İyi Yazarlar
İyi Okurlar

Kürşat Koyuncu

1 / Puan: 11274

Ankara

Abdullah Fakiroğlu

2 / Puan: 6184

İstanbul

Bulut Sever

3 / Puan: 3812

İstanbul

Ozan Bilican

4 / Puan: 1717

İstanbul

Ömer Poyraz

5 / Puan: 1701

İstanbul
İstanbul

Salieri Alt Tire

7 / Puan: 1489

İstanbul

Detroitli Kızıl

8 / Puan: 1244

İstanbul

Osman Batur Akbulut

9 / Puan: 1213

Kırıkkale

Sıla Münir

10 / Puan: 1175

İstanbul

Mücahid Cesur

11 / Puan: 899

İstanbul

Mustafa Karayel

12 / Puan: 867

İstanbul

Ferit Çaydangeldi

13 / Puan: 849

Ankara

Ali Turan

14 / Puan: 808

İstanbul

Moko Ju Balala

15 / Puan: 786

İstanbul

Müsemma Şahin

16 / Puan: 747

İstanbul

Mümin Yolcu

17 / Puan: 728

İstanbul

Sezer Emlik

18 / Puan: 652

Bartın

Alpay Gökçe

19 / Puan: 635

İstanbul

Mesut Toprak

20 / Puan: 627

Ankara

Yamanduruş

21 / Puan: 617

Sakarya

Ahmet Lalbek

22 / Puan: 617

Erzincan

Muharrem Morkoç

23 / Puan: 604

İstanbul

Ahmet Demir

24 / Puan: 574

İstanbul

Kumru

25 / Puan: 510

Adana

Emre Keleş

26 / Puan: 450

Ankara

Aykut Giray

27 / Puan: 415

Yozgat

Sadık İbrahim

28 / Puan: 385

İstanbul

Lagari Alıntılar

29 / Puan: 383

İstanbul

Kerem Yüksel

30 / Puan: 380

İstanbul

Bir sonraki paylaşıma yaklaşık 03 saat 47 dakika kaldı.

Lagari Alıntılar yazdı, 396 kez açıldı, 16 misafir olmak üzere 17 kişi beğendi, 1 yorum yapıldı.
31 Ara 16 22:00
Evren 11 Boyutlu mu?
e370aaff0d5d30b08b6972c3b5385a3d1483210584

e370aaff0d5d30b08b6972c3b5385a3d1483210584

Sicim teorisi, kuantum (mikro) ile kütle çekim (makro) teorilerini birleştirmişti, ancak kütle çekimini tam olarak açıklayamıyordu. Çünkü evrendeki 4 temel kuvvetten biri olan kütle çekim (yer çekimi), diğer kuvvetlere göre çok zayıftı ve neden olduğu bilinmiyordu.

Bu sorunun cevabı sicim teorisinin temellerinde arandı ve sonunda bir çözüme ulaşıldı: "farklı evrenler" kütle çekimini zayıflatıyordu. Bir yandan algılayamadığımız 7 boyutun olduğunu öğrenmek, diğer yandan başka evrenlerin varlığını kabul etmek insanlar için zordu. Ancak matematiksel denklemler ve fiziksel yorumlar, kaçınılmaz olarak açığa çıkan bu gerçeğe işaret ediyordu: 11 boyutta çoklu evrenler.

Fiziğin çoklu evrenler ya da paralel evrenler dediği gerçeğe, eskiler “evren içre evrenler” diye önceden işaret etmişlerdi. Teoriye göre bizim dışımızda çok sayıda evren var ve bunlar da bizim evren gibi sicimlerin oluşturduğu zarlardan (membranlardan) oluşuyor. Bu olayı, bir küvetteki baloncuklar gibi düşünün. Çok sayıda farklı boyutlarda baloncuklar var, her bir baloncuk başka bir evren demek. peki kaç tane evren var? Bu sorunun net cevabı yok, ancak teoriye göre binlerce, milyonlarca hatta sonsuz sayıda paralel evren olabilir.

Evrenimizde ışık hızını geçmek pratikte mümkün değil. Ancak denklemlere göre bu hız aşıldığında kütle sanallaşıyor (soyutlaşıyor). Madde soyut olunca, enerji de soyut olacak, bu da o evrendeki kütle enerji tüketmeyecek, üretecek demek (negatif entropi). Bunun anlamı, zaman oku tersine işlediği için bu evrenlerde zaman tersine akabilir ya da durmuş, yani sonsuz/ebedi olabilir demek. Evrenimizde yaşaması mümkün olmayan bu sanal (soyut) yapılar, diğer boyutlardaki başka evrenlerde varlık gösteriyor olabilir (takyonlar?). Yani maddenin, enerjinin, mekanın, uzayın ve zamanın bizimkine hiç ama hiç benzemediği evrenlerden (alemlerden) bahsediyoruz!

Teoriye göre, bulunduğumuz evrenden diğer evrenlerin bulunduğu uzaya/evrene geçmek normal şartlarda mümkün değil. Benzer şekilde, yine normal şartlarda 11 boyutlu hiper uzaydaki diğer evrenlerle bizim iletişim kurmamız mümkün değil.

Hawking’e göre beynimizdeki hiçbir şey, bir bütünden bağımsız olarak gerçekleşmiyor. Çünkü her şey birbirine bağlı sicimlerden oluşuyor. Birinin kötü haberini daha bize söylenmeden hissetmek ya da bir şeyin daha gerçekleşmeden içimize doğması da aslında bununla ilgili. Bizim dünyamız ve evrenimiz de sicimlerden oluşuyor, diğer evrenler de ve hepsi 11 boyuttaki, süper bir sicim (büyük zar) içinde.

Daha da ilginç olan, diğer boyutlardaki tüm evrenlerin 11. boyuta doğru hareket ettiği ve 11.boyuttan diğer tüm evrenlerin görülebildiği. Yani boyutlardan bağımsız, soyut ya da somut olan ne varsa, her şey bir şeye doğru meyil ediyor ama bir şey zaten her şeyin içinde.

Bu bölümü graudy’nin bir sözü ile bitirelim: “evren, gerçeğin dış ve görünen yüzüdür. gerçek ise evrenin iç ve görünmeyen yüzü...”

d022a609b453ed21bd09d9eb243619df1483210598

Lagari Alıntılar yazdı, 747 kez açıldı, 27 misafir olmak üzere 31 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
12 Ara 16 22:00
Sicim Teorisi
3230266d7b5cca0f39e28efbeedf6eb91481568988

3230266d7b5cca0f39e28efbeedf6eb91481568988

Einstein’ın teorisi gezegenler, yıldızlar, karadelikler gibi dev boyuttaki şeylerin mekanizmasını açıklıyor ama kuantumu açıklayamıyordu.

Kuantum teorisi de, atomaltı parçacıkların davranışlarını, tabuları yıkan bir anlayışla açıklıyor ama konu makroya geldiğinde duruyordu. Her 2 teori de ispatları yapılmış, bilim çevrelerince kabul görmüş çok önemli, devrim niteliğindeki teorilerdi ama sanki bir şey eksikti. Evreni tamamen kapsayan, her şeyin açıklamasını bilimsel olarak yapan, mikro ve makroyu birleştiren başka bir teoriye ihtiyaç vardı. Bu noktada karşımıza stephen hawking çıktı ve “herşeyin teorisi” olarak da bilinen m-teorisini ya da sicim (tel) teorisini geliştirdi.

Hawking, bu teoriyle makro boyutu açıklayan Einstein’in teorisi ile mikro boyutu açıklayan kuantum teorisini tek teoride birleştiriyordu. Bu teorinin özünde, atom altı parçacıkların nokta şeklinde maddesel değil, sürekli titreyen tel (sicim) gibi olduğu kabulü vardı. buna göre, evrendeki istisnasız her şeyin özünde enerji vardı ve her şey hareket halinde, çok çok küçük boyutlarda sürekli titriyordu.

Herşeyin özünde enerji olduğunu bilim yakın zamanda keşfetti, ancak spiritüel açıdan durum farklı. çünkü bazı dinlerin temelinde bu var. Mesela, budizm'de her şeyin temelinde enerji vardır. Nirvanaya giden yolun en temeli “boşluk"tur, bu boşluğun özü ise enerjidir. antik mısır’da da benzer durum var. mısırlılar, her şeyin temelinde "çekirdek" dedikleri titreyen şeyler olduğunu düşünürlerdi. Kabala’da da durum farklı değil. Kabala inancının temelinde “ışık” vardır, ancak bildiğimiz anlamda değil, tanrı’nın "sınırsız ışığı"dır. islam’da ise tasavvuf anlayışında benzer durum var. İbn-i Arabi’nin her şeyin özü dediği cevher-i ferd, titreyen tel (sicim) ile aynıdır. Tasavvufa göre, cevher-i ferd ilk olarak herşeyin başı olan elif harfinde başlar, önce harfi, sonra kelimeyi ve kainatı oluşturur.

Enerji konusuna devam edelim ancak bunlar bilimsel olarak kanıtlanmadı. Meşhur bilim adamı Nikola Tesla şöyle demişti: evrenin sırlarını öğrenmek istersen herşeyi enerji, frekans ve titreşim olarak düşün! Tesla’ya göre evren büyük bir titreşimden (enerjiden) başka bir şey değildi ve bizler de bu titreşimin küçük birer yansımalarıydık ve biz dahil canlı cansız her şey, düşüncemiz bile bir tür enerjiydi (telepati?) ve her şeyin ama her şeyin özünde enerji vardı

Tesla’nın bu düşüncesine benzer şekilde, insanın ve evrenin bir tür enerji olduğunu farklı inançlar farklı tanımlamalarla anlatmıştı. Buna göre, insan bedeninin çevresinde, sıradan insanların göremeyeceği bir tür enerji alanı ya da meşhur tabirle "aura" var! Üstelik aura sadece insanlarda değil, canlı cansız herşeyin etrafında var ama canlılardaki hareketli, cansızlardaki sabit. Bu enerji alanı ya da auranın ismi değişiyor. Hintlilerde prana, çinlilerde çi, kabala’da nifiş diye geçiyor. Biz ise "nur" diyoruz.

Sonuç olarak, sicim teorisine göre her şeyin özü titreyen çok küçük sicimlerdir. Yani katı sandığımız şeyler bile çok çok küçük boyutlarda, sürekli titreyen bir tür enerji yumağından (sicimden) oluşur. bu sicimlerin boyutu o kadar küçük ki, bir sicimin bir atomun büyüklüğüne oranı, bir atomun bütün güneş sistemi’ne olan oranına eşit!

Lagari Alıntılar yazdı, 1209 kez açıldı, 20 misafir olmak üzere 22 kişi beğendi, 1 yorum yapıldı.
4 Ara 16 18:00
Karanlık Madde ve Karanlık Enerji
38652e4a1d1dc9d0d98ae653ba0eb6b81480858103

Karanlık madde ve karanlık enerji ile devam edelim. Bu konular doğrudan değil, dolaylı yoldan uzay/zaman yolculuğu ile ilgili ve çok soruluyor. İnsanoğlu antik çağlardan beri evrenin boş olmadığını, göremediğimiz sıvılar/gazlarla kaplı olduğunu düşündü ve farklı isimler verdi.

Bilim ilerleyip, teknoloji geliştikçe bu konudaki bilimsel çalışmalar arttı, ancak öne sürülen yeni teoriler/görüşler ciddiye alınmadı. Ancak 70’li yıllarda ilginç bir gözlem yapıldı. Bir galaksinin etrafındaki bazı yıldızların olması gerekenden daha hızlı döndüğü görüldü. Hesaplar, simülasyonlar tekrarlandı ancak yıldızların dönme hızı, normalden daha fazlaydı. Bir şey, "bir kuvvet" onları hızlandırıyordu. Bu kuvvetin ne olabileceğine dair fikir yoktu, çünkü görünürde hiç bir cisim yoktu. Teleskoplar göstermiyor, sanki bir yerde saklanıyordu. İşin içinden çıkılamayınca bu cismin, ışık yaymayan, görünmeyen ancak kütle çekimi olan “karanlık bir madde” olabileceği öne sürüldü. Teoriye göre, yıldızlar bu görünmez maddenin yanından geçerken kütle çekiminin etkisine kapılıyor ve böylece daha da hızlanıyorlardı. Bilim kadını Vera’nın nobel’e layık bu tespiti, uzun yıllar kabul görmedi, ta ki 10 yıl önceye kadar. 2006’da ilk somut verilere ulaşıldı.

38652e4a1d1dc9d0d98ae653ba0eb6b81480858103

[Karanlık madde görünmezdir. Özel bir görüntüleme efekti ile (gravitational lensing), yüzük şeklindeki karanlık madde şekildeki galaksi kümesinde mavi renkte görünmektedir.]

Karanlık maddenin varlığı keşfedildikten sonra bu defa bilim insanları evreni yeniden modellediler, ancak hala eksik bir şeyler vardı. Tahmin ve hesaplara göre evrenin çok küçük bölümünü görebildiğimiz madde, biraz fazlasını göremediğimiz madde oluşturuyordu. Geri kalan? Geri kalan eksik kısım için tekrar evrene bakıldı. evren sürekli genişliyordu, üstelik bu genişleme yavaşlamıyor, aksine hızlanıyordu. Evrenin giderek artan bir hızla genişlemesi akla şu soruyu getirdi: Galaksileri hem dağılmadan tutan, hem de onları iten bir şey mi var? Bu sorunun cevabı, "galaksiler arasında elastik, görünmeyen bir ağ, bir enerji var" olarak verildi ve buna "karanlık enerji" denildi.

bbf4f0d5187efa7a50e09d2e394be02f1480858129

[Diyagram, karanlık enerji yüzünden ivmelenen bir hızla genişleyen evreni temsil etmektedir. Fizikçilere göre genişlemedeki hızlanmanın sebebi galaksileri birbirinden uzaklaştıran kuvvettir.]

Karanlık madde ile karanlık enerji arasında bir bağ var mı, henüz bilinmiyor. bunların nasıl olduğu, yapıları vs de bilinmiyor. Karanlık maddenin görünmeyen yıldızlar mı, yoksa moleküller hatta atomlar seviyesinde küçük şeyler mi olduğu da henüz anlaşılamadı. Ancak bilinen bir şey var: gördüğümüz her şey evrenin %5'ini oluşturuyor. Geri kalanların %25'i karanlık madde, %70'i ise karanlık enerji.

4c48cd45dc2e61c80452a578d38c7ad91480858464

Zamanda yolculuk konusuna şimdiye kadar hem makro açıdan (einstein’ın izafiyet teorisi), hem de mikro açıdan (kuantum teorisi) baktık.

Lagari Alıntılar yazdı, 637 kez açıldı, 42 misafir olmak üzere 44 kişi beğendi, 10 yorum yapıldı.
13 Kas 16 22:00
Kuantum Fiziğinde Zamanda Seyahat Mümkün Mü?
76b44250e6202af085b5ca6cedcc521c1479062300

Öncelikle şunu belirtelim; kuantum büyülü bir dünyadır. Matrix’de Neo’nun kırmızı hapı alıp, harikalar dünyasına gitmeyi kabul etmesidir. Bu dünya, büyülü olduğu kadar bildiğimiz gerçeklerle terstir, aklın kabul etmeyeceği şeyleri ileri sürer ama fiziki dünya kadar gerçektir.

Kuantumdan kastın ne olduğuyla başlayalım. İnsanoğlu 20.yy'a kadar maddenin temel taşı olarak atomu görüyor ve bölünemeyeceğini söylüyordu. Zaman geçtikçe atomun bölünebildiği üstelik elektron, nötron ve proton olarak bilinen yapısının daha alt parçacıklardan oluştuğu anlaşıldı. Bu parçacıklarlardan foton (ışık) ile bir deney yapıldı. Ortasında 2 yarık olan bir yere fırlatıldığında, aynı anda 2 yarıktan da geçmişti. Eğer ışık sadece parçacıksa (küçük bilye ise), aynı anda 2 yarıktan geçemezdi ama burada ikisinden aynı anda geçmişti, bir su dalgası gibi. Deneyin detayına girmeyeceğim ama şu anlaşıldı: ışık hem dalga hem de parçacık gibi davranıyordu. Üstelik bu deney defalarca tekrarlandı.

76b44250e6202af085b5ca6cedcc521c1479062300

Ancak deney esnasında ilginç bir şey oldu. Deneyi yakından takip için bir cihaz konulduğunda, ışık sanki bunu anlamış ve parçacık olmuştu. Düşünsenize, aynı anda hem parçacık, hem de dalga olan bir şey var. Siz baktığınızda bir anda durumu değişiyor, sanki izlendiğini anlıyor. Deneyi izleyen biri, sadece deneye bakarak durumun değişmesine neden oluyordu. Bu akıl almaz gelişme maddenin sorgulanmasına yol açtı.

Bu deney yapılmadan yıllar önce, "ormanda düşen bir ağaç, kimse yoksa ses çıkarmayacaktır" deniliyordu, bu iddia yeniden gündeme geldi. Einstein bu konuda çok şüpheciydi ve şöyle kuşkulu ve imalı bir soru sordu: “Ay’ın sadece ona baktığında var olduğuna inanıyor musun?”. Einstein'ın böyle düşünmesi için bir nedeni vardı, çünkü böyle bir şeyin olabilmesi için her şeyin etkileşim içinde olması gerekiyordu. Kuantum konusunda farklı bir anlayışa sahip olan Einstein, çıkan sonuçları kabul etmiyor ve etkileşimin olmayacağını söylüyordu.

Einstein'ın yanıldığı ölümünden sonra ortaya çıktı. Bir yerde olan her yerdeydi, her yerde olan hiç bir yerde. Üstelik ilginç bir bağla. "İlginç bağı" açıklamadan önce yukarıda anlatılan deneyin sonuçlarını günlük hayattan örneklerle biraz daha belirgin hale getirelim. Şu anda bulunduğunuz yerde bir masa olsun. Başınızı kaldırıp baktığınızda onu görüyorsunuz ama bakmadığınızda aslında 1'den fazla masa var. Garip ama gerçek: birden fazla masa olup olmadığını hiç bilemeyeceksiniz, çünkü baktığınız anda sadece bir tane masa göreceksiniz. Bir örnek daha verelim. Bursalılar bilir, Somuncu Baba diye bir zat vardır ve ona atfedilen bir hikaye. Gerçek ya da değil, önemli değil. Hikayeye göre Somuncu Baba, bir cuma günü hutbe verir. Çıkışta halk elini öpmek için 3 ayrı kapıya gider. Hepsi de elini öptüğünü söyler. Deneye tekrar dönersek; bakmadığınız anda olasılık dalgaları, baktığınız anda ise deneyin parçacıkları olacak. Katı olarak bildiğimiz parçacık, dalga şeklinde her an binlerce yerde olacak ama baktığınızda o konumların birinde katı halde olacak!

Ancak kuantumdaki asıl gariplik bundan sonra başlıyor, hani şu “ilginç bağ”. Bu bağın var olma ihtimali için Einstein “ürkütücü” demişti. Deneylerle ispatlanan olay şöyle: varsayalım ki, birbirinin her bakımdan aynı olan 2 bilyeden biri Ankara’da, diğeri İstanbul’da olsun. Ankara’daki bilyeye bir şey yaptığınızda, istanbul'daki “anında” etkileniyor ve "anında" cevap veriyor (Mümkün olabilir mi?). Böyle bir şey nasıl olur? Ya aralarında bir iletişim var ya da hala bağlılar, yani “dolanıklar” (kuantum dolanıklık teorisi).

Şimdi bunu elektron seviyesine indirelim. “Eş yaratılan” 2 elektrondan birini tutup, diğerini uzayda bir yere gönderelim. Bunlar da dolanık. Birine bir şey yaptığımızda, diğeri “anında” tepki verecek. Üstelik bu olay zamandan ve mekandan tamamen bağımsız...

6dccd8d72ba2f3d28615c896a1ef8ea71479062382

Büyük patlama (big bang) anında her şey "dolanık" olduğuna göre, demek ki her şey hala birbiriyle bağlantılı (kelebek etkisi?) Anlattığım şeyler çok uçuk kaçık ve uygulanamaz mı geldi? O zaman kuantum bilgisayarlarla tanışın, çünkü bu prensibe göre çalışıyorlar!

Kuantum seviyesindeki gariplikler ve ardı ardına keşfedilen şeyler dolanıklık ile zirve yaptı. Çünkü bu aynı zamanda "ışınlanma" demekti. Işınlanmayı şimdilerde bilim kurgu filmlerinde ya da bir usta sihirbazın gösterisinde görüyoruz ama geçmişi sandığımızdan çok daha eski. İncil’de bir vaiz olan Filipus’un Gazze’den, deniz kenarındaki bir başka şehir olan Aşdot’a ışınlandığı ima edilir (işler 8:36-40). Kur’an’da ise Yemen'deki Belkıs’ın tahtının, Kudüs’teki Hz. Süleyman'a göz kırpma "an"ında getirildiği anlatılır (Neml, 27/38-40). Peki böyle bir şey nasıl mümkün? Maddenin minik, sert bilardo toplarından meydana geldiğini söyleyen klasik fiziğe göre ışınlama imkansız. Üstelik bir maddeyi itmeden hareket etmez, madde birdenbire ortadan kaybolmaz ve başka bir yerde ortaya çıkmazdı. Aksi de mümkün değildi! Ama kuantum, bizim için imkansız görünen şeylerin gerçek olduğu bir dünya ve ışınlanma da bu dünya içindeki gerçeklerden biri.

Bununla ilgili ilk deney 1993’de yapıldı ve atom düzeyinde ışınlanma (daha doğrusu parçacığın içindeki bilgiyi ışınlama) gerçek oldu. Bu deney insanoğlu için çok ama çok önemliydi, çünkü hep konuşulan, olabileceğine şüphe ile bakılan ışınlanma ispatlanmıştı. Akıllardaki ışınlanma ile engeller kalkınca deneylerin devamı geldi; atom altı parçacıklarla başlamıştı, atom ve atomlarla devam etti. Şu anda insanoğlu DNA moleküllerini ve basit virüsleri ışınlanmaya çalışıyor. Yakın gelecekte bu da büyük ihtimalle gerçekleşecek.

993e1172cdea0cb507951e72c7d766d51479062435

Peki insanların ışınlanması? Buna daha çok zaman var. Ancak artık şunu biliyoruz: ışınlanma teorik değil, deneylerle kanıtlanmış bilimsel bir gerçek ve hem mikro hem de makro boyutta mümkün. Gördüğümüz ne varsa, biz dahil enerji dalgalarından oluşuyor ve bunlar birbirine geçmiş durumda. Üstelik zamandan ve mekandan bağımsız. Belki biraz garip ama aslında her şey bir şeyin içinde, bir şey her şeyin içinde. Madem her şey birbiriyle alakalı, yapılan küçük bir şeyin tüm her şeyi etkilemesi gerekir. Bu durumun farkına bir meteorolog vardı. Yaptığı bir hava durumu simülasyonunda bir yerde 0.506127 yerine 0,506 yazmıştı. Ortaya çıkan sonuç öncekilerden ciddi şekilde farklıydı, "binde bir" oranındaki bir hata tüm simülasyonun sonuçlarını değiştirmişti. Başlangıçtaki çok ama çok küçük bir değişikliğin tüm her şeyi değiştirmesi nedeniyle, meteorolog bu etkiye “kelebek etkisi” ismini verdi. Simülasyonu yapan meteorolog şöyle demişti: "amazon ormanları’nda bir kelebeğin kanat çırpması, abd’de fırtına kopmasına neden olabilir". Buna benzer bir şeyi çok uzun yıllar önce mevlana söylemiş: “bir sineğin kanadını oynatması, arş-ı rahman'ı titretir”. Fırtınaların nasıl başladığı bilinmediği için bu olayın gerçekten bir kelebeğin/sineğin kanat çırpmasıyla mı olduğu haliyle bilinmiyor. Asıl anlatılmak istenen şey tüm her şey, kuantum seviyesinde etkileşim halinde ve küçük bir şeyin de etkisi hesaba katılmalıdır şeklinde.

21 Şub 15:42

1600 lü yıllarda İmam-ı Rabbani Hazretleri Bunları anlatmış. Mektubat kitabı http://hakikatkitabevi.net/book.php?bookCode=002 okuyabilirsiniz.

18 Kas 10:30

Misafir

Kısa ve faydalı bir bilgi olmuş..Yalnız bu kavramları anlayabilecek veya merak duyan insan sayısı çok az..Aslında bu konuların nihayeti evrenin sırlarına açılıyor..

Lagari Alıntılar yazdı, 2235 kez açıldı, 31 misafir olmak üzere 32 kişi beğendi, 3 yorum yapıldı.
1 Kas 16 22:00
Zamanda Seyahat Mümkün Mü?
dcdad3896a27d3f282fc6ccb7825181c1478026359

Zaman, insanoğlunun tanımladığı bir şey. sezyum metalindeki atomun 9.192.631.770 defa titreşmesine(frekansına), insanoğlu 1 saniye demiş. Pek çok kişiye göre zaman herkes ve her yer için aynıydı ama einstein bunun doğru olmayabileceğini keşfetti. zaman değil, zamanlar vardı.

Einstein’ın genel görelilik kuramına göre evren 3 boyutlu değil, 4 boyutlu idi ve 4.boyut zamandı. Böylece “uzay-zaman” dokusu tanımlandı. Evrendeki her kütle ve enerji parçası bu dokuyu büker. Bu dokuyu bir çarşaf gibi düşünün, ortasına konulan bir top çarşafı bükecektir. Bükülen çarşaf, aslında kütleçekimi(yerçekimi). Çarşaf da uzay-zamanın kendisi. Yani topun çarşafı bükmesi, kütleçekimin zamanı bükmesi.

dcdad3896a27d3f282fc6ccb7825181c1478026359

Kütleçekiminin büyük olduğu yerlerde zaman daha yavaş geçer. Bunu dünyada da görüyoruz ama etkileri çok az olduğu için hissetmiyoruz. Mesela bir gökdelenin tepesinde yaşayan kişi, altta yaşayan kişiye göre yerçekiminden daha az etkileneceği için daha hızlı yaşlanır. Dünya’da çok büyük kütleli bir şey yok ama uzayda var: Karadelikler. Karadeliklerin kütleçekim gücü devasa boyutlarda.

Bir karadeliğin etrafında bir kaç yıl tur atabilseydik, zaman burada yavaş geçeceğinden dünya’ya döndüğümüzde belki 50 yıl geçmiş olacaktı. Geleceğe yolculuğun ilk yolu bir karadeliğe gitmek ama bugünkü teknolojiyle imkansız. Belki uzun yıllar sonra mümkün olabilecek. Geleceğe seyahat etmek için bir karadeliğin yanına gitmek gerekmiyor, bir yol daha var. O da Einstein’ın özel görelilik kuramına dayanıyor.

Bu kurama göre zaman mutlak değildir, hareketten etkilenir. Bir cismin hızı ne kadar çok artarsa, zaman onun için daha yavaş akmaya başlar. 1971’de bir deney yapıldı. 2 atomik saatten biri yerde kaldı, diğeri bir jet uçağına konuldu. Uçak indikten sonra saatler karşılaştırıldı. Uçaktaki saat, yerdeki saate göre farklıydı. aradaki fark, saniyenin bir kaç milyarda biriydi ama Einstein’ın teorisi ispatlanmıştı. Peki bunu neden günlük hayatımızda görmüyoruz derseniz, bunun etkisi bizim algılayamayacağımız kadar küçük. Ancak bu etki var ve gerçek.

Mesela sürekli seyahat edenler için zaman daha yavaş geçeceğinden, daha geç yaşlanırlar. “Hızlı yaşa geç öl” sözü, bilimsel açıdan doğru :) Işık hızına ne kadar yaklaşırsanız, zaman o kadar yavaşlar. Varsayalım ki, ikiziniz var ve siz ışık hızına yakın bir hızla uzaya gittiniz. Bir müddet sonra döndüğünüzde artık ikizinizle aynı yaşta olmayacaksınız, ikiziniz çok daha yaşlanmış olacak (ikizler paradoksu).

Özetlersek, geleceğe gitmek için büyük kütleli cisimlerin yanına gitmekten başka bir diğer yol, ışık hızına yakın hızlarda seyahat etmek. İnsanoğlunun bugüne kadar yaptığı en süratli uzay aracı 2018’de fırlatılacak olan spp. bunun hızı 200 km/saniye. ışık hızı ise 300.000 km/sn. Işık hızının %0,067 (%1 dahi değil) mertebesinde bir hıza ancak çıkabildik. Yani geleceğe seyahat için teknolojimiz henüz yeterli değil.

Geçmişe yolculuk mümkün mü? Sonda söyleyeceğimizi başta söyleyelim, kuantum fiziğine göre mümkün ama bir takım sorunlar var. Önce şunu hatırlatalım. 3 boyutlu değil, 4 boyutlu bir evrende yaşıyoruz. Bu 4.boyut zaman ve evrende "uzay-zaman" dokusu var. Zamanın uzaydan ayrı olmaması bizi ilginç bir sonuca götürüyor: geçmiş, şimdi ve gelecek arasındaki ayrım sadece bir yanılsamadan ibaret. Yani geçmiş, şimdi ve gelecek hep var (kader) ve evren, sandığımızın aksine maddi değil, sanal (holografik) bir yapıdan ibaret. Bizim zaman dediğimiz şey, aslında bu sanal yapıdaki “an”ların bir araya gelmesinden oluşuyor. Doğumunuzdan bu yazıyı okuduğunuz şimdi “anı”na ve ölümünüze kadarki tüm “an”ların bir fotoğraf karesi olduğunu ve dizildiğini varsayın. Benzer şekilde herkesin aynı “an dilimi”nde olduğunu düşünün ve bu "an dilimleri"nin sıralandığını göz önüne getirin. Biraz önceki "an diliminde" ben tweet yazarken, siz okuyordunuz, başkası çay içiyordu veya tv izliyordu ama herkes aynı "an"daydı.

c67d212cf13048fb72bab3f6d1a5d7821478026544

Ancak dünya’da hissetmesek de herkesin “an”ı aynı değil, çünkü bazıları hareket halinde ve zaman hareketten etkileniyor. Düşünün ki, uzayda biri var ve onunla aynı “an dilimi”ndeyiz. Biz dururken, uzaydaki yürümeye başlarsa artık "an"larımız aynı olmayacak. O yürüdüğü için zaman ona göre daha yavaş geçecek ve kendi an diliminden bize baktığında, bizim belki 40 yıl önceki halimizi görecek.

Geçmişteki bir an dilimine nasıl gideceğiz? Farklı teoriler var, en meşhuru “solucan delikleri”. Varlığı henüz kanıtlanmamış solucan deliklerinden geçmek, pratikte çok zor. Bunu engelleyen, geçmişe gitmeyi önleyen bir şey var: entropi.

c22519c1bcb9f509fb4208149dfa32be1478026603

Geçmişe gitmek için farklı yollar öneren teoriler var, detaya girmeyeceğim ama sonuçlarından bahsedeceğim. Teorimiz karedelikler olsun. Bu teoriye göre karadeliklerin tam ortasında uzay-zamanda bir kırılma olur. Bu noktadan girersek, uzayın başka bir bölgesine çıkabiliriz. Bir dağın tepesini aşmak yerine, içindeki tünelden (solucan delikleri) geçip, uzaklara çıkmak gibi. Sorun tüneli geçtikten sonra başlıyor. Diyelim ki, tünelden (solucan deliğinden) geçerek geçmişe gittik ve senaryo bu ya, çocuk yaştaki dedemizi öldürdük. O zaman bize ne olacak? Dedemiz öldüğüne göre, babamız ve dolayısıyla biz hiç doğmamış olacağız ama oradayız ve az önce bir cinayet işledik? (dede paradoksu). Bu paradoksu çözmek için 3 öneri var. İlkine göre dedemizi öldürdüğümüzde olan bitenle bağlantısı olmayan paralel bir evrene geçmiş oluruz. Artık zaman yolculuğuna başlanan evren ile gelinen evren tamamen farklıdır (paralel evrenler teorisi) ve paradoks çözülmüştür. 2.öneri Hawking’den geldi. Neden-sonuç ilişkisi tehlikeye girerse, dünya’da garip bir şey devreye girecek ve bu olay engellenecek. Son teori ise isteseniz de bunu yapamayacağınızı, mesela silahın patlamayacağını, dedenizi hiç göremeyeceğinizi vs. söyler.

Peki bu paradoksun bir şekilde çözüldüğünü varsayalım, fiziğe göre geriye gitmek de mümkün dedik, neden bunu günlük hayatta görmüyoruz? Mesela neden kırılan bir bardağın eski haline geldiğini ya da bardaktan yere dökülen suyun bardağa tekrar girdiğini görmüyoruz? Biz hep zamanı tek yönlü olarak, ileriye doğru akıyor gibi algılıyoruz. Günler geçiyor, çocukluğumuz geride kaldı, yaşlanıyoruz. Sadece insanlar için değil, yaşayan tüm canlılar, hatta cansızlar için de durum aynı. Meyve çürüyor, elbisemiz eskiyor, dünya kirleniyor. Her şey ama her şey düzenden düzensizliğe, kaosa doğru gidiyor. Hiç bir şey ilk başladığı gibi değil. Biz de öyle, evren de.

Bu sürecin bilimsel adı "evrenin en önemli yasası olarak bilinen entropi". bu yasaya göre evrendeki her şey düzenden düzensizliğe gider. Düzenden kaosa giden bu süreç tek yönlü, yani entropi sürekli artar. Entropinin maksimum olması, o şeyin yok olması demektir. İnsanın entropisinin maksimuma ulaşması ölmesi demek, büyük patlamadan sonra sürekli genişleyen evrenin maksimuma ulaşması ise kıyamet.

Kuantum fiziği bizim geçmişe gitmemize izin verirken, bir başka yasa buna engel oluyor. Bu durumda zamanda seyahat etmek mümkün değil mi?

Kaynak ve izinleri ile: Lagaribey

06 Kas 21:35

Misafir

Yoğun bir konu başlıklara bölüp detaylı yazılırsa keyifle okunur. Tabi kaynakça da eklenirse harika olur. Devamı gelir inşallah.

Kürşat Koyuncu yazdı, 572 kez açıldı, 34 misafir olmak üzere 50 kişi beğendi, 1 yorum yapıldı.
9 Eki 16 14:00
Fotoğraf No.51: Bir Keşfin Karanlık Tarafı
a10845e6c2b180dc8102ea0362693cc51476007409

a10845e6c2b180dc8102ea0362693cc51476007409

Malum olduğu üzere, her sene Ekim ayı başında Nobel ödüllerinin açıklanmasıyla birlikte “hak etti/hak etmedi” ekseninde dönen çeşitli tartışmalar olur. İşte ben de bu yazıda, hem daha önce yazdığım bilim tarihi yazılarına devam edeceğim, hem de aslında yaptıkları çalışmalarla bilimde çığır açılmasına neden olan ancak ne Nobel komitesi, ne de meslektaşları tarafından ciddiye alınmayan, görmezden gelinen ve hatta unutturulmaya bile çalışılan birkaç kişiden bahsedeceğim.

İki genç bilim insanı, Nisan 1953 yılında, Nature dergisinde, bilim tarihinin en büyük başarılarından birine imza atarak, DNA’nın yapısını keşfettiklerini ilan eden 1 sayfalık bir makale yayınladılar. Peki, bu çok önemli keşfin bütün parçalarını bu iki genç bilim insanı mı birleştirmişti? Bunu öğrenmek için, her şeyin başladı noktaya, bir önceki yüzyıla gideceğiz.

Yıl 1865, Gregor Mendel, bugün Çek Cumhuriyeti sınırları içinde bulunan Brno şehrindeki bir manastırda bezelyelerle yaptığı kalıtım deneylerini “Bitki Hibritleri Üzerine Araştırma” başlığı altında yayınlar. Çalışmalarının bilim dünyasında büyük bir ilgiyle karşılanacağını beklerken büyük bir hayal kırıklığına uğrar. Mendel, 1884 yılında, kayıtlara kalp ve böbrek yetmezliği olarak geçse de, hayal kırıklığından ölür. 1866 yılında yayınladığı makale, ta 1900 yılına kadar dikkat çekmez.

Frederick Griffith, 1928 yılında Streptococcus pneumoniae adlı bakteriyle yaptığı çalışma kalıtımın moleküler yapısı hakkında ilk bilgileri verir. Oysa onun asıl amacı zatürreye karşı bir aşı geliştirmektir. Bunun için iki bakteri tipini yalıtır ve bu bakterilere, besiyerinde çoğaltıldıklarında şekillerinden dolayı birine S(İng: Smooth, Düzgün, Pürüzsüz) tipi, diğerine de R(İng: Rough, Pürüzlü) tipi adını verir. Daha sonra bunları farelere enjekte eder. R tipi enjekte edilenler hasta olmaz. S tipi enjekte ettiğindeyse fareler ölür. Griffith, S tipinin hastalık yapıcı, R tipininse zararsız olduğuna karar verir. Deneyin ikinci aşamasında Griffith yüksek sıcaklıklarda ısıtarak öldürdüğü S tipini farelere enjekte eder. Fareler ölmez. Daha sonra Griffith ölü S tipi bakterileri R tipiyle karıştırıp tekrar farelere verir. Fareler yeniden zatürreye yakalanır. Bu sonuç, hastalık yapıcı etkenin, öldürülmüş olan S tipinden bir şekilde R tipine geçtiğini ve onu hastalık yapıcı hale dönüştürdüğünü gösterir. Grifftih’in çalışmaları sonucunda hastalık yapıcı etkenin bir bakteriden diğerine aktarılmış olduğunu ispatlar, ama hala etkenin yapısı bilinmemektedir.

1940’lı yıllara gelindiğinde bilim dünyasında kalıtımın proteinlerce yönetildiğine inanılıyordu. Bu inanışı değiştiren Oswald Avery isimli bir mikrobiyolog oldu. 1944 yılında ekibiyle birlikte yaptığı bir seri deney sonucunda, Griffith’in deneylerinde ölü S tipi bakteriden R tipine geçerek onu hastalık yapıcı hale getiren molekülün aslında protein olmadığını bulurlar. Avery, DNA’yı parçalayan enzimleri kullanarak tekrarladığında beklediği sonuçları elde eder. Fareler zatürreye yakalanmaz. Bu bulgu, hastalık yapma özelliğini bakteriler arasında taşıyan molekülün DNA olduğunu ispatlar.

Avery’nin elde ettiği sonuçlar bilim dünyasında hemen kabul görmez. Çoğunluk, genetik malzemeyi, dört farklı baz, şeker molekülü ve fosfat atomundan başka bir şey olmayan DNA’nın değil daha karmaşık yapıdaki protein olduğuna inanmaktadır ve bu görüş o zamanlar hakim görüştür. Hatta bu görüşü savunanlar açıkça Avery’ye baskı yaparlar. Avery işte bu baskılar sonucunda emekliye ayrılmak zorunda kalır. Avery’nin keşfi aslında Nobel kazandıracak bir keşiftir, ama Avery ödül alamadan, adını hayal kırıklıkları tarihine altın harflerle yazdırarak 1955 yılında hayata veda eder. Yıllar sonra Nobel Komitesi’nin arşivleri halka açıldığında, Avery’nin Nobel ödülü almasına, Norveçli bir protein kimyacısı olan Einer Hammarstan’ın engel olduğu ortaya çıkacaktır.

1950’lere gelindiğinde artık üç grup DNA’nın yapısını çözmek için uğraşmaktadır. Bunlar; Linus Pauling’in grubu, James Watson ve Francis Crick ile Maurice Wilkins ve Rosalind Franklin’dir. Pauling, yaptığı çalışmalarla DNA’nın üçlü sarmal şeklinde olduğunu iddia eder. Ancak daha sonra yanlış değerlendirme yaptığının ortaya çıkmasıyla bu iddia geçersiz hale gelir.

Bu sırada X-ışını kristalografisinde uzmanlaşmış olan R.Franklin, mürekkepbalığı sperminden aldığı ıslak DNA’yı incelemektedir. Franklin önce DNA moleküllerinin birbirlerine paralel olarak dizilmelerini sağlar, daha sonra onları X-ışınlarına maruz bırakır. X-ışınları DNA moleküllerine çarpıp geri dönerek, geride adeta molekülün bir gölgesini oluşturur. DNA’nın gölgesi daha sonra röntgen filmi üzerine çıkarılır.

e9f98f61b4ae5eb78e09ab3049fe7b061476007567

Aslında Wilkins, rakip olmalarına rağmen Watson ve Crick arada bir görüşmektedir. Bu görüşmelerin birinde Franklin’in haberi olmadan ödünÇALDIĞI, yukarıdaki meşhur 51 numaralı fotoğrafı Watson’a gösterdiğinde ağzı açık kalır. Çünkü Franklin’in elde etmiş olduğu DNA’nın X-ışını fotoğrafları, Watson ve Crick’in düşündükleri modelin ispatıdır ve bunu 1953 yılının Nisan ayında Nature dergisinde yayınlarlar.

R.Franklin utangaç bir kişiliğe sahiptir. Erkeklerin çoğunlukta olduğu bilim dünyasında kendine bir yer edinmeye çalışmaktadır. Ancak Franklin hak ettiği saygıyı görmez, aksine erkeklerin kadınları kendilerine denk görmedikleri kendisine her fırsatta hissettirilmektedir. DNA’nın keşfinde de böyle olur. Onun adını kimse anmaz. Franklin, 1958 yılında öldüğünde, ölüm nedeninin kanser olduğu söylenir. Ancak listenin başına yerleşecek kadar büyük bir hayal kırıklığı yaşadığının kaydı hiçbir yere düşülmez. Watson, Crick ve Wilkins, DNA’nın yapısının açıklanması çalışmalarıyla 1962 yılında Fizyoloji/Tıp dalında Nobel ödülünü alırlar. Franklin’in insanlık tarihinin en önemli keşfindeki rolünün göz ardı edilmesi, bilim dünyasının en büyük ayıplarından biri olarak kayıtlara geçer.

Nobel Vakfı bile olsa, belli bir grup insanın bir araya gelerek verdiği karar, gerçeği bağlamaz. Ancak gerçeklerin ortaya çıkmak gibi bir tarafı vardır. Bilimin ışığıyla aydınlandığını iddia eden insanların, kendileri gibi bilimle uğraşan insanlara bu haksızlıkları yapmaları, onlara utanç olarak yeter…

MERAKLISINA NOTLAR:

1. 1970’lerden itibaren kullanımı yasaklanan DDT, 1948 yılında çok önemli bir keşif olarak değerlendirilmiş ve onu bulan Paul Hermann Müller, Fizyoloji/Tıp dalında Nobel ödülünü almış.

2. Kullanımı hala tartışmalı olan ve birçok yerde yasaklanan Lobotomi yöntemi de (Beyindeki ön lobların uçlarındaki prefrontal korteks bağlantılarının kesilmesi), 1949 yılında çok önemli bir keşif olarak değerlendirilmiş ve onu bulan Antonio Egas Moniz, Fizyoloji/Tıp dalında Nobel ödülünü almış.

3. Kendisi gibi Batılı(!) olmayanlar hakkındaki utanç verici görüşleriyle de bilinen James Watson'ın, 2007 yılında Sunday Times gazetesine verdiği demeçle ırkçılığı tescillenmişti. Nörobiyolog Steven Rose; onun ırkçılığının yanı sıra kadınları aşağılayan görüşleriyle de ünlü olduğunu belirtmişti.

Ali Turan yazdı, 239 kez açıldı, 4 misafir olmak üzere 5 kişi beğendi, 1 yorum yapıldı.
6 Eki 16 22:00

Ali Turan

Puan: 14

Neil Armstrong: Kore Savaşından Test Pilotluğuna - I
8eb647be7459c7996f421e6135219f561475780103

Neil Armstrong, Ay'a ilk ayak basan kişi. Amerikalı astronot. Amerika'nın aynı zamanda ilk sivil astronotu. Kore savaşında savaş pilotu olarak hizmet vermiş bir savaş gazisi.

Neil, 17 yaşında Purdue Üniversitesi Havacılık Mühendisliği bölümüne kabul aldı. Lisans derecesinde diploma almak için 2 yıllık eğitim, sonrasında 2 yıl uçuş eğitimi ve 1 yıl da ABD Deniz Kuvvetlerinde zorunlu hizmet etmek gerekiyordu. Ayrıca mezun oluncaya kadar evlenmemek ve 4 yıl aktif zorunlu hizmet etmek gibi şartlar vardı.

Armstrong 1949 yılında 19 yaşında iken Deniz Kuvvetleri tarafından çağrıldı ve 18 aylık bir eğitimden geçti. Bu eğitimlerde uçak gemilerine inişler yaptı. Eğitimin sonunda kendisine pilot ünvanının verildiği bir mektup ile bildirildi.

San Diego'daki bir filoyo atanmasından iki ay sonra jet uçaklardan oluşan savaşçı bir filoya atandı ve ilk defa bir jet savaş uçağı (F9F-2B Panther) kullandı. Filo, bir uçak gemisinde konuşlu olarak Kore Savaşına katılmak üzere yola çıktı. Filodaki Armstrong'un bulunduğu filonun görevi bombardıman yapmaktı. 

8eb647be7459c7996f421e6135219f561475780103

Armstrong alçak irtifada bir bombalama görevini yerine getirirken uçağı vuruldu. Uçağın kontrolü sağlamaya çalışırken 6 m uzunluğundaki bir direğe çarptı ve uçağın sağ kanadı 1 m yarıldı. Buna rağmen Armstrong uçağı tehlikeli bölgeden uzaklaştırmayı başardı. Fakat uçağın kanatçığı olmadığı için tek seçenek koltuğu fırlatmaktı. Armstrong deniz üzerinde bunu yapmak istedi fakat koltuk karaya düştü. Hava üssünden gelen bir araç ile Armstrong kurtarıldı.

Kore Savaşından dönen Neil, Purdue Üniversitesi Havacılık Mühendisliğinde eğitimine kaldığı yerden devam etti. Şaşırtıcı bir şekilde ders notlarında yükselme oldu ve 1955 yılında Uçak Mühendisi olarak lisans eğitimini bitirdi.

Mezuniyetten sonra Neil uçak test mühendisi olmaya karar verdi. Bunun için Kalifornia'daki Edwards Hava Kuvvetleri Üssündeki "Yüksek Hız Uçuş İstasyonu"na başvurdu. Ne varki bu sırada açık pozisyon yoktu. Yine de başvurusu Ohio'daki Lewis Uçuş Tahrik (Propulsion) Laboratuvarına iletildi. Burada çalışmaya başlayan Neil, birkaç ay sonra yeni açılan bir pozison için Edwards Hava Kuvvetleri Üssünde göreve başladı.

Göreve başladığı ilk gün kendisine bir izleme uçağına pilotluk etme görevi verildi. İzleme uçağı, test edilen bir hava aracının, modifiye edilmiş bir bombardıman uçağından bırakılmasını izleyecekti. Sonraki zamanlarda modifiye edilmiş bombardıman uçaklarına da pilotluk etti. Böyle bir görevde ilk kazasını 1956 yılında 4 motorlu bir Boeing B-29 uçağında yaşadı. Görevleri uçağa monte edilmiş bir roketi uygun yükseklikte ve hızda serbest bırakmaktı. Bunun için iki pilot uçağı 30 bin feet yukarı çıkardılar. Bu sırada 4 numaralı motor durdu ve motorun pervanesi rüzgara göre dönmeye başladı. Motorun pervanesini durduran düğmeye bastıklarında, önce parvane durur gibi oldu fakat bu kez eskisinden hatta bütün pervanelerden daha hızlı dönmeye başladı. Biraz daha hızlı dönse, pervane yerinden çıkabilirdi. Neil ve arkadaşının roketi uçaktan bırakabilmeleri için belli bir hıza ulaşmaları gerekiyordu. Uçağın burnunu aşağıya çekip, uçağın hızını arttırmaya karar verdiler ve roketi bıraktılar. Roketin ayrılma anında, 4 numaralı motorun pervanesi yerinden çıktı, pervaneden kopan parçalar 2 ve 3 numaralı motorlara zarar verdi. Armstron ve arkadaşı iki motoru da durdurmak zorunda kaldılar. Tek motorlu uçakla havada daireler çizerek 9 bin metreden uçağı indirmeyi başardılar. 

ba219b52a5a499d4dcf884513cd8738d1475780170

Sonraki yıllara Neil, birçok savaş uçağı üretim projesinde araştırma ve test pilotu olarak görev aldı. F-100, F-101, F-104, F-105, F-106 da dahil olmak üzere uçakları test etti. NASA'nın paraşüt tabanlı hava aracı projesi Paresev'de görev alan 8 elit pilottan biri oldu.

Armstrong, savaş uçaklarının yanında roket uçakları da uçurdu. Bu uçaklarla atmosferde 63 km yüksekliğe kadar çıktı. Roket uçaklarında bazı kazalar yaşadı. Bunlardan birincisi X-15 roketiyle altıncı uçuşunda gerçekleşti. Uçuşun görevi otomatik kontrol sistemini test etmekti. Neil, roketle 63 km'ye çıktı, alçalma sırasında uçağın burnu uzun süre yukarı kaldırıldığı için uçak atmosfere değdiğinde yukarı zıplayarak 42 km'ye çıktı. Bu yükseklikte atmosferdeki hava çok seyrek olduğu için uçağın aerodinamik yüzeylerinin kontrol üzerinde etkisi yok gibiydi. İniş alanının 3 Mach hızla (3200 km/saat, sesin 3 kat hızı) 30 km yükseklikte pas geçti, Edwards Hava Kuvvetleri Üssünün 64 km güneyine kadar gitti. Yeteri kadar alçalmış olduğundan geri döndü ve üssün ucundaki ağaçlık alana girmeden zar zor uçağı indirebildi.

bb0453273869aac48150f3228c2d67a51475780332

İki hafta içerisinde Armstrong iki kaza daha yaşadı, fakat zarar görmeden bu kazaları atlattı.

Edwards Hava Üssündeki test pilotlarının çoğu Armstrong'un mühendislik kabiliyetine hayrandı. Bunlardan biri onun için "X-15 roket uçaklarının ilk pilotları arasında teknik kabiliyeti en yüksek pilot" olarak gösteriyordu. Bir diğeri ise "öyle bir zekası varki, konuları sünger gibi emiyor" diyordu. Üsdeki diğer pilotların düşünceleri ise farklıydı. Teknik dereceleri olmayan bu pilotlara göre, Armstrong gibi mühendis pilotların uçuşları uçmaktan çok mekanik hareketlerden ibaretti ve bu yüzden uçuşları sırasında başları belaya giriyordu. Çünkü doğuştan gelen bir uçuş kabiliyetleri yoktu.

Armstrong 1962 yılına kadar X-15 ile yedi uçuş yaptı, 6400 km/saat hıza ulaştı. Uçak test pilotu olarak kariyeri boyunca 200'den çok farklı modelde uçağı uçurdu.

07 Eki 20:42

Misafir

Örnek insanların yaşamları gençlerin ufkunu açar.

Kürşat Koyuncu yazdı, 668 kez açıldı, 52 misafir olmak üzere 67 kişi beğendi, 3 yorum yapıldı.
28 Eyl 16 14:00
Söğüdün Gölgesinde
1093bfb1948c82b959eaa3d18be5d8f81475058026

1093bfb1948c82b959eaa3d18be5d8f81475058026

A dostlar, öldüğüm zaman benim

Bir söğüt dikin mezarıma!

Ağlamaklı yapraklarını severim,

Soluk rengi de gider hoşuma;

Ve ağırlık etmez toprağına

Gölgesi yattığım yerin...

Alfred de Musset - Mezar Yazısı (Çeviri: Hüseyin Demirhan)

Söğüde geçmeden önce yazıya “Ankara’nın 11 Eylülü” hadisesiyle başlayalım. İdris Dağı’ndan gelen Hatip Çayı, yüzyıllarca Hasanoğlan, Lalahan, Kayaş ve Mamak’ın içinden geçip Ankara Kalesi ile Hıdırlık Tepe arasındaki vadiden kıvrılarak Dışkapı’dan ovaya açılırdı. 11 Eylül 1957 günü ikindi civarlarında İdris Dağı’na büyük bir dolu yağışı olur. Bu doluların erimesiyle Hatip Çayı tarihte görülmemiş bir seviyeye yükselir ve bunun sonucunda Cumhuriyet tarihinin en büyük sel felaketine yol açar. Meydana gelen selde 169 hayatını kaybeder.

22afae2a55f3688bfd73383637d4aaf71475058137

İşte bu felaketten sonra muhtemelen sözü değil de sesi en yüksek çıkanın fikri uygulanır: “Çayın üzerini kapatalım!” Oysa doğada böyle bir şeye rastlayamazsınız. Siz hiç gök gürültüsüyle bir tohumun fidana döndüğünü gördünüz mü? Göremezsiniz. Böyle aykırı(!) fikirler, örneğin Tuna Nehri taşsa ve Buda ve Peşte kentlerini sular altında bıraksa dahi ortaya atılmaz. Ama modernleşmeyi beton yığınak yapma olarak algılayan bizim gibi memleketlerde ciddiye alınır ve uygulanır.

Her neyse biz konumuza dönelim. Yağmurun bol olduğu mevsimlerde bendine sığmayan Hatip Çayı çevresine zarar verse de, şehrin sayılı yeşil alanlarından ve ağaçlıklı semtlerinden biri olması nedeniyle burası geçen yüzyılın ortalarına kadar mesire yeri olarak kullanılmaktaymış. Eskiden beri Ankara’nın sayılı mesire yerlerinden biri olan -ve maalesef yakın zamana kadar hoş olmayan bir şekilde bilinen- Bentderesi, yeşili, ağacı ve suyu bol olan bir yermiş. Bentderesi’nde iki kıyıyı birleştiren bir tahta köprüyle birkaç taş köprü bulunurmuş. Burada Romalılar döneminden kalan bir su bendi bulunuyormuş. Eski Roma bendinin yeniden kazanımı düşünülerek, meşhur Ankara Planının müellifi Hermann Jansen tarafından çizilen plana göre Hatip Çayı üzerine beton takviyeli mini bir baraj yapılmış. Hafta sonu tatili Ankaralılar dere boyunca mesireye çıkarlarmış. Ayrıca Hatip Çayı, çay kenarlarındaki, ta Akköprüye kadar uzanan ve o zamanlar Ankara’nın sebze ihtiyacının büyük bölümünü karşılayan bostanların sulanmasında faydalanılmış.

3e616754f74debc62bd2349be55854551475058187

İşte bu ve bunun gibi bozkırın ortasında geçen çayların en büyük özelliği, girişteki şiirde de bahsedilen söğüt ağaçlarıyla sarılmış olmasıdır. Söğüt bozkırda yaşayan insanın en vefalı hemşerisidir. Yazın bozkırın sıcaklığına serin bir yeşillik katan tek ağaç odur. Türk kültüründe söğüt ağacı, yiğitlerin gölgesinde oturup, altında çadır kurdukları kutlu ağaçlardandır. Söğüdün kutu insana girdiğinde o kişi çocukları seven, duygulu ve evcimen bir huy edinir. Ancak Batı kültüründe salkım söğüt şeytanla ilişkilendirilir ve hatta Britanya’da, evin içine söğüt çiçeği sokmak, kötü talihi davet etmek demektir.

Ama söğüdün en önemli özelliği sağlık açısından faydalı bitkiler sınıfında olmasıdır. Hatta Aspirin’in ilk olarak bu ağaç sayesinde üretilmiştir. Söğüt ağacının Latince ismi olan Salix kelimesi, bu ağacın özellikle kabuk kısmında bulunan salisilik asitten gelmektedir. Salisilik asidin ağrı ve ateş düşürücü özelliğinin keşfedilmesinden beri söğüt ağacının popülaritesi uzun yıllar devam etmiştir. Ağrı kesici ve ateş düşürücü özelliklerinde dolayı söğüdü ilk tavsiye eden kişi Hipokrat’tır. M.Ö. 4. asırda, “#Söğüt ağacının kabuklarının kaynatılmasıyla elde edilen su şişliği ve ağrıyı ve ateşi dindirir. Kesin bilgi, yayalım! ;)” şeklinde bir tweet atar ve olaylar çığırından çıkar. Artık her ağrısı olan söğüt kabuğunu soymaya başlar ve bunun sonucunda neredeyse ağaçlar yok olmanın eşiğine gelir. Sonrasında bunu engellemek için ağır cezalar konur. Cezaların konmasının bir diğer nedeni de söğüdün sepet sanayisinde kullanılmasıdır. Bu cezalardan sonra söğüt uzunca bir süre sessizliğe gömülür.

Tekrar gündeme gelmesi 12. asırda, -ki kendisi 2012 yılında Azize ilan edilmiş- Hildegard von Bingen, söğüt ağacının kabuğunu ağrılar ve ateşli haller için etkili bir ilaç olarak takdim etmesi ve Hippokrat’ı mentionlayıp tweet’ini RT’lemesiyle olur. Haber artık Afrika’dan Amerika’ya dünyanın her köşesine yayılır. Hatta Vikinglerin bile söğütle tedaviden haberdar oldukları sanılmaktadır.

1897 yılında Alman kimyager Felix Hoffmann saf asetil salisilik asidi sentezlemesiyle artık ilacın hap haline getirilmesi sağlanmış ve insanların söğüt ağacının kabuklarını kemirmesinin önüne geçilmiştir.

Aslında, salisilik asit bir bitki hormonu olarak görev yapar ve istilacılara karşı savaşan proteinlerin üretimini kodlayan genleri harekete geçirir. İnsanda ise kan akışını düzenlemede yardımcı olur. Hemen birazcık yukarıda Türk kültüründeki yerinden bahsedilirken söylenen, kişinin çocukları seven, duygulu ve evcimen bir huy edinmesi işte bu hormon sayesinde olur. Yani söğüdün gölgesinde oturmak bile insanı rahatlatır.

Söğüdü sevmemiz için sırf bu erdemi bile yeterlidir. Tüm bunların dışında, söğüt her zaman güzeldir. Yazın narin, ince yapraklı iken, kışın yapraksız koyu, kesik ve ağır başlı iken, baharda sıcak sarı dalları çiçeklerle süslüdür. Bozkırın çayları, dereleri ve özlerinde uzayıp giden, tertemiz dallarıyla bozkıra ayrı bir güzellik katar söğüt ağaçları…

Thomas Jefferson diyor ki; “Bir ülkeye yapılabilecek en büyük hizmet, o ülkenin kültürüne faydalı bir bitki kazandırmaktır.” Biz ise elimizdekilerin üzerine beton döküp bir bilinmezliğe itiyoruz. Yerlerine parklar yapılıyor, ama bir işe yaramıyorlar. İnsanın öncelikle park mantığını anlamak içinde bir süre harcaması gerekiyor. Örneğin, belediye sol olunca ağaçsız, sadece çim yeşili olan, tabanı beton ve post-modern heykellerin fink attığı parklar oluyor. Eğer belediye sağ partideyse parkta illa ki bir şelale ya da benzeri bir şeyin olması gerekiyor. Böyle olunca da, mandalar yavrusunu bir sineğin kapacağı söğüt dalı bulamıyor ve yerine post-modern heykelin üzerine yuva yapmaya çalışıyor ama onu da başaramıyor. (Gerçi memlekette manda sayısı da hayli azaldı, bunların yerine Mandacılığı savunan sayısı arttı ama neyse o da ayrı bir konu…) Âşıklar söğüdün narin yapraklarında serinleyecek ama ara ki söğüt bulasın. Şelalenin altında ıslanıyorlar, sonra bozkırın ayazında tamamen üşütüyorlar.

Parka ek olarak, çim mantığını da hiç anlamadım. Sanırım anlasam İngilizlerden de hoşlanırdım. Anadolu kültüründe çim yoktur; çınarın altında, söğüdün gölgesinde oturmak vardır, hele bir de çay varsa…

MERAKLISINA NOTLAR:

1. Şurada sel felaketiyle ilgili kısa bir görüntü var: https://www.youtube.com/watch?v=YSY1PJsm6Nk

2. Her ne kadar uygulanmamış olsa da “Ankara Planı”nı çizen Hermann Jansen, Hatip Çayı aşağıdaki üzerine beton takviyeli mini bir baraj yapılmasını öngören planı çizmiş.

66db46b17375346f1b2ee32646cb883d1475058408

30 Eyl 11:16

Teşekkürler Kürşat Bey.. Geornalist Edebiyat devreye alınmıştır. Şiir, hikaye gibi her türlü denemelerinizi bekliyoruz. Sayfaya gitmek için lütfen üst menüdeki Geornalist logosuna tıklayınız.

28 Eyl 22:54

2. nottaki "aşağıdaki" kelimesi, "Hatip Çayı'ndan sonra değil, "öngören" kelimesinden sonra olacak. Hata etmişim affınıza sığınırım...

Kürşat Koyuncu yazdı, 657 kez açıldı, 37 misafir olmak üzere 53 kişi beğendi, 2 yorum yapıldı.
7 Eyl 16 18:00
Joseph Nkwain'in Derin Uykusu
959d89a6d4460a6312078d25c117d1d91473257212

959d89a6d4460a6312078d25c117d1d91473257212

Joseph Nkwain, derin uykusundan uyanmaya başladığında saat yaklaşık 16:30’u gösteriyordu ve günlerden cumaydı. Ancak Joseph’in kendine gelmesi kolay olmadı. Sanki göğsünün üzerine birisi oturmuş ve onun kalkmasına izin vermiyordu. Son bir hamleyle yerinden güçlükle kalkabildi. Kollarında ve vücudunda yaralar vardı ve bu yaraların nasıl açıldığını bir türlü hatırlayamıyordu. Daha sonra, onunla yapılan bir röportajda yaşadığı bu durumla ilgili şöyle demişti:

“21 Ağustos akşamı, tatillerini benimle geçirmek için Subum’a (Joseph’in köyü) gelen küçük kızımla masada oturuyorduk. Ben ona okumasında yardım ediyordum. Saat 21:30 civarı kızım yatmaya gitti. Bir süre sonra bende yatağıma yattım. Bir anda uçak sesine benzer bir ses duydum ondan sonra patlamaya benzer bir sesle sıçrayıp uyandım. Başta bu sesleri rüyada gördüğüme yordum. Ancak çok geçmeden cildimde bir sıcaklık hissettim. Daha sonra burnuma çok pis bir koku geldi. Koku o kadar pisti ki, ağzıma açıp konuşamıyordum bile. Aniden kızımın horlamaya benzer korkunç bir sesler çıkardığını duydum. Hem kızıma bakmak hem de bu pis kokunun nereden geldiğini araştırmak için ayağa kalkmaya çalıştım. Zorlukla ayağa kalkabildim. Kızımın yattığı yere yürümeye çalıştım. Ancak başaramadım, olduğum yere düşüp bayılmışım. Sabah dokuz civarı kapı sesini duydum, fakat bir türlü konuşmadım. Sonra yatağıma kendimi attım…”

Joseph kendine geldiğinde, kızının yatağına gitti. Ama kızı için yapılacak bir şey yoktu, kızı hayatını kaybetmişti. Joseph kapıya yöneldi, güç bela kendini dışarı atabildi. Etraftaki komşularının evlerine tek tek baktı ama yaşayan kimseye denk gelmedi. Evine dönüp motosikletini aldı ve civardaki Kam ve Cha köylerine doğru gitti. Yolun çevresinde, daha dün etrafta yayılan tüm hayvanlar ölmüş, ağaçlar bile devrilmişti. O köylerde de durum çok kötüydü. En kötü durumdaki köy ise Nyos köyüydü. Oradan da ayrıldıktan sonra Nyos Gölüne doğru gitti. Gölün son halini görünce şaşırıp kaldı. Daha düne kadar mavi olan Nyos Gölü kırmızı bir renge dönmüştü.

Peki, insanlar dâhil civardaki canlıların ölmesine ve gölün renginin değişmesine yol açan olayların sebebi neydi?

Nyos Gölü bir zamanlar lavlarla dolup taşan bir kraterdi. Göl, en son 400 yıl önceki volkanik faaliyetten sonra sessizliğe gömülmüş, bu arada kraterin açtığı boşluğa su dolarak gölü oluşturmuştu. Ancak gölün altındaki faaliyet tamamen durmamış, volkanik güçler yıllar boyunca büyük miktarlarda karbondioksit dâhil olmak üzere çeşitli gazlar salmıştı ve bu gazlar anında göl suyuna karışmıştı. Sonunda su artık daha fazla karbondioksit taşıyamayacak duruma geldi ve rahatsız olan her ev sahibi gibi o da asalak kiracılarını tahliye etmeye başladı. Ancak göl her seferinde az miktarda gaz salmak yerine devasa bir karbondioksit balonunu bir anda dışarı bıraktı. Böyle bir sonucun ortaya çıkmasında gölün derinliği de etkili olmuştur. Sudaki basın her 10 metrede 1 atmosfer artar. Yaklaşık 208 metre derinliğindeki Nyos Gölü’ndeki basınçta yüksek olduğu için karbondioksit yoğunluğu fazla olan büyük bir patlama gerçekleşmişti. Tahminlere göre, göl duvarındaki kayaların kayması sonucu böyle bir patlama tetiklenmiş oldu.

d4bf0e9253654c309e462c844ec87eba1473257343

Yukarıdaki şekilde de görüldüğü üzere 1 saat gibi kısa bir sürede yaklaşık 1,2 milyar metre küplük karbondioksit açığa çıktı ve yaklaşık 50 metrelik kalın bir bulut şeklinde etrafa yayıldı. Karbondioksit havadan ağır olduğundan neredeyse saf karbondioksitten oluşan bu hareketli bulut sinsice sahile ulaştı, yaklaşık 25 kilometrelik mesafedeki insanları ve böcekler de dâhil hayvanları sararak büyük bir sessizlik içinde canlarını aldı.

Normalde gölün mavi renkteki suları, gaz çıkışından sonra derinden yüzeye çıkan demirden zengin suyun hava ile okside olmasından dolayı koyu kırmızıya döndü. Gölün seviyesi, gaz çıkışıyla bir metre kadar düştü.

Burada, “Karbondioksit gerçekten de bu kadar acımasız bir gaz mıdır?” diye bir soru aklımıza gelebilir. Bu görece az bilinen ve zararsız gaz molekülü artık insanlığın gerçek ya da hayali en kötü karabasanı düzeyine yükselmiş bulunuyor. Nyos Gölü’ndeki aşırı faaliyeti saymazsak, karbondioksit son yıllarda kötü bir ün kazandı. Daha 2000’li yıllar öncesine kadar karbondioksit önemsiz bir gaz durumundaydı. İklim dinamiklerinde önemli bir etken olarak görülmüyor ve kesinlikle kötücül bir atmosferik güç olarak değerlendirilmiyordu. Artık bu gaz iklim değişikliği dediğimiz uzun süreli dramatik oyunun başrol oyuncusu haline geldi.

Günümüzde toprağın yüzeyinde, altında ve yukarısında bulunan tüm karbon eski yıldızlarda, tüm yıldızların içinde bulunan yoğun füzyon fırınlarında oluştu. Nihayet Dünya oluşup soğuduğunda denizlerle kaplanmış ve azot, karbondioksit ve su buharından oluşan kalın bir atmosferle çevrelenmiş bulunuyordu. İki oksijen molekülü ile bağları pek çok farklı kimyasal reaksiyonla kolayca kopacak ve böylece serbest kalan molekül, okyanuslar, ayağımızın altındaki toprak ve canlılar arasında gidip gelecekti. Karbondioksit kendini katı, sıvı ya da gaz olarak açığa vurabilir. Dolayısıyla karbondioksit, dünyanın oluşumundan itibaren var olmasına rağmen, şu anda atmosferimizde uçuşmakta olan karbondioksit moleküllerinin gezegenimizin özgün, doğal malzemesi olduğu çok kuşkuludur.

Karbondioksitle ilgili temel buluşlardan biri yeterince yoğunlaştığı takdirde karbondioksitin insanlar için zehirli hatta öldürücü olduğuydu. Şu an atmosferimiz 400 ppm düzeyinde karbondioksit içeriyor. Eğer bu oran %1 seviyesine yükselirse Dünya canlılardan önceki haline dönerdi. Karbondioksit daha da artarak mesela atmosferde %15 civarı yüksek bir orana ulaşsa, tüm canlılar kendilerinden geçer ve birkaç saat içinde ölürlerdi. Nyos kıyılarında yaşayan insanların ölümü de tam da bu nedenle olmuştu.

Sonuç olarak, çevre konuları şakaya gelmez. Bu gibi konuların gündemimizden hiç düşürmememiz gerekiyor. Ama maalesef memleketimizde iklim değişimi özelinde, çevre konularını kendi ideolojik saplantılarından bir türlü kurtulamayan insanlar yüzünden tartışamıyoruz. Âcizane, aslında hayatımızın merkezinde olması gerektiğini düşünüyorum. Kendi adıma bu konularda birkaç yazı yazmayı düşünüyorum. İklim değişimi konusunda ne kadar çok şey öğrenirsek o kadar faydasını görürüz. Çünkü önümüzdeki yıllardaki en büyük kavgalar bu iklim değişimi, karbon vergisi vs. gibi konular etrafında olacak. Bir an önce ideolojik körlükten kurtarmalıyız. Olması gerektiği gibi tartışmalıyız. Eğer başaramazsak çok şey kaybederiz…

MERAKLISINA NOTLAR

1. Nyos Gölü’nde meydana gelen bu patlamada çevrede bulunan Subum, Cha, Kam ve Nyos köylerinde toplam 1746 kişi öldü. Ayrıca 3500 büyükbaş hayvan da telef oldu.

31ace76d76cda3135f70a105d9b6fe7d1473257555

2. Karbondioksitin bir diğer etkisi de vücutta aşağıdaki resimde görüldüğü üzere insanların vücutlarında yaralar açılmasına neden oldu.

4f6931fe997407f61e1e05f61612d9d41473257608

3. Nyos Gölü’ne 2000’lerin başında gaz çıkışını sağlamak için boru döşendi.

3e31a84485cd6a3d6d44b19f92eb06c41473257881

4. Benzer bir gaz patlaması, 1984 yılında, yine Kamerun’da bulunan Monoun Gölü’nde meydana geldi. Bu patlama da 37 kişi hayatını kaybetmişti.

09 Eyl 19:02

Teşekkür ederim

09 Eyl 03:44

ne denilebilir ki ... sürükleyici bir hikaye idi. Kaleminize sağlık.

Kürşat Koyuncu yazdı, 812 kez açıldı, 42 misafir olmak üzere 59 kişi beğendi, 2 yorum yapıldı.
19 Ağu 16 22:00
El Ele Tutuşursak Depremi Engelleyebilir Miyiz?
1ddb6b618d0efc09abcc8d3d9b04a26b1471621093

1ddb6b618d0efc09abcc8d3d9b04a26b1471621093

Aslında depremin merkezinde olduğu, yeryüzündeki kıtasal hareketlerle ilgili bir yazı yazmayı planlıyordum. Gündemi meşgul etmesi gereken daha önemli konular varken son günlerde, özellikle Melih Gökçek gibi gündemi değiştirme gücü olan birisinin “yapay deprem” konusunda söylediklerini ve Geornalist’te bu konuyla ilgili şu linkteki yazıyı (https://www.geornalist.com/post/12081/fethullaci-teror-orgutu-istanbulda-deprem-yapabilir-mi) görünce konuyla ilgili birkaç şey söylemek istedim. Girişte dediğim gibi, daha sonra ayrıntılı bir yazı da yazabilirim. Aşağıda yazdıklarımın çoğunu twitter’den paylaştım. Ancak toplu olarak da, tekrar paylaşmak istiyorum.

Efendim, Dünyadaki bütün kara parçaları 500 milyon yıllık periyotlarda bir araya gelir ve birbirinden uzaklaşır. Bunu fosil kayıtlarından biliyoruz. Yani bugün buzlarla kaplı Grönland bir zamanlar daha sıcak bir kuşaktaydı ve üzerinde isminden de anlaşılacağı gibi "yeşil" hâkimdi. Bir diğer örnek, bundan en yakın 10 M yıl önce Anadolu’nun çoğu sular altındaydı. Kanıt; Ankara'da deniz canlılarına ait fosillerin bulunmasıdır. Ekstra bir bilgi vereyim. Anadolu yükseldikten sonra Tetys Denizi kapandı ve Akdeniz oluştu. Ayrıca son Buz Devri yaşandığı sıralar Karadeniz de yoktu. Anadolu’nun genelinde soğuk bir iklim vardı. Bunu da yine Anadolu’da bulunan Mamut fosillerinden biliyoruz. Her neyse, Buz Devri sona erdikten sonra buzlar bir yandan eriyip, diğer yandan da kuzeye çekilmeye başladı. Bu erimelerin sonucunda Karadeniz oluştu. Önce denizle bağlantısı yoktu ancak tüm bu erimelerin sonucunda deniz seviyesi yükseldi ve Akdeniz’le Karadeniz birleşti. Hatta “Nuh’un Gemisi” Karadeniz’de arayan bilim insanları haberleri de bununla ilgilidir.

Konumuza dönecek olursak, Dünya üzerinde tüm kara parçaları en son 220 milyon yıl önce bir aradaydı ve bu tek kıtaya Yunanca "Pangea" ismi verilir. Daha sonraki birkaç 10 M yıllık süreçte bu "Pangea" doğu batı ekseninde ikiye bölündü ve birbirinden uzaklaşmaya başladı. Kuzeydeki kısmına "Lavrasya", güneydekine kısmına "Gondvana" ismi verildi. Daha sonra bunlarda kendi içlerinde parçalara ayrıldı. Bu kara parçaları yakındaki kara parçasından uzaklaşırken, bir başka kara parçasıyla çarpıştı ve böylelikle yeni kıtalar oluştu. Bunun en bilinen örneği Hindistan yarımadasıdır. Hindistan Afrika'dan koptuktan sonra Güney Asya'ya doğru kaymaya başladı ve sürecin sonunda Hindistan Güney Asya'yla birleşti, hatta onun altına girmeye başladı ve Asya'daki toprak yükselerek Himalayaları oluşturdu. Halen de Hindistan Himalayaların altına girmeye devam ediyor. Diğer taraftan Afrika'nın Güneybatısından kopan parçada batıya ve kuzeye doğru hareket edip, Lavrasyanın batısından kopan (Bugünkü Kuzey Amerika) parçayla birleşti. Bugün Güney Amerika olarak bildiğimiz kara parçasının bu hareketi sonucunda And Dağları ortaya çıktı. Güney Amerika'nın batısındaki -özellikle Şili'yi içine alan bölge- en aktif fay hattı da yine bu hareketler sonucu oluştu.

Peki, bu hareketler sona erdi mi? Hayır. Bugün bu hareketler hala devam ediyor, örneğin Arap yarımadası Anadolu’ya doğru hareket etmeye devam ediyor. Yani Anadolu’yu sıkıştırıyor. Diğer taraftan Amerika kıtası Asya-Afrika'dan uzaklaşmaya devam ediyor; bunun en belirgin örneği İzlanda'nın ortadan ikiye bölünmeye başlaması. Tüm bu hareketlerden sonra yapılan tahminlere göre bu hareketler devam etmesi sonucunda en yakın 50 milyon yıl sonra Akdeniz tamamen kara haline gelecek. Yine en yakın yaklaşık 150-200 milyon yıllık bir süreçte tüm kıtalar tekrar bir araya gelecek, yani ayak bastığımız her yer değişecek.

İşte bu kıtaların kayması, yakınlaşması, uzaklaşması vs. süreçler bize deprem olarak yansıyor. Deprem illaki olacak, çünkü dünyanın merkezi bir kor halinde ve oradaki her patlamanın etkisi yüzeye de çıkıyor, çıkarken de ayağımızın altındaki kayaçların yerini değiştiriyor. İşte bu nedenle her zaman depreme hazırlıklı olmalıyız, deprem bir gerçek, dışarıdan bir etki olsa da olacak olmasa da olacak. Şu aralar konu "yapay depremler" efsaneleri arasında sulandırılıyor, böyle şeylere aldanmayalım, bu kadar komplo teorisi bünyeye zarar. Bu ayki Bilim ve Teknik dergisinde “yapay deprem”lerle ilgili yazı şu anda ortalıkta dolaşan konuyla ilgili değil, petrol ve kaya gazı çıkarılması sonucu olan depremlerden bahsediyor.

Burada asıl sıkıntı şu; elinde “yapay deprem” yapacak teknolojisi olanlar bile bunu denemeye korkarlar. Çünkü bu iş hani kocaman binaları dinamitle yıkmaya benzemez. Örneğin, İstanbul’da depreme yol açan patlama yapıldı, diyelim. Bunun sonucunu kestirmek zor. Kelebek etkisi denen bir şey var. Hani şu; “Çin’de bir kelebeğin kanat çırpışı, Atlantik okyanusunda fırtınaya neden olur.” Oluşacak bu fay kırılmalarının nereleri etkileyeceğini ve sonucunda ne olacağını kimse kestiremez.

"Dünya" dediğimiz şey yaşayan, yıkılan, ölen, tekrar dirilen, kısacası hareketin hiç bitmediği bir organizmadır. Her denizin, her nehrin, her gölün tıpkı insan, hayvan ve bitki gibi bir ömrü vardır. Deprem olmasa, illa ki bir meteor çarpacak -ki sürekli çarpıyor-, ha bu meteor büyük olursa yaşamı da etkiler, daha önce dinozorları yok oluşuna neden olduğu gibi. Ve yine deprem olmasa, mega bir yanardağ patlaması olacak -ki birkaç 100 bin yılda olduğu gibi-. Özetle demek istediğim şu; Biz sadece bu gibi etkilerden minimum zarar görmek için tedbirimizi almalıyız. "Tedbirini al, takdir Allah'tan" boşuna atasözü olmamış. Fanusta yaşıyormuş gibi yapmanın âlemi yok, böyle şeyleri gündeme getirmenin de âlemi yok. En nihayetinde hepimiz ölecek yaştayız, her şeyin bir ömrü var ki buna Dünya'da dâhil...

23 Ağu 00:42

Ne de güzel anlatılmış

Ferit Çaydangeldi yazdı, 640 kez açıldı, 11 misafir olmak üzere 14 kişi beğendi, 6 yorum yapıldı.
23 Mar 16 05:00
Apple Yine Saçmaladı!

Apple şirketinin düzenli aralıklarla yaptığı lansman sunumları ilgiyle takip ediliyor. Dün akşam yapılan sunum yine aynı ilgi ile takip edildi ise de iPhone 7 ve Apple Watch2 tanıtılmasını bekleyenler büyük hayal kırıklığına uğradı.

Yeni tanıtılan iPhone SE’nin pek beklenen telefon olmadığını söylemek mümkün. Sanki Steve Jobs’un tek el ile kullanılan küçük ekranlı telefon takıntısına gönderme yapılmış gibi duruyor. Yine 16GB ve 4k video çeken saçma sapan bir telefon sunarak kullanıcıları ile dalga geçen Apple, iMovie programını kullanarak 4k videoları iPhone SE ile düzenleyebileceğimizi söylemekten de geri durmadı. link yazımda anlattığım gibi birkaç program kurulduğunda 5 dakika civarında kayıt yapabilen telefona iMovie de yüklediğimizde düzenleyecek bir videoya sahip olamayacağız. Aslında madem ekranı küçülttüler bari 8GB adında 5,5GB kapasiteli telefon ve 8k video çekebilen kamera koysalardı kullanıcılara hakaret etme amaçlarına daha rahat ulaşırlardı. Şimdi hiçbir program ve e-posta hesabı kurmayarak birkaç dakika video çekebilenler çıkacaktır.

Apple, zamanında iPod nano ile saat yapan şirketi takip edemediği için iWatch ismini tescillemekte geç kaldı. O yüzden pahalı saatimizin ismi Apple Watch. Oldukça kalın olmasına rağmen iyi bir pil ömrü sunamayan saatin yeni versiyonunu bekleyen milyonlarca insan var. Pek çok kişi de yuvarlak ekrana sahip bir saat için şirketi takip ediyor. Retina ekranı ile şu anda dahi tüm diğer akıllı saatlerin ilerisinde olan Apple Watch bize malesef yeni bir saat değil, “yeni, efsanevi, mükemmel” kordon sundu. Bu zorlama güncelleme için de yaptığı her işe hayran olmak orunda olduğumuz şirkete şükranlarımızı sunmalıyız.

Gelelim iPad Pro’ya. Her zaman Apple’ın en iyi yaptığı ürünün tablet olduğunu düşündüm. iPad’in çantaya sığmayan Pro 12,9” versiyonu çok başarılı kalem ve klavye destekleri ile birlikte 9,7” boyuta düştü ve çok ta güzel oldu. Yine eğer birkaç haftada yer açmak için program silmeye başlamak istemiyorsanız 32GB versiyonu almanızı önermem. Adına Pro dedikleri halde 16GB versiyon yapmaya utanmış olabilirler mi? Bence kesin hiç satamayacaklarını ve ellerinde kalacağını düşündükleri için 32’den başladılar. Apple’a kızacağıma bu çok başarılı ürün için teşekkür ve tebriklerimi sunmalıyım.

iMac, Macbook ve Macbook Pro ürünlerinde güncelleme yapılmayan lansmanda başarısız modül ResearchKit ve onun yeni çıkan kardeşi CareKit için oldukça uzun bir zaman ayrılmıştı. ResearchKit ilk tanıtıldığındaki programlara pek bir ilave olmadı. Oldukça başarısız bir platformdu. Kaldırılması gerekiyordu ancak bunu gururuna yediremeyen şirket, sanki modül çok başarılı olmuş ta amacını bile aşarak hastaların tedavilerine de katkıda bulunmuş gibi bir de CareKit modülünü sundu. Bu kitleri çıkartmak Apple için oldukça basit, programları başkası yazacak apple övünecek. iPhone’un kamerası ile nabız ölçen program yapıldığı zaman akıllarına geldiğine inandığım modüllerin geleceğinin fazla olmadığını düşünüyorum. İki yıldır parkinson, astım, cilt kanseri… başka fikir de bulamadılar. Bu hastalıklarda da klinisyene ve hastaya faydası oldukça sınırlı kaldı.

Tanıtım oldukça küçük bir topluluğa yapıldı ancak canlı olarak milyonlarca kişi tarafından takip edildi. Apple Watch’un yeni kordonlarının kimseyi heyecanlandırmadığını fark eden Tim Cook’un “aslında bu çok güzel, çok harika değil mi?” demek zorunda kalması sunumun en eğlenceli kısmıydı.

Apple’ın Eylül ayında iPhone7 ve Apple Watch 2 çıkartması çok yüksek bir ihtimal. Bu ürünleri almak için bekleyenler birkaç ay daha sabretmek zorundalar.

iPhone 5C gibi yanlış bir ürün çıkarttığını düşündüğüm Apple şirketi adına 16GB dedikleri 11 GB’lık küçük ekranlı iPhone SE ile kesinlikle saçmaladı.

24 Mar 22:37

Mutsuz

Puan: 76

dediğim gibi şuan için çok etkileyici bir özellik beklemek saçma olacak dediğim gibi "her sene bir ürün çıkaralım da" mantığındalar. Apple fanlarını bilirsiniz ürün çıkmadan sipariş beklerler uzun kuyruklar oluştururlar.Bu da onları tatmin ediyr bnce

24 Mar 01:07

iPhone7 için çok etkileyici bir özellik ekleme ihtimalleri düşük. Yeni bir tasarım 256GB versiyon dışında ne yapacaklarını çok merak ediyorum.

Ferit Çaydangeldi yazdı, 605 kez açıldı, 8 misafir olmak üzere 10 kişi beğendi, 2 yorum yapıldı.
9 Mar 16 05:00
45G Geliyor Ama

4,5’uncu nesil mobil internet ile tanışmamıza az kaldı. Uzun bir süredir 3’üncü nesil mobil internet ile her türlü işimizi görüyoruz. Gerçekten mobil internetin hızlanmasına ihtiyacımız var mı?

Ülkemizde 2009 yılında kullanıma sunulan 3G, 1998 yılında Japonya, 2002’de Amerika Birleşik Devletleri, 2003 yılında ise Avrupa Birliği üyesi ülkelerde kullanılmaya başlanmış. Bu internet servisi bize 2 Mbit/s ile 14,4 Mbit/s veri hızı taahüt ederken biz yalnızca güneşin yeni doğduğu, her kesimden kimsenin genellikle uyuduğu sabah saatlerinde yüksek hızlı internet kullanabildik.

3’üncü, 4’üncü, 5’,nci nesil bağlantı teknolojileri yalnızca bize en yakın baz istasyonu ile mobil cihazımız arasındaki haberleşmeyi sağlamaktadır. Baz istasyonu kendisine gelen internet bandını bağlantıda olduğu mobil cihazlara paylaştırmaktadır. Eğer çok sayıda cihaz yüksek hızda veri talep ederse baz istasyonu bunu karşılayamamakta ve her kullanıcıya düşük hızda veri göndermektedir.

Baz istasyonlarına yüksek hızda veri taşıyabilmek fiber kablolarla mümkündür. Malesef ülkemizde başka şirketlerin fiber kablo döşemesine engel olan tek tekelom bir şirket kendisi fiber ağını yeterince büyütmemiş, kendi lüks ve zevkine yatırımı daha mantıklı bulmuştur. Şimdi fiber gücünün mobil cihazlarımıza ulaşacağını anlatsa da baz istasyonlarının büyük kısmı bu hizmeti sunamamaktadır. Biz istediğimiz kadar büyük bir boruyla şebekeye bağlanalım eğer barajlar boşsa yine suyumuz akmaz.

Şimdi 4,5G için çok heyecan duymamız gerekiyormuş gibi reklam kampanyaları yürütüyorlar. En çok kullandığımız zamanlarda 14,4 Mbit/s hızı bize bir türlü sunamayan 3’üncü nesil baz istasyonlarına 4,5’uncu nesil antenleri bağlayacaklar ve biz yalnızca sabah namazından sonra çok hızlı internet göreceğiz. Seçtikleri istasyonlara çok hızlı internet ulaştıracak ve oralarda hız testleri yaparak bizi problemin onlarda değil bizde olduğuna ikna edecekler.

4,5 G servisi hizmet vermeye başladığı zaman gerçekten mobil internetin çok hızlanacağını kabul etsek bile buna gerçelten ihtiyacımız var mı? Bunu Turkcell firması şu şekilde cevaplamış;

“Çok daha hızlı internet: 4.5G teknolojisi ile, kullanılan cihazlara göre değişmekle birlikte, veri indirme hızı 100-150 Mbps’ten başlayıp 375 Mpbs* seviyelerine çıkabilecek. Örneğin, 2GB büyüklüğündeki bir HD film yaklaşık yarım dakikada indirilebilecek.

HD kalitesinde film, video ve dizi izlenebilecek.

Düşük gecikme süresi ile kesintisiz ve daha keyifli oyun deneyimi yaşanabilecek.”

375 Mbit/s !!! müthiş bir hız. Ama teorikte tabiki. Bu kadar yüksek hıza bazı USB flash bellekten kopyalama sırasında bile ulaşılamaz.

Peki ben bu hızla ne yapacağım? 2GB boyutunda bir filmi telefonuma mı indireceğim? Neden? 3G nin doğru düzgün çalıştığı bir şebeke ile aynı filmi online olarak izlerim. Sınırsız internet bağlantıları sayesinde kim artık film koleksiyonu yapıyor ki?

HD kalitesinde film, video ve dizi zaten 3G ile izlenemiyor mu? HD den kastınız 4k ise zaten yeterli içerik ve 4k mobil ekran yok. HD, FullHD bana daha birkaç yıl daha yeter. Bunu da 3G (gerçek anlamda çalışan) rahatlıkla sağlar.

Oyun deneyimi demiş… Oyunların tamamı 5Mbit/s hıza sahip bir internet ile hiçbir takılma ve gecikme yaşamadan çalışır. Bana kaliteli bir 14,4 Mbit/s hız ver yeter.

Ben o kadar hızlı mobil internete gerçekten ihtiyacım olduğunu düşünmüyorum. Yeterli hız diye bir sınır vardır. Bu da HD videoyu, görüntülü görüşmeyi, her türlü online oyunu sorunsuzca sunacak 10Mbit/s ciavrındadır. En kötü araba bile saatte 160km hıza çıkabileceği halde araçlarımızı genelde 50 – 120 km/s arasında kullanırız. 450km/s hızla gidebilen bir arabaya neden ihtiyaç duyalım ki?

Şimdi yazımın 3’üncü kısmına geçiyorum. 1’de 4,5G’nin idda ettiği kadar hızlı çalışmayacağını, 2’de ise o hızı sunsa bile ihtiyacım olmadığını yazdım. Şimdi ise asıl ihtiyacım olan şeyin hız değil toplam veri miktarı olduğundan bahsedeceğim.

Türk Telekom, 4,5G’ye geçiş yapanlara 1GB internet hediye edeceğini yazmış. Çok teşekkür ederim ama, verdiğin hediye bu hızla bana yalnızca 15 saniye yeter!!! Bu, çok yakıt tüketen bir arabaya benziyor. Bana yakıt vermedikten sonra çok yakan bir spor arabayı neden veriyorsun? Elimdeki kısıtlı yakıtı tüm işerimi görebilecek kaliteli ve kompakt sınıf bir araba ile çok daha verimli kullansam?

İnternet hızlı olduğu için Youtube’dan açtığım bir videonun ilgimi çekip çekmeyeceğini anlayana kadar tamamı en yüksek çözünürlükte inecek, görüntülü görüşme başlatırsam en yüksek kaliteden çalışacak ve çok hızla kotamı bitirecek. Bir film açarsam daha başlangıç jeneriği birmeden tamamı inmiş olacak ve belki de aslında istediğim filmin o olmadığına karar vereceğim. Bu şekilde birkaç filmi açıp kapatsam tüm kotamı tüketeceğim. Kotanın tükenmesi ise çok çok tehlikeli bir uçurumdur.

Turkcell, Türk Telefom ve Vodafone mobil interneti fazla kullananları öyle bir cezalandırıyor ki…

Mobil data paketiniz bitmeden önce bir mesaj alıyorsunuz, size;

“Mobil veri limitiniz dolmak üzeredir limitiniz aşıldığında 1kr/Kb olarak ücretlendirilecektir” diye bir mesaj gelir.,

Ne kadar makul değil mi? Yalnızca 1kr.

Biraz matematik yapalım mı?

1Kb=1kr ise 1MB=1000Kr (10 TL)

1GB = 10.000 TL

Bir araba parası cep telefonu faturasını 3G hızıyla bile bir gün içerisinde elde etmek çok kolay. Eğer aynı fiyatlandırmaya devam edeceklerse (4,5G’ye geçene yalnızca 1GB hediye etmeleri buna işaret ediyor.) yeni nesil “hızlı” internetimiz ile dakikada 20.000 TL fiyatında indirme hızı ile ülke bütçesinin ödeyemeyeceği bir fatura oluşturmak bir haftadan az zamanımızı alacaktır.

Eğer internet paketiniz devreye girmediyse akıllı telefonunuzu açtığınız anda yalnızca saatin kaç olduğunu kontrol etmesi 5 TL’ye mal olmaktadır. İnternet paketleri ile paketsiz kullanım arasında 1000 kat fark olması kötü niyetli olduklarının güçlü bir kanıtıdır.

4,5G’yi de 5G’yi de istemiyorum. Kağıt üzerindeki ütopik 375Mbit/s’yi bırakın da becerebiliyorsanız 3G’nin her zaman 10Mbit/s’nin üzerinde olmasını sağlayın ve 100GB data kullanım hakkı verin.

Evimdeki fibernet bağlantımı kapatırım…

09 Mar 07:40

Misafir

Çok haklısın başkan. İhtiyacım olmayan şey reklam ediliyor, reklam ettiklerini de veremiyorlar ya da ben alamıyorum. Saçmalığın dibi... Hakikaten 3G nin hakkını versinler yeter

Ferit Çaydangeldi yazdı, 374 kez açıldı, 8 misafir olmak üzere 13 kişi beğendi, 1 yorum yapıldı.
15 Şub 16 05:00
İphone'u Gerçekten Seviyor Muyuz?

Sonunda 5dk bile video çekemeyecek kadar küçük hafızalı iPhone ve iPad'ler için tepkiler duyulmaya başladı.

16GB hafızası olduğu iddia edilen iPhone'lar 3,3GB'ının işletim sistemi tarafından işgal edilmesi ve cihazın gerçek kapasitesinin 14,4GB olması nedeni ile hiçbir program kurulmadığı zaman 11,1GB kullanım alanı sunmaktadır. Bu durum nedeni ile 2014'ün son aylarında dava açılması link Apple şirketinin müşterilerine karşı dürüst olmasını sağlayamadı.

Şimdi adı 16GB olan 11GB'lık iPhone 6s 4k video çekebilen bir kamera ile satılıyor.

4k video çekebilecek kamera için bu hafıza...

El arabası takılmış tır motoruna benziyor.

Tüm bunlar yetmiyormuş gibi, o "most advanced" mobil işletim sistemi; gönderilen ve alınan bütün e-posta ve iMessage'ları asla silmemek üzere depolar. Yalnizca bu servisleri kullandığınız için bir yıl içinde bu cihazlar resetlenmek zorunda kalır. Apple "güvenlik" icabı bu bilgilerin hafızada tutulmasının şart olduğunu zanneder. Ya da bizi geri zekalı yerine koymaktan keyif alır...

Bence ikincisi...

Adı 128GB olan 114GB'lık iPhone ile adı 16GB olan 11GB'lık iPhone arasında Apple için 15 USD fiyat farkı var iken 128GB modelini 500 USD daha pahalı satmaktadır. Bu durum telefonun içinin açılarak 50 liralık bir parça eklenmesi ile 1500 lira daha pahalı modelinin tamamen aynısı yapılabilmesi tehlikesini doğurduğu için her açılışta hafıza çipinin seri numarasını kontrol eden bir program çalışmaktadır.

Daha iyisi için değil, bizi kandırmak için çalışan bu tür şirketler, kullanılamayacak kadar yetersiz cihazlarla uğraşırken sıkıntı çektiğimizde alaycı ve küçümseyen bir tavırla bizimle dalga geçmektedir.

09 Mar 00:25

:)

Ali Turan yazdı, 385 kez açıldı, 3 misafir olmak üzere 6 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
17 Oca 16 01:00

Ali Turan

Puan: 14

Milli Muharip Uçağımız ve Hava Üstünlüğü

Milli uçağın geliştirilmesi için ilk adım "2 yıllık kavramsal tasarım" aşamasıydı, bunun için TUSAŞ'a 20 milyon dolar tahsis edilmiş ve TUSAŞ yetkilileri 2014 başında bu aşamanın biteceğini söylemişlerdi. Şimdi 2016 başındayız ve maalesef halen uçağın tek motorlu mu yoksa çift motorlu mu olacağının kesinlik kazanmadığını haberlerden öğreniyoruz.

Uçak geliştirmek zor ve karmaşık bir iş. Hindistan, 30 yılda Tesaj savaş uçağı projesini tamamlayamamış, geçen Eylül ayı itibarıyla uçağı uçurabilmişler ama problemler giderilememiş, üstelik uçağın radarları yetersiz olduğu için bunların İsrail radarları ile değiştirilmesine karar verilmiş. Bu gecikmenin sebebi olarak, Hindistan Hava Kuvvetlerinin 1990 yılına kadar kriterlerini belirleyememesi ve sonrasında krizlerden dolayı fonlamada yaşanan sıkıntılar gösteriliyor. link

Milli bir uçağa ihtiyacımız olduğu gayet açık. Savaşları kazanmanın kritik noktasının hava üstünlüğünden geçtiği bugün anlaşılmış durumda. 1939 yılında Almanya'nın Polanya'yı işgal ettiğinden beri, hava üstünlüğü sağlanamadan hiçbir savaş kazanılamamış, hava üstünlüğü sağlamış bir düşmana karşı hiçbir savunma ortaya konamamış, hava üstünlüğü sağlamış bir rakibe de hiçbir başarılı saldırı yapılamamış.

Hava üstünlüğü sağlamanın kritik olduğunu ilk ve etkili olarak Hitler Almanya'sı göstermiş. 1900'lü yıllardaki eski konsept, bombardıman uçaklarının işi bitireceği yönündeymiş. Yani, düşman yerleşim yerlerinin ve üretim merkezlerinin vuralması ile düşmanın dize getirilebileceği düşünülüyormuş. Almanya, İkinci dünya savaşında bunun böyle olmadığını Avrupa, Amerika ve Rusya'ya öğretmiş. Müttefik ülkelerin, "Kara Perşembe" dedikleri olayda Almanya'nın Schweinfurt şehrindeki Rulman fabrikalarını bombalamak üzere yola çıkan yaklaşık 300 bombardıman uçağının 60 tanesi geri dönememiş, 140 tanesi de hasar görmüş. Bu olaydan sonra asla avcı uçakları refakat etmeden bombardıman uçağı gönderilememiş. Ama avcı uçaklarının menzili kara Avrupasında bittiği için etkili avcı uçakları da yokmuş. Zaten Almanya savaşın başlarında doğu cephesinde 4000 rus uçağını yok ederek hava üstünlüğünü elde etmişler. Fransız hava sahasını ise 2 günde kontrol altına almışlar. Müttefik ülkeler ancak savaşın sonlarına doğru menzili 500 mile çıkarılan P-49 ve P-51 uçakları ile hava sahasını kontrol altına aldıktan sonra Almanya dize getirebilmişler.

İkinci dünya savaşı sonrasında hem Amerika hem de Rusya hava üstünlüğü sağlayacak uçakları geliştirmeye başlamışlar. ABD, Kore savaşında Kuzey Kore ve Çin'e karşı hava üstünlüğü sağlamış. Bu başarıda ikinci dünya savaşında da savaşmış pilotların, Kuzey Kore ve Çin pilotlarından daha tecrübeli olması da çok etkili olmuş.

Buna rağmen, Vietnam savaşında Amerika istediği başarıyı yakalayamamış. Çünkü hem savaş tecrübeli pilotları emekli olmuş, hem de hava üstünlüğünü radar ve füze teknolojisi ile it dalaşına girmeden elde edebileceklerini zannetmişler. Fakat radar ve füze teknolojileri henüz yeteri kadar gelişmemiş olduğundan, manevra kabiliyeti düşük F-4 uçakları ve nispeten tecrübesiz pilotları ile Rus uçaklarına karşı bariz bir üstünlük sağlayamamışlar.

Vietnam savaşı sonrasında ABD hava üstünlüğü için konsept değiştirmek gerektiğini anlamış. Bunun için F-15 ve F-16 projeleri başlatılmış, F-15 kartalları ile mutlak hava üstünlüğünü, F-16 şahinleri ile ise it dalaşına odaklanılmıştır. Yalnız, tek motorlu F-16'ların operasyon alanları dar olduğu için Amerikan Hava ve Deniz Kuvvetleri tarafından tercih edilmemiş, Hava Kuvvetleri F-15'i, Deniz Kuvvetleri ise F-18 Hornet'i tercih etmiş. Bu iki uçak da çift motorlu, silah yük kapasitesi yüksek uçaklardır.

Bugün ABD hava üstünlüğünü hala F-15 uçakları ile sağlıyor. Dünyanın en iyi uçağı olarak gösterilen F-22 Raptor ise uzun vadede F-15'lerin yerini alacak.

Milli uçağımıza tekrar geri dönersek, -anladığım kadarıyla- bu uçağın F-16 gibi tek motorlu bir avcı uçağı mı, yoksa F-15 gibi hava üstünlük uçağı mı olacağına tam olarak karar verilememiş gözüküyor. Hindistan'ın durumunu da düşünerek "geç olsun, bizim olsun" diyelim mi?

Emre Altuntaş yazdı, 331 kez açıldı, 14 misafir olmak üzere 18 kişi beğendi, 1 yorum yapıldı.
25 Ara 15 01:00
Konuşmayı Unutan Topluluk

Konuşmayı Unutan Topluluk

Teknolojinin geliştiği ve gelişmeye son hızla devam ettiği çağ, teknolojik çağ. Son hızla devam eden her gün biraz daha artarak süregelen bir şey daha var. İnsanların aptallaşması.. Evet şimdi ön yargılarınızın, eleştirilerinizin ve egonuzun kabarma zamanı.

Oluşan düşüncelere bakalım mı?

Bakalım, bakalım..

Bu nasıl olur?

Olursa olsun ben zaten halimden memnunum.

En güzel cevapsa ben zaten bunun farkındayım. Farkında olmadığın, farkında olduğun durumun senin aptal olduğunu kabullenmen. Velhasıl yürürken, koşarken, spor yaparken, sevdiğimiz biriyle otururken, yemek yerken, uyumadan önce, uyandıktan sonra dersteyken hatta toplantıdayken telefon yani sosyal medyadaki beğenilme merakından doğan bu ihtiyacımız bir türlü peşimizi bırakmıyor. Evdeyken aileler artık birbirine zaman ayıramıyor. Telefonu şarja taksak televizyona bakıyoruz. Tabiki de televizyon izlerken telefon şarjda olduğundan ipad var onunla idare ediyoruz. Aptallığı geçelim... Önemli olan kendimizi unutmamız. Neyi istediğimizi, gerçekten ne yapmaktan hoşlandığımızı, hobilerimizin neler olduğunu, fobilerimizin ne olduğunu, gerçekten yanımızda olmasını istediğimiz insanın nasıl bir insan olması gerektiğini, kırmızı çizgilerimizin ne olduğunu unutuyoruz.

Umarım bir gün teknolojinin kölesi değil de teknolojiyi kölemiz yapabiliriz. Herkese sağlık dolu günler diliyorum.

27 Oca 15:10

Misafir

1

Ahmet Demir yazdı, 673 kez açıldı, 4 misafir olmak üzere 9 kişi beğendi, 1 yorum yapıldı.
28 Kas 15 21:00

Ahmet Demir

Puan: 24

Türkiye Nükleer Silaha Sahip Olabilir mi?

Dünya'da başarılı bir şekilde atom bombası patlatmış 8 ülke var. Bunların 5 tanesi 1970 yılında yürürlüğe giren Nükleer Silahsızlanma anlaşmasında "Nükleer Silah Ülkeleri" olarak isimlendirilen ülkeler ki sırasıyla ABD, Rusya, İngiltere, Fransa ve Çin. Bu ülkeler aynı zamanda 1945 yılında kurulan Birleşmiş Milletler örgütünün veto hakkına sahip 5 ülkesi.

Diğer 3 ülke ise 1970 yılındaki Nükleer Silahsızlanma anlaşmasına imza atmayıp, 1970 sonrasında nükleer testler yaparak atom bombası patlatmış olanlar. Bunlar da Hindistan, Pakistan ve Kuzey Kore'dir.

ABD, nükleer silahı savaşta kullanan ilk ve tek ülkedir. Savaşı kaybeden Almanya ve Japonya nükleer araştırmalarını durdurdu. Bundan 4 yıl sonra Rusya, 1949 yılında ilk defa nükleer silahı test etti. İngiltere 1952, Fransa 1960, Çin 1964 yılında atom bombası patlattılar. Hindistan 1974'te, Pakistan 1998'de ve son olarak Kuzey Kore 2006 yılında başarılı oldu.

Bunların yanısıra İsrail de nükleer silaha sahip bir ülke. Fakat açıkça bir atom bombası patlatmadı ve nükleer silaha sahibim veya sahip değilim demedi. Amerikan başkanı Nixon'un empoze ettiği "Sorma, Anlatma" politikasını güdüyor. İsrail'in 80-200 arasında nükleer savaş başlığında sahip olduğu düşünülüyor.

Nükleer silahlara sahip ülkeler kendilerini "Nükleer Kulüp" olarak adlandırıyorlar. Peki, Türkiye nükleer silah geliştirebilir mi? Türkiye 1970 yılındaki Nükleer Silahsızlanma anlaşmasında imza atan 190 ülkeden biri. Bu anlaşmaya göre Türkiye, nükleer silah üretemez, elde edemez veya Nükleer Silah Ülkelerinden nükleer silah teknolojisi transfer edemez. Bu anlaşmaya göre Nükleer Silah Ülkeleri de başka ülkelere yardım edemez ve nükleer bir savaş olmadığı müddetçe nükleer silah kullanamaz.

Fakat Türkiye, enerji amaçlı olarak nükleer teknoloji geliştirebilir, bu konuda bir sınırlama yok. Yalnız, nükleer tesislerini açarak nükleer silah üretimi yapmadığını göstermek yükümlülüğünde. İran meselesinde olduğu gibi.

İlk defa atom bombasının patlatıldığı 1944 ile 1970 yılları arasındaki 26 yılda çok iyi çalışarak atom bombası geliştirebilirdik. Zira, Hindistan'ın nükleer çalışmalarından endişe duyan Pakistan Başbakanı, "Gerekirse ot yiyeceğiz ama bu bombayı geliştireceğiz" demişti.

Bu yıllarda böyle bir araştırmaya giriştik mi bilmiyoruz ama sonuç hepimizin malumu.

8 ülkeden birinin müslüman bir ülke olması bir avantajı olabilir mi, onu büyüklerimiz bilir.

Kürşat Koyuncu yazdı, 506 kez açıldı, 5 misafir olmak üzere 13 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
30 Ağu 15 18:00
Bitkilerde 'Wireless' İletişim

2008 yılında “The Happening” ya da Türkçeleştirilmiş ismiyle “Mistik Olay” –memleketimizde filmlere garip isimler bulma konusunda uzman bir grup var sanırım- gösterime girmişti. Hollywood dev örümcekler, katil köpekbalıkları, vahşi arılar, adam kovalayan akıllı anakondadan sonra akıllara zarar bir malzeme daha bulmuştu. Film Amerika’nın birkaç şehrinde insanların birdenbire kendilerini öldürmeye başlamalarını anlatmaktaydı. Senaryoya göre bu duruma bitkilerin yaydıkları kimyasal bir madde neden olmaktadır. Aslında fikir olarak ilginç bir filmdi. Filmin kötü yönetilmesi ve oyuncuların sıradan performanslar sergilemesi nedeniyle beğenilmedi. Hatta Hollywood’da en kötü filmlere verilen Ahududu ödüllerinde, en kötü film, en kötü senaryo, en kötü oyuncu dallarında aday gösterilmişti. Konumuza dönecek olursak, senaryoda bahsedilen durumun herhangi bir gerçeklik durumu var mıydı? İşte cevabı…

Bitkiler, yüzlerce yıl, insanlar tarafından yaşamayan cansız varlıklar olarak görüldü. Çünkü bitkiler, hareketsiz oldukları için, yaşayan varlıklar olarak düşünülmüyorlardı. Hatta şuurunu kaybetmiş ve hayati fonksiyonları en aza inmiş hastalar için kullanılan ‘Bitkisel Hayat’ terimi de bu nedenle verilmiştir. Bitkiler canlılar âleminin en önemli parçaları olmalarına rağmen bizler tarafından ne yazık ki yeterince iyi tanınmaktadır. Bu yüzden de onlarla ilgili pek fazla bilgi sahibi değiliz. Bizlere öğretilenlere göre, bitkiler canlı varlıklardır ama onların hayvanlar gibi karşılaştıkları her etkiye karşı bir tepki verme yetenekleri yoktur. Örneğin siz bir kedinin kuyruğunu koparamazsınız çünkü bunu yapmaya çalıştığınız takdirde kedi sizin yapmış olduğunuz etkiye karşı bir tepki gösterecektir. Oysaki bir bitkinin çiçeğini kopardığınızda ya da onun canını yaktığınızda o size herhangi bir tepki vermeyecektir. İşte bu tepkisiz yaşam biçimine ‘bitkisel hayat’ adı verilmektedir. Koma durumundaki bazı hastalar için ‘bitkisel hayata girdi’ cümlesinin kullanılmasının nedeni budur.

Aslında bitkiler doğanın simyacılarıdır; bitkiler su, toprak ve güneş ışığını değil imal, idrak etmesi bile insanoğlunun yetilerinin çok ötesinde olan bir dizi değerli maddeye dönüştürme uzmanlarıdır. Bitkilerin kimya ve fizikteki keşiflerinin çoğunun sonuçta bize de faydası oldu. Besleyen, şifa veren, zehirleyen ve duyuları hoşnut kılan kimyasal bileşimler bitkilerden gelir. Tüm bunları yaparken bitkiler kendilerini de savunur. Bitkilerin ürettiği kimyasal maddelerin çoğu, başka yaratıkları onları kendi hallerine bırakmaya mecbur etmek üzere oluşturulmuş mekanizmalardır. Ölümcül zehirler, kötü kokular, yırtıcıların aklını karıştırmak için toksinler bu mekanizmanın ürünüdür.

Bitkilerin, farklı bölgelerinin kendi aralarında ve farklı bitkilerin birbirleriyle haberleştiği, yapılan birçok deneyle ortaya konmuştur. Bitkilerdeki iletişim temelde kimyasal maddelere dayanmaktadır.

Bitkiler, izole olmayıp yaşadıkları alanlarda diğer pek çok tür ile etkileşim halindedir. Temel üreticiler olarak bitkiler çoğu besin zincirlerinin tabanında bulunur. Bu nedenle, bitki yiyen pek çok hayvanın (herbivor) saldırısına maruz kalırlar. Bitkiler, bu tehlikelere, herbivorları caydıran ve enfeksiyonları önleyen savunma sistemleriyle karşı koyarlar. Bir herbivora cevap olarak bitki tarafından salınan toksik maddelere örneğin kartaleğreltisinde şu şekilde olur. Böcekler çenesini geçirdiği anda taze yapraklar hidrojen siyanid salar, bu gaz böceği öldürmez ya da caydırmaz ise onu daha zalim bir zehir beklemektedir. Kartaleğreltileri, başka hiçbir bitkide olmadığı kadar çok ekdizon (deri değiştirme hormonu) adında bir hormon ihtiva eder ve böcek bu hormonu hazmettiğinde kontrol edilemez bir deri değiştirme süreci başlar. Romalılar ahırlarının zeminini kartaleğreltisi ağırlıklı bir karışımla kaplarlardı. Birinci yüzyıldan kalma böyle bir ahırda 250.000 ahır sineği pupası bulundu, hemen hepsinde de gelişimin durduğuna ya da bozulduğuna dair göstergeler vardı.

ABD New Hampshire’daki Darmouth College’den I.T. Baldwin ve J.C. Schultz 80’li yılların başında şöyle bir şey keşfettiler: Bir kavağın, bir akağacın ya da meşenin yapraklarının bir kısmını yok ettiğinizde ağacın geri kalan kısmı herbivor hayvanların yiyemeyeceği maddeler, özellikle de tanen salgılıyor. Kısacası, ağaç fazla tüketilirse kendini yenmez hale getiriyor. Yara almamış komşu ağaçları inceleyen araştırmacılar aynı maddelerin bu ağaçlarda da üretildiğini görmüşler ve bu ağaçlardaki tanen miktarının da kemirilmiş olanlarla aynı oranda arttığını tespit etmişlerdir. Bu çalışmanın sonucunda şu açıklamayı yapmışlar: Yara alan ağaçlar bir tehlike sinyali vermiş gibi görünüyorlar.

Yine bu dönemde Güney Afrika’da, Pretoria Üniversitesi’nden Profesör Van Hoven bir antilop türü olan ve akasya yapraklarıyla beslenen kuduların, yemeyi reddettikleri ağaçların yanı başında açlıktan ölmelerini araştırıyordu. Yaşadıkları arazi kapalı olmasına karşın geniş olduğundan, esaret stresi gibi bir açıklama yeterli gelmiyordu. Ölü hayvanlar üzerinde otopsi yapan Van Hoven hayvanların midesinde yüksek miktarda tanen içerdiği için hazmedilmemiş yapraklar buldu. Araştırmalar sürdürüldü ve bir deneye girişildi. Bir grup öğrenci akasyaların alt yapraklarını sopalayarak parçaladı. Bu yapraklar her çeyrek saatte bir tahlil edildi. İçlerindeki tanen miktarı düzenli olarak artıyordu. Ağaç iki saat boyunca sopalandıktan sonra, başlangıçtaki miktarın iki buçuk katına çıkıyordu. Yaprakların parçalanmasından yüz saat sonra yapraklardaki tanen miktarı normale dönmüştü. Araştırmacılar deneye yeniden başladılar; bu sefer bazı ağaçları dışarıda bıraktılar. Vurulan ağaçlara üç metrelik bir mesafe içinde kalan tüm ağaçlarda aynı tanen artışı görüldü. Ağaçların arasında kesinlikle bir iletişim olmuştu.

İletişim genellikle akıl ve zekâ dolayısı ile beyin ile ilişkilendirilir. Bitkiler “beyinsiz” olduğuna göre bu nasıl olmuştu? Çözüm Baldwin ve Schultz’dan geldi: Bitkilerin kendi aralarında, çok basit bir gaz sayesinde iletişim kurduklarını keşfettiler. Bu gaz iki atomlu etilen(C2H4) gazıydı ve bu gaz bitki hormonları içerisinde tek gaz içerikli hormondu. Aslında etilen meyvelerin olgunlaşmasında rol oynar. Örneğin; elmaların olgunlaşma aşamasında etilen yoğun olarak yayılarak, yakınlarda bulanan yeşil muzların da sararmasını sağlar. Etilen meyvelerin olgunlaşmasını ve yapraklarda tanen üretimini etkinleştirirken bitkiler arasında da sinyal görevi görmektedir.

Sonuç olarak, aslında ortada mistik bir olay yok. Sadece Hollywood var ve onu kuran zihniyetin doğaya dair bakış açısı var. Bu bakış açısının kökeni, ta o ilk elmaya kadar gider…

Ali Turan yazdı, 883 kez açıldı, 6 misafir olmak üzere 14 kişi beğendi, 1 yorum yapıldı.
24 Ağu 15 04:00

Ali Turan

Puan: 14

Silahlı Anka İçin Daha Neyi Bekliyoruz

Anka projesi 2004 yılında başlatılmış, 2010 yılında ilk Anka'yı hangardan çıkarmış ve 2013 yılında hizmete almışız. Toplam 9 yıllık bir tecrübe.

2012 yılında teröre karşı kullanılmak üzere Amerika'dan ısrarla silahlı Predator istemişiz ama talebimiz geri çevrilmiş. Bunun üzerine TUSAŞ'a silahlı Anka üretmesi için talimat vermişiz.

Anka'yı geliştirirken edinilen tecrübe ile bu işin 3-4 yıllık bir takvim dahilinde bitirilebileceği ifade edilmiş, yani 2015-2016 yıllarında.

Fakat bugüne geldiğimizde ortada silahlı bir Anka göremiyoruz. 2015 Savunma Fuarında geliştirme aşamasındaki Anka-S'i görüyoruz, uydu bağlantısı gibi bazı özelliklerin eklenmiş fakat silahlanma ile ilgili bir bilgi neredeyse yok. Anka-S'in 2018'de, silahlı Anka'ların ise ancak 2020'lerden sonra hazır olabileceği yönünde haberler okuyoruz. (Üreticinin web sayfası da dahil olmak üzere net bilgiye ulaşmak güç).

Tam da ihtiyaç duyduğumuz şu yıllarda silahlı bir Anka'dan faydalanamıyoruz yani.

Zaten yakın bir zamanda devletin silahlı bir İHA alacağı yönünde acil bir duyuru yaptığını ve Amerika'nın da müttefik ülkelere silahlı Predator satışına izin verebileceği yönünde haberlerin çıktığını öğreniyoruz.

Yani bir nevi silahlı Anka yetişmeyeceği için acil alım yoluna gidiyoruz.

Testler sırasında düşen Anka'ları gösterip "Uçmayacak Anka'ya Amin Demek" gibi garip başlıklar atanlar kadar acımasız olalım demiyorum. Onlara bakarsanız, Türkiye henüz havacılığa hazır değil ve insansız hava araçlarını İsrail gibi ülkelerden hazır almalı. En hafif tabiriyle kurumlar nezdinde hükümeti küçük düşürmek için her olumsuz görünen gelişmeye sarılan "teknik" görünümlü "siyasi" yorumlar bunlar. Çünkü bu haberleri yapanların, İsrail'in geliştirme aşamasında düşürdüğü Heron'lardan habersiz olması imkansız.

Ben şahsen silahlı Anka'ların geç kaldığını düşünüyorum. Hükümetin, 2004 yılından itibaren 11 yıldır kesintisiz olarak sürdürdüğü maddi ve manevi desteğin sonucu daha iyi olmalıydı. Bu oldukça uzun bir zaman - eğer iyi kullanıldı ise.

Umarım bir hızlanma olur zira aynı hızla gidersek Muharip Savaş Uçağının 2023 yılına yetişmesi de tehlikeye girebilir.

Ferit Çaydangeldi yazdı, 374 kez açıldı, 3 misafir olmak üzere 16 kişi beğendi, 1 yorum yapıldı.
15 Ağu 15 04:00
Yalnız Mıyız?

Galaksimizde yaklaşık bir milyar yıldız olduğu tahmin ediliyor. Neredeyse her birinin etrafında dönen çok sayıda gezegeni var. Bizim galaksimiz gibi iki milyar galaksi olduğu düşünülüyor. Mesafeler, enerji, madde miktarı... Hepsi çok büyük değerlere sahip.

Çok kez, kainattaki bu kadar gezegen içerisinde bizimki gibi hayat barındıranlar olabileceğini düşünmek bana mantıklı gelmiştir. Bu düşünce Kainatın Efendimiz "aleyhisselam" hürmetine yaratıldığı bilgisini idrak etmemi zorlaştırıyordu. Öğrendiğim din bilgileri bana yalnızca Dünya'da hayat olduğu, tüm kainatın dünya için yaratıldığı düşüncesini uyandırıyordu. Bunu anlamakta ve ikna olmakta zorluk çekiyordum.

Tıp okurken öğrendiğim bazı bilgiler benim aklımdaki bu probleme ışık tuttu. Allah'ü Teala'nın yaratışındaki düzenin birbirine benzerlik gösterdiğini farkettim. Anne karnında 20. haftalık bir kız fetüsün yaklaşık 7 milyon yumurta hücresi öncüsüne sahip olduğunu, bunların ergenliğe kadar 6.700.000 kadarının öldüğünü, yalnızca 300.000 kadarının doğurganlık çağı boyunca her ay 10-15 adedinin farklılaşması ile kullanıldığını öğrendim. Bir kadın 10 tane çocuk doğursa ona grand multipar deriz. Pek çok kadın 3 kez veya günümüzde daha da az hamile kalıyor. 7 milyon yapılıyor ancak 3 tanesi kullanılıyor.

Benzer bir durum erkek için daha dramatik. Bir seferde 200.000.000 civarında sperm yola çıkıyor ve bunların arasında yalnızca 1 tanesi yumurta ile birleşiyor. Bir tane mükemmel için yüzmilyonlarcası üretilip birinci olamayanların tamamı ölüme terk ediliyor.

Allahü teala'nın bir tane veya 200.000.000 tane yaratmasında hiçbir fark olmadığı için doğada çok örneği olan bu şekilde sistemler kurmuş. Eğer atomun yapısı ve yapı taşlarını düşünürsek işin içinden çıkmamız imkansız hale gelecek.

Sonuç olarak; atomun yapısından canlı hücrelere, insanlara, gezegenlere, galaksilere, kainata kadar kurulu düzenler birbirlerine benziyor. İslamiyetin, bin yıl önce ehli sünnet alimlerinin yazdığı kitaplarda anlattıkları kainat, günümüz teknolojisi iler öğrendiklerimizle ters düşmüyor.

Kainatta yalnız olabiliriz...