İyi Yazarlar
İyi Okurlar

Kürşat Koyuncu

1 / Puan: 30807

Ankara

Abdullah Fakiroğlu

2 / Puan: 8110

İstanbul

Ömer Poyraz

3 / Puan: 6707

İstanbul

Sezer Emlik

4 / Puan: 5182

Bartın

Bulut Sever

5 / Puan: 4848

İstanbul

Mümin Yolcu

6 / Puan: 4593

İstanbul

Mustafa Karayel

7 / Puan: 4138

İstanbul

Payitaht İstanbul

8 / Puan: 3799

İstanbul

Mustafa Kılıç

9 / Puan: 2460

İstanbul

Ozan Bilican

10 / Puan: 2266

İstanbul

Aa

11 / Puan: 1878

İstanbul

Detroitli Kızıl

12 / Puan: 1725

İstanbul

Salieri Alt Tire

13 / Puan: 1617

İstanbul

Sıla Münir

14 / Puan: 1416

İstanbul

Osman Batur Akbulut

15 / Puan: 1357

Kırıkkale

Ali Turan

16 / Puan: 1072

İstanbul

Lagari Alıntılar

17 / Puan: 1057

İstanbul

Ferit Çaydangeldi

18 / Puan: 1026

Ankara

Reşit Akpınar

19 / Puan: 943

Erzurum

Mücahid Cesur

20 / Puan: 941

İstanbul

Ali Osman Rothschild

21 / Puan: 933

Ankara

Yamanduruş

22 / Puan: 917

Sakarya

Ahmet Demir

23 / Puan: 885

İstanbul

Ahmet Lalbek

24 / Puan: 883

Erzincan

Müsemma Şahin

25 / Puan: 865

İstanbul

Mesut Toprak

26 / Puan: 849

Ankara
İstanbul

Emre Keleş

28 / Puan: 819

Ankara

Muharrem Morkoç

29 / Puan: 771

İstanbul

Aykut Giray

30 / Puan: 735

Yozgat

Bir sonraki paylaşıma yaklaşık 01 saat 37 dakika kaldı.

Dio Pane Libertà yazdı, 383 kez açıldı, 8 misafir olmak üzere 10 kişi beğendi, 1 yorum yapıldı.
21 Eki 16 06:00
Fekku Ragabe-Kölelere Özgürlük!

Kur’anın bize anlattığı ilk kıssa Kalem suresinde geçen bahçe sahipleri kıssasıdır. Bu kıssada “bahçe sahipleri” bahçelerinde yetişen ürünleri toplamak ve bunları yoksullarla paylaşmamak gayesiyle erkenden yola çıkıyorlar fakat Allah’ın bir afetle ürünleri kullanılamayacak hale getirdiğini görüp, bunun üzerine gerçekten biz haddi aşan kimselerdik diyerek Rablerinden bağışlanma diliyorlar.

Allah, bize bahçe sahiplerinden bahsediyor. Egemenlerden, kodamanlardan, zenginlerden bahsediyor. Kazandığını yoksullarla paylaşmayan, yetimlerin başını okşamayan, gariplerin ellerinden tutmayan, aşağı yukarı yetmiş senelik yaşamında daha fazla kazanmayı ve kazandıklarını nefsi uğruna harcamayı görev bilmişlerden bahsediyor.

Bahçe, gördüğümüz ve görebileceğimiz her şey. Biz mülkün Allah’a ait olduğuna inananlar biliyoruz ki doğada gördüklerimiz, adil bir düzen içerisinde hepimize yetecektir. Bizler bahçenin yaşadığımız dünya olduğunu bilen ve bu dünyayı bir emanet olarak görenler olarak bu bahçede bizim de hakkımız var diyoruz.

Üzerinde ter döktüğümüz, emek verdiğimiz bu dünyadaki nimetlerde bizim de hakkımız var demek için savaşıyoruz. Bizler kıssada geçen ve egemenlerin keyfini kaçıran geniş halk kitleleriyiz. Onların gözünde bir hiç olsak da Allah’ın gözünde bizler hak sahipleriyiz.

Her özgür insan köleleştiğini fark ettiği anda öncelikle kendisini köleleştiren neymiş onu bir görmeli. Fakat zincirlerimize o derece alıştık ki ne zaman köleleştiğimizi dahi bilmiyoruz, üstelik zihnimizi uyuşturan modernitenin “kitle imha araçları” bunu farkına varmamıza engel oluyor.

Bu düzene hizmet ediyoruz ucundan kıyısından. Bize yaşamak için çalış diyenler çalışmak için yaşadıklarını fark edemiyorlar. Hayatında bir film izlememiş, bir türkü söylememiş, bir kitap okumamış adamlar kazandıkları paralarla övünüyor, başarıya hizmet ediyorlar.

İzlediğimiz televizyon programları, takip ettiğimiz diziler bizi uyuşturuyor. Dünyada olup bitenlerden yalnızca bize izin verildiği ölçüde haberdar oluyoruz. Uzun süredir ölen insanları kimliklerine göre tanımladık, bir süredir de sayılarına göre üzülüp üzülmeyeceğimize karar verir olduk.

Kredi kartlarımızın limitleri ölçüsünde yaşıyoruz. Ayakları çıplak garipler için yalnızca dua ediyoruz. Üzerinde bir hırka ile vefat eden peygamberin yolundan gittiğimizi iddia ediyor, kadınların yüzlerce lira harcayarak kendilerini köle pazarındaki esirler gibi beğendirmeye çalıştığı programları seyrediyoruz.

Küresel sermayenin ve medya patronlarının bizlere biçtiği değer bundan ibaret. Sen vücudunu para için satanlara fahişe derken, podyumlarda kendini pazarlıyorsun, televizyonlarda puan alıyorsun. Üstelik bunu güzellik ve estetik adı altında yapıyor ve bize izlettiriyorsun. Söylesene neden yapıyorsun bunu?

Gelin, bu iğrenç kültürden ve bu kültürün iktidarından kurtulalım. Bizi bu iğrençliğe mahkum etmek isteyen ne kadar siyasetçi, gazeteci, televizyoncu, kanaat önderi, üst akıl varsa hepsinden uzaklaşalım ve günün birinde öleceğimizi aklımızdan bir an olsun çıkarmayalım. Öleceğiz ve geriye yalnızca ürettiklerimiz kalacak. Tükenmemek için üretmeli ve kandırılmamak için sorgulamalı.

12. O sarp yokuş nedir bilir misin?

13. Köle azat etmek, / (Fekku Ragabe)

14. Veya açlık gününde yemek yedirmektir,

15. Yakınlığı olan bir yetime.

16. Veya hiçbir şeyi olmayan yoksula.

17. Sonra iman edenlerden, birbirlerine sabrı tavsiye edenlerden ve birbirlerine acımayı öğütleyenlerden olmaktır.

Zulmedenler nasıl bir devrimle devrileceklerini yakında görecekler. (Şuara227)

Biz ezilenleri yeryüzünde önderler kılmak istiyoruz. (Kasas 5)

Lehul Mülk / Mülk Allah’ındır.

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
21 Eki 19:14

Kaleminize sağlık...

Aşağı Tırmanan Adam yazdı, 440 kez açıldı, 10 misafir olmak üzere 11 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
3 Eyl 16 22:00
Kendime Not-2
27e4c484aed641790838f8aff0ae23fd1472916987

Bak kardeşim sen kendinde bir şeyleri değiştirmedikçe hayatında değişim bekleme. Kafanda kur, kurgula, eksi-artı düşün taşın, hayal kur hiçbiri seni bir yere vardırmaya yetmez. He biliyorum çok zekisin. Kendini kandıracak kadar. Ama yeter artık demen gerek. Bu kadarı fazla. Abi önce kendinle çelişiyosun sen kime ne anlatacaksın he öyle bi derdin var mı o da tartışılır tabi. Günlerdir kendinle yaptığın bu derdin var mı sohbetine mahalleden geçerken ayıp olmasın diye esnafa selam veren zırto üniversiteli gibisin. Riya işlerine girmeyelim çıkmak zor. Aslında üşendim arkadaş. Üşendin, her ne haltsa. İşte kardeş asıl cevherin nerede olduğuna bakarken önce bi kural koyucunun, mükafatlandırıcının neye asıl manada değer verdiğine bakmak lazım. O kitapta kaç kere ‘düşünmeye, akletmeye’ vurgu var aptal değilsen anlarsın. Bak kardeş bu düşünme mevzu belki kapsayıcı bi kümesi işin ama bu yani başlangıcı da sürecin devamı da. İyi insan olcaksın arkadaş. Hakkın, adaletin tanımının ne olduğu gayet açık. O kendini çok kurnaz sanan kötü tarafın varya, -şeytanın filan demiyorum dikkat et- seni çok güzel kandırır, öyle ki kanmadığını bildğin halde kanarsın o derece aptalsın. Değilsin ama yekün olarak değerlendirilmez ki insanlar. Yani durumsal olarak iyi kötü vardır. Toplamını değerlendirmek benim işim değil, sonra ordanda kurnazca bi salvoyla kendi kendinin oyunun içinde bulursun kendini. Neyse işte ne dediğimin anladın şu son söylediğimde, anlamadıysan da az düşün. Çok düşün. Yapılabilmiş iyilerin tekrarı -bazen bu kural tam tersi işlese de- daha kolaydır. Ya otur bi düşün. Çok bi halt becerdiğin yok ama metodoloji olarak sana uygun bir şey elbet bulup kullanmışsındır. Filmi bi başa sar. Aynı filmi izlemeyi sevmem ama burda izlemen lazım. Çok önerilen bi filmi izlersin sonra bakarsın bi sürü oturmayan yeri vardır. Boşlama. Nöronlar arası bağlatıyı kur. Niyet paradoksu seni yanılmasın. Bilgi iki türlüdür, deneysel olarak ulaşılan yahut akletmeyle. Dışına çıkıyorsan problemlidir. O koca kafan bayatlamadan kullan. Neyse işte bi sürü emir kipi. Anladın sen. Selamla. 

27e4c484aed641790838f8aff0ae23fd1472916987

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Minel Alya Bayrak yazdı, 539 kez açıldı, 20 misafir olmak üzere 26 kişi beğendi, 2 yorum yapıldı.
24 Ağu 16 06:00
Ben Bir Kadınım!

Yaşım önemli değil. Her yaşta olabilirim kadın olmak için. Kadın olmayı seviyorum ben. Şiir kokarken küfre gitse de adım. Şiddetli sevilmelere kurban gitti canım, ama ben bir kadınım.

Ayakta duracak halim olmayabilir bazen, ama hayatta duracak nedenlerim hep vardır, bir erkekten çocuk sahibi olmak için önce o erkeği adam yapmam onu büyütmem gerek ama ben bir kadınım. Hah doğru, erkekler gibi patlatamam kahkahayı sokak ortasında. Bin mana yüklenir bir gülüşüme sokak kadınına çıkar adım. Mutluluktan ağlayan kadınlar vardı bir ara bilir misiniz? Hani gülüşleri tuzlu olan kadınlar? Bilirsiniz, bilirsiniz.. Hepsini tuz buz ettiniz. Yargılarınıza göre 90 60 90 bedenler çizdiniz. Sonra o bedenlere yaslanmayı red ettiniz. Bakımlı olmayı şart biçtiniz. En güzel makyajı siz bildiniz. Yılının trend morlarına boyadınız. Ama ben bir kadınım, bedenim ruhumdan önce gelir. Küçük yaşta da evlendirilebilirim. Makina, inşaat, elektronik mühendisliği bölümlerinde tek kız da olabilirim.

Ama ben bir kadınım eteğimle ya da baş örtümle bir sokaktan geçerken rahatsız bakışlara seviyesiz cümlelere maruz kalabilirim her daim. Kocam kadın kısmı evde oturur diyebilir demese bile başardığım işleri kıskanabilir , sokak kadını olduğum gibi ev kadınına da geçiş yapabilirim bir anda. Özgürüm de aslında, Anne olmayı ben seçebiliyorsam eğer.

Ama ben bir kadınım zorla da alınabilir namusum, zihniyetsiz bir dile de düşebilir ruhum. Ben kadınım bir teste bakar katilimin cezası. Kör alfabesi değilim dokunarak tanıyacağın. Bacaklara degil, bedenime değil ruha ve yüze bakmaktır adamlık anlayacağın. Ben bir kadınım, dünya da bir kez, bir gün, bu gün kadınım...

"8 Mart' a ithafen..."

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Mustafa Taha Tümer yazdı, 386 kez açıldı, 9 misafir beğendi, henüz yorum yapılmadı.
30 Tem 16 02:00
Nedenleri Sorgulamak... Ama Nasıl?

4 yaşında kardeşim "neden ki" diye sorduğunda sanki bu soruyu ilk kez duymuşum gibi kaslarım gerildi, kasıldım ve beynime binlerce neden sorusunun küçük kurtları dadandı. "Neden?" o kadar yabancılaştık ki bu soruya. Birer müntesibi ve mağduru -hatta istemeden en büyük destekçileri- olduğumuz eğitim sistemimiz bizleri küçük yaşlardan itibaren alıp bu soruyu yavaş yavaş yontuyor beynimizden. En sonunda üniversiteye gelmiş bir genç hiçbir şeyi düşünemez ve yalnızca fikirsiz bir şekilde gününü gün eder hale geliyor. Buna mukabil sorgulama yeteneğimizi kaybettikten hemen sonra hayallerimiz tükenmeye başlıyor. Küçük bir çocuğun hayali dünyayı kurtarmak iken aynı çocuk 15 yıl sonra yalnızca daha çok para kazanmayı hayal ediyor ya, işte güzel bir misal. 
Sorgulamak düşünmenin, düşünmek ise tefekkürün ilk adımıdır. Ve muhakkak ki hem icraat, hem fikir ve akla gelebilecek her türlü güzel vak'a alt yapısında bir tefekkürü gerektirir. Her fiil evvela bir fikre muhtaç ise madem, düşünme yetisi sahip olduğumuz en kıymetli vasıf değil midir? 
Kafatasımda şiddetli beyin krampları... "Neden?" nereye baksam neden diyorum. Sonra birden aklıma bir söz geldi: "Nefis nedeni sorar, ruh nasılı". Sonrada bu söz kafamın en derinliklerine nüfuz edip çığlıklar atmaya başladı. Ne anlama geliyor bu söz? 
Tefekkür etmek için evvela sorgulamak şart, tamam. Ancak madem ki İslam bize edebi bunca öğütlüyor, o halde sorgulamanın da bir şekli, usulü, bir edebi olmalı. Ve ben kelamın çok hassas olduğuna inanırım. Kelimeler zannedildiği gibi kalın, belirli zemine oturtulmuş, keskin sınırları olan mefhumlardan ibaret değildir. Vurgu, tonlama, virgüller ile dahi aynı cümlenin mânası değişirken kesinlikle kullanılan kelimeler çok mühim. O halde doğru kelime hangisi? Hangisi bizi eşref-i mahlukatın alamet-i farikası olan tefekküre götürür? Hangisi isyana, inkâra iter adamı? 
Dostlar "neden" sorusu bünyesinde inkârı barındırır. Örneğin bir ağaç düşünelim. Betondan evlerin, asfalt yolların arasında, arnavut kaldırımların ortasında yeşermiş bir ağaç. Bu ağaç neden burada diye sormak esasında o ağacın bunca betonun arasındaki varlığına isyan eder, o varoluşu inkar eder ve aslında burada olmaması gerekirdi neden burada manasını zikreder farkettirmeden. Oysa nasıl sorusu bir teslimiyet halidir. O ağaç nasıl burada diye sorarsanız ağacın varlığını kabullenir yalnızca izahını merak edersiniz. Unutmamalı ki İslam dinide bize evvela teslimiyeti öğütler. Akla akılla veda etmek hususunda anlatıldığı gibi... 
Evet dostlar kelimelerin bir ruhu olduğuna inanıyorum. Ve "Neden" isyankâr bir ruh hali ile karşımıza çıkarken "Nasıl" bizi her dem teslimiyetin tebessümü ile karşılıyor. İşte bu sebepten nedeni sorgulamak yerine nasılı çözmek, öğrenmek, bilmek gerek.

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Latife Haydanlı yazdı, 397 kez açıldı, 6 misafir olmak üzere 7 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
2 Tem 16 18:00
Basit Gerçek

“Bir insanı yargılamadan önce, gökte üç ay eskiyinceye kadar onun mokasenlerinde yürü.”
Kızılderili Atasözü

Gözlerin sadece görüneni algılayabildiği toprakların arasından delicesine fışkıran ayrıksılığımla alaycı ve boş bakışları hiçe sayarak, benim için ömrüme neden olacağını bile bile altı ay boyunca mokasenlerini takip ettim seni tanıyabilmek ve anlayabilmek adına. Aralık kapının ardına saklayarak kendini, yalnızca başını uzatıp uzaktan izlerken sen beni; her bir davranışına ve sözüne anlamlar yükledim, sarkacın özelliğini yitirdiği zaman süreçlerinde. Bilmemek ve bilememenin neden olduğu kaygının getirisi olan korkusuzluğun tedirginliğiyle; cevapları hep muhtemel olarak kalacak, sormamam gereken sorular sordum, senden habersiz, sana dair. Oysa her şey çok daha basit olmalıydı. Öyle demişti geçen hafta görüştüğüm; eskiden kirpikleri kaşına değen, şimdilerde ise kirpiksizliğin eşiğindeki arkadaşım, hayatının dönüm noktası olan geçmişini anlatırken.

“Evet, yaptığım davranış kötüydü, bunun için yaklaşık üç ay görüşemedik zaten. O ise, kırıldığını bile ifade etmedi. Sessiz, sakin köşesine çekildi. Aramalarım yanıtsız kaldı, sesime ses verdiğinde ise güvenirliğim azalmıştı. Bir şeyler yapmalıydım. Üzen, yıpratan bendim ve toplumsal rollerimiz, bizler dünyaya gelmeden çok öncesinde biçilmişti. Karmaşık düşünceler beynimde dolaşırken oysa her şey çok daha basit olmalı dedim kendi kendime. Hani Pavese diyor ya; sözler değil eylem; diye. Sözcüklerin anlamını yitirmesini değil, anlamın kapasitesini doldurduğu zamanı ve taşıdığı anlamın gerçekliğinin ortaya konulmasını ifade ediyordu bu üç kelime.” diyerek devamında olumlu sonuca nasıl ulaştığının ayrıntılarını anlatmıştı ve arkasından da yazılarımdan çıkardığı sonuçlara dayanarak “Bunun için sorgulama, anlamlar yükleme ve sadece basit düşün, yoksa çok yıpranırsın” cümlesini eklemişti; bir zamanlar ifadelerini anlamakta zorlandığım, soyut düşünme üzerine bir başkasını tanımadığım, şimdilerde ise sade ve basit yaşamayı tercih eden arkadaşım.

Sade düşünmek ve yaşamak adına; kelimelerin ardındaki anlamları irdeleyip hakkını vermeden, önünü sonunu düşünmeden onları uzay boşluğuna fırlatır gibi savuracaksam, ait oldukları yerlere yerleştirmeyeceksem, adına çatışma denilen iletişimsizliği ya da yavan, yüzeyel, yanlış ifadeleri doğurmayacak mıydı? Sorgulama sürecinde ortaya çıkan soruların da elbette bir cevabı olmalıydı. Çünkü hayat bir felsefe değildi, soruları sorup geri çekilinecek. Ancak felsefe hayatın içinde anlam kazanabilirdi ve sonuçta edinilen anlam, belirsizlikleri dağıtıp durağanlığa son verebilirdi. Eylemsizlik, eylemsizliğin içindeki devinim ve sade düşünme ise çok uzağımdaydı. Ta ki sen bunu bana öğretene kadar.

Gitmeden bir gün öncesinde yaşananın acısını çıkarmak istercesine boyumu aşan öylesine yüksek duvarlar örmüştün ki, bırak sana ulaşmayı, gözlerim gözlerine dokunamıyordu bile. Arkanı döndüğünde ise demir kapının soğukluğu ve kapanışının çıkardığı gürültülü metalik sesle ürperdim. Attım kendimi, o çok sevdiğim kentin caddelerine ve kaos başladı.

Gidişinle avuç içlerim tırnak izlerimle tanıştı ve bu tanışıklık görüşmelerini devam ettirdi.

Günlerce sustum, dişlerim ilk önce birbirine geçti sonra diş etlerime. Tattığım tuzlu sıvıların sayısına bir yenisi daha eklendi.

Evimin kapısındaki zilin sesine cevap olarak açılan kapının ardındaki biri, ruhu alınmış bir beden görünce korktu, rengi attı. Birinin ardındaki diğerinin ise içi titredi, inceden bir çığlık koptu kimse duymadı. Gözlerinden bile sakındıkları, ailenin; şımarık, asi, tek kızı olan benle; her zamanki gibi ilgilenmek istediler ama ilk kez reddettim bu ilgiyi.

Soğuk duşun altına bırakarak saklamaya çalıştım kendimi. Tenime değen buz gibi damlalar gözlerimin şişmesine engel olamadı. Sadece ateş yüksekliği ile kendini belli eden alt solunum yolu enfeksiyonuna neden oldular. Haftalarca hırıltılı bir nefes ve derin öksürüklerle dolaştım yan yana, yürüyüş yaptığım yollarda.

Günün erken saatinde ben kahvaltı yapabileyim diye bana eşlik edenlerle masadayken gözlerimin önüne akşamdan kalma bir kare düştü. Temizlik hissi veren ellerinle ince belli bir bardağı tutuyordun, akşam yemeğinden sonraki an be an tadı çıkarılan çay keyfi saatlerinde. Zeytin tanelerinin arasına düşen kareye bakarken ellerimin arasındaki kızarmış ekmeğin kuru yüzeyi yavaş yavaş ıslandı, gözenekleri açıldı, genleşti. Devam edebilmek için ucundan kopardım, attım ağzıma ama yutamadım. Masadaki hiç kimse yutamadı. Sonra bir hışımla gardırobun başına geçtim. Ayıkladım siyah, beyaz renkli kıyafetlerimi ve çöpe attım şaşkın, tedirgin bakışlar arasında. Yalandı siyah, beyaz renklerin hüznü; yalandı yansıtmaya çalıştığı duygular. Ortada tüm ağırlığıyla basit bir gerçek vardı; ilk önce göremediğim, ardından görmek istemediğim, sonrasında kabullenemediğim, şimdilerde kâğıtlara aktardığım; üç basit kelimeden oluşan, basit bir gerçek. Pavese’nin sözü: “ Sözler değil, eylem! “

“Birini nasıl seviyorduk? Nereden başlıyorduk? İlk önce seviyor muyduk? Yoksa ilk önce güveniyor muyduk?” diye soruyordu Oğuz Atay. Ben ilk önce güvenmeyi seçerken aynanın karşısına geçip şiirler okudum, gözlerimdeki sana bakarak ve E. Cansever’in meşhurluğuna bir çeyreklik meşhurluk daha eklendi, gün ışığımın mikrofonik sesi eşliğinde.

Başlangıçta ayrımına varamasak da duyanların kıskanacağı türden bir sevdaydı bu ve nitekim de öyle oldu. Sen yerinde değildin ve bu sevdayı kıskananların bakışlarının bıraktığı etkiyi ancak içerek unutabilirdim ve içtim; bir, iki, üç diye saydı acı bir sessizliği paylaştığım arkadaşım. İçtim ama unutamadım, baş etmekte zorlandım ve nasıl baş edildiğini öğrenmek üzere aşkın toprağına doğru yollara düştüm. Sacayağına benzettiğim kente girişte Can Dost’un sıcaklığı karşıladı beni, güven ve huzur veren yüz ifadesi ile. Aradığım sorunun cevabı buradaydı ve anladım zaman içinde, öğrenip öğrenemediğim ise henüz belli değildi.

Gündüz saatlerinde can dostun canı; kokusunu içime çekmekle doyamadığım, kıvır kıvır saçları ile sevimlilik abidesi olan manevi yeğenimle yuvarlanarak oyunlar oynadık. O’nun uyku saatlerinde hissettim senin eksikliğini. Acıdan kaçmak insani bir gereksinim olsa da; bana seni ihmal ediyormuşum gibi geldi ve canım acıdı. Oysa diğer türlü de canım acıyordu. Ortası yoktu bu duygunun. Ama aslında her şey çok daha basit olmalıydı. Söyleyecek sözü olan; yazardı, konuşurdu, yollara düşerdi.

Ortada tüm ağırlığıyla basit bir gerçek vardı, üç basit kelimeden oluşan, basit bir gerçek. Pavese’nin sözü: “Sözler değil, eylem!“

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Bulut Sever yazdı, 991 kez açıldı, 7 misafir olmak üzere 18 kişi beğendi, 2 yorum yapıldı.
6 Haz 16 18:00

Bulut Sever

Puan: 4848

Küçük Çocukların Camilere Getirilmesi Bahsi
e4d59784b12db2820fab8a2c80f323bb1465212510

e4d59784b12db2820fab8a2c80f323bb1465212510

Çok şükür yine bir Ramazan-ı Şerif ayına yetişmiş bulunmaktayız. Rabbimize ne kadar şükretsek az. Geçen senelerde aynı iftarlarda hurma ile oruç açtığımız, dua ettiğimiz, omuz omuza aynı safta namaz kıldıklarımızın bazıları artık aramızda yok. Onlar için Ramazan ayına kavuşarak şereflenme ve bu ayın bereketiyle bereketlenme nasibi ebediyen kapandı.

Her Ramazan-ı Şerif ayında olduğu gibi bu sene de en azından ilk on beş günü camilerimiz tıklım tıklım dolup taşıyor. On beşinden sonra ise hızla Yatsı ve akabinde eda edilen teravih namazına iştirakler düşüyor.

Dün akşam birinci teravih kılındı, oradan başlayalım.

Malumunuz üzere namazlar bitti, herkes dağılmaya yüz tuttu. Cami görevli ve cami ile yakinen ilgilenen arkadaşlarımız olması hasebi ile camiden çıkışımız en son onlarla olacaktı. İmam odasının önünde cemaatin çıkmasını beklerken, yukarıdaki resimde görüldüğü üzere caminin tam ortasında vuku bulmuş ve çıkışta arkadaşlarımız tarafından cemaat idrarlı yere basmasın ve bunun sonucunda daha da etrafa bulaşmasın diye leğen konulduğunu gördüm.

İnsaf!

Diyanetin, diyanetçilerin, kendini muhafazakâr olarak tanımlayan insanların birçoğunun dilinde epeydir ısrarla camilere çocukların getirilmesi meselesi var. Tüm iyi niyetleri ve saflıkları ile bu meseleyi mütemadiyen her fırsatta söylüyorlar.

Bu ülkeye Müslümanlık 2003 senesi ile birlikte gelmedi. Bu coğrafyada son yüz yılımıza nasıl tırpan vurmuşlarsa, ondan öncesi için ise, kökleri o tırpan vuranların hayallerinin ötesinde bir derinlikte bulunan bir geçmişi var.

Bana bu hususta muhalefet edecek olanlardan öncelikle benim gibi iki evlat sahibi olanları öne alayım. Sonra bir ve sonra ise henüz baba olmamışlar sırayla başlasın. Henüz bir aile kur(a)mamış olanlar ise biraz geri dursun lütfen.

Biz bunları söylüyorsak çocuk düşmanı da, ehli keyif bir insan da değiliz.

Camiler hususiyetli yerlerdir. Müslümanlar orada ibadet ederler. Buna gayret ederler. İbadetin farzlarından değilse de önemli şartlarından biri de “huşu”dur.

Daha henüz laftan sözden anlamayan, altı bağlı veyahut henüz tuvalet ihtiyacında kendini tutamayan, kontrol edemeyen çocukları camiye getirmek hangi din sevgisi aşılama gayretiyle izah edilebilir?

Bu ay için bu durumun, istisnaları her daim ayrı tutarak tek açıklaması vardır; “hanım zorla peşime taktı, bir şey diyemedim.” ya da camiye gelen bayanlar için, “Kocam sahura kadar kahveye okeye gitti, komşularda camiye gidince çocuğu yalnız bırakamadım.”

Ülkemiz günlük televizyon izleme süresi yetişkinlerde 4 saat. Kitap okuma oranı 10 saniye! Daha ne yazacaksın ki… Hele bu süre çocuklarda kuvvetle muhtemel uyku saatlerinin dışındaki her saattir.

Din sevgisi, cami sevgisi için doğduğu günden bu yana dini eğitimi ile ilgili hatırı sayılır hiçbir şey yapılmamış çocuk, cemaatin huşusunu ve cami görevlilerinin huzurunu bozunca tarifi mümkün olmayan cami sevgisine gark olacak öyle mi?

Laflarımız elbette çocuklara değil, 7 yaşından küçük çocukları camilere getiren anne-babalara.

Yazık değil mi o cemaatin için belki tam bir sene bekleyen ve belki son Ramazan ayımdır diye doğru düzgün teravih kılmak isteyen yaşlılar vardır. Yazık değil mi onlara tam namazdayken, küçücük bir çocuğun bezinden damlata damlata secde edilen yerleri kirleterek önlerinden bağıra bağıra koşuşturması? Yazık değil mi, işi Müslümanların ibadetlerini kolaylıkla yapmasına gayret eden cami görevlilerinin herkes gittikten sonra sabunlu suyla senin çocuğunun idrarını temizlemesi? Sen hiç kendi çocuğunun altının temizledin mi, anasına şöyle çekil bir kenara bu sefer ben değiştireyim dedin mi? Demiş olsan dahi kimsenin, başka kimsenin çocuğunun pisliğini temizleme görevi yoktur, kul hakkıdır bu.

Hadis-i Şerif’te şöyle buyuruluyor, “Camiye çocuk ve deli koymayın.” (İbni Mace)

Ehli Sünnet İslam Âlimleri de 7 yaşından küçük çocuklar evcil hayvan hükmündedir. Yani ne yaptıklarını bilemezler, cami içinde uygun olmayan işler yaparlar diye buyurmuşlardır.

Elbette 7 yaşına müteakip çocuklar ve gençler camiye getirilmeli, farklı teşviklerle camiye gelme alışkanlığı kazandırılmalı. Bu süre zarfında çocukların, gençlerin cami içindeki gülüşmelerine, haylazlıklarına anlayış gösterilmeli ve cami edebine dair bilgiler güler yüzle tatlı dille anlatılmalı.

Hülasa, çocuğuna dinini, namazı ve ibadethanelerini sevdirmek isteyen önce evindeki televizyon belasına ket vuracak. 5 vakit namazına özen gösterip, çocuğu doğduğu günden başlayıp namazlarını evladının gözü önünde kılacak; 7 yaşından önce evladıyla cemaat yapıp, 7 yaşından sonra illa ki evladıyla birlikte namazlarını eda etmeye gayret gösterecek.

İslamiyet edep dinidir. İbadetler ise en güzel, edebe riayet edilerek dinimize uygun olarak yapılanları taklit ederek öğrenilebilir. 

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Ali Turan yazdı, 739 kez açıldı, 1 misafir olmak üzere 3 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
29 May 16 22:00

Ali Turan

Puan: 1072

Otobüs Firmalarımız
f501da7a338ea3640d62de690cd5177a1464542145

f501da7a338ea3640d62de690cd5177a1464542145

Otobüsçülük sektörü Türkiye'de kurtlar sofrasıdır. Bu sektöre girecekseniz sadece maddi bakımdan güçlü olmanız yetmez, sizi koruyan kollayanlar da olmalı. Kurduğunuz bu firma ile ulaşım pastasından pay almaya çalışacak ve rakiplerinizin de tekerine çomak sokacaksınız.

Neticede bu işten para kazanan "olağan firmaların" ekmeğine el uzatmış olduğunuzdan, onların gözünde bir düşman haline geleceksiniz. Önce size bunu kibarca anlatmaya çalışacaklardır. Sonra siz global dünyada teşebbüs hürriyetinden dem vurduğunuzda ortam gerilecek, "siz kim oluyorsunuz kardeşim, burası dağbaşı mı?" noktasında ise ipler kopacaktır.

Sonrasında şiddet safhası başlayacak, bıçaklar, silahlar konuşacak, belki birileri ölecek. Bir diğer ihtimal, faili meçhul bir cinayete kurban gideceksiniz veya 18 yaşından küçük bir delikanlı sizi sebepsiz yere öldürecek.

Fısıltı gazetelerinde "bunu X firması yaptırmış" şeklinde söylentiler çıkacak, ama bu tip iddialar nedense gazetelerde yer almayacak. Belki kimse belaya bulaşmak istemeyecek, "zamanlama çok manidar" bulunmayacak. Duyanlar ürkecek, kafalarında mafyavari karakterler canlanacak.

Birkaç yıl önce bir arkadaşımın yanına gitmek üzere şehirlerarası bir otobüse bindim. Otobüs oldukça eski bir model ve bakımsızdı. Arkadaşımı arayıp "B firmasının otobüsüne bindim, şimdi yola çıktık" dedim. Arkadaşım "Başka bir firmanın otobüsüyle yola çıkamazsın zaten" dedi. "Nasıl yani" dedim. "Bir firma daha vardı, yeni otobüslerle sektöre girmişlerdi ama sahibi öldürüldü".

Daha 3 yıl önce yaşanan bir diğer hadise ise uluslararası nakliye firmasına sahip bir işadamının başına gelenler. Müteşebbis işadamının onlarca tırı, Maceristan'da tır garajı vardır. Birkaç otobüs alarak büyük bir firmanın ismi altında iki şehir arasında yolcu taşımaya başlar. Otobüsler yeni, hizmet kalitesi yüksektir. Ne varki büyük firma ile sözleşmesinin bitmek üzere olduğu bir tarihte evinden çıktığı sırada bir genç tarafından bıçaklanır ve hayatını kaybeder. Delikanlının işadamını bıçaklamasının bir türlü mantıklı bir sebebi bulunamaz. http://www.boluolay.com/bolu/naci-keskini-baskalari-oldurttu-h16972.html

Böylelikle belki ileride daha büyük işler yaparak, otobüsçülüğün kalitesini arttıracak bir oyuncu devre dışı kalmış oldu.

Bütün bu olaylar olurken, uzun vadede fatura vatandaşa kesiliyor. Tekel haline gelmiş sektörde, gerçekten daha iyi hizmet verecek müteşebbisler korkutulduğundan ve ötelendiğinden, sektördeki hizmet kalitesi düşüyor veya olması gerekenin hep altında oluyor. Sektörü gerçekten meslek olarak değil, geçici olarak yapan muavinler-şoförler kaplıyor; otobüsüyle, ekibiyle, sistemiyle sektöre girecek profesyoneller olamıyor. Son yaşanan "üst düzey" garip olayı istisnai bir durum olarak görüyorum ve bu olayın baz alınmaması gerektiğini düşünüyorum. "Yolcunun uyuyanı makbuldür" düsturundaki otobüsçülükte, insanın yüzüne bakmayan muavinleri de gördük, güneşin batmaya yüz tuttuğu bir saatte, tek tek herkese "perdenizi kapatmamı ister misiniz?" diye sorup perde kapatan muavini de. Kalktıktan hemen sonra benzin istasyonuna girip yolcuların 15 dakikasını çalan otobüs firmaları da. Önemli olan otobüsçülüğün güvenlikten, servis kalitesine toplamdaki kalitesinin ne olduğu. Otobüsçülük sektöründe hizmet kalitesinin artması için mutlaka yapılması gerekenler var.

Sektörün iyileştirilmesine en büyük engel İstanbul'un kendisi. İstanbul, pastanın en büyük dilimi, en az pastanın çeyreği, belki pastanın yarısı. Sektöre girecek yeni bir firma İstanbul'daki yolcularına şehir içi servis hizmeti de vermek zorunda. Fakat bunu kendi imkanları ile yapamayacakları için büyük firmaların şemsiyesi altında girerek onların altyapısını kullanmak durumunda kalıyorlar. Son yıllarda onlarca firma kapanarak büyük firmalara komisyon vermek suretiyle çalışıyor. İstanbul'un heryerinden kolayca ulaşılabilecek bir otogarı yok, zaten bu yüzden büyük firmaların kendi otogarları ve servisleri var.

İstanbul'un özellikle Anadolu yakasında bir otogar ihtiyacı var. Bu otogar, bitirilecek olan Marmaray'ın uç noktasına entegre olmalı ve tüm İstanbul'a hitap etmeli. Bunun birkaç faydası olacak:

  1. Marmaray'a diğer metro hatlarının da bağlanması ile İstanbul'un herhangi bir yerinde oturan yolcu kolaylıkla otogara ulaşabilecek.
  2. Otogar İstanbul'un doğusunda (Anadolu tarafında) olacağından, otobüsler İstanbul trafiğine girmeden seferlerini yapacak. Sadece Trakya'ya gidecek olan otobüsler hariç ama zaten asıl yük İstanbul-Anadolu şehirleri arasında. Böylelikle zaman ve maliyet avantajı sağlayacak.
  3. Zaman ve maliyet avantajının sağlanmış olması, otobüslerdeki 10 numara yağ kullanma oranının azalmasına da olumlu etki yapacak.

"Ben şimdi otobüse binmek için Beylikdüzü'nden Pendik'e mi gideceğim" diyeceksiniz, zaten Sivas'a gidiyorsunuz ve Pendik yolunuzun üstü. Üstüne üstlük Pendik'e raylı sistemle gidiyorsunuz, Esenler'den otobüse binseniz bir de köprü trafiği çekeceksiniz.

İstanbul Büyükşehir Belediyesinin Marmaray'a entegre olacak ve tüm İstanbul'a hitap edecek bir otogar projesiyle Otobüsçülüğün kalitesi artar. Servis problemleri halledilmiş aday firmalar sayesinde biz yolcuların seçenekleri artar, Antalya'ya Antalya Seyahat, Konya'ya Kontaş ile gitmemiz mümkün olur. Bu şekilde Ankara, Antalya, Muğla gibi şehirlerden daha iyi hizmet verebilecek güçlü firmalar çıkabilir.

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Kürşat Koyuncu yazdı, 754 kez açıldı, 6 misafir olmak üzere 21 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
26 May 16 02:00

Kürşat Koyuncu

Puan: 30807

V-2 Roketi Mandoline Nasıl Yenildi?
d0e36068dad3e8ddf9d58642aaf17b621464206439

d0e36068dad3e8ddf9d58642aaf17b621464206439

Peki, bu nasıl oldu? Kısaca şöyle efendim: Biz 1920’lerde metrik sistemden, şapkadan -hatta şapkadaki tavşandan- alfabemize kadar her şeyimizi çağdaş uygarlık seviyesine ulaşabilmek için değiştirdik. Abdullah Cevdet din konusuyla ilgili bir seferinde şöyle demişti: “Millet, Tanrısıyla münasebete girmek istemiş, artık anlamını bilmediği kelimelerle Tanrısına hitap etmenin manasızlığını anlamıştır.”

Biz ve Almanlar savaştan yeni çıkmıştık. Bizde “Almanya yenilince, bizde mi yenilmiş olduk?” sorusunun etrafında derin bir tartışma sürüyordu. Almanya’da ise şöyle şeyler oluyordu. 1920'lerin sonunda Alman Uzay Yolculuğu Topluluğundaki fizikçilere, Alman ordusu, askeri amaçlı roket teknolojisini geliştirmek için ödeme yapmayı teklif etmişti. Wernher von Braun ve I. Dünya Savaşı gazisi Walter Dornberger bu fizikçilerden önde gelen ikisiydi. Tam da bu sıralarda bizdeki en önemli tartışma Kur’an’ın Türkçeleştirilmesiydi. E, çağdaşlık bunu gerektirirdi. Hemen kollar sıvandı. Suriyeli bir Katolik olan Zeki Meğamiz’i çeviriyi yapmakla görevlendirdi.

1930'lara gelindiğinde Walter Dornberger roketlerin "A Serisini" geliştirmeden sorumluydu. A1 çizim tahtasından öteye gidemedi. A2'ye anahtar niteliğinde yeni bir teknolojik parça ekledi. A3 ise daha güçlü bir modeldi. Ama asıl büyük yenilik A4'tü. Bu sırada diğer askeri projelerin desteklenmesine karar verilince, A4'ün geliştirilmesi ertelendi.

1930’larda ise bizde şöyle gelişmeler yaşanıyordu: Biz Türkler acaba Dolikosefal mi, yoksa Brakisefal miydik? Bunun hemen ortaya çıkarılması gerekiyordu. Yine bu süreçte ırkımızı da güçlendirmemiz gerekiyordu. Bu konuda Abdullah Cevdet’in müthiş bir fikri vardı. Şöyle diyordu: “... diğer bir olumlu tedbir, kanımıza kan ilave etmektir. Ben bu sistemi inceliyorum, sonucu Sağlık Bakanlığı'na sunacağım. Bunun ana çizgileri: İtalya, Almanya gibi müthiş derecede artan ve taşan milletler vardır. Bunları Türkleştirmek şartıyla arazi veririz. Sosyal durumları layık olan bu adamlar Türkler'le evlenerek, akrabalık ve karşılıklı ilişkiler kurarak Türk ırkı içinde kaynar. Diğer şart da, Anadolu içine gelecek ve kanlarını kanımıza katacak bu göçmenlerin ziraat ve ziraat sanayiinde bilgili olmaları ve bir miktar sermayeye sahip bulunmalarıdır.(Link: http://www.sabah.com.tr/yazarlar/ardic/2015/12/19/damizlik-erkek )” Çalışmalar dünyadaki en üstün ırkın Türkler olduğu anlaşılmış oldu.

1940’lara gelindiğinde nihayet roketlerin seri üretimine geçildi. Fakat Sovyet ordusunun hızla gelişmesi ve 1943'te Müttefik Kuvvetler'in Peenemünde'deki roket yapım üssüne tahrip edici bir saldırının düzenlenmesi, Almanları bir hayli yavaşlattı. Saldırıda A4'ün süper motorunu tasarlayan mühendislerden Walter Thiel öldü. Roketler için artık yeni bir üsse ve isme ihtiyaç vardı. Yeraltı Laboratuvarı Program, Almanya'nın ortasındaki Kohnstein Dağı'nın altında, Mittelwerk tünel ağının içinde bulunan bir yeraltı üssüne aktarıldı. Von Braun tarafından tasarlanan A4'e yeni bir ad, "Misilleme Silahı 2" anlamına gelen Vergeltungswaffe-2 veya kısaca V-2 adı verildi. Alman propaganda bakanı Joseph Goebbels bu ismin Müttefikler'in kalbine korku salmasını umuyordu. V-2 hiç kuşkusuz amansız bir silahtı. Biz ise bu süreçte Hitler’e selam çakıp, Faşist İtalya’ya bütün “like”larımızı gönderiyorduk. İlerlemeyle ilgili tartışmalar yine alevlenmişti. Henüz Styx’in “Boat on the River” şarkısının ünlü olmasına çok seneler olmasına rağmen aklına nereden geldiyse bir tanesi bu durumu aşabilmemizin yolunun Mandolinden geçtiğini söyledi. Eski sanatlar yasaklanınca yerine de bir şey konmayınca sanatsız kalmış milletin hayat damarlarından kan sızıyordu. Bunun önüne geçilirse, millet en kısa sürede hatta beşinci günün şafağında tekrar Batı’ya bakmaya başlayacaktı. İyi de elde avuçta bir şey yoktu. Ekmek bile karneye bağlıydı. Bir başkası şu öneriyi getirdi: “İçimizdeki İrlandalılardan varlık vergisi alalım” bu fikir herkesin aklına yattı. Ancak işler umulduğu gibi gitmedi.

Rüzgâr Almanlar için tersine dönmüştü. V-2'nin altın çağından yeterince faydalanamadan, Avrupa'dan hızla çekilmeye başladılar. V-2 Londra'ya korkunç hasarlar verdi, ama kimine göre de Almanya'nın savaşı kaybetmesine neden oldu, çünkü V-2'nin geliştirilmesine çok para harcanmasına rağmen, silah savaşı Almanya'nın lehine çeviremeyecek kadar gecikmiş, zamanında yetişememişti.

Almanya’nın batan bir gemi olduğunu ve en iyi patronun ABD olduğunu fark eden von Braun ve ekibinden bazıları, gecenin bir köründe Alman yasalarını çiğneyerek ayrıntılı füze planlarını paketleyip işgalci Sovyet ordusunun gözlerinden uzakta, Mittelwerk yakınlarında bulunan metruk bir madende sakladılar. Von Braun'un şansına roketin müthiş potansiyelinin farkına varan ABD'liler, V-2'nin ardındaki beyinleri kapma isteğiyle onu arıyorlardı. 12 Eylül 1944'te, yedi Alman bilimci ailelerini geride bırakarak altı ay ABD'de çalışmayı kabul etti. Von Braun da onlardan biriydi. Çok önemli Alman bilimcilerden bazıları da doğuya, Sovyetler Birliği'ne yönelmeye karar verdi. Böylece roket uzmanlığı Doğu ile Batı arasında neredeyse eşit şekilde dengelendi. Artık füze yarışının sonraki evresi başlayabilirdi.

Almanlar savaşı kaybetti ve bizde tozlu raflarda yerini almış olan bir tartışma tekrar ortaya getirildi: “Almanya yenilince, bizde mi yenilmiş olduk?”

Soğuk Savaş Sovyetler, V-2 teknolojisinden kalanların bazılarını daha sonra kullanmak üzere sakladıktan sonra, bu teknolojiyi yeniden geliştirmeye koyuldular. Sovyetler Birliği, artık konvansiyonel nükleer bombardıman uçağı yapmaya gücü yetmeyeceğinden savaşı ucuza getirecek yeni bir nükleer başlıklı mekanizma geliştirmeye başladı. Sovyetler Birliği, teknolojik bilgisini uzay yolculuğu için de kullanmak niyetindeydi. Sovyet roket dahisi Sergei Korolev, hem dünyanın ilk uydusu Sputnik 1'in, hem de uzaya ilk insanı, (Yuri Gagarin) gönderen roketin arkasındaki beyindi. Von Braun'un roket teknolojisi üzerindeki etkisi muazzamdı. NASA'nın uzaya ve Ay'a uzanmasını sağlayan Saturn V roketinin ardındaki önemli rollerden biri de ona aitti.

V-2 teknolojisi sadece savaşın ve uzayın keşfinin yüzünü değiştirmekle kalmadı, diğer pek çok önemli keşfe de yol açtı. Ay'a ilk kez ayak basılması, beraberinde çeşitli icatları da getirdi; koşu ayakkabıları için rahat tabanlar, kablosuz elektrik takımları ve hafif yangın söndürme aleti gibi. Elbette bugün kullandığımız internete de kapı araladı.

Yuri Gagarin uzayda gezerken Türkiye’ye baksa şunu görürdü. Halkın plajlara akın edip vatandaşın denize girememesine yol açınca artık işleri tekrar ele almanın zamanının geldiğini düşünenler devrim(!) yaptı. Bunu onurlandırmak için bir de araba yapalım dediler, yaptılar da. Lakin Ankara’nın bağlarından ve büklüm büklüm yollarından geçemeden takıldı kaldı.

Biz zaten en çok “Devrim”in yolda kalanını sevdik…

NOT:

V-2 roketiyle ilgili bilgiler için Jheni Osman’ın “Dünyayı Değiştiren 100 Fikir” kitabından yararlandım.

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Bilal Özdemir yazdı, 369 kez açıldı, 8 misafir olmak üzere 11 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
7 May 16 06:00
Kısa Bir Panorama
70599a3d176391e063aafede792ecdd51462580460

Kısa bir panaromadan uzun bir selamın yankılandığı, sırasız odalı, hayalleriyle dünya genişliğindeki küçük bir gece kondu misafirliğin den bağırışların anlamını araştırın. Herhangi bir tiyatronun bilmem kaç perdelik oyunu olmamasına rağmen dibe vurmuşlukların ağır tütün kokusuna sarılmış, ağır bir dram olması muhtemeldir. Ve muhtemeldir hiç özlenmeyen birinin selamında ki şaşkınlık nidası olması. Elleri kınalı bir kızın belki hiç giyemeyeceği gelinliğin hayalini kurarken ki mutlu çığlıkları da olabilir. Eve fazladan bir boğaz girmesine rağmen mutlak bir inançla ‘rızkı veren ALLAH tır’ deyip geçim derdini unutup yeni doğan bebeğini tüm gücüyle seven bir babanın sevinci de olabilir. Sırasız sobalı bu evlerdeki ağır kasvetli sessizliğe nasıl kulak vereceğiz peki? bir dostun derdine derman olamamanın hüznünü nasıl duyabileceğiz. Sobanın üzerinde ısıtılan suyun, yemeğin varsa evde küçücük çocuklara zarar verebilirin telaşesini nasıl görebileceğiz. Sırasız odalı, sobalı, bu evlerdeki huzuru da anlatabilmek vardı şimdi ama panaroma kısa ve susamak lazım. Çünkü makyajını beğenmeyip tazaleme derdine düşenlere her gece tazelenen umutlardan bahsetmek gecelerimizi heba etmemize neden olabilir. ve biliyorum ki olay buradan ‘bulamadığı için aç kalan insanlarla çok yediği için bide spor salonlarında yediklerini eritmeye çalışan insanların ‘dünyasında görkemli bir kıyasa kadar uzayıp gidecek.

Kısa not: sosyal bir mesaj; yaşamak yada bir şeyler başarmak yada birilerini yenmek yada süslü kıyafetler,sosyal statü vb . durumlar insan olmakla eş değer degildir insanlığın bir örneği ekte(fotoğrafta) dir. 

70599a3d176391e063aafede792ecdd51462580460

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Ahmet Lalbek yazdı, 655 kez açıldı, 6 misafir olmak üzere 10 kişi beğendi, 2 yorum yapıldı.
1 Nis 16 02:00

Ahmet Lalbek

Puan: 883

İnsan Yalnızdır; Allah'ın Dostları Hariç

Sevgili Dostlar;

İçinde " TEFEKKÜR ARALARI" olduğundan, bu yazıyı müsait bir zamanınız da okursanız, daha iyi olur kanaatindeyim.

***

Farkında mısınız?

Siz "neyin?" demeden, ben hemen konuya gireyim. Şu koca evrende bir toz zerresi, hatta bir atom kadar dahi olmayan dünyamıza benzer, sanki sayısız dünyalar keşfetmişiz ve onların üzerinde de bize benzer yada benzemez yine sayısız canlılar/ahbaplar bulmuşuz gibi; her ne hikmetse, kendimizi yalnız hissetmiyoruz.

Evrendeki yalnızlığımız bir kenara, aslında bizler dünyada da öyle değil miyiz? "Efendim benim çok çevrem var, gelenim-gidenim bir sürü". Peki sana Allah'tan bir keder/musîbet/belâ/hastalık geldiğinde; onlar bunları senden giderebiliyor mu?/giderebilecek mi? Buna "her halûkarda" güçleri yeter mi? Hayır; çünkü onlar da aynen senin gibi yalnız ve aciz. Bir sinek senden bir parça koparıp götürse; onu sana geri getirecek güçleri var mı onların? Hangi tanıdığın, içinin feryadını senin gibi hissedebilir? Hadi hissetse de, ne yapabilir senin için; neye gücü yeter? Kolun kırılsa; bunun acısını senden başka kim çekecek? Bir yakının; elinden uçup gittiğinde, ona nereye kadar refakat edebileceksin ki? En fazla mezara kadar; öyle değil mi? Çünkü sen de acizsin, O'da.

Doğarken yalnızdık, yaşarken ve ölürken de öyle; bakmayın çevrenizdekilere, onlarda yalnızdırlar ve herkes esas olarak, yine kendisiyle muhataptır. Yani kendi "ben" iyle. Yûnus' un dedidiği gibi "bir ben vardır, benden içeru". İşte "ben" dediğiniz şey bu. Bizim asıl gerçekliğimiz. "Ben" dediğiniz zaman ne hissediyorsanız, sizin için en gerçek olan da O'dur. O sizin asıl/hakîki/doğrudan gerçekliğinizdir. Siz ondan başkası olamazsınız. Hayatınız boyunca "ben" iniz sizi hiç terketti mi? Yada "ben" iniz gitti de, onun yerine başka bir "ben" geldi mi? Siz hiç, başkası oldunuz mu? Hayır; çünkü o tam olarak "siz" siniz de ondan. Sizin asıl gerçeğiniz sizdeki "ben" dir. O sizin, ahiret ötesi sonsuzluğa kadar da olsa; sizden ayrılmayacak olan tek esasınızdır ve sizi "siz" yapan ondan başka bir şey yoktur. Sizdeki "ben" in bir eşi yoktur; o tektir, yani siz teksiniz, ruhunuz tek... Aynen kar tanelerinin/parmak izlerinin bir eşinin olmaması gibi.

Bu nedenle diyorum ki, "her insan özünde tek ve yanlızdır"; kaderinin esasını/özünü, kendi özü/kendisi tek başına yaşar. Bu gerçek belki, bizi biraz mahsunlaştırabilir. Fakat şimdi söyleyeceğim şey, hem mahsunluğumuzu giderecek, hem de bizi sevince boğacak türden...

Ne mi söyleyeceğim? İsterseniz okumayı burada bırakın ve biraz düşünün/tefekkür edin ve yazının devamını 5 dakikadan sonra okuyun.

Evet... Allah (cc)!..

Şöyle yürekler dolusu bir "Allah" diyelim. Az önce anlattıklarım, yaratılmışlar nezdindeki yalnızlığımızdı. Oysa Allah var! O, bizi yaratandır. Bizdeki "beni" yani ruhumuzu O yarattı. O her an bizimledir, O bize şah damarımızdan daha yakındır, O bizim Sevgilimiz'dir. O bizim Sevgili Allah'ımızdır. O'nun istemesiyle yoktan var olduk, yalnızlığımız bile yoktu, O bizi yaratmadan önce.

Ancak!.. (Burada yine 5 dakika tefekkür edelim.)

Bunları, Allah'ın bizden razı, bize Dost olduğunu farz ederek anlattım. Yani Rab'bimiz bize Dost ise, biz yalnız değiliz. Aksi halde, "Allah korusun" yine başa döneriz. Allah'tan uzak kalmak en kötü yalnızlık değil midir? O durum, bizim için adeta bir yokluk, yada bir hiçlik olmaz mı? Böylece; ahiretimizde de yalnız olmuş olmaz mıyız? Düşünsenize, oradaki yalnızlığımızı!.. Yine Allah korusun; Cehennemliklerin soru ve isteklerine bir kaç cevap verildikten sonra, artık bir daha onlara asla hiçbir cevap verilmeyecek ve onlar orada göremez haldeyken, ateşle başbaşa bırakılacaklardır.

Allah (cc) bizi; yalnızlığın böylesiyle karşılaştırmasın.

Allah (cc) bizi; bu dünyada ve ahiret dünyasında "yalnızlığı kendisinin Dostluğu ile bozulan" kullarından eylesin. Amin.

Ahmet LALBEK

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Yahya Cengiz yazdı, 450 kez açıldı, 8 misafir olmak üzere 10 kişi beğendi, 1 yorum yapıldı.
29 Mar 16 02:00

Yahya Cengiz

Puan: 493

Kimi Yer Kimi Bakar

Bugünlerde hüzünlüyüm bilmiyorum sebebini okul iş aş kaygısı herkesin sırtında bir dünya yük bir dünya dediysem gerçekten de bir dünya. Ağzı açılan ''ah yalan dünya'' ''vah yalan dünya''!. Sahi sen neymişsin be dünya.

Geçenlerde bir haber okudum bu kadar da olmaz dedim. Gerçek biz miyiz? bu canavarlaşan insanlar bizler miyiz? Anne kocasını aldatır evlat yakalar ve ödül : bingo, anne sevgilisi tarafından öldürülmek. ne oldu bize a dostlar bize bir haller oldu. bozuldu ahval. Nerede ümmet nerede devlet?

Gerçi ümmet dediğime bakmayın siz o eski Müslümanlara ait bir sıfattı. Şimdi ise sadece Müslüman görünümlü devletlerin süslüman milletleri. Böyle dediğim için kızacaksınız bana biliyorum. Ama kızmayın a dostlar. Hani ümmet bir vücudun organları gibiydi. Tırnak kırılınca saç sızlardı hani? dedim ya müslüman görünümlü devletlerin süslüman milletleriyiz. Gerçi eski ruhu taşıyan birkaç gönül atıyor halen ama yetmez. Kelebek etkisinden bahsediyor herkes de arkadaş sen kalkmazsan ben kalkmam biz kalkmazsak nasıl olacak o etki? hem neresinde bunu tepki? Sadece sloganik bir tepki ardından bir mermi de sen at mazluma zaten az önce sloganlarınla düşmanı kahrettin ya. Olmaz demeyin bir küçük kıvılcım belki bir etki gösteremez lakin birden fazla küçük kıvılcım bir alev meydana getirir. Alevi tutuştuktan sonra hiçbir yangının önüne geçilmez. Netekim ceddimize bir ayna tutalım. Bir orman yangını gibi küffarın sinesinde yanıyorduk. Şimdi bize köz diyeceğim ama nafile bizden köz değil olsa olsa kül olur. Kül olduk da kul olamadık.

Olumsuz ve yanlış ne kadar şey varsa olduk lakin olması gerekenin gölgesine acayip acayip bakar olduk. Eeee ne demişler kimi yer kimi bakar kıyamet ondan kopar. Bakmaya devam edelim güzel ülkem biz baktıkça birileri yemeye ve onlar yemeye devam ettikçe kıyametin kopması da yakınlaşmaya devam ediyor. Aman nolcek canım daha onlar genç! tabi ablacım tabi...

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Ahmet Demir yazdı, 484 kez açıldı, 5 misafir olmak üzere 12 kişi beğendi, 2 yorum yapıldı.
25 Mar 16 17:00

Ahmet Demir

Puan: 885

Bizi İstanbul'a Bırakmayın

Bugün İstanbul'un acı bir yüzünü daha gördüm. Yağmurlu bir havada saatlerce trafik çektikten sonra İstanbul'un ücra bir köşesine geldik. Çamurlu yollardan yürüdük, sağda solda birkaç gecekondu. Beklemeye başladık.

Tanıdığım bir kişi değildi, yıllar önce memleketini bırakıp gelmiş, İstanbul'a yerleşmiş sizin bizim gibi bir insandı muhtemelen. Sadece bizden büyüktü.

Önce akrabalarını gördük. Sonra belediyenin yeşil arabasıyla kendisi geldi. Omuzlara alıp, daha önce hazır edilmiş mezarının yanına koydular. 30-40 kişi ancak vardı. İmam, elinde taşınabilir bir hoparlörle biraz yüksekçe bir yerden yönlendirmeler yaptı. "İçeri iki kişi girsin, kapağı yavaşça kaldırın, kuşaklarından tutup indirin, kuşakları çözün..."

İstanbul'un bu dereli tepeli yerinde, çamur içinde zor bir görevdi bu bence. Bir an cenaze canlansa, "durun, beni nereye gömüyorsunuz, burası neresi, babam-dedem nerede" dese yeriydi.

Ortalıkta bir avuç insan vardı, bir de benim gibi alakasız bir güruh.

Bana sorarsanız, bu adam doğduğu topraklarda olmalıydı, eğer ata bindiyse at koşturduğu topraklarda, koyun otlattığı, çeşmelerinden kana kana su içtiği yerde defnedilmeliydi.

Bu grup içinde ben olmamalıydım. Çocukluk arkadaşları, komşu köylerin ahalisi, köyün delikanlıları, 7 kuşaktan akrabaları olmalıydı.

30 köyden insan olmalıydı burada, 30 kişi değil.

Ey gurbetin şekil bulmuş hali İstanbul! Niçin bu kadar insanı köklerinden koparıp, hayallerinle kendine çağırdın. Bak, insanlar sahipsiz, kalabalık içinde yalnızlığı çektikleri yetmiyor, şu son yolculuklarında bile yalnız.

Utan kendinden.

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
27 Mar 19:55

Teşekkür ederim, dönüş yolunda yazmadan edemedim.

27 Mar 17:51

Sempatik, duygusal, hoş bir yazı olmuş.

Emre Altuntaş yazdı, 440 kez açıldı, 14 misafir olmak üzere 17 kişi beğendi, 1 yorum yapıldı.
19 Mar 16 01:00
Kalite-Li İnsan

Bir şeyin bilinen en iyi özellikleri bünyesinde taşıması durumu, kalitenin tanımıdır. İnsanlar insan olmayı unutmuşken biz burada bu kaliteli insan konusuyla ilgili birkaç kelam edelim dedik.

Bence dünyadaki en kaliteli insan kendini tanıyan ve benliğinin farkında olan; nasıl bir yaşantının içinde olursa olsun kim olduğunun farkında olup ona göre yaşamasını bilendir. Gündelik yaşantımızı sürdürdüğümüz ortamlardaki insanlara bakacak olursak birçoğunun kendi benliğini unutup hayal dünyasında yaşadığını görürüz. Ben bu tip insanları gizli şizofren olarak tanımlıyorum. Bu tip insanların mutlu olması neredeyse imkansızdır. Çünkü hayal dünyasında yaşadığı için kendini gerçekten mutlu edecek olan şeyin Everest tepesinde olduğunu düşünür ve oraya ulaşmanın imkan boyutunda olmadığının farkına vardıkça da umutsuzlukla karışık mutsuzluk yaşarlar. Bir ihtimali vardır umudu ile de anlık mutlu olurlar yani bu kısır döngü içinde kendini yer bitirirler. Aslında mutluluğunun çözümü yanı başındadır ama kördür gözü, onun farkına varamaz.

Bizi mutlu edecek olan şey benliğimizin farkında olup önceliklerimizi belirleyip bununla yaşayabilmektir, yani aç olan gönlümüzü küçük şeylerle mutlu edip doyurabilmektir. Hayal dünyasının toz pembe odalarından çıkıp gerçek dünyada yaşamak ve bunu devam ettirebilmek ümidimle, sağlıklı mutlu günler diliyorum.

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Aykut Giray yazdı, 673 kez açıldı, 5 misafir olmak üzere 14 kişi beğendi, 3 yorum yapıldı.
15 Mar 16 21:00

Aykut Giray

Puan: 735

Dev-Mem

Hemen başlığa bakıp yargılamayın. Yasal olmayan herhangi bir durum yok. Başlığın açılımı “Devlet Memuru”. Memleketin en büyük devrimci grubudur, ama sadece mesai saatleri içinde ve ekran karşısını geçtiklerinde. Eskiden daha çok “Mesailer” olarak bilinirlerdi. Ancak onların asıl trajedisi SGK’dan sonra başladı. Hüzünlerine hüzün katıldı. Artık en sevdikleri müzik eseri “Bir Sandığım Var” oldu. Bakınız: link

Devletin tatil köylerinde geçirilen (Nasıl yani? Devletin tatil köyü mü vardı? Demeyin. Gerçi demezsiniz biliyorum) saadet günleri mumla aranır oldu. Artık gelen iktidarla birlikte değişen -erkekler için- bıyık boylarının uzatılıp kısaltılması ya da benim de babaannem başörtülüydü (oha abicim sen zaten 60 yaşındasın, babaannende 120 falandır artık!) gibi cümlelerde kesmiyordu artık. “Geldikleri gibi giderler” cümleleri de bir anlam ifade etmiyordu. Çünkü her yerdelerdi. bir türlü gitmiyorlardı. Onlar ise koskoca devlet memuruydular. Bu kadar rencide edilmeyi hak etmemişlerdi.

Gündem hızla takip edilmeliydi. Sanat ve edebiyat için Posta gazetesi, gündem içinde Sözcü gazetesine abone olunmalıydı. İnternete de artık bir şekilde alışılmalıydı. Özellikle facebook tam da bu işler için biçilmiş kaftandı.

Nihayet istedikleri gibi hareket edebileceklerdi. Postadaki şiirleri okuyup içlenecekler, gazetedeki bulmacayı çözüp Alzheimer hastalığıyla bile mücadele edebileceklerdi. Sözcüden köşe yazarları takip edilecek, okunan her köşe yazısından sonra tatmin olmuş bir şekilde sigara içilecekti (KAMU SPOTU: Sigara sağlığa zararlıdır! DEV-MEM de olsan böyle “hık, hık edip götürür valla!”). haberlerin kalan kısmı da internetten takip edilecekti. (NOT: Muhtemelen takip ettikleri Hasan Cemal, Yılmaz Özdil, Bekir Coşkun vs. gibileri köşe yazılarını yazdıktan sonra testisi elinde pınarın başına gidiyorlardır. Çünkü onları ancak boy abdesti temizler. Gitmiyorlarsa mesele büyük demektir.) Facebook’tan en atarlı giderli şeyler seçilip paylaşılacak, bu arada göz ucuyla da “Survivor”a bakılacaktı (Duyarlılıkta bir yere kadar canım!).

Ertesi gün işte, “yuh sizin insanlığınıza be, ülke yangın yerine dönmüş siz neler izliyorsunuz? Cık cık cık…” denilecekti.

Bu arada çocuklar da iyi yetiştirilecekti. Örneğin, bilgi yarışmasında hiçbir şey bilmediği için elenen genç yarışmacı; “Hiçbir şey bilmiyor olabilirim, ama Atatütkçüyüm…” deyip olaydan sıyrılmasını öğretilmeliydi. Biz de; “tamam abi, Atatürkçüymüş, dağılalım o zaman” demekten başka bir şey bırakmıyorlardı. Bu kadar da değil. Hatta o derece iyi yetiştirilecekti ki, Rusların hala komünist olduklarını zannedeceklerdi. Aynen şuradaki gibi: link

(Bu arada bir hatıramı anlatayım. Ben ilkokuldayken, sabahları ‘Andımız’ı hep üniformalı ve üniformasız devlet memurlarının çocukları okurdu. Biz hiç okuyamadık. Niye? Çünkü durumumuz yoktu. İşte bu nedenle, andımız kaldırılınca koskocaman bir kahkaha attım ve havalara zıpladım. Aklıma geldikçe gülerim, acı acı.)

Bir de bu DEV-MEM’in emekli versiyonları vardır ki evlerden ırak! Bir kısmı kahvelerde kanla ve vahşetle orgazm olmuş (muhtemelen, Freud yaşasaydı bizim DEV-MEM’le ilgili bir araştırma yapardı.) bir şekilde yazdıkları köşe yazılarını okuduktan sonra “cık, cık, cık” deyip, gazeteyi okey oynayanlara doğru dönüp “memleket elden gitmiş, siz hala okeye dönün” diyen modeli vardır. Okey oynayanlar da; “iyi de bey amca, madem o kadar duyarlısın çık dışarı sen kurtar” deyince kaşlarını çatarak bakar ve hiçbir şey yokmuş gibi çayını yudumlamaya devam eder.

Emeklilerin camiye gidenleri ise daha da acayiptir. Emekli olduktan sonra iki sure öğrenip, namazı bunlarla kılar, kılmakla da yetinmez camiye girdiklerinde ilk baktıkları yer müezzinin bulunduğu yerdir. Eğer boşsa heyecanla oraya otururlar. Yer doluysa dışarı da söğüdün dibinde millete ayar vermeye koyulur. Bir de bunların takvim yapraklarından öğrendiklerinden fetva verenleri vardır ki, düşman başına!

(Yine bir hatıra, bu amcalardan bir tanesi safın ip gibi olmasını o kadar abarttı ki görmeliydiniz. İki kolunu açtı ve “Sen sağ baştaki bir ayak ileri, sen soldan üçüncü göbeğini içine çek, onun yanındaki sallanma” şeklinde konuşmaya başladı. Safta bulunan nur yüzlü bir hacı amca da sessizce “Tövbe Estağfirullah, Tövbe Estağfirullah” diyerek namaza durdu. Yani derdim çoktur hangisini anlatayım!)

Yani özetle, kısacası, sözün özü, maaş bordrolarında uçak yapıp pencereden atacaktık. O uçaklar kamikaze gibi dalış yaparken, biz de devrim yapacaktık ki, “hoppalaaa” mesai saati bitti. Zaten bu ek göstergeyle devrim bile yapılmaz…

NOT: Şimdi bu notta “tabi ki bütün memurlar öyle değil, içlerinde iyileri de var” gibi beklentisi olanlar yanılırlar. Öyle bir derdim yok. Memlekette eleştiriden bahsedenleri eleştirince yaygarayı koparıyor. Memleketimizde her mesleğin kutsal olduğuyla ilgili bir algı var maalesef. Örneğin, öğretmenlik çok kutsaldır gibi sözlerle çok karşılaşırız. Tamam, öğretmenlik kutsal olabilir ama öğretmenlik yapanı ne yapacağız? William Arthur Ward’ın bir sözü var. Şöyle diyor: “Vasat öğretmen anlatır. İyi öğretmen izah eder. Süper öğretmen gösterir. En iyi öğretmen ise ilham verir.” Bir söz daha vardır: “Öğretmek olmak için üç iyi neden vardır: Haziran, Temmuz, Ağustos…’ Kendi adıma bırak iyi öğretmeni vasat öğretmeni bile zor denk geldim. Tamam öğretmenlik mesleğine saygı gösterelim ama her öğretmene de aynı saygıyı göstermek zorunda değilim. Ben yine de öğretmen olanların bir kısmı diyeyim de başıma bir şey gelmesin. Neyse konu öğretmenlik değildi. Kısaca demek istediğim, hayatınızın herhangi bir döneminde muhtemelen yukarıda anlattığım gibi birine denk gelmişsinizdir. Ama neyse ki azınlıktalar da biz de dalga geçebiliyoruz. Çoğunluk olsalardı halimiz haraptı…

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
01 Nis 15:03

Teşekkür ederim. Bilinçli bir tercihti :)

29 Mar 01:27

"Not" kısmı çok hoş olmuş! Yani ordaki açıklama telaşı (parodisi?). Bilmeden yapılmış olabilir, bilinçli yapıldıysa ayriyetten kutlarım :D

Abdullah Taha Orhan yazdı, 348 kez açıldı, 3 misafir olmak üzere 5 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
11 Mar 16 13:00
Sakal Nelere Kadir?

Yine bir otobüs ve sakal hikayesiyle karşınızdayım. Bu sefer hikayemizin kahramanı konuştuğu Farsça’nın bir lehçesi olabilecek dilden anladığım kadarıyla Afganistanlı bir abimiz.

Sabah otobüse binip en arkaya doğru ilerlediğimde bana doğru gülümseyen bir yüz fark ettim. Tabii üzerime alınmadım pek, neyim vardı ki bana böyle iltifat edilsin?

Derken o en arka sırada oturan gülümseyen yüzün sahibine yaklaştıkça bana gülümsediğini anlamış oldum.

Benden yaşça büyük olduğunu düşündüğüm Afgan bir abiydi bu. Ben de kendisine gülümseyip ayakta kendime bir yer buldum. Derken arkamdan dokundu Afgan abi. Buydu oturun diyordu beden diliyle. Ben de bu nazik ikramı nazik bir şekilde geri çevirip ayakta durmaya devam ettim.

Şaşırmıştım. Benden büyük biri bana niye yer versindi ki?

Neden olabileceğini düşünürken aklıma iki ihtimal geldi.

Toplumların otobüste yer verme adetleri de birbirinden farklılık gösterebiliyor. Bunu daha önce müşahede etmiştim. Örneğin bazı toplumlarda sanırım liseli bir genç bile olsa kadınlara mutlaka yer verilirdi. Biz de ise böyle bir hareket neredeyse hareket olarak algılanabilecek bir davranış.

Bu örnekte de sanırım bunun farklı bir örneğini yaşadık. Tahminim bu Afgan abinin sakalıma hürmeten bana yer vermek istemiş olabileceği. Diğer bir ihtimal de farklı milletlerden insanların birbirlerinin yaşlarını tahmin etmede karşılaştıkları zorluktan mütevellit benim kendisinden yaşlı olduğumu düşünmüş olabileceği.

Nitekim özellikle güneydoğu asya toplumlarında sakal olmadığı için 20 yaşında bile olsanız eğer sakallıysanız sizi 40’li yaşlarda sanabilirler. Bunun tersi bizim için de geçerli. Çoğunlukla asyalıları olduklarından daha genç tahmin ederiz.

Hasılı, sakalın bazen böyle pozitif tesirleri de olabiliyor demek ki.

İstanbul daha çokkültürlü bir yer oldukça bu ve benzeri hikayeler bizim için adiyattan olacak belki.

Kim bilir…

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Bilal Özdemir yazdı, 385 kez açıldı, 5 misafir olmak üzere 7 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
8 Mar 16 01:00
Toplumcu Gerçekçi Bir Garip Rüya

Uçsuz bucaksız topraklar seriliydi önümde. Bilmediğim bir zamandı. İlkel bir zamanın en ilkel yeriydi ama iyiydi denge denilen şeyin en muhteşem en uç noktasıydı. Fabrikalar,bacaları duman tüten fabrikalar yoktu, fok balıkları derileri için öldürülmüyordu. İnsanlar kuşlar kadar özgür ve sadece ürettiklerini tüketiyorlardı kimse kimseden çalmıyor, küresel ısınmanın adı dahi bilinmiyordu.

Sonra ilerledi zaman ulus devlet zamanlarının en modern yerindeydim. Dünyamı ağlıyordu, insanlar mı çok ölüyordu, bankalar mı çok sömürüyordu anlayamıyordum anlamaya da çalışmıyordum.

Erdem kavramının ikinci planda olduğu bir zamandı. Aslında o zaman diliminde yaşayan insanlar mıydı? Onu da pek anlayamamıştım .

Hareketleri nizamiydi çünkü programlanmış bir makine gibiydiler. Hemen hepsi ve hemen her sabah aynı saatte uyanıyor, aynı saate işe başlayıp, aynı saate işten çıkıp, aynı yoldan, aynı eve gelip, aynı işleri yapıp uyuyorlardı. Ve bu durmadan devam eden bir döngüydü.

Ve anladığım şu ki; Biz ilkellikten modern bir zamana yol almaktan ziyade, modern bir zaman dilimini terk edip yok oluşa doğru bir serüvenin içinde tıkılıp kalmıştık. Her şey sonsuz bir hızla tükenmeye çalışıyordu ve ben olağan gücümle korkuyordum.

Birden uyandım beynimi kemiren motor sesleri arasında pencereye yöneldim ama ancak ve sadece evimin önünü görebiliyordum ve kahretsin ki gök yüzümde yüksek binaların istilasını istilasına uğramıştı.

Kapadım gözlerimi ve sonra gittiğim o ilk zamanın özlemini en ince detayına kadar his ettim.

Her şeyi ne kadarda kötüye götürmüşüz diye düşünürken tekrar uyuma dileği içindeydim.

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Emre Altuntaş yazdı, 641 kez açıldı, 14 misafir olmak üzere 16 kişi beğendi, 2 yorum yapıldı.
28 Şub 16 09:00
Cahil Zihniyet

Son günlerde artan ve artmaya da devam eden bir konudan bahsetmek istiyorum. Düşüncelerimi elimden geldiğince kısa tutmaya çalışacağım. Tecavüz saldırı anlamına gelir. Bazen hakka, bazen namusa olur. Hak kısmından çok namus kısmına değinmek istiyorum. Polis kayıtlarına geçmiş istatistiklere göre Türkiye’de kadınların %35,6 sı bazen;%16,3 ü sık sık aile içi tecavüze uğruyor ve her 4 saatte bir tecavüz veya tecavüze yeltenme suçu işlenmektedir.

Tecavüzün ülkemizde bu kadar fazlaca yaşanmasının birçok nedenini sayabiliriz. Temeldeki neden zihniyet bozukluğudur. Bana göre suçun fazlası erkeklerdedir. Fıtrat olarak kadınlar daha zayıf yaratılmışlardır(Şunu da belirtmeliyim ki bence kadınlar erkeklerden daha zekidir.)Zihniyet bozukluğu yaşanmasının temel nedeni ise bayanları cinsel obje olarak görmek ve cahilliktir. Turistlere tecavüz eden adamın açıklaması aynen şöyle:’’Turist bana gülerek merhaba dedi, ben de benden hoşlanıyor zannettim ve tecavüz ettim.’’Şimdi güler misin ağlar mısın? Bayanları da bir konuda eleştirmek istiyorum tabi ki hepsini değil bir kısmını… Bayanlar erkeklerden daha zariftir ve daha değerlidir. Ancak şimdiki devirde bazı bayan arkadaşların o kadar düşük hal ve hareketleri var ki… Şimdi bu bayan arkadaşlar kendine gereken değeri vermezken tabi ki de karşı cinsten kendine değer vermesini bekleyemez. Bu mantığa aykırı olur. Bence bayanlar kendilerini biraz gizlemeliler. Çünkü günümüzde, kadına cinsel obje değil de insan gözüyle bakabilen zihniyete sahip erkek oranı neredeyse yok denecek kadar az durumda.

Son olarak ta huzur İslam dadır. İslamı düsturlara göre yaşanan hayatların artması dileğimle, inşallah böyle tatsız, hayat karartan, insanların psikolojilerini alt üst eden olaylara neden olan insan zihniyeti bulunmayan kişiler doğru yola, doğru zihniyete ulaşırlar.

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
26 Nis 15:26

Teşekkür ederim.

02 Mar 01:06

Misafir

başarılı bir yorum olmuş,kaleminize sağlık.

Aykut Giray yazdı, 1 kişi sahiplendi, 675 kez açıldı, 6 misafir olmak üzere 15 kişi beğendi, 9 yorum yapıldı.
27 Şub 16 21:00

Aykut Giray

Puan: 735

Erkekleri Hadım Edelim!!!

Aslında yazmaktan çok okumayı severim. Çünkü yazma konusunda yetenekli değilim. İnternette birçok yeri takip etmeye çalışıyorum. Geonalist’i de bu nedenle takip ediyorum. Çünkü bazen gizli cevherlere bu gibi sitelerde denk gelebiliyorsunuz. İsmini ilk kez duyduğunuz yazarlar, kafanızda bir şimşek çakılmasına veya ufkunuzun genişlemesine vesile olabiliyor. Her ne kadar yeni üyesi olsam da Geornalist’te de böyle yazan ve kendilerini heyecanla takip ettiğim yazarlar var. Ama yazıların çoğunluğu -üzgünüm ama- çok sıradan ve anlamsız. Bazıları da var ki, günlük olaylardan nemalanmak amacından başka bir derdi yok.

Bu tarz yazılara özellikle taciz/tecavüz gibi olaylardan sonra artış gösteriyor. Ve bu yazıların çoğunu da erkekler yazıyor. Ama çoğu da bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olan, birkaç tane daha fazla ‘like’ alabilmek için yazılmış. Bıraksan; ‘Bizim gibi duyarlı olanlar hariç, tüm erkekler hadım edilsin!’ diyecekler.

Niyetim, burada kimseyi rencide etmek değil. Ancak sözü edilen hadiseler dünyanın her yerinde ve çoğunlukla gelişmiş ülkelerde daha fazla yaşanan olaylar. Bunu söyleyerek, aşağılık insanların işlediği bu suçları sıradanlaştırmıyorum. Çocuklara, kadınlara, hayvanlara işkence eden/tecavüz edenlerin direkt idam edilmesini istiyorum.

Ama burada kendi toplumumuza bu kadar haksızlık yapılmasına itiraz ediyorum. Sanki bütün kötülüklerin merkezi burasıymış gibi yazılar yazılmasını kabul edemiyorum. Dünyada, özellikle Güneydoğu Asya’da çocukları fahişelik yapmaya zorlayan -üzgünüm ama bunu söylemek zorundayım- piyasayı ayakta tutanlar çok gelişmiş beyazlardır. Tabi ki bizim toplumumuzda sütten çıkmış ak kaşık değil ama kendimize bu kadar da haksızlık yapmayalım. Öyle hemen gaza gelmeyelim.

Son sözümde bu tarz yazıları yazan arkadaşlara: Erkekliğinizden utanmadan, kadın olmanın zorluklarına dikkat çekmeden önce biraz araştırma yapın. Dünyada bu konularda yapılan çalışmalar ve bu çalışmaların sonucunda yapılan istatistikler var. Bunları ‘Wikipedia’da bile bulabilirsiniz. Yukarıdaki istatistikte oradan alınmıştır. Tablo şaşırtıcı gelebilir. Birkaç ‘like’ uğruna gaza gelmeyin.

Yine tekrar ediyorum. Bu suçları işleyenlere en ağır cezalar -bence idam- verilsin. Ama bir şey yazacaksak birazcık araştırma yapalım lütfen. Bu arada yazıyı eleştirecek olanlara bir tavsiyem var. İlk taşı en günahsız olanınız atsın. Olur mu?

-Bahsettiğim Wikipedia sitesinin linki: link

-Bugünkü Sabah gazetesinde yer alan dünya tecavüz raporunun linki: link

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
28 Şub 23:42

Hattta, kapitalizmin kökeninin bile Çin'e dayandığını gösteren çalışmalar var. Ayrıca bu gelişmişlik/gelişmemişlik konusu çok derin. Kime göre neye göre. Oraya hiç girmeyelim.

28 Şub 23:36

Memleketimizde sosyal bilimlerin gelişmesindeki en büyük engel de bu kısımdır. Geçen yüzyıldan kalmış kalıplara sığınılır. Örneğin, 'Şark Despotizmi' gibi. Ama son zamanlarda yapılan çalışmalar bunun böyle olmadığını gösteriyor.

İncelikli Hayta yazdı, 310 kez açıldı, 2 misafir beğendi, henüz yorum yapılmadı.
26 Şub 16 21:00
Kadın Olmak

Halamın bir oğlu var Yılmaz abi. Biraz saftır ama temiz kalplidir. Rahmetlik annesi de öyleydi. Allah rahmet eylesin. Saf olduğu için ona askere gidemez raporu alındı. Evlendirdik ve bir de dünya güzeli kızı oldu 6 yaşında.

Sonra kimlik kontrolü sırasında Yılmaz abiye asker kaçağısın doğru askere dediler. Garibim gitti 6 ay kadar askerlik yaptı İzmir ve Kahramanmaraş'ta. Askerden geldiğini duyunca ben de ziyaretine gittim. Biraz sohbet hoşbeş derken dedi ki Yılmaz abi: "İyi ki erkek çocuğum yok askerlik çok zor." dedi. Ben de ona bu ülkede damacanalarla bile ilişkiye girildiğini kedilerin insanlık dışı muameleden dolayı makatının yırtıldığını söyleyemedim. Soramadım böyle bir yerde kız olmayı bir hayal et, düşün abi diye.

Söyleyemedim yolda kaybolduğu için adres soran bir kızın dedesi yaşta bir adamın tecavüzüne uğradığını.

F.Ç. adlı bir kadının internet bağlamaya gelen bir işçi tarafından canice tecavüz edildiğini diyemedim.

17 aylık bebeğe 3 kişi tecavüz etmişti. Ya buna ne demeli. Tecavüz, kadın cinayetleri gündelik yaşamın monotonu haline geldi artık bu ülkede abi. Bir daha düşün söylediğin cümleyi diyemedim Yılmaz abime. Oysa bu ülkede kadınların aldığı nefesten bile tahrik olanlar vardı.

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.