâvî gerilim filmini aratmamıştı. Bereket yalnız değildim de boynuzlanmaktan ucuz kurtulmuştum.

BIZZZT... ÇITT ÇITTTT...

a93d72a91fed58aad06d3253f54949141497432746

Bir komşumuz da ipek böceği yetiştirirdi. Gün gün gidip, böceklerin kozaya durmasını safha safha izlemek ne keyifli olurdu. Tırtılların yaprak kemirme sesleri hâlâ kulaklarımdadır. Yumurtanın üçte biri büyüklüğünde bembeyaz kozaların üzerinde biriken pamukçukları işaret parmağımıza dolamak sûretiyle imece usulü temizlerdik. Hiçbir karşılık beklemeden... Kavuklu işaret parmağımız olurdu. Kimimiz abartır, üç parmağımıza da dolardık. Saatler, belki günler sürerdi.

ONUN BUNUN ÇOCUĞU!

e8b7446d6079383e97e4c6ef837a0d031497432759

Fındık tarlası olan bir dede, çelik çomak oynarken yakalayıp, hatırı sayılır bir harçlık karşılığında, fındıkları bize ayıklattırırdı. Mısır da soydurur ve ufalattırırdı. Çok severdik o dedeyi. Çağırdığında koşa koşa giderdik. Tabiii harçlıklar da tatlı gelirdi, yalan yok.

Dede yine bir gün, mısır ufalamak için çağırmıştı. O gün iki misli keyifli geçmişti. Çünkü dedenin, bizden yaşça büyük, çok sevdiğimiz torunu Ahmet abi de gelmişti yardıma. Bilmeceler sorar bizi çok eğlendirirdi. O gün, aynı zamanda benim son gidişimdi. Sebebi ise, işimizi bitirip sıra harçlık dağıtımına gelince, dede Ahmet abiye parayı uzattığında onun şu sözü çocuk aklımla kalbimi çok kırmıştı, âdetâ ciğerime ok saplamıştı; 'yaa dede, ben onun bunun çocuğu muyum ki bana da veriyorsun!'.

Abimden ayırmayıp gözünün içine baktığım, her halimle ona hürmet ve sevgimi gösterdiğim insan bu cümleyi kuruyordu...

Nasıl bir hayal kırıklığı hesab edin...

Bir daha gitmedim.

KALANDAR

b7254b06408f0a226e16ff26ce7d28f01497432772

Hatırlayanlar vardır belki. Biz Hicrî yılbaşı geceleri yapardık daha çok. Çocuklar tanınmayacak kılıklara girip, mahalledeki evlerin kapısına vurarak ya da ziline basarak, kapı açılır açılmaz kulbundan tutup ev sahibinin tamamiyle açmasına mani olup, ucuna poşet bağladıkları sopaları aralıktan uzatıp, hediyeler toplarlardı. Değişik usulleri de vakitleri de var bu âdetin. Bizimki böyleydi. Ben de bir kez kalandar yapmış, elime yüzüme bulaştırmıştım. Şöyle ki; kapı komşumuzun ziline basmış, o kapıyı açtığı an elimdeki çubuğu böğrüne saplarcasına bir hışımla uzatmıştım. Yalnız, bir gariplik vardı. O da, ben poşeti çubuğun ince tarafına takmış, kalın tarafını da tutmuştum. Tabi komşumuz Allah ne verdiyse, gönlünden ne koptuysa doldurmuştu. Fakat poşeti takıyor, çubuğun ince tarafı olduğu için ağırlıktan, poşet her defasında düşüyordu. Bağlamayı bile denedi, ı-ııh, olmadı, olmadı. Bütün bunlar gerçekleşirken ikimiz de sessiz bir (ne demekse) gülme krizine girmiştik. Nihayetinde pes etmiş çubuğu oracığa fırlatıp eve kaçmıştım.

İlk ve son kalandarımdı...

Fotoğraflar: cokokuyan

15 Haz 08:27

Teşekkürler.

15 Haz 06:49

Misafir

:)) çok hoş hatıralar

Sıla Münir yazdı, 118 kez okundu, 5 misafir olmak üzere 10 kişi beğendi, 2 yorum yapıldı.
05 May 05:00
Sev Bostancı Danayı

Çok uzun yazılar, kimi vakit beni de sıkar.

Fakat, bunu da yazmalıyım, alem bunu da bu gözle görmeli ve okumalı diye tarihe not düşmek istiyorum. Gerçi çok da muazzam bir bakış açım yok. Ama ne yalan söyleyeyim  ifade ediş tarzıma biraz güveniyorum galiba. İşte bu hislerle kaleme aldığım, bir sayfada bulunan fakat mevzuları farklı birkaç satır...

Birden, komşumuzun derya misali yonca tarlası aklıma düştü. Dizleri aşan yoncalar tırpanla biçilir, hepsi aralıklı dizilerek arsanın belli bir yerinde toplanır, kurumaya bırakılır. Kalan boş alanda ise inekleri yayılırdı. Evvela yere yumulmuş tombul ve sümüklü bir burun, sonra otların dişler vasıtasıyla kopuş sesi, nihayet ineğin çiğnerken çıkardığı o katır kuturlar... Oturup o sesi dinlemek ne zevkli gelirdi. Ve nasıl iştaha getirirdi. O iştiha ile eve koşar, bir kıytık esmer, ev yapımı fırın ekmeği ve birkaç tutam taze soğanla bulurdum kendimi.

Bazen de yine komşunun ahırına gider, bir kenara çömelir, ineğin geviş getirmesini izlerdim. Bildiğin ellerim çenemde, en sevdiğim çizgi filmi izlerkenki zevk gibi bir hisle, geviş getiren inekle yarım saat kırk beş dakika bakışırdık. Çok iyi hatırlıyorum, o an aklımdan hiçbir şey geçmiyor, sâfi mevcut manzaranın seyrindeyim. İneğin üst çenesi sabitken alt çenesi nasıl bu kadar hızlı ve devamlı hareket halinde olabiliyorun hayreti içerisine giriyorum bir an. "Ne bakiyün olm!" der gibi baygın ve umarsız bakışlarını komik buluyordum.

...

Doktorumla görüşmek için hastahaneyi her aradığımda, karşımdaki görevliye şu espriyi yapmayı istiyorum:

- Merhaba, ben doktor falanca hanımla görüşecektim.

- Tabi, kim arıyor, hastası mısınız?

- Evet hastasıyım, bayılıyorum kendisine, ah o gamzeleri yok mu bitiyorum.

...

Bu millet, kenef kapılarına yazılan, "Küçük 50 , Büyük 1" tarifesini bile yadırgamayıp, devletine isyan etmemiş.

Korkun bu milletten!!!

Elleriyle büyüttüğü keçiyi kesen ve yiyen, aynı zamanda değme şairlere taş çıkaracak kuvvet ve hissiyatta şiirler yazabilen insanlar var bu memlekette!

Hemi de hanım bayan!

Korkun bu milletten!

...

Siz hiç annesini emen buzağıyı izlemenin keyfine vardınız mı?

İpinden salınan buzağı saatlerdir belirlediği rotasına bir çırpıda, hoplaya zıplaya ulaşır. Mıknatıs gibi... Başlar cok cok cok diye emmeye. Ah o kuyruğu! Ah o kuyruğun dili olsa da konuşsa! Evvela süt az gelir, bizim buzak hırslanır, burnuyla vurur ha vurur! Anneciği kızmaz ama, abartınca hışımla döner, mmmm diyerek ikazda bulunur. Sabrının ve gayretinin mükafatını, ağzının yanlarından taşan, hatta baloncuklara dönüşen süt köpükleriyle kanıtlar kerata...

İ me de be'nin hangi üst listesindeki film bu kadar keyif verebilir insana?

Keşke yazılarımıza video da ekleyebilseydik. O günler de gelir elbet.

09 May 17:12

Teşekkür ederim.

09 May 16:32

Misafir

Yazılarınızı ozlemistim kaleminize sağlık

Sıla Münir yazdı, 120 kez okundu, 6 misafir olmak üzere 11 kişi beğendi, 1 yorum yapıldı.
29 Nis 21:00
Bir Böcük Yeter Anlatmaya Herşeyi
20d22829c579f01d6268e0274e7686f21493498378

Bazen kendimle konuşur gibi yazmaya koyuluyorum, aniden, yine sosyal mesaj verirken buluyorum kendimi. Halbuki niyetim derdimi anlatıp, paylaşıp rahatlamak.

İnsanoğlu böyle işte...

Kendi derdini unutup, erteleyip, hatta küçümseyip ve horlayıp başkalarınınkine çareler aramaya pek meraklı. Hususen cins-i lâtifler...

Hoş, başkalarının derdini görüp görüp, " Amanııın biz de bu halde olabilirdik, halimize şükredelim!" deyici olmak da var işin içinde.

Bu da birşeydir.

Diyeceğim, fakat..

Başkasının kederini görüp, haline şükretmek biraz ürkütücü biraz da acımasızca geliyor bana.

Hani, bazı Allah dostları buyurmuşlar; "Ya Rabbi! Bu güne kadarki istiğfarlarımdan da istiğfar ederim!"

Ne muazzam değil mi...

Bakın yine aynı şeyi yapıyorum.

Bu kez yakaladım kendimi, kurtuluş yok!

Bu aralar biraz hüzünlü günler geçiriyorum.

İtiraf edeyim, çevremdeki kahkaha sesleri gâh ürkütüyor gâh öfkelendiriyor beni.

Manasız biliyorum.

Boşlukta sallanır gibiyim.

Rüzgar nereye savursa oradayım. Hiç mukavemetsiz... Kararlarım sabit ve katı.

Belki geçici bir delilik, belki buhran başlangıcı.

Hâlbûki bahar beni uçurur..

Ama uzun zaman evvel yere çakılmış da, gövdesinin yere değen kısımlarında otlar yeşillenmiş bir enkaz gibiyim.

Kimi vakitlerde de dostlarımı kahkaha krizine sokacak mahiyette mizah doluyum.

Her ambulans sesi böğrüme hançer gibi saplanıyor. Her fren, her nâra, her gümbürtü bir mızrak tesirinde...

Bazen üstadın dediği, civatası gevşemiş musluk misali, ıvır zıvır herşeye ağlıyor yahut ağlamaklı oluyorum.

Bir yandan da kendime kızıyor ve bu hali yakıştıramıyorum.

Şimdi bunları burada niye anlattığıma bile kızıyorum.

Sonra bu hallerimin müsebbib(ler)i aklıma düşüyor. Veryansın ediyorum.

Beni bu hale iki şey getirdi:

Birincisi; öfke.

İkincisi; sabırsızlık.

Danaburnunu bilir misiniz?

Bitkilerin kökleriyle beslenir.

İlaçlamazsanız, cânım domates, biber ve bilumum zerzavat fidelerinizi, küçük Emrah'ın "boynuuuu bükükklerrrr" şarkısı eşliğinde mahsülsüz kaldırmak mecburiyetine düşersiniz.

İşte öfke de aynen bunu yapar insana.

Köklerinden kemirilen insan da zamanla solar gider. Sigara gibi, içenden ziyade, yanında içilene daha fazla zararı dokunur.

Bilene...

Anlayana...

Kader işte kader!

Yaşaman gerekiyorsa yaşıyorsun!

Bu kadar edebiyat niye?

20d22829c579f01d6268e0274e7686f21493498378

Not: Fotoğrafdaki danaburnu böceedir. :) Renkteki muhteşemliğe bakar mısınız!

15 Haz 06:51

Misafir

Biz danaburnuyla kuş yakalardık... abanoz...

İremgül Gürcüm yazdı, 175 kez okundu, 10 misafir olmak üzere 11 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
05 Nis 01:00
Nasıl Bir Çağda Yaşıyoruz Neden Yaşıyoruz?

Nasıl bir çağda yaşıyoruz? Bu zulüm dolu yıllara nasıl dayanıyoruz? Teknolojide, bilimde bu kadar ilerlemişken, dünya bu kadar küçülmüş, yarınlar bu kadar yaklaşmışken nasıl olur da her şey kötüye yuvarlanır durmadan? Kimsenin evladı hastalıktan ölmesin derken herkesin evladı nasıl olur da daha gözlerini kapamadan ölür. Ama beni asıl korkutan ölümler değil. Asıl nefret ettiren bulunduğum zaman diliminden her ölümün bir başkasının pençesinin darbesiyle geliyor olması, bunun planlanıyor, sonuçlarının en ince ayrıntısıyla anlatılıyor olması.

Kayıtlara duyguların katılmaması en acı tarih anlatımıdır bence.

Nefes almak için ağzını yarılamış küçücük çocukları sosyal medyadan sadece görmek çağımızın en büyük vebası.

Ne yapıyoruz? Dünya küçüldü de ne oldu. Kimse sığamıyor artık. Milyonlarca metre uzaklıktaki bebeklerin yatağına göz dikmiş kurtlar var oldukça dünyanın büyümesi neyi değiştirir ki? Her şeye sahip olsalar ne olur? Ama eminim siz de 'ya bir çocuk kendi adını unutmuş, babasını unutmuş, evini unutmuş. Ne olur ki?' diye düşünüyorsunuzdur. Farkında mısınız dünya sizin için döndükçe daha yaşanılmaz bir yer oluyor. Siz plan yaptıkça masum hayaller sis bulutlarının içinde kan emiciler tarafından yok ediliyor.

Ne olacak bu böyle? Etrafta cıvıldayan çocuklar olmasa ne olacak? Sadece çizgi dünyanın prens ve prensesleri gülsün değil mi tüm sahtelikleriyle?

Nefes almak zorlaşıyor kardeşlerimi düşünürken. Son oturuşlarda dua ederken boğazıma düğümleniyor kelimeler. Tekrar, günahı olmayan çocukların cenneti için secdeye varıyorum. En azından bizim umudumuz var. Sizin umudunuz kalmamış olmalı ki tertemiz yüreklerin yarınlarını banka hesaplarınıza yatırdınız.

Siz dediklerim kim mi? Yüreği yanmayan herkes. İbrahim'in ateşine bir damla su götürmeye üşenen herkes. Baloncuk üfleyen bir çocuğa eşlik etmeyen herkes. Susan, susmakta hak bulan herkes. Ne yaparsa yapsın bir şeyleri değiştiremeyeceğini düşünen herkes.

Yorulmadı mı ruhunuz bu karanlıktan?

Yazık ki ne yazık!

Mücahid Cesur yazdı, 159 kez okundu, 23 misafir olmak üzere 24 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
04 Nis 21:00

Mücahid Cesur

Puan: 6.37

Duvar ve Sinema
d6b36ddd35d04d3555358e934f611f7e1491336709

d6b36ddd35d04d3555358e934f611f7e1491336709

Duvar benim lugatımda hem müspet hem de menfii anlamlar ifade ediyor. O kadar kapsamlı bir şeydir ki sosyal, ekonomik, kültürel, politik her kategoride vardır. Sinemada da tabii…

Klasik aşk filmlerinde yazılan romantik lakaplar ve sloganlar. İdeolojik amaçlar güden film veya dizilerde de birçok kez ayrıntı olarak verilir. Duvara yazılan bir slogan veya ideolojilerle özdeşleşmiş bir sembol. Simgeler ufak olsa da bıraktığı etkiler devasadır. Zaten sinemanın amacı da bu değil midir?

İşin menfii kısmına gelecek olursak duvar bazen de insanlığımızdan utanacağımız bir öğedir. Berlin’de ki utanç duvarı, işgal altında ki Filistin açık hava hapishanesi ya da Amerika’nın yakın zamanda kilometrelerce öreceği duvar…

Dünyaya sulh götüreceğini iddia eden medeniyet bekçilerinin eseridir bunlar. Onlar her duvar ördüklerinde kendilerini daha güvenli daha huzurlu hissederken gerçekten bihaberdirler aslında. Vicdanı taşlaşmış insanların sığınağıdır duvarlar. Bizim toprakların insanları da diğerleri gibi olmamalı, kalp duvarlarını yıkmalı. Kalp duvarlarımızı yıkarsak belki de dünyayı daha yaşanılabilir hale getirebiliriz, ama bu maalesef mümkün görünmüyor. Benim için de duvar bir mesajlaşma aracıdır. Gönlünü kaptırdığın yarene atılan bir postadır. Ben de bu postayı geçmiş yıllarda birkaç kez yollamıştım…

Özetleyecek olursak duvar insanların duygularının, düşüncelerinin, kimi zaman acımasızlığın, kimi zaman aşkın, kimi zamanda kültürünün bir dışa vurumudur. Umut ediyoruz ki duvarlar hep olsun ama gönüllerimize sınır koymak için değil, kendimizi daha iyi ifade edebilmek için…

Sıla Münir yazdı, 197 kez okundu, 8 misafir olmak üzere 11 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
25 Şub 06:00
Hayır Hayır Kitap Tanıtımı Değil!

"Hey gidi lodos..

Gözün yaşlı imiş, heyhat!

Yüreğinin merhametinden midir?.. Zira gözü yaşlı olmak, çatık kaşlı olmaktan yeğmiş... İnsanlığın icabı, erdem nişanı imiş. Hani üstad Necip Fazıl Kısakürek'in dediği gibi; '.....civatası gevşemiş musluk misali her daim salıverilen. ' bir gözü yaşlılık değil elbet"...

Gördün mü bak, yine rüzgarı lafa tuttum aklıma sen düşünce.

Hep böyle oluyor.

Oysa memleketin ahvalinden bahsedecektim sana... Nasıl olsun işte... Mantar gibi binalar bitti. Evin karşısında atılan temel, koca bir taş yığınına dönüştü. Yuvamızı, içimizi ısıtan, sabah yüzümüzü gıdıklayıp, akşam üzeri tefekküre dalmamızı sağlayan güneşimizi, kıymadan, acımadan, vicdansızca kesti geçti.

Sokaklar yine sokak... Çocuklar yine çocuk.. Onlar için mühim olan şeylerle bizimkiler hep farklı oldu. Pencereden giren güneşe sevincin  uzağında bir nesil yetişiyor...

Ama her sabah geçen zerzavatçı direniyor biliyor musun? Ağır ağır yürürken, bir eli tezgahının demirine yön verirken, diğer elini de ağızına dayamış yukarılara baka baka, 'domaaaatieeees, pataaaatieeeezzz!' diye haykırıyor. Eskiden olsa pencerelere bakmayı ayıp sayarlardı (hoş bizim için öyle hâlâ), ne yapsın garip, ekmek parası...

Memleket hep karışık!

Kanı bozuklar, sütü bozuklar bitmeyen mesaide...

Sonlarını getirecek memuriyete hâiz yüreklerin varlığından bihaber, boşa kürek çekmeye devam ediyorlar...

Darbeleri ellerinde patladı.

Bundan sonra darbeli matkap kullanmaya bile cesaret edemezler.

Çok uzun mesele...

Söyletme beni şimdi!

Bilirsin, memleket deyince ciğerim bulgur kazanı gibi kaynar, kelimelerim mitralyöz gibi dur durak bilmez... Hem açarsın, halimi görünce de  nereden girdik bu mevzua dersin...

Senin ufaklık bu sene okula başladı. Heyecanını görmüşsündür. Ama o, senin gördüğünü görmeyi ne çok isterdi...

Büyük üniversiteye attı kapağı. Kafalıydı, zehir gibiydi. Bana çekmiş...

Anacığın sevdiğin her yemeği yaparken, suyuna bir damla da gözyaşı ekliyor.

Boğazlıydın zaar..

Bakma öyle, şehid oldun ya, filinta gibisin şu an. Ben senin dünyadaki halini de bilirim. Göbeğin bacaklarından üç adım önde giderdi.

Babacığın balığa giderken, her seferinde senin oltanı da götürüyor. Kendi tuttuğu balıkları senin kovana atıyor. Her seferinde de bir tanesini suya geri bırakıyor. Sen öyle isterdin diye. Çok eğlenirdin ama bir taraftan da, ihtiyacımız yokken niye balıkları öldürüyoruz diye sesli muhasebe yapardın...

Kardeşlerin çoluk çocuğa karıştı. Birinin oğlu oldu, senin adını verdi; Serhad dediler ona da!

Bizim şer diye bildiklerimizde hayr varmış meğer.

Sevdiğin ve seni seven herkesin kalbinde ince bir sızı bıraktın.

Hayata karşı duruşları değişti.

Yüreklerinde hüzün ve rikkat çoğaldı.

Sen hayatta iken bu kadar anmazlar ve bu denli hasretini çekip dua etmezlerdi emin ol.

Her ölüm ibretten ibaretmiş; alana!

Ölüm kalpleri yumuşatır derlerdi, deli saçması gelirdi.

Ölüm sebebiyle ayrılık acısı çekilmese idi, merhamet var olur muydu?

Merhametsizliğin olduğu her yer, değil bâki kalmak, yerle yeksan olmamış mıydı tarih boyunca?

Bak yine derinlere daldık.

Lafa tutma beni.

Babamızın dediği gibi; herkes işine baksın.

Ben sana şimdi okuyacağım...

Sen de hangi cennet ırmağında yüzeceksen yüz.

Git işte.

Adamı hasta etme!

Fotoğraflar: @siirdukkan

Sıla Münir yazdı, 140 kez okundu, 1 misafir olmak üzere 3 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
18 Şub 14:00
Hastanın Biri Bi Gün

Geçtiğimiz günlerde aile hekimimden, bulunduğum muhite yakın, tavsiye edebileceği bir cildiyeci sordum. Maalesef kendisinin bilmediğini, ama falanca hastahanenin falanca hekiminin, bu hususda belki yardımcı olabileceğini yazdı.

Falanca hekimi aradım. Gayet nazik bir üslupla, doktor beyin kendisine yönlendirdiğini ilettim. İlk anda söylediklerini cızırtıdan anlayamadım. Sonrasında, "Beni bunun için mi aradınız? Kendiniz de araştırabilirsiniz" dedi. Araştırdığımı fakat itimad ettiğim bir doktorun tavsiyesine ihtiyaç duyduğumu söyledim. Böyle birşey yapmakla onu rahatsız ettiğimi anladığımı da ekledim. "Yok yani, komik!" dedi bu kez de. Bir doktor ismi zikretti fakat ben mahcubiyetimden hangi hastahanede diye soramadım. Kapattık. Aslında büyütülecek bir mevzu değil. Belki tarzı/prensibi değil. Belki kötü yahut yoğun bir gün geçiriyordu. Hem zaten bana cevap vermek mecburiyeti asla yoktu Serde baaayanlık olduğundan mıdır nedir biraz sinirim bozulup mahcub oldum desem yalan olmaz.

Acı insana yazdırıyor işte (sormayın ne acılar). Hemen bu yaşadığımı ibret olsun diye değil, sosyal mesaj niyeti hiç taşımadan, sadece içimi dökmek maksadıyla yazmaya ve hislerimi maddeler halinde ifade etmeye karar verdim:

1) Doktor beye (aile hekimimiz) danışmadan evvel, çevremdekilere sorup soruşturdum. Mutmain olmadım. İnsan fırsatını bulunca, baldan anlayan birine, elbette iyi balı nereden nasıl ve kimden alacağını sorar. Muhabbet olsun diye bile sorar.

2) Falanca hekim olan hanımefendiye daha evvel muayene olmamış olsaydım, onu asla aramazdım.

3) Bu şekilde ve bu sebeple de aramazdım fakat, doktor beyin yardımseverliğinin tongasına düştüm. Yani her doktor  (kendisi tavsiye edince daha bir güvendim kendime) onun gibi/kadar yardımsever zannettim. Çünkü kendisi muayeneye gelen hastasına misafir gibi davranır. İş, cep, ev telefonunu verir, istediğimiz saatte arayabileceğimizi samimiyetle ekler.

Ve daha birkaç hekim daha sayabilirim; hastası olmadığım halde, telefonla aradığımda muhakkak cevap verip yardımcı olan...

Tekrar edeyim, kimse hiçbir şekilde buna mecbur değil, vazifesi değil, asla öyle bir yaftaya sahip değil.

4) Hiçbir vakit hiçbir hekime, aynı zamanda okuyup üfleyen, şefkat ve merhamet abidesi, tasavvufî bir zât muhayyilesiyle gidilmemesi gerektiğinin farkındayım. Bu şuuru yine hekimler kazandırdı, minnettarım.

5) Kanunların, prosedürlerin, prensiplerin ötesinde bir güç ve bire on kazandıran uygulama olan, vicdani hareket etme yetisi her hekimde maalesef olmuyor. Yanlış anlamayın, yargılamıyorum, yadırgamıyorum.

Keza, çevremde no-frost olarak tanınan bir hekime, sırf hekimliği sebebi ile iki sene boyunca gitmişliğim var. Sevgi pamuğu hekimler aramadım hiç.

6) Neticede:

Yaaa Sıla dedim, nihayet;

İllet, kıllet, zillet...

Dert etme,

Kâr sana bu mahcubiyet!

Fotoğraf: Prof. Dr. Ayhan Songar

Ruh Hekiminin Hatıraları

Sıla Münir yazdı, 417 kez okundu, 19 misafir olmak üzere 21 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
15 Şub 14:00
"Yavrum Öfke Beyni Çürütür!"

O kadar cılız doğmuştu ki, her an her vakit ölebilir endişesi taşıyordu annesi. Pamuklara sarılmıştı, sanki ileride kırılgan ve hassas olacağı bilinir gibi...

Beklenen olmadı. Alacak nefesi vardı...

Uslu, uyuşuk, hastalıklı bir çocukluk geçirmişti.

Ergenlik döneminde, akranlarının aksine itaatkar bir duruşu vardı.

En basit işleri bile yerine getirmeye üşendi fakat hep "tamam anne" dedi.

İlk, orta, lise... Okuldan hiç şikayet gelmedi onunla alakalı.

Hocalara sevdirmişti kendini.

Mahallenin bebeleri de dedeleri de pek severdi onu.

Lakin babası ya sevemedi ya da sevdi ama hiç belli etmedi.

Asabi adamdı çünkü...

Diğer kardeşlerine nispetle o daha çok korkardı babasından. O kadar ki, onsekiz yaşında bahçedeki kümesi tamir ederken eline çivi batmıştı da, korkudan yarasını saklayıp, öyle gitmişti hastahaneye.

Asabi adamdı çünkü. Evladı için endişelenecek yerde, üstüne bir de azarlardı niye dikkat etmedin diye... Ufak tefek talihsizlikler, aksaklıklar hep gizlenirdi böylesi bir babadan. Çünkü o kızdı mı küfürler de ediyordu. Huzuru bozmak kimsenin işine gelmiyordu. Baba zannediyordu ki herşey mutad ilerliyor. Fakat ona sezdirmeden her iş yoluna koyuluyordu.

Herşeyde olduğu gibi onun evlenmesine de babası karar verdi. Hiç sormadı, gönlünde biri  var mı diye. Ama o, buna da isyan etmedi. Evlendi. Hanımını çok sevdi. Ama babasıyla aynı evde yaşamak azap gibiydi. Çünkü sinirlenince hanımının yanında azarlayıp, aşağılıyordu. İşten sık sık izin alıyordu. Çünkü dayanılmaz baş ağrıları başlamıştı. Bu arada bir kız çocuğu oldu. Çocukları bir nebze olsun nefes aldırıyordu adeta.

Bazen babası, haklı oluyordu kızdığında. Fakat o derece şiddetli kızıyordu ki, haksız duruma düşüyordu.

Evli, çocuk sahibi bir adamı, hanımının, konu komşu, akraba, herkesin içinde hep azarlıyordu babası.

"İçki içmiyorum, kumarım, kahvem yok, kazandığımın çoğunu ona veriyorum. Buna rağmen babam neden beni sevmiyor, hep kötü davranıyor?" 

Bu düşünce sık sık içinden geçmeye devam ediyordu.

İşten çıkarıldı. Başka şehirde iş buldu. Annesiyle ve babasıyla oturduğu evden ayrıldı.

Tam huzuru yakalamışken kızının cilt kanseri olduğunu öğrendi. Babasını aradı, şefkat dolu teselli beklerken yine azar işitti babasından.  Hemen her doktora inanıyorsunuz, diye azarladı onu. Kendi göbeğini yine kendisi kesecekti. Öyle de oldu. Tabi babası geldi, ilgilendi ziyaret etti.

Derken baş ağrılarının sebebi ortaya çıktı.

Beyninde tümör vardı!

3-4 sene süren ilaç tedavisinden sonra tümörü ameliyatla almaya karar verdi doktorlar.

Babası her safhada azar ile karşılık verdiği için ameliyata gireceğini onlara söylemedi bile. Annesi bir şekilde duyup geldi. Helallik istedi, elini öptü, güle oynaya girdi ameliyata. Kaburga dolmamı hazır et anne, üç gün sonra evdeyim diye takılmıştı bir de.

Ama çıkamadı ameliyattan.

Uyanamadı, ebedi uykuya daldı...

Babasının ağıtları ciğerleri parçaladı.

Yaşarken göstermediği şefkati cesedine gösteriyordu. Bu kadar içten "oğlummm, yavrumm" ilk defa diyordu.

Ama iş işten çoktaaan geçmişti.

Bir büyüğüm şöyle demişti:

"Yavrum, öfke, sinir beyni çürütür. Seninkini çürütmezse, etrafındakilerin beynini çürütür. Her şeye öfkelenme!"

Not: Fotoğrafdaki şiir üstad Necip Fazıl Kısakürek'in ÇİLE isimli eserinde yeralmaktadır.

Abdulhamid Osmanoğlu yazdı, 394 kez okundu, 20 misafir olmak üzere 22 kişi beğendi, 5 yorum yapıldı.
04 Şub 02:00
Ölü Köpeğin Dişleri ve Kişisel Gelişim Zırvası!

Hz. Peygamber ashabıyla beraber yürürken yol kenarında bir köpek ölüsüne denk gelirler. Sahabe’lerden bazıları manzara karşısında "Bu leş ne kadar da pis kokuyor" demekten kendilerini alamazlar.

Bu durum karşısında Allah Rasûlü’nün tepkisi ise hayli farklı olmuştur: "Köpeğin ne güzel dişleri var!”

Bu anlatılan olay Taşkın Tuna isimli bir yazarın “ölü köpeğin dişleri” adlı kitabında anlatılıyor.

Peygamberimize atfedilen bu hâdise ve olayın kaynağını bulmaya çalıştım ancak bulamadım (bulamadığım yok anlamına gelmiyor).

Gerçekten böyle bir olay yaşandı mı bilemiyoruz.

Bir haberin, ilmi bir hüviyete bürünebilmesi, amel edilebilecek seviyeye gelmesi, ancak rivayet edilen haberin veya bilginin doğru / sahih bir senedinin olmasıyla mümkündür. Tüm İslami ilimler için bu kural geçerlidir…

Bahse konu bu olayı (en azından şimdilik) ihtiyat ile karşılayıp, bir hadisi şerif haberi olarak değil de, bir kıssa olarak ele alıp, nasıl bir hisse alabiliriz diye kafa yoracağız…

Bir döneme damgasını vuran, çok popüler bir gündem ve söylem vardı: “Kişisel Gelişim”…

Bu programın amacı neydi? Kendi gelişimini tamamlayamayan bireyleri (nedense zihnime Darwin geldi), motive ederek mutlu ve başarılı olmalarını sağlamak…

Bu amaca matuf, kişisel gelişimimizi! Tamamlamak için, tüketim çarkı döndürüldü ve karşımıza:

“Kişisel Gelişim Kitapları”

“Kişisel Gelişim Seminerleri”

“Kişisel Gelişim CD’leri”

“Kişisel Gelişim Programları”

“Kişisel Gelişim Kursları” diye devâsa bir sektör çıktı…

Kişisel Gelişim meselesi bize ait bir şey değildi aslında. Batı dünyası, sömürdüğü ve aç bıraktığı coğrafyalara tepeden baktıktan sonra (ki sömürdüğü coğrafyalar üzerinde yükselmişti), kendisini çok gelişmiş ve ilerlemiş bir şekilde görür, daha sonra biz Müslümanlara bakıp “az gelişmişliğimize” acır.

Bizim de gelişebileceğimize inanır ve bize birçok program çizer. Bu sihirli programlardan sadece bir tanesidir “Kişisel Gelişim” hikâyesi!

Batı’nın bizi adam! etmek için daha birçok metodu vardır. Mesela “İlerleme” ve “Demokratikleşme” bunların en “eskisi ve etkili” olanıdır!

İlerleme ve demokratikleşme zırvası ile adam edemediklerini “Kişisel Gelişim” programları ile tekrar programlamaya çalıştılar!

İlk başta piyasaya kitaplar sürüldü. İçimizde bir dev varmışta, uyandırılacakmış! (kitap: İçindeki devi uyandır Anthony Robbins).

Evet, içimizde bir dev vardı, ama O’da nefsimizdi! Bu amaca matuf ne kadar şey varsa hepsi bu Devi / Nefsi uyandırmak içindi!

“En iyi işe sen sahip ol"

"En iyi kadın veya erkekle sen evlen"

"En güzel Ev ve arabalara sadece sen bin"

"Mutlu ol, karamsar olma" Gibi zırvalar!

İnsan, sanki sadece dünya için yaratılmış bir varlıkmış gibi yapılan bu boş motivasyonlar, aslında psikiyatrik hap işlevi görmekten başka bir işe yaramadı, yaramıyor!

Batı modernizmi, ilk başta insanların yaşadıkları hayatı çekilmez ve anlamsız kıldı, daha sonra ise hastalarını veya müşterilerini “Kişisel Gelişim” programları ile rehabilite etmeye çalıştı!

Özellikle bir Müslümanın, “kişisel gelişim” diye ne bir derdi, nede ihtiyacı olabilir. Ahiret merkezli yaşayan bir mümine “kişisel gelişim” programları mâlâyâniden başka bir şey değildir!

Bir Müslümanın “kişisel gelişim zırvasına” olan ilgisizliği, dünya hayatına olan kayıtsızlığından ötürü değil, dünya hayatını olması gereken yere oturtulması ile ilgili bir husustur.

Peygamberimiz a.s) şöyle buyurmuştur: “Benim dünya ile ilgim, bir ağaç altında dinlendikten sonra, yoluna devam eden yolcu gibidir.”

Dünya ile ilişkisini, Son Peygamberin çizdiği sınırlar içerisinde muhafaza eden bir Müslümanın “Kişisel Gelişim” tarzı boş motivasyonlara ihtiyacı olmasa gerek…

Aslında tüm mesele “Köpeğin ölü dişlerinde” gizliydi!

Anlatılan kıssadaki yetim Peygamberin, iyi ve güzel olanı arayan gözlerine sahip olabilmekteydi tüm mesele!

Ölü köpeğin dişlerine bakarak güzelliği seyredebilen Yetim bir Peygamberin ümmetine sunulacak her bir "Kişisel Gelişim" zırvası, bu ümmet için vakit israfıdır!

Dünya merkezli yaşamayan, Nefsine ram olmayan ve yarın ölecekmiş gibi yaşayan bir kişi “mutmain” bir kişidir.

Mütevekkildir başına gelen her türlü musibet ve belalara karşı sabredebilen birisidir.

Dünyaya olan ilgimiz Ölü bir köpeğe olan ilgimiz kadarsa eğer, hangi olumsuzluk bizim psikolojimizi bozabilir ki?

Ölü köpeğin dişlerini Seyr eden O güzel Gözlere sahip olma duasıyla...

06 Şub 14:04

Her hangi bir hafifleme yok. zaten ağırlığı olmayan bir konudur "Gelişim" meselesi..."kişisel gelişim" zırvasının hedefi ve iddaası sadece zihin değil. Ruha, benliğe ve akla hitap ettiği iddasındadır.

05 Şub 22:56

Misafir

Kişisel gelişimi biraz hafife almışsınız. Nefs gibi zihinle de mücadele etmek gerekebilir.

Sıla Münir yazdı, 358 kez okundu, 11 misafir olmak üzere 15 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
26 Oca 18:00
"He Ya!" Diyenler Parmakları Görelim!

Sabun biterken, incecik olmaya yüz tuttuğunda yeni sabuna yapıştıranlar,

Bisküvinin kremasını çay kaşığı ile kazıyıp yedikten sonra çaya batıranlar,

Rendelerken havucun dibi kalınca ağzına atanlar,

Otobüste yan yana düştüğü tip fazla konuşunca uyuma numarası yapanlar,

Şampuan bitmeye yakın sulandıranlar,

Yumurtalı ekmek için çırpılan yumurta çoğalsın diye su ekleyenler,

Taze soğan kalmayınca salataya pırasa koyanlar,

Geniş gelen ayakkabıyı iki, bilemedin üç çift çorapla giyenler,

Kara lahana saplarını haşlayıp yoğurtlu salata yapanlar,

Kalabalık ortamda düşünce, fırlayıp ayağa kalkmak yerine, kimse gördü mü diye sağı solu kolaçan edenler, yahut, bu duruma kılıf olarak fenalaşmış da düşmüş numarası yapanlar,

Birlikte lahmacun, salata yediğiniz arkadaşınıza, 'senin dişindeki maydanozdan benim dişimde de var mı?' diye sorup geyik yapanlar,

Birşeyler ısmarlamak zorunda kalınca, parası yetmeyeceği için, nostalji yapma süsü vererek simit ısmarlayanlar,

Ergen dönemlerinde sırf okuyan bir tip gibi görünmek için gözlük takanlar, yanında çanta varken elinde kalın kitap taşıyanlar,

Bir kase çorba ile 3-4 kaşık rica edenler,

Yemek için gittiği yerde masadaki fazla plastik kap kaçakları lazım olur diye çantasına tepenler,

Kışın cama hohlayıp çöp adam ya da gülen surat çizenler,

Arabaların tozlu camlarına, 'beni yıka' yazanlar,

Köpeğe kedi sesi, kediye de köpek sesi çıkarıp, hayvanları ayar edenler,

Sobanın üzerine mandalina ve portakal kabuğu koyup hoş rayihalar elde edenler,

Yine hoş rayihalar niyetiyle, cazır cazır yanan sobanın üzerine kolonya döküp, tüm yüzey alevle kaplanınca korkudan üçbuçuk atanlar,

Falanlar, filanlar........

Sıla Münir yazdı, 426 kez okundu, 10 misafir olmak üzere 14 kişi beğendi, 19 yorum yapıldı.
22 Oca 06:00
Ben Bunları Ünlü Olmak İçin Anlatmıyorum 2

18 yaşıma kadar hemen hemen hiç yeni bir şeyim olmadı. Hep başkalarının eskilerini giydim. Ben de ilk defa alınan yeni ayakkabım baş ucumda yattım. Uykuya dalana kadar dönüp dönüp baktım. Yepyeni ayakkabımı hohlayıp hohlayıp sildim.

Salatalığı sadece salata malzemesi bildim. Çileği de reçel malzemesi... Domatesi... Hiçbirini boş yediremezdi annem. Yoksa yetiremezdi. Şimdi elinde salatalık kütür kütür yiyen birini görünce, cacık neyin yapaydı bi dünya insan doyardı diye içimden geçiririm bazen. Ya çilek, sanki öylece yenince ziyan oluyormuş gibi gelir. Hani reçeli olsa bir kış çıkarılır.

Daha evvel kaleme aldığım "Gocuklu Babalar...." hikayesini bizzat, eksiksiz yaşadım. Fukaralıktan prim yapmaya çalışmıyorum. Sahiden paylaşmayı seviyorum ve bilinsin istiyorum. Daha muhtaç kimseler vardır elbet. Allahü teâlâ yardımcıları olsun. Şükreden, sabreden, karşılığını muhakkak görüyor. Mesela ben; şu an bu yazımı, beşyüz metrekarelik evimin camından, boğazın muhteşem manzarasına bakarken yazmıyorum.

Kişisel gelişim kitaplarındaki numarayı yapayım dedim, zevkli oluyormuş.

Çok rençberlik yaptık ailecek. 14 yaşımda tarla çapalamaya, pancar teklemeye (ki zordur), mısır kırmaya/soymaya, fındık toplamaya gittim. Parke fabrikasında çalıştım. Molalarda parke tahtalarının tepesinde roman okudum.

Odun dizmek ve mısır soymak yahut ineğe yal yapmak karşılığında, haşlanmış beyaz patatese, patlamış mısıra, pazardan alınma şeffaf poşetlerde bisküvi ve susamlı çubuk krakere tav oldum. Abimle kavga ettim. Abim küfredince babama şikayet ettim ( Hoş kendisi kızınca âlâsını eder ya neyse). Sonra babam abimi dövmesin diye sokak başında bekleyip, babam uyuduktan sonra gelmesini söyledim. Acayip fedakarlık ettim.

Hiç oyuncak bebeğim olmadı. Ama içimde de kalmadı. Çok ambulans sesi duymadım 17 Ağustos depremine kadar. Ambulansın ardından dua etmeyi yazar Muammer Erkul'un bir yazısında okudum ve öğrendim, ne yalan söyleyeyim, çocuk yaşta o inceliği akıl edemedim. Şimdi çocuğuma da öğrettim.

Az şeyi çok mutluluğu olan bir çocukluk yaşadım. Dibine kadar yaşadım. Ağaç tepelerinde meyve yedim, kedi, köpek, inek, kuş, tavuk, ördek besledim ve sevdim. Kuzu sevmeyi doyasıya yaşadım.

Kurban kesilirken hep izledim. Öyle bizim devrimizde pisikoloci neyin yoktu. Bırakın izlemeyi, işin ucundan tuttum.

Bunlarla iç içe yaşarken, aldığınız terbiyeye ve fıtratınıza göre ya çok merhametli cıvıl cıvıl bir çocuk olursunuz ya da tam tersi. Karınca öldürmedim hiç. Ölenleri yıkayıp defnettiğim vakidir.

Böğrümde Elif-Ba, elimde uzun bir sopa yerleri çızıktıra çızıktıra, duvar demirlerini zangırdata zangırdata Cami'e gittim. Terbiyeli çocuklardık. Göze girerdik. Hocanın gözüne giren, istidadı olan kendinden ufaklara hoca olurdu. Maça çıkıp, tombik, istop oynanan komşu oğlanlarından on-oniki yaşından itibaren uzak durur, utanıp çekinirdik. Babamızın yanında tv'ye hiç mıhlanmadık. Kardeş kavgası da etmedik. Hoş etsek, orta boy sinide, yer sofrasında yiyorduk. Yedi kişiydik. Dört kişi aynı anda eğse kafalar tokuşuyordu. Biz o sofrada kavga etsek, babam sağdan bir kolu, soldan da diğer koluyla kaptırdı mıydı domino taşı gibi devirirdi bizi. Evimize fare de girdi, tavanımız da aktı. Hatta bir keresinde fare girdiğinde, abim sandalye tepesinde ben de yerdeydim. Biz bunlardan utanıp mutsuz olmak yerine gülme krizlerine girdik.

Şimdi orta halli bir hayatımız var. Her yeni eşyada, her taze yiyecek ve erzakta, bunlardan mahrum olanları düşünüp içime bir hüzün çöker. Dua ederim. Allahü teâlâ dua nimetini esirgemesin.

Fotoğraf: @siirdukkani

22 Oca 16:53

Teşekkür ederim. :)

22 Oca 16:16

Misafir

Kalbe dokunan bu hoş yazıyı paylaştığınız için minnettarım... Yazının bitmesini hiç istemiyor insan; ancak gözleri yorulduğunda bırakmak üzere...

Sıla Münir yazdı, 373 kez okundu, 9 misafir olmak üzere 13 kişi beğendi, 11 yorum yapıldı.
10 Oca 14:00
Gocuklu Babalar ve Ayağı Öpülesi Analar
4312d86c229ebbf60dee8536b102cae31484237130

4312d86c229ebbf60dee8536b102cae31484237130

Anne

Anneniz, lahana ya da patates haşladığı suyla, israf olmasın diye bulaşık yıkamışsa,

Sofrada çatalın dibiyle, örgü ve dantel örerken de kilitli iğne, tığ ve şiş ile kulağını kaşıyıp, üstüne bir de "Ohhh ne tatlı kaşınıyor!" diye keyiflendiyse,

İneğe saman küspe ve süt yeminden sıcak suyla yal yaparken, komşunun gönderdiği portakal kabuklarını da ekledikten sonra, "Ohh miss gibi de koktu" dediğinizde, "Bir tabak da sana ayırayım mı evladım?" dediyse,

Torunlarından ya da çocuklarından birini çağırmak isterken bütün sülaleyi saydıysa,

Cep telefonunun kontörünün şarjla bir alakasının olmadığını ısrarla anlamadıysa,

Kışın su çeken ayakkabılarınıza poşetten içlik yaptıysa,

Evde tüm hijyeni minnacık mintak kutusuyla sağladıysa,

Sizi yıkayıp, derinizi bir alt tabakaya inecek şekilde inceltmek suretiyle keseledikten sonra, kaynar suyu sırtınızdan aşağı boca edip dünyanızı kararttıysa,

Siz telefonla konuşurken, habire birşeyler anlatıp, bi gayret karşı tarafla konuşmaya çalıştıysa,

Bir kangal sucuğu yedi nüfusa bir ayda yetirdiyse,

İşte o annenin eli öpülüp başa konur. Eşantiyon olarak da ayağı öpülür.

BABA

Babanız, kışın odun ve süpürge kıymığından kürdan yaptıysa,

Kendisi milattan kalma gocukla ve belediyeden olma botla idare edip, size kışlık mont ve bot aldıysa,

Mesafesi okulunuzdan daha uzak olan işyerine kendisi yaz-kış bisikletle gidip, size istisnasız hergün dolmuş parası verdiyse,

Okuldan sürekli tüydüğünüzü duyunca, istikbaliniz uğruna, ölebileceğiniz ihtimalini bile göze alıp av tüfeği ile kovalayıp, ateş edip, ıskaladıysa,

Israrla nokia telefonunu sizin motorola şarj aletinizle şarj etmenizi şiddetli otoritesiyle ve de tüm sevimliliğiyle dikte ettiyse,

Bahçedeki meyve ağaçlarına ve yeni doğan danaya size gösterdiğinden daha fazla şefkat gösterdiyse,

Paracı babalardan ziyade, inşaat halindeki evinize bir elarabası kum taşıdığınızda milyarlar bağışlamışsınız gibi sevindiyse,

Üç tekerlekli bisikletin kasasına doluşup eğlenmenin tadına vardırdıysa,

Sofrada etli, sucuklu yemeğin etini ve sucuklarını sizin önünüze itiklediyse,

Elindeki bir avuç dutla yanınıza gelirken, sanki onlar dut değil de külçe külçe altınmış hissi taşıttıysa,

İşte o babanın eli öpülür, ayağında ekzama ya da mantar yoksa ayağı da öpülür. (Genelde babaların ayaklarında mantar olur da o bakımdan. Yok yani, hijyenik değil.)

Not: Bu yazım daha evvel Türkiye Gazetesi Söz Market köşesinde bendenize ait bir mahlas ile yayınlanmıştır.

23 Oca 05:58

Misafir

:)) Sevgili Sıla Münir, olmadan oldum mu dedi bi okuyucu... Bence okuyucu değil, 'tişikkir zabiti' kendisi :)) Ne katar ayıp, okumayı değil, yorum çetelesi tutmayı adet edinmiş zaar... Peh :))

14 Oca 13:23

Misafir

İşiniz gücünüz gırgır! Olabilir de bu, sizi beğenmiş ve güzel yorumlarda bulunmuş okuyuculara daha samimi olun. Kuru teşekkürden fazlasını "lütfedin", lütfen...

Anonim yazdı, 187 kez okundu, 5 misafir olmak üzere 6 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
03 Oca 02:00

Anonim

Puan: 0.1

Miras

Hayatın amacını sorgular birileri.Bu yüzyıllardır süregelen bir gelenek belki atadan kalan kötü bir miras.Zaten düşünebilen hayvan olmakla kendini dünyanın en kıymetli varlığı sanan bir ırka mensup olmak yeterince üzerken bu insanları bir de bonusudur bu sorgu.

Beynim ağrıyor günlerdir.Başım ağrıyor diyemem hissettiğim şeye.Ama beynim ağrıyor da diyemem.Diyemem çünkü o zaman farklı olurum ve bu dünya farklı olanların cehennemidir.Mübağala değil anlattıklarım.

Bir insanın yaşama hakkı hep sıradan bir olay olarak görülürken bunun mucizevi olmasını farkedenler doktorlar ve katillerdi.Belki bir de anneleri dahil etmeliyiz.Oysaki mucizevi olan vücut mekanizmasında değildi.Mucizevi olan insan denen varlığın kendini bir silaha,bir ilaca gerek kalmadan öldürebilecek niteliklere sahip olmasıydı.Kimi mi? Kendini...Kendiyle beraber her şeyi.

Sıla Münir yazdı, 1327 kez okundu, 9 misafir olmak üzere 13 kişi beğendi, 3 yorum yapıldı.
02 Oca 18:00
Kurtlar Vadisi Mizah

Bir ara fırtınalar koparan Kurtlar Vadisi özlü sözlerine bir de mizahi açıdan bakmaya ne dersiniz?

Buyurunuz...

İki kişinin bildiği sır değildir.

(Üç kişininkini söylemiyorum bile. Dört kişininkini var sen hesap et)

Ölenin arkasından ağlama ki sen öldükten sonra arkandan ağlayan bırakma.

(Öyle çok da şeyapma)

Her şey yalan! Benim hayatımda tek gerçek sensin…

(Bi de haminnem var, senden iyi olmasın)

Namımızın büyüklüğü, dostlarımızın büyüklüğündendir.

(Ayaklarımızın büyüklüğü de genetiktir)

Azdan az, çoktan çok gider.

(Birazdan biraz, bütünden büsbütün, bi gıdımdan da bi gıdım gidebilir)

Kurtlukta kanun, düşeni yemektir.

(Üfleyip tabi, öyle hemen diil)

İnsana güvenme ölür, ağaca yaslanma kurur.

(Duvar desen rutubet, al bi koltuk, bu ne pintilik!)

Sakın 30 yıl hukukun olmayan birine, sakın deme!

(Akın de, takın de hatta çakın de, ama sakın deme!)

Biz ölmeyi çoktan göze aldık da, yanımızda kimleri götüreceğiz onu düşünüyoruz.

(Arka tarafa doğru ilerleyelim, bakın teyzenin yanı boş, ablacım al çocuu al çocuu kucaana!)

Atasını tanımayan, it peşinde gezer!

(Saçlarını yıkamayan bit peşinde gezer!)

Sen, sen ol! Asla biz olma.

(Şu ol, bu ol, hatta fuylol, ama biz olma!)

Sonunu düşünenler kahraman olamaz.

(Sen dinleme onu yine de ölç, biç, tart derim.)

Dostun dostumdur, düşmanın düşmanım.

(Kaynın kaynımdır, eltin eltim)

Bir adamı sabah görürsem önemsemem, öğlen görürsem tesadüf derim, ama akşam da görürsem hiç düşünmem öldürürüm.

(Bir adamı sabah görürsem önemsemem, öğlen görürsem tesadüf derim, ikindi görürsem vay canına derim, akşam görürsem helal olsun derim, yatsı görürsem tu maşallah derim. (Cami imamı))

Dostum olmaz, hasmım yaşamaz!

(Bacanağım uğramaz, biraderim aramaz, akrabalık ölmüş!)

Düşmanımın düşmanı dostumdur…

(Buna göre, eltimin görümünün kaynının bacanağı neyim olur?)

15 Haz 06:58

Misafir

:)))

03 Oca 23:16

Misafir

İşte ülkemizin mizah anlayışı, bence birdaha denemeyin..

Sıla Münir yazdı, 301 kez okundu, 7 misafir olmak üzere 10 kişi beğendi, 4 yorum yapıldı.
01 Oca 02:00
Bile'den İncinir Karınca ve Dahî

Bu yazı, aynı yola çıkan fakat ifadeleri farklı olan birkaç mevzuu paylaşmak niyetiyle kaleme alınmıştır.

Hani {bazı} entel dantel tiplerin twitter mesajları, sahiplenilmeyi bekleyen hayvanların ilanlarıyla doludur.

Aman burada hayvanlara değer vermediğim, merhamet etmediğim manası anlaşılmasın.

Keza ne buyurmuşlar:

"Karıncayı bile incitmem deme, 'bile'den incinir karınca."

Bu merhamet seviyesini düstur edinenlerdeniz hamdolsun.

Arkadaş, ötekileştirildiğini düşünen, her fırsatta bölücülüğe maruz kaldığını haykıran tiplerin bir çoğunun twitter mesajında Halep ile alakalı tek bir cümle yok!

Hadi dış güçler vatanımızı parçalamak isteyen kafir, İslam düşmanı. Siz nesiniz peki? Bu acının neresindesiniz?

Çocuklara da mı üzülmüyorsunuz?

Kurşunların, bombaların hedefinde ya da kan revan içindeki bir müslüman çocuğuna merhametiniz hayvanlara olan merhametinizden daha mı az?

Geceleri uyuyabiliyor musunuz vicdanınızın horultusundan? Yoksa onu da her fazlalığınız gibi aldırdınız mı?

***

Bizim oralarda, bir evde cenaze varsa ve kırkı (hoş, dinimizde yedisi, kırkı, elliikisi diye bir kaide de yok ya neyse) çıkmamışsa, değil aynı mahallede, komşu mahallede bile çalgılı düğün/eğlence yapılmazdı. Cenaze yakınlarına ayıp olmasın diye... Canları yanmasın diye...

Çok şehidimiz var...

Çok yetimimiz ve öksüzümüz var...

Çok hanımlar dul kaldı...

Çok ana baba evlat acısıyla kavruldu/kavruluyor.

Henüz çok taze olanları var bu saydıklarımın.

Her telefon çalışında unutarak sevinçle koşuyorlar belki...

Belki beyi/oğlu/kardeşi her kapı zilinde elinde ekmek poşetiyle gelecekmiş gibi bir ruh hali taşıyor...

Ya da sanki mahalleyi turlamaya çıkmış da dönecekmiş gibi...

Çocuklar...

Ah çocuklar...

Babasının kabrine gidince yaptığı kartopunu kaldırıp, "nene bak babama kartopu atıyorum!" diyen, o muazzam masumiyetle ciğerleri yakan çocuklar...

Hissî mi düşünüyorum?

Ben tarihten, vesikalardan bilmemnelerden öte bakmak istedim bu kutlama mevzuuna.

Şimdi bir güruh çılgınlar gibi eğlence içindeler.

Sözümona yeni yılı kutluyorlar. Tarihi belli olmayan, kendi kültür ve dinlerine ait olmayan, üstelik bir kısım gayri müslümin bile inkar ettiği bir günü trajikomik bir coşkuyla kutluyorlar.

Hikmet ehli bir zat, "Acımak lazım!" buyuruyor. Acıyoruz. Fakat ciğeri soğumamış mazlumlar acıyor mudur? Sanmıyorum.

Bu havai fişeklerin patırtısı, kimbilir savaştan, bombalardan kaçmış kaç yüreği parçalayacak?!

***

Ceddimiz, dedelerimiz sokakda hanımı ile el ele kol kola gezmezlermiş. Edeb kısmı ayrı... Bambaşka bir zâviye... Bir hikmeti de, beyi şehid olmuş olan vardır, bekar olan vardır, evlenmek isteyip evlenemeyen vardır da görünce mahzun olur diye... İnceliğe bakar mısınız?

Nasıl dedelerden nasıl torunlara...

Not: Fotoğrafdaki şiir üstad Necip Fazıl Kısakürek'in ÇİLE isimli eserinde yeralmaktadır.

13 Oca 13:19

Teşekkür ederim.

13 Oca 12:30

Misafir

Kaleminize, yüreğinize sağlık..

Recep Yılmaz yazdı, 273 kez okundu, 6 misafir olmak üzere 8 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
10 Ara 06:00

Recep Yılmaz

Puan: 0.5

Düşük Dozda Mantık
333bf2c7184adb62ac1763da8722aa501481308383

333bf2c7184adb62ac1763da8722aa501481308383

Birçoğumuz bir konuda hemfikiriz...

Şuanda 21. yüzyılı teknoloji çağı olarak görmekte

ve müthiş bir hızda ilerlemekte insanoğlu...

Ya peki teknoloji ? Oluşumunda ilk kıvılcım nasıl parladı dersiniz

Matbaa... İlk olarak Johann Gutenberg tarafından başlatılan

bu teknoloji akımı 1455 yılında ortaya çıktı

ve malumunuz bu konuda da geri kaldık Türk milleti olarak.

Taaki 1726 yılında ibrahim müteferrika bu icadı bize sunana dek.

271 Yıl izledik onları...

Peki anlatılmak istenen ne veya anlatmaya çalıştığım?

Soruma cevaben: Aslında teknoloji çağı diye birşey yok

akıl çağı var ve biz tam ortasındayız bu bir silahtır ya kullanmak isteyene verilir yada kullanabilene...

Ne yanı elin uşağı kullanabiliyorda biz niye kullanamıyoruz?

Hepimiz mi deliyiz yoksa argo anlatımla bizde kafa mı yok .

Eee sorsam herkes akıllı herkes filozof herkes prof.

Asıl soruna geldi konu şu anda .Göremediğimiz eksikliğimiz

veyahut kör taklidi yaptığımız egolarımız...

Adı mantık.

Bakınız Aristoteles nasıl bir örnekle acıklamış bu felsefeyi.

''Hayvanlar birbirleri ve bitkilerle beslenir. Bitkiler havadaki gazla, ışıkla ve yerdeki minarellerle ve suyla beslenir. İnsanlar hepsiyle beslenir. Demek ki fiziksel olarak doğa içi içe ve girişim halindedir. Evren de öyledir. Dünyamız güneşin etrafında döner, güneş Samanyolu gök adasının içindedir. Bu gök adası da daha büyük bir sisteme bağlı olarak varlığını sürdürmektedir. Mikro dünya da aynı durumda sürekli girişim halindedir.''

Bu sadece Aristoteles bey'in sunduğu ve sık sık duyduğunuz Aristo mantığı .

Daha niceleri var.

Mantık dışı bulunan her konu mantık dışı gören kişi tarafından desteklense dahi tam not alamaz şüphenin ilacıdır mantık.

Öyle ki kutsal kitaplar bizden araştırıp doğruyu bulmamızı şüphelerden arınıp emin olmamızı ve kuru kuruya tapınmamamızı emreder.

Din dahi mantık ister, dindar dahi dinin isteğini uygulamak istemez.

çünkü mantık bazen kişisel isteklere ters düşer , vicdanı red alır ve organon devre dışı kalıverir.

Uygulmaya dökmek oldukça zor. Bazı arzularımızdan feragat etmek gerekiyor.

Üstelik fanatizm etkisinin bağımlılık derecesi ucu ucuna kapışıyor eronin ile.

Düşünsenize tüm insanlığın ortak noktası mantık. İşte o zaman telekineziyi daha etkili kullanabileceğiz sorunlarımızı çözecek ve problemlerimizden arınacağız.

Terör, Sefalet,Savaş ve Cehalet...

Hepsi bitecek ve yaşanılabilir bir dünya inşaa edilecek.

Bundan sonrasında Belki de Akıl mı? Güç mü? kıyaslaması yapmayız umarım.

Mantık, aklı işlevsel hale getirip gücünü kullanır hatta aklın ve gücün varoluşunu kanıtlayabilmek için mantık+düşünce formülünü kullanmak gerekmektedir.

Recep YILMAZ....

Sıla Münir yazdı, 404 kez okundu, 38 misafir olmak üzere 42 kişi beğendi, 3 yorum yapıldı.
25 Eki 18:00
Birinci Dereceden Yakınını Kaybetsen Ne Yaparsın?

- Birinci dereceden yakınını kaybetsen ne yaparsın?

Ablan? Abin? Kardeşin? Amcan? Dayın?

- Biterim! Hiçbirşey eskisi gibi olmaz. Hayatımı devam ettiremem! Dayanamam!

- Yalan! Koca bir yalan!

Bitmezsin;

etrafındakiler için daha da bir güçlenirsin. Hatta onun sahip olduklarına destek olmak için kederini hep gizlersin.

Hayatını devam ettirebilirsin... Sana bağımlı kimseler varsa devam edersin hayatına. Belki ıstırabınla onları üzmemek için daha da sarılırsın dünya telaşına. Yeni meşgaleler bile edinirsin.

Dayanırsın...

Unutma, 'İnsan, nisyan ile malüldür'. Öyle bir dalarsın ki hayata, onu belki bazen bir fotoğraf karesi, ona dair bir kimse hatırlatıverir sadece. Vicdan azabın devreye girer burada...

Herşey eskisi gibi olur;

yemek yersin, uyursun, gezersin, film izlersin, dostlarınla bir araya gelip var gücünle kahkahalar atarsın.

Ama yatağına girmeden her gece ve girince hep aklına o gelir. Çünkü onunla o vakte kadar bir hayat paylaşmışsındır. Belki bir sofrada, bir düğünde, bir cenazede, bir işte...

Her kahkahanın sonunda, belki bir kavgada , gözünün önüne onunla da güldüğünüz hatıralar gelir. En azından bir tanesi...

Sevdiği bir yemekse yediğin, garib olursun. İştahla yerken, çatalınla dürtmeye başlarsın. Sofradakiler anlayana kadar, öylece oyalanırsın sonra isteksiz devam edersin.

İzlediğin filmlerin ölüm sahnelerine mıhlanırsın. Yahut kahramanlar arasında onunla senin gibi yakınlık derecesi varsa gözlerin ekrana sabitlenir. Kimse bu kadar dikkat kesilmene bir mânâ veremez hatta yadırgarlar bile.

Yeni birşey almaya heves etmezsin. Sadece ihtiyaçlarını temin edersin. En sevdiğin/arzu ettiğin şeyi bile alsan, zerre sevinç hissetmezsin. Şükredersin elbette...

Bir sene sonrasına hazırlık yapanlara şaşırıp kalırsın. Kendine çok güvenenlere acırsın. Vaktini beyhude harcayanlara acımak ile karışık öfke duyarsın, ölüm bu kadar hesapsız   ve ani gelecekken, nasıl bu kadar rahat olabiliyorlar diye...

Belki şimdi o, hep beraber olduğunuz karelerde olmayabilir. Ama hatıralarda daima vardır...

Her gece bir ince sızı ve okuduğun dualar ona doğru hep yola çıkar artık.

Tabi bu hislerin birçoğu, vefat eden yakınına olan bağlılığına ve muhabbetine göre değişir.

Not: Fotoğrafdaki şiir, üstad Necip Fazıl Kısakürek'in ÇİLE isimli eserinde yeralmaktadır.

26 Eki 23:38

Misafir

güzel yazı fakat biraz yetersiz

26 Eki 02:15

Akıcı, güzel ve düşündürücü. Tebrikler.

Sıla Münir yazdı, 270 kez okundu, 7 misafir olmak üzere 12 kişi beğendi, 2 yorum yapıldı.
23 Eki 02:00
Değirmen!

Aslında ben şiir yazmayı seviyor ve tercih ediyorum. Şair değilim. Olamam da. Şiir yazmaya yeltenmem de, yazmayı, bilhassa hicvetmeyi sevmemden kaynaklanıyor. Haddim olmadığı halde "mesaj" veren şiirleri kaleme almayı pek seviyorum.

Bu yazıyı ise, bir çığlık bir haykırış olarak nitelendiriyorum.

Gâh âdetim gâh meşguliyetlerimden sebeb, uzunca süredir bir filmin başına geçmedim. Şöyle yemeğe salata niyetine bakınayım diye gezindim biraz evvel. Vah ki kaybettiğim kıymetli vakitlere! Bu yazıyı da peşi sıra yazdım ki samimi olsun. Sıcağı sıcağına tüm zehrimi kusayım!

Son senelerin Türk (?!) filmlerine baktım. Daha doğrusu bakamadım. Büyük bir kısmının muhtevası, özenti, taklit, edebe mugayyir ne varsa hepsi... Tarih, kültür, vs... filmlerini kasdetmiyorum.  Hoş, bu filmlerin bazıları da benim için komedi ya da ağır dram mahiyetinde sayılır. O mevzular zaten çok derin, girmemek en iyisi...

Mevzumuza dönersek...

Hiç masum, hiç ticari, hiç ama hiç emek verilmiş gibi bir bakış açısıyla bakamıyorum. Tamamen kasıtlı yapıldığına inanıyorum!

İdeolojik bakmamak lazım öyle mi?

Hadi oradan!

Yazıklar olsun diyorum bu değirmene, bu değirmene erzak taşıyanlara...

Din, ahlâk, tarih, dil, tüm değerlerimiz bu değirmende öğütülüyor ve yeni nesil bunlarla besleniyor.

And olsun benim evlatlarım bu değirmenin öğüttükleriyle beslenmeyecek Allahü teâlâ'nın izniyle!

Karınca misali de olsa emeğim var!

Ve dahî yürek dolu ümidim var!

24 Eki 13:02

İnşallah. Çok teşekkür ederim.

24 Eki 03:00

Karınca misali de olsa okuyanlar var... Daha da olur inşallah. kelamınıza kaleminize sağlık !

Dio Pane Libertà yazdı, 188 kez okundu, 7 misafir olmak üzere 9 kişi beğendi, 1 yorum yapıldı.
21 Eki 06:00
Fekku Ragabe-Kölelere Özgürlük!

Kur’anın bize anlattığı ilk kıssa Kalem suresinde geçen bahçe sahipleri kıssasıdır. Bu kıssada “bahçe sahipleri” bahçelerinde yetişen ürünleri toplamak ve bunları yoksullarla paylaşmamak gayesiyle erkenden yola çıkıyorlar fakat Allah’ın bir afetle ürünleri kullanılamayacak hale getirdiğini görüp, bunun üzerine gerçekten biz haddi aşan kimselerdik diyerek Rablerinden bağışlanma diliyorlar.

Allah, bize bahçe sahiplerinden bahsediyor. Egemenlerden, kodamanlardan, zenginlerden bahsediyor. Kazandığını yoksullarla paylaşmayan, yetimlerin başını okşamayan, gariplerin ellerinden tutmayan, aşağı yukarı yetmiş senelik yaşamında daha fazla kazanmayı ve kazandıklarını nefsi uğruna harcamayı görev bilmişlerden bahsediyor.

Bahçe, gördüğümüz ve görebileceğimiz her şey. Biz mülkün Allah’a ait olduğuna inananlar biliyoruz ki doğada gördüklerimiz, adil bir düzen içerisinde hepimize yetecektir. Bizler bahçenin yaşadığımız dünya olduğunu bilen ve bu dünyayı bir emanet olarak görenler olarak bu bahçede bizim de hakkımız var diyoruz.

Üzerinde ter döktüğümüz, emek verdiğimiz bu dünyadaki nimetlerde bizim de hakkımız var demek için savaşıyoruz. Bizler kıssada geçen ve egemenlerin keyfini kaçıran geniş halk kitleleriyiz. Onların gözünde bir hiç olsak da Allah’ın gözünde bizler hak sahipleriyiz.

Her özgür insan köleleştiğini fark ettiği anda öncelikle kendisini köleleştiren neymiş onu bir görmeli. Fakat zincirlerimize o derece alıştık ki ne zaman köleleştiğimizi dahi bilmiyoruz, üstelik zihnimizi uyuşturan modernitenin “kitle imha araçları” bunu farkına varmamıza engel oluyor.

Bu düzene hizmet ediyoruz ucundan kıyısından. Bize yaşamak için çalış diyenler çalışmak için yaşadıklarını fark edemiyorlar. Hayatında bir film izlememiş, bir türkü söylememiş, bir kitap okumamış adamlar kazandıkları paralarla övünüyor, başarıya hizmet ediyorlar.

İzlediğimiz televizyon programları, takip ettiğimiz diziler bizi uyuşturuyor. Dünyada olup bitenlerden yalnızca bize izin verildiği ölçüde haberdar oluyoruz. Uzun süredir ölen insanları kimliklerine göre tanımladık, bir süredir de sayılarına göre üzülüp üzülmeyeceğimize karar verir olduk.

Kredi kartlarımızın limitleri ölçüsünde yaşıyoruz. Ayakları çıplak garipler için yalnızca dua ediyoruz. Üzerinde bir hırka ile vefat eden peygamberin yolundan gittiğimizi iddia ediyor, kadınların yüzlerce lira harcayarak kendilerini köle pazarındaki esirler gibi beğendirmeye çalıştığı programları seyrediyoruz.

Küresel sermayenin ve medya patronlarının bizlere biçtiği değer bundan ibaret. Sen vücudunu para için satanlara fahişe derken, podyumlarda kendini pazarlıyorsun, televizyonlarda puan alıyorsun. Üstelik bunu güzellik ve estetik adı altında yapıyor ve bize izlettiriyorsun. Söylesene neden yapıyorsun bunu?

Gelin, bu iğrenç kültürden ve bu kültürün iktidarından kurtulalım. Bizi bu iğrençliğe mahkum etmek isteyen ne kadar siyasetçi, gazeteci, televizyoncu, kanaat önderi, üst akıl varsa hepsinden uzaklaşalım ve günün birinde öleceğimizi aklımızdan bir an olsun çıkarmayalım. Öleceğiz ve geriye yalnızca ürettiklerimiz kalacak. Tükenmemek için üretmeli ve kandırılmamak için sorgulamalı.

12. O sarp yokuş nedir bilir misin?

13. Köle azat etmek, / (Fekku Ragabe)

14. Veya açlık gününde yemek yedirmektir,

15. Yakınlığı olan bir yetime.

16. Veya hiçbir şeyi olmayan yoksula.

17. Sonra iman edenlerden, birbirlerine sabrı tavsiye edenlerden ve birbirlerine acımayı öğütleyenlerden olmaktır.

Zulmedenler nasıl bir devrimle devrileceklerini yakında görecekler. (Şuara227)

Biz ezilenleri yeryüzünde önderler kılmak istiyoruz. (Kasas 5)

Lehul Mülk / Mülk Allah’ındır.

21 Eki 19:14

Kaleminize sağlık...

Aşağı Tırmanan Adam yazdı, 263 kez okundu, 10 misafir olmak üzere 11 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
03 Eyl 22:00
Kendime Not-2
27e4c484aed641790838f8aff0ae23fd1472916987

Bak kardeşim sen kendinde bir şeyleri değiştirmedikçe hayatında değişim bekleme. Kafanda kur, kurgula, eksi-artı düşün taşın, hayal kur hiçbiri seni bir yere vardırmaya yetmez. He biliyorum çok zekisin. Kendini kandıracak kadar. Ama yeter artık demen gerek. Bu kadarı fazla. Abi önce kendinle çelişiyosun sen kime ne anlatacaksın he öyle bi derdin var mı o da tartışılır tabi. Günlerdir kendinle yaptığın bu derdin var mı sohbetine mahalleden geçerken ayıp olmasın diye esnafa selam veren zırto üniversiteli gibisin. Riya işlerine girmeyelim çıkmak zor. Aslında üşendim arkadaş. Üşendin, her ne haltsa. İşte kardeş asıl cevherin nerede olduğuna bakarken önce bi kural koyucunun, mükafatlandırıcının neye asıl manada değer verdiğine bakmak lazım. O kitapta kaç kere ‘düşünmeye, akletmeye’ vurgu var aptal değilsen anlarsın. Bak kardeş bu düşünme mevzu belki kapsayıcı bi kümesi işin ama bu yani başlangıcı da sürecin devamı da. İyi insan olcaksın arkadaş. Hakkın, adaletin tanımının ne olduğu gayet açık. O kendini çok kurnaz sanan kötü tarafın varya, -şeytanın filan demiyorum dikkat et- seni çok güzel kandırır, öyle ki kanmadığını bildğin halde kanarsın o derece aptalsın. Değilsin ama yekün olarak değerlendirilmez ki insanlar. Yani durumsal olarak iyi kötü vardır. Toplamını değerlendirmek benim işim değil, sonra ordanda kurnazca bi salvoyla kendi kendinin oyunun içinde bulursun kendini. Neyse işte ne dediğimin anladın şu son söylediğimde, anlamadıysan da az düşün. Çok düşün. Yapılabilmiş iyilerin tekrarı -bazen bu kural tam tersi işlese de- daha kolaydır. Ya otur bi düşün. Çok bi halt becerdiğin yok ama metodoloji olarak sana uygun bir şey elbet bulup kullanmışsındır. Filmi bi başa sar. Aynı filmi izlemeyi sevmem ama burda izlemen lazım. Çok önerilen bi filmi izlersin sonra bakarsın bi sürü oturmayan yeri vardır. Boşlama. Nöronlar arası bağlatıyı kur. Niyet paradoksu seni yanılmasın. Bilgi iki türlüdür, deneysel olarak ulaşılan yahut akletmeyle. Dışına çıkıyorsan problemlidir. O koca kafan bayatlamadan kullan. Neyse işte bi sürü emir kipi. Anladın sen. Selamla. 

27e4c484aed641790838f8aff0ae23fd1472916987