İyi Yazarlar
İyi Okurlar

Kürşat Koyuncu

1 / Puan: 11274

Ankara

Abdullah Fakiroğlu

2 / Puan: 6184

İstanbul

Bulut Sever

3 / Puan: 3812

İstanbul

Ozan Bilican

4 / Puan: 1717

İstanbul

Ömer Poyraz

5 / Puan: 1701

İstanbul
İstanbul

Salieri Alt Tire

7 / Puan: 1489

İstanbul

Detroitli Kızıl

8 / Puan: 1244

İstanbul

Osman Batur Akbulut

9 / Puan: 1213

Kırıkkale

Sıla Münir

10 / Puan: 1175

İstanbul

Mücahid Cesur

11 / Puan: 899

İstanbul

Mustafa Karayel

12 / Puan: 867

İstanbul

Ferit Çaydangeldi

13 / Puan: 849

Ankara

Ali Turan

14 / Puan: 808

İstanbul

Moko Ju Balala

15 / Puan: 786

İstanbul

Müsemma Şahin

16 / Puan: 747

İstanbul

Mümin Yolcu

17 / Puan: 728

İstanbul

Sezer Emlik

18 / Puan: 652

Bartın

Alpay Gökçe

19 / Puan: 635

İstanbul

Mesut Toprak

20 / Puan: 627

Ankara

Yamanduruş

21 / Puan: 617

Sakarya

Ahmet Lalbek

22 / Puan: 617

Erzincan

Muharrem Morkoç

23 / Puan: 604

İstanbul

Ahmet Demir

24 / Puan: 574

İstanbul

Kumru

25 / Puan: 510

Adana

Emre Keleş

26 / Puan: 450

Ankara

Aykut Giray

27 / Puan: 415

Yozgat

Sadık İbrahim

28 / Puan: 385

İstanbul

Lagari Alıntılar

29 / Puan: 383

İstanbul

Kerem Yüksel

30 / Puan: 380

İstanbul

Bir sonraki paylaşıma yaklaşık 03 saat 44 dakika kaldı.

Hatice Kara yazdı, 236 kez açıldı, 4 misafir olmak üzere 9 kişi beğendi, 3 yorum yapıldı.
16 Kas 16 22:00

Hatice Kara

Puan: 36

Bir Dost Olarak Tinnitus

Tinnitus; kulakta tiz ses, uğultu çıtırtı ve diger var olan tüm seslere verilen genel tıbbi isim. Halk arasında çınlama olarak bilinir. Kişide bunlardan biri veya birkaçı sürekli veya aralıklı olabilir. Ses veya uğultu sanki objektif gibi gelir ama çoğu tinnitus subjektiftir. Çoğu zaman yapılan kulak muayenelerinde de kesin neden ve tedavi mümkün olmuyor maalesef. Azınlıkta olan şanslı kısım tedaviye cevap veriyor.

Aslında fiziksel bir belirti gibi gelen çınlama ilk başladığı zamanlarda kisiyi psikolojik olarak zor bir döneme sokuyor. Bu psikoloji uyku düzenini bozuyor, uykuya dalmakta zorluklar başlıyor. Bazı kişilerde sesin şiddeti yüksek oluyor ve bu insanlar ilk zamanlar sağır olacağından bile endişe duyuyor.

Tedaviye başlayıp uzun zaman ugras verdikten sonra yanıt alinamazsa yavaş yavaş kabullenmeye başlıyor insan bu sesi. Önce uykuya dalarken sese odaklanmamaya çalışıyor gerekirse tv, radyo ile uyumaya çalışıyor. Sonra zihninde geri plana atmaya varlığıyla barışmaya başlıyor. Öyle hastalar var ki çınlamasi trafikte dahi duyabileceği şiddette fakat onunla barışık. Hatta çocuklugundan beri çınlaması olan hastalardan bazıları bu sesin herkeste olduğunu sanıyor.

Bende hem çınlama hem uğultu var, neredeyse bir yıl oldu ve artık varlığıyla barıştım.

'Ugultusu kafasında olana sessiz oda yok' ama uğultu/çınlama zaten bir parçanız ise sessizmiş gibi kabul ediyorsunuz. Allah af ve afiyet versin cümlemize. Amin.

20 Kas 13:26

Klasik müzik dinlemek iyi geliyor aslında. Azaltıyor biraz. Birde kulağın arka kısmına masaj yapmak falan... Geçici tedavi bunlar tabi. Bende 1.5 senedir var. Arkadaşız artık. :)

19 Kas 20:59

Ben bazen uğultumu yağmur sesiyle karıştırıyorum.

Ali Turan yazdı, 1338 kez açıldı, 22 misafir olmak üzere 25 kişi beğendi, 1 yorum yapıldı.
27 Eki 16 22:00

Ali Turan

Puan: 14

İlkyardım: Herşey Beyin İçin
11a3c24a3218f2265c77f24950ab20201477594662

11a3c24a3218f2265c77f24950ab20201477594662

Size ilkyardımı kısa ve net şekilde anlatmaya çalışacağım.

Bir kaza mahaline girdiniz. Ortalık kan gölü. Bağıranlar, çağıranlar, kanaması olanlar, kolu kırılanlar hatta uzvu kopanlar var. Önce kime yardım etmeniz gerekir? Bunların hiçbirine. Orada muhtemelen sesi çıkmayan ve kımıldamayan bir yaralı var, ilk ona gitmelisiniz. Bağırmak, çağırmak, hareket etmek canlı olmanın alametidir. Sessiz olanın hangi durumda olduğu o anda meçhuldür.

Beyin oksijen almadan sadece 5 dakika yaşayabilir. 5 dakikanın sonunda beyin ölümü gerçekleşir ve bunun geri dönüşü yoktur. İşte ilkyardımın amacı, sağlık ekipleri gelen kadar beynin oksijen almasını sağlamaktır.

Sesi sedası çıkmayan yaralının yanına geldiniz. Omzunu salladınız, seslendiniz. Tepki yok. Yapılması gereken ilk iş ağzının içini kontrol etmektir. Çünkü beyine oksijen ağızdan gidecek. Ağzını açtınız, işaret parmağınızla içini süpürür gibi yapıp, yabancı bir cisim yakalamaya çalışacaksınız. Bu bir sakız da olabilir, bir bisküvi parçası da.

Ağızda hiçbir şey yok. Dil arkaya da kaçmamış, normal görünüyor. O zaman hastanın çenesini yukarı kaldırmanız gerekiyor (Şu an oturduğunuz yerden tam üstünüzdeki tavana bakın, işte bu pozisyon). Böylece boğaz nefes almak için daha da genişlemiş oldu.

Nefes yolunu mümkün olduğunca açmaya çalıştık. Şimdi nefes alınıp alınmadığını kontrol etmemiz gerekiyor. Yaralı nefes almıyorsa 5 dakikalık süre tükeniyor. Bak-Dinle-Hisset yapıyoruz. Gözümüzle göğüsün kalkıp kalkmadığını anlamaya, kulağımızı yaralının ağzına getirip nefes sesini duymaya ve hissetmeye çalışıyoruz.

Yaralı nefes almıyor! Beyine oksijen gitmiyor. Solunum ve Dolaşım birbirine entegre sistemler olduğundan nefes almıyorsa, kalp de çalışmıyor demektir. Kalbi çalıştırırsak, nefes de almaya başlar. Kalp masajına geçiyoruz. 30 masaj hareketi, 5 sunni teneffüs hareketini durmadan tekrarlıyoruz. Elimiz bir hareket hissedene kadar. Hiçbir şey olmazsa bırakmıyoruz, sağlık ekibi gelene kadar durmuyoruz. Bu süre zarfında kalp çalışmaya başlamasa bile, masaj ile beyine oksijen göndermiş oluyoruz. Sağlık ekipleri tıbbi cihazların da yardımıyla hastayı yaşatmaya çalışacaklar.

Beyin, sinir sisteminin merkezi. Bunun uzantısı ise baş-boyun-bel omurları boyunca uzanan omurilik. Omurilik sayesinde elimizi, kolumuzu, bedenimizi kontrol ederiz. Sinir sisteminin bir parçası olduğu için omurilikte oluşacak bir zararın da telafisi yoktur. Bu yüzden bir yanma, patlama tehlikesi olmadığı müddetçe, yaralı veya hasta olduğu gibi bırakılır, hareket ettirilmez.

Solunum yoluna yabancı cismin kaçması da tehlikeli bir durum olabilir. Eğer hasta öksürüyorsa, nefes alıyorsa hiçbir şey yapılmaz. Sırtına vurulmaz, su verilmez. Öksürmesi söylenir. Solunum yolunun tamamen tıkanması durumunda ise hasta öksüremez, nefes alamaz, morarır, eliyle boğazını tutar. İşte burada yapmanız gereken kritik bir adım var: Hemlik manevrası (Resimdeki hareket). Bir elinizi yumruk, onun başparmağını büküp ortasını çıkıntı yapıyorsunuz. Bu çıkıntıyı kullanacaksınız. Kişinin arkasından sarılıp, çıkıntıyı göğsün ortasına kaburgaların bittiğe yere nişan alıyorsunuz ve çıkıntıyı bastırıyorsunuz. Bu hareket ile diyaframı uyarmaya çalışıyoruz, uyarılan diyafram yukarı doğru kasılacak ve yabancı cisme basınç uygulayacak.

Tabi ilkyardım deyince, kanamalar, yanıklar, kırıklar, zehirlenmeler, sara nöbetleri, şoka girme gibi konular da var. Fakat bunların hiçbiri anlattıklarım kadar hayati değil. Beyine yönelik yapılması gerekenler hayati öneme sahip. Diğerlerinin telafisi var ama beynin yok.

Kürşat Koyuncu yazdı, 575 kez açıldı, 15 misafir olmak üzere 24 kişi beğendi, 2 yorum yapıldı.
10 Şub 16 17:00
Sütçünün Dilemması

Süt sağlıkla ilgili birçok tartışmayı alevlendirme yeteneğine sahip bir besin maddesidir. Süt üreticileri, birçok reklamda gördüğümüz üzere süt ve süt ürünleri satışlarını artırmak için elinden geleni yapar. Süt karşıtı olan grupsa hayvan hakları açısından bakarlar ve hatta “inek sütünün sadece buzağılar için olduğunu” savunurlar. Bebeğin süt şişesi için ağlamaya başladığı, yani organizmanın başını asıl yönelmesi gereken yer olan memeden, marketten alınmış süte çevirmesi için eğitildiği an bağımlı tüketicinin doğduğu andır.

Süt kalp hastalıkları, inme, göğüs kanseri, katarakt, prostat kanseri, yumurtalık kanseri, diyabet, alerjiler, mide krampları, ishal, otizm, balgam üretilmesi ve ilginç ama kemiklerin kırılmasıyla bağlantılı olmakla suçlanıyor. Ancak süt aynı zamanda kalp hastalıklarının, göğüs kanserinin, kolokrektal kanserin ve tabii ki kemik kırılmalarının azalmasını da sağlıyor. Aslında her şey kimi dinlediğinize bağlı.

Diren Bağırsak

Amerikalı antropolog William Durham, yaşam tarzındaki değişimlerin bazı insan genlerinin frekanslarını etkilediği bazı örnekleri inceledi. Bunlardan bir tanesi sütçülükle bağlantılı olan bir genetik değişimdi. Yaklaşık 6000 yıl önce, sığırların evcilleştirilmesinin ardından, insanlar süt, peynir, yoğurt gibi süt ürünlerinden besin olarak faydalanmaya başladı. Fakat taze sütü kullanmak pek de düz bir iş değildi. Kendilerine “süt mükemmel bir besindir” denen ve “günde iki bardak süt için” gibi sloganlar beyni yıkanan insanlar, dünyadaki yetişkinlerin çoğu için sütün çok az besin değeri taşıdığını veya hiç taşımadığını öğrendiklerinde şaşırır. Bu durum 1960’ların ortalarında keşfedildiğinde insanlar, açlık çekilen ülkelere süt tozu göndermenin hiçbir amaca hizmet etmediğini fark ettiler. Aslında, süt tozu o insanlara zarar verebilirdi. Kana geçebilecek basit şeker moleküllerinin sütten alınabilmesi için, sütteki laktozun ince bağırsakta parçalanması gerekir ve bu iş için laktaz enzimine ihtiyaç duyulur. İnsanların çoğunda laktoz sindirme yeteneği bebek sütten kesildikten sonra azalır. Yetişkinlerin bağırsaklarında ancak az miktarda laktoz enzimi bulunur. Çoğunlukla insanlar peynir ve yoğurt gibi süt ürünlerini sindirmekte sorun yaşamazlar, çünkü bunlarda çok az laktoz vardır. İmalat sırasında mikroorganizmalar laktozun büyük kısmını yıkar. Doğru düzgün sindirilemeyen sadece taze süt ve taze süt ürünleridir.

Birinci kromozomdaki laktaz geni, sütte büyük miktarda bulunan laktoz şekerinin sindirilmesi için gereklidir. Doğduğumuzda sindirim sistemimizde bu gen çalışır haldedir, fakat çoğu insanın bebeklikleri sırasında genin faaliyeti durur. Bu aslında mantıklıdır: Süt, bebekken içtiğiniz bir sıvıdır ve sonrasında enzimi yapmaya devam etmek, enerjiyi boşa harcamaktır. Fakat birkaç bin yıl önce, insanlar evcilleştirilmiş hayvanlardan kendileri için süt almaya başladılar ve böylece süt ürünleri kullanma geleneği doğdu. Çocuklar için bunun bir mahsuru yoktu, fakat yetişkinlerde laktaz enzimi olmadığından, sütün sindirimi zor oluyordu. Sorunu çözmenin bir yolu, laktozu bakterilere sindirtmek ve sütü peynire dönüştürmekti. Laktoz miktarı düşük olan peynir, çocuklar için de yetişkinler için de sindirilmesi kolay bir besindir. Arada bir, laktaz geninin faaliyetini durduran kontrol geninde bir mutasyon beliriyordu ve laktaz üretiminin yetişkinlerde durdurulması gerçekleşmiyordu. Yan etkilerine maruz kalmadan süt sindirebilen insanlar laktoz geninin belirli bir alel çeşidine sahip oldukları için bunu yapabildiler. Bu alel genin üzerindeki kontrol mekanizmasını etkiler, böylece kişi yetişkinliğe ulaştığında laktoz hala faal olur. Bu mutasyonu taşıyanlar, hayatları boyunca süt içip sindirebilirler. Batı Avrupalıların %70’inden fazlası süt içebilir, oysa bu oran, Afrika’da, doğu ve güneydoğu Asya’da ve Okyanusya’da %30’dur. Kısacası, dünya nüfusunun yaklaşık %70’i laktozun düzgün sindirilmesi için gerekli olan laktaz enzimini üretme yeteneğinden yoksundur.

Hem etnografik hem de genetik bulgulara dayanan Durham, süt içmeye neden olan kültürel evrim ile laktoz devamlılığı sağlayan alelin frekansındaki artışın, her zaman aynı nedenden ötürü olmasa bile birkaç defa gerçekleştiği sonucuna ulaştı. Ortadoğu ve Afrika’da sütçülükle uğraşan göçebe toplumlarda açlık ve belki de susuzluk epey yaygındı, bu yüzden etleri için evcilleştirilmiş hayvanlar değerli bir besin ve içecek kaynağı olarak taze süt veriyorlardı. Bu göçebe toplumlarda laktozun devamlılığını sağlayan alele sahip olmak faydalıydı, çünkü kişinin sütün bütün besin değerlerine ulaşmasına imkân veriyordu. Alele sahip olan kişinin güçlenip çocuk sahibi olması bu aleli taşımayan kişiye kıyasla daha muhtemeldi ve böylece de laktoz emicilerin sayısı arttı.

Yalnızca sütçülük değil karışık tarım yapılıyor olsa da, laktoz devamlılığı sağlayan alelin yaygınlaştığı bir bölge de Orta ve Kuzey Avrupa’ydı. İskandinav ülkelerinde halkın %90’ından fazlası laktoz emicidir. Durham’a göre, bunun sebebi sütün sadece mükemmel bir enerji kaynağının olmasının yanı sıra, D vitamini gibi laktozun da bağırsakta kalsiyum emilimini kolaylaştırmasıdır. Normalde güneşli gölgelerin insanları yeterli D vitamini alır, çünkü gün ışığı derideki öncü molekülü D vitaminine dönüştürür. Fakat kuzeye ilerledikçe, gün ışığının az geldiği dönemler uzar ve D vitamini kıtlığı bile çekerler. Bu durum kalsiyum emiliminin azalmasına yol açar, sonuçta raşitizm ile osteomalasi (kemik yumuşaması) hastalıklarına meyilli olurlar. Süt içmek bu sorunlarının önüne geçmeye yardımcı olur, çünkü laktoz kalsiyum emilimini arttırır ve sütte de kalsiyum bol miktarda mevcuttur. Süt sindirimini mümkün kılıp laktoz devamlılığını sağlayan alel, taşıyıcılarındaki kemik hastalıklarını azaltır ve sonuçta da kuzey toplumlarında yayılır.

Sütten Midesi Yanan Yoğurt mu yesin ya da Peynir mi?

Yoğurt sağlıklı bir gıdadır ve sindirim sisteminin daha sağlıklı hale gelmesinde rol oynayabilir. Yoğurt geleneksel olarak Lactobacillus bulgaricus ve Streptococcus thermophilus’la yapılmaktadır. Yoğurttaki laktoz oranı süttekine göre %3-4 kadardır.

28 gram çedar peynirinde bir bardak (250 ml) sütte bulunan miktarda kalsiyum bulunur, ancak içerdiği laktoz süttekinin onda biridir.

Fakat laktoz geni ile sütçülük kültürü arasındaki ilişkiler burada bitmiyor. Araştırmacılar, Hint-Avrupa kültürüne dâhil yerel mitolojilerde, halk hikâyelerinde ineğin öneminin coğrafi enlemle birlikte arttığını gösterdiler. Güney kültürlerinde mitler boğalar, kurban verme ve hayvan kesimi üzerinedir; daha kuzeydeki kültürlerdeyse ineklere, süte ve beslenmeye daha büyük vurgu yapılmaktadır. Kuzey mitlerinde yaratılışın ilk hayvanlarından biri olarak betimlenen inekler, kurban edilmeyip süt vermek için yaşadılar ve yine onların mitolojilerine göre, verdikleri sütü de devler ve tanrılar içtiler. Bu mitler açıkça taze sütün o toplumlar için önemini yansıtır, muhtemelen de “her gün iki bardak süt için” sloganından daha eğiticidir.

Kürşat Koyuncu yazdı, 725 kez açıldı, 17 misafir olmak üzere 26 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
7 Şub 16 17:00
Celia'nın Yanlış Gelen Kargosu

1923 yılında Delaware-Virginia’nın Delmarva yarımadasında yaşayan Celia Steele’nin yanlış gelen kargosu, modern tavukçuluk endüstrisine ve endüstriyel hayvancılığın sinsice dünyaya yayılmasına sebep oldu. Ailesinin küçük tavuk sürüsünü idare eden Celia, anlatılana göre sipariş ettiği elli adet tavuk yerine beş yüz tavuk teslim aldı. Fazlalardan kurtulmaktansa, tavukları kış boyunca kapalı alanda tutmaya karar verdi. Yeni satışa çıkan yemler sayesinde tavuklar hayatta kaldı ve Celia’nın tavuklarının sayısı 1935 yılına geldiğinde 250.000’e çıkmıştı.

1928 yılında dönemin ABD Başkanı Herbert Hoover ‘her tencere için bir tavuk’ vaadinde bulunuyordu. Gelişmekte olan modern endüstriyel hayvancılık alanına finansal destek bulunarak, İkinci Dünya Savaşı’na kadar tavuk üretiminde yeniliklere ortam sağladılar. Devlet destekleriyle üretilen hibrit mısırlar, kısa süre içinde zincirli konveyör (yükleri veya gereçleri havadan veya yerden taşımaya yarayan ayrıca kapalı devre çalışan devamlı aktarma mekanizması) sistemleriyle dağıtılan ucuz yeme dönüştü. Gaga kesimi otomatikleştirildi (bu arada gaga, tavuğun temel keşif aracıdır). Otomatik ışık ve vantilatörler işi daha da büyüttü ve en sonunda, ışık idaresi yardımıyla günümüzün standart yetiştirme döngüleri yürürlüğe girdi. Daha fazla gıda ve daha az maliyet adına, tavukların yaşamı her yönüyle yeniden tasarlandı.

1940 yılı, sulfa ilaçları ve antibiyotiklerinin, büyümenin teşvik edilmesi ve kapalı yerde kalma sonucu ortaya çıkan hastalıkları bastırmak amacıyla tavuk yemlerine katıldığı sene oldu. Yetiştirilmeye başlanan bu yeni nesil tavuklar için eşzamanlı olarak çeşitli yem ve ilaçları içeren beslenme planları geliştirildi.

Besin ve çevre faktörlerinin yanı sıra, genetik bilimi tavuklarda haddinden fazla yumurta (yumurtlayan) veya et (broyler) üretebilme adına kullanılıyordu. 1935’ten 1995’e değin ortalama ‘broyler’ tavuğun kilosu %65 artarken, pazara sürüm süresi %60, yem gereksinimi %57 düşmüştü. Bunun ne kadar radikal bir değişim olduğunu anlamak için bir bebeği hayal edin; bu bebek, yalnızca tahıl gofretleri ve multivitaminlerle beslenip sadece on yıl içerisinde 135 kiloya ulaşmış olsun.

Yeni tasarlanan broyler tavukların kas ve yağ dokuları kemiklerine oranla çok daha hızlı gelişir ve bu da biçim bozukluklarına ve hastalıklara yol açar. Kuşların % 1-4’ü, ani ölüm sendromuyla kasılıp kıvranarak ölecektir. Bu, endüstriyel çiftlikler dışında neredeyse hiç görülmemiş bir hastalıktır. Dörtte üçünde bir dereceye kadar yürüme bozukluğu gelişecektir ve bunların kronik acı çektikleri tahmin edilir.

Broylerlerin civcivlerinin yaşamının ilk bir haftasında daha fazla beslenmelerini teşvik etmek için günün yaklaşık yirmi dört saati ışıklar açık bırakılır. Sonrasında günde dört saatliğine karanlık ortam sağlanarak hayatta kalmalarına ancak yetecek kadar uyumalarına izin verilir.

Stres yüklü tavuklar;

Endüstriyel çiftliklerde, tipik bir yumurtlama kafesi, her tavuğa yaklaşık 450 santimetrekarelik bir alan sağlar (yaklaşık bir A4 sayfası kadar bir zemin). Sıkışıklıktan dolayı biçimi bozulmuş, ilaç verilmiş, stres yüklü kuşları bir arada, pislik içinde, dışkı kaplı bir odaya tıkmanın sağlıklı olmadığını söylemeye lüzum yok. Biçim bozukluğu dışında göz hasarı, körlük, kemiklerde bakteriyel enfeksiyon, belkemiği kayması, felç, iç kanama, anemi, tendon sakatlıkları, alt bacak ve boyun eğriliği, güçsüz bağışıklık sistemi ve solunum hastalıkları, endüstriyel çiftliklerde eskiden beri ve sıklıkla karşılaşılan sorunlardır.

Bu sorunları ortadan kaldırmak için 1940’ların sonlarından itibaren subterapötik olarak adlandırılan antibiyotik dozları, hastalıkları önlemek ve kaliteyi arttırmak için hayvan yemlerine düzenli olarak katılmaya başlanmıştır. Bazı çalışmalarda, antibiyotik kullanımının bağırsak duvarlarını incelttiği ve besin emilimini arttırdığı ve bunun da kilo almalarına yol açtığı öne sürülmüştür. Ancak antibiyotiğin subterapötik kullanımının hayvanlarda antibiyotik direncinin artmasına yol açtığı ve bu bakterilerin insanları etkileyebileceği netlik kazanmıştır. Örneğin, tavuklara tetrasiklin katılmış yemler verildikten 36 saat sonra dışkılarında antibiyotiğe dirençli E. coli görülmeye başlanacaktır. Bu bakteriler kısa sürede çiftçilerin dışkılarında da rastlanır. Ve bakterilerin genlerini birbirine geçirmesi gerçekten de korkunç bir manzaradır. Bu daha önce herhangi bir antibiyotiğe maruz kalmamış bakterilerin direnç kazanmış bakterilerle karşılaşmasıyla direnç kazanmış bakterilerle karşılaşmasıyla dirençli hale gelebilecekleri anlamına gelir. Bakterileri dışkısıyla atan hayvanları, bu dışkının gübre olarak kullanıldığını, gübrenin yer altı sularına karıştığını düşünün. Bakteriyel direnç sorununun nasıl mantar gibi yayıldığı açıkça ortaya konmuş olur.

Tüketiciler, elbette ilaca boğulmuş, hastalıklı tavuklardan lezzet alamaz. Ancak kuşlara bizim tavuk görüntüsü, kokusu ve tadı sandığımız hali almaları için et suyu ve tuzlu solüsyonlar enjekte edilir. Daha sonra tavuklar, kafeslere toplanıp kamyona yerleştirilir. Kesim tesislerine varınca, tavuklar boyunlarından metal kelepçelere geçirip baş aşağı asarak konveyör sistemine sokulur. Konveyör sistemi sürükleyerek elektroşok banyosundan geçirir. Bu onları en iyi ihtimalle felç eder ama bilinçlerini kaybetmelerine yol açmaz. Elektrik banyosundan çıktıktan sonra felçli tavuğun gözleri hareket etmeye devam edebilir.

Hareketsiz ancak bilinci açık kuşun hat üzerinde bir sonraki durağı otomatik boğaz bıçağıdır. Eğer atardamar ıskalanmışsa kuşun kanı yavaş yavaş akacaktır. Kuşun kafa ve ayakları koparıldıktan sonra, makineler tarafından diklemesine yarılmak suretiyle bağırsakları çıkarılır. Hızlı işleyen makineler genellikle bağırsakları yırtıp açar, bu esnada kuşun vücudundaki oyuğa dışkı sızar ve bu nedenle mikroplar, daha çok burada bulaşır. Daha sonra tavuklar, binlerce tavuğun müşterek soğutulduğu büyük su tanklarına yollanır. Temiz ve sağlıklı tavuklar, pis olanlarla aynı suya konduğunda mikropların dolaşımı tamamen garanti altına alınmış olur.

Tavukçuluk endüstrisinin muazzamlığından dolayı, sistemde bir yanlış olması, dünyamızda son derece büyük bir yanlış olduğu anlamına gelir. Şu anda her yıl, Avrupa Birliği’nde 6 milyar, Amerika’da 9 milyar ve Çin’de 7 milyardan fazla tavuk, az çok bu koşullarda yetiştirilmektedir. Dünya genelinde toplam 50 milyar endüstriyel çiftlik tavuğu bulunmaktadır. Her yıl 50 milyar tavuk, böyle yaşayıp böyle ölmek zorunda bırakılmaktadır. Aslında daha büyük etkisi, bazen salgınlara neden olan virüsleri yaymalarıdır. Bununla ilgili şu yazıya bakabilirsiniz: link

Eğer böyle et yemeye devam edersek, bu daha fazla tahıl ihtiyacına yol açacak. 2050 yılına gelindiğinde, dünyadaki tüm çiftlik hayvanları dört milyar insanın tükettiği kadar yiyecek tüketiyor olacak. Yakın bir gelecekte, küresel sofranın büyük bir bölümünü obez veya yetersiz beslenenlerin oluşturacağını hayal etmek zor değil...

Hatice Kara yazdı, 473 kez açıldı, 4 misafir olmak üzere 8 kişi beğendi, 1 yorum yapıldı.
12 Oca 16 05:00

Hatice Kara

Puan: 36

Defne Efsanesi

Defne, yanından geçerken güzel kokusuyla sizi geriye dönüp baktıran her mevsim yeşil kalabilen bir bitkidir.

Adını Yunan mitolojisinde Antakya'da geçen bir olaydan alır. Efsaneye göre güneş Tanrısı Apollon Afrodit'in oğlu Eros'un okçuluğu ile dalga geçer. Eros da intikam almak için iki ok hazırlar ve Apollon Nehir Tanrısı Peneus'un kızı Daphne'ye aşık olur. Fakat Daphne Apollon u istemez ve reddeder. Apollon onu elde etmek istediğinde Daphne toprak anadan yardım ister ve toprak ana da Daphne’yi defne ağacına dönüştürür. Apollon da umutsuz aşkına karşılık ağacın bir dalını taç şekline getirerek başına takar.

Bilindiği gibi Antik Yunan ve Roma’da önemli kişilerin başlarına taltif için taç şeklinde defne ağacı takilmaktadır.

Antakya'nın Harbiye bölgesinde geçtiği düşünülen bu olayı orada bulunan Apollon ve Daphne mozaiği de desteklemektedir. Ayrica Harbiye'de Daphne'nin Gözyaşları adında bir de şelale bulunmaktadır.

Bilinen etkilerine gelirsek; defnenin yapraklarinin da tohumunu da yağı çıkarılmakta ve bir çok kas eklem rahatsizliklarinda masaj yapılarak kullanılmaktadır. Tohumunun yağı şampuana 10-15 damla eklenirse saçtaki kepeklenmeyi azaltır, yaprakları kaynatılarak ağız ve boğaz enfeksiyonlarinda gargara olarak kullanılabilir. Çayı rahatlatıcı ve hafif uyku vericidir.

Balık pişirirken içine bir adet defne yaprağı konulursa mükemmel bir tat verir.

Bir-iki adet taze defne yaprağı, fasulye, mercimek, nohut, pirinç gibi kuru yiyeceklerin içine konulursa onların kurtlanmalarını önler.

Tabi bunlar bilinen etkiler bir de yan etkileri var; yağı alerjiye neden olabilir dikkatli olmakta fayda var.

Son olarak ta, bir bitkinin faydali etkilerinin olmasi onun tamamen zararsız ve sınırsız kullanılabilir olduğu anlamına gelmez. Bir Akdenizli olarak bu güzel bitkiyi hakkıyla tanitabilmişimdir umarım.

12 Oca 16:40

Deniz Demir

Puan: 1204

Dafne bir su perisiydi. Apollon bile ulaşamadı ona.

Hatice Kara yazdı, 923 kez açıldı, 4 misafir olmak üzere 9 kişi beğendi, 21 yorum yapıldı.
9 Oca 16 01:00

Hatice Kara

Puan: 36

Domuz Gribi=Grip

Domuz gribinin ilk ortaya çıktığı yıl mikrobiyoloji hocamız gayet normal bir sekilde sınıfta çocuklar kusura bakmayın geçen hafta gelemedim domuz gribi oldum demişti. Ilk bakışta ürküten domuz gribinin diğer grip lerden bir farkının olmadığını o yıldan bu yana kabul edemedik ülke olarak nedense.

Domuz gribi etkeni olan H1N1 (influenza) virüsü de diğer virüsler gibi (H1N2, H2N3 vs) yayılan, benzer yollarla bulaşan ve uygun ortam bulamadığında daha kolay çoğalabileceği bir suşa mutant olan bir virüs.

Öldürme meselesine gelince; tabi ki domuz gribi ölüme sebep olabilir. Tıpkı diğer griplerin de ölüme sebep olduğu gibi. Her yıl suş değişimi olduğu için bu yıl da baskın olan bir suş ölüme sebep oluyor. Yani bunun geçtiğimiz yıllarda meydana gelen grip ölümlerinden bir farkı yok. Korkmak gerekmez demiyoruz tabi fakat diğer griplere karşı nasıl davraniyorsak öyle davranmalıyız. Aynı tedbirler ve aynı derecede önemseyerek.

Tabi medyada önemli bir yer bulması ilaç şirketlerini sevindiriyor epey. Her gün anlatmaya çalışıyoruz normal bir grip olduğunu korunma yollarının da tedavinin de önceki griplerden bir farkı olmadığını ama medya tabi ki bizden daha çok dinleniyor.

Aslında bu konuda Sağlık Bakanlığı nın yaptığı ve yapacağı açıklamalar çok önemli ama bakanlık yeterince yatıştırıcı ve normalleştirici açıklamalar yapmıyor.

Yani bu grip başka grip falan değil bildiğimiz grip. Domuz gribi = Grip. Allah sağlık ve afiyet versin.

11 Oca 23:06

Garip ne demek, fikrin de mi garibi oluyor anlayamasam da yorumları silmeniz hoş olmamış. Altında birşeyler konuşulmayacaksa neden paylaşmak?

11 Oca 23:02

Burada yüreğine sağlık ve kalemine sağlık dışında yorumlar pek sevilmez. Şaka bir yana yorumları sildiyseniz güzel olmamış. Sitede hayat belirtisi görmüştük. Bir ikisi garip olsa da hepsini silmek ?

Mümin Yolcu yazdı, 799 kez açıldı, 4 misafir olmak üzere 10 kişi beğendi, 1 yorum yapıldı.
13 Ara 15 01:00
Nasıl Zayıfladım?

Selamun aleykum kardeşlerim,

Bugün size tecrübelerimi anlatacağım bir yazı yazmak istedim. Ben 2012 yılında dışarıda yürüme mesafemi artırdığımda birden kilo verdiğimi fark eden biriyim. O zaman kilom ortalama 73 kg. Boyum 160 bu arada. O kilo kaybını fark edince sağlıklı beslenmeye karar verdim. Her gün minimum 3 saatim yollarda geçiyordu (Okulum uzaktaydı). Altunizade Metrobüs merdivenleri gibi güzel parkurumda (!) vardı. Ve artık sağlık beslenmeye gayret ediyordum. Hiçbir doktor, diyetisyeni takip etmedim. Sadece besinleri araştırdım, vücuda etkilerini öğrendim. Herkesten kaptığımı aklıma yazıyordum. Ekmeği sadece sabah kahvaltısında yedim. Makarna ve pilavı (zeytinyağlı sarma, biber dolması da dahil) hayatımdan çıkardım.

“İnsanoğlu mideden daha kötü bir kap doldurmamıştır. İnsanoğluna, belini doğrultan bir kaç lokma yeter. Eğer yemek istiyorsa, midenin üçte biri yiyecek, üçte biri içecek ve üçte biri de hava içindir.” Hadis-i Şerif

Sene 1-2 kere özel günlerde yerdim. Haftalık 250 gr ile ayda 1 kilo vermeye başladım. Yazın 63 kg’ya inmiştim. Diyet yapmayıp sağlıklı beslenmeyi esas aldığım için Allah’ın izniyle kalıcı kilo verdim. Aynı şekilde vücuduma yararlı olanı aldım, Ramazan ayında 4 kg vermiştim. Ardından şehir dışı seyahetine gittim. Yani yaklaşık 2 ay sonra bu 58 kg dım. 58 kg da 1 sene kadar durdum, altına inmeyi başaramıyordum. İdeal kilom 52-53 olduğu için biraz üzütünde vardı. Artık spor yapmanın zamanı geldi dedim. İnternet öğrendiğim basit egzersizleri her akşam 15 dk yaptım. Yazın yürüyüşlerime devam ettim ve 1 sene için 54 kg ama indim. Ardından şehir dışı seyahati ve 52 kg. Başarmıştım, hep Allah’a hamd ettim. Çünkü 75 kg olduğum bir dönem “Ben artık hep şişmanlayacak mıyım?” diye üzüldüğümü hatırlıyorum. Rabbim yardım etti, nefsime sahip çıktım, bol bol hareket ettim ve kilolarımı verdim. Yaklaşık 1 senedir 52-54 arasında değişiyorum. Bir ara 50.5 kg ımı görmüştüm. Bu sefer her şeyi gömmüştüm :) ideal kiloma çıkmak için. Şu an 53 kiloyum ve 43 kilogramı kas.

İnşaAllah bir sonraki yazım da beslenme düzenimi anlatacağım.

Ferit Çaydangeldi yazdı, 477 kez açıldı, 4 misafir olmak üzere 13 kişi beğendi, 6 yorum yapıldı.
27 Kas 15 09:00
İlaç Değil Mendil

Grip virüsü yaklaşık 200 km/s hızla yayılır. Hastalandığımızda vücudumuzdaki milyarlarca virüsün tamamına yakını burun, boğaz ve gırtlak bölgemizde bulunur. Fazla sayıdaki çok hareketli bu virüsleri yakalamak için en etkili ve güçlü silahımız burun akıntısıdır.

Bu virüsler etrafımızdaki sağlıklı kişilere ulaşmaya çalışırlar ancak vücudumuz onları burun salgısına yapıştırarak yüzbinlercesini bir seferde kimseye bulaştırmadan vücudumuzdan atar. Geniz akıntısı, genzimizi ve gırtlağımızı süpürerek çok sayıda virüsü kısa sürede midenin keskin asitine götürür.

Biz grip olduğumuzda dekonjestan etkili ilaçlar kullanarak en etkili silahımızı durdururuz. Bu yüzden bağışıklık sistemimiz her bir virüsü teker teker yakalanmak zorunda kalır. Daha uzun zamanda iyileşiriz. Eğer bazı dönemlerdeki güçlü virüslerle enfekte olursak, grip ilacı kullandığımız için virüse yenik düşebiliriz.

Grip olduğumuz zaman bir bardak ıhlamur ve bir kutu mendil, grip hapı kullanmaktan çok çok daha sağlıklıdır...

27 Kas 17:58

Gripten korunmak için sağlıklı iken mevsiminde grip aşısını tavsiye ediyorum. Eğer grip olursanız ise dekonjestanlı(salgı durdurucu) ilaç yerine mendil kullanmanızı öneriyorum. Biri tedbir biri tedavi olduğu için çelişmiyor. İlginiz için teşekkürler.

27 Kas 14:12

Sırf meraktan soruyorum. Geçen bir yazınızda grip aşısının gerekliliğini emniyet kemeri örneğiyle yazmıştınız. Şimdi de grip için ilaç kullanılmamasını söylüyorsunuz. Bir çelişki yok mu bu durumda?

Ferit Çaydangeldi yazdı, 373 kez açıldı, 6 misafir olmak üzere 14 kişi beğendi, 1 yorum yapıldı.
23 Kas 15 05:00
En Geliştirilmiş Bilim Dalı

Yazılı tıp biliminin Hipokrat ile başladığı kabul edilir. Günümüzden 2400 yıl kadar önce yaşamış bir hekimin hastalıklara yaklaşımını, tedavi yöntemlerini okuyabiliyoruz.

Bu kadar yıl önce kanser, diyabet, beyin kanaması, böbrek yetmezliği teşhisleri konulamıyor, etkili tedavi verilemiyordu. Bunlar gibi hastalıkların teşhis ve tedavisinde çok yakın zamanlarda geliştirilmiş teknolojiler kullanılıyor. 2300 yıl boyunca pek fazla değişmeyen tıp bilgisi son yüz yılda oldukça ilerledi. Belki de her yıl o 2300 yılda geliştirilen bilgi kadar bilgiyi tıp bilimine ekliyoruz.

Tüm bunları teknoloji sayasinde yaptığımızı unutup bazen kendimizi bin yıl önceki insanlardan daha zeki zannediyoruz. Oysa ki o yıllarda da çok çok zeki insanlar vardı ve tıp alanında da çalışıyorlardı. Teşhisi ve tedavisinde yüksek teknoloji kullanılan hastalıklar konusunda ilerlemeleri oldukça sınırlı kalan bu zeki ve araştırmacı hekimlerin Psikiyatri ve davranış bilimi konularında önlerinde fazla engel bulunmuyordu.

İnsanların davranışlarını, karar verme, inanma, ikna olma, reddetme, savaşma, kabullenme, teslim olma gibi duygu durumlarını inceleyen bilim dalı Tıp biliminin en derin, en fazla araştırılmış konusu olabilir. Bundan 1500 yıl önce yazılmış bir tıp kitabındaki bilgiler Dahiliye Uzmanının fazla işine yaramaz ancak Psikiyatri Uzmanı faydalanabilir ve günümüz modern insanına o zamanlardaki tedavileri uygulayarak başarı elde edebilir. Teknolojinin en az yararlı olduğu bölümlerden biri olan davranış bilimi bu dezavantajını en uzun süredir, en fazla kişi tarafından geliştirilen bilim dalı olarak kolayca tolere eder. Davranış bilimi, tahmin ettiğinizden çok çok daha derindir.

İnsanların düşüncelerini ve davaranışlarını yönlendirme bilimi her dönemde en faydalı bilimlerden birisi olmuştur. Köleleri isyan ettirmeyen, askerleri öleceklerine emin oldukları görevlere gönderebilen insanlar tarih boyunca güçlü olmuştur. Peki bu bilimi şimdi kim kullanıyor? Bu kadar gelişmiş bir bilim dalı günümüzde de dünyayı yönetmekte kullanılıyor.

Bu bilimi çok iyi kullanırsanız bir İngiliz kadına hörmet göstermediği için binlerce Hintliyi öldürür, sokakta yerde sürünerek gezmek zorunda bırakırsınız. İstemediğiniz ırka sahip tüm halkı kadın, yaşlı, çocuk, genç demeden katledersiniz. Evinden ekmek yapmaya giden yaşlı kadınların, okula giden çocukların, ameliyat yapan doktorların üserine atom bombası atar ve 100.000 kişiyi o anda, 150.000 kişiyi de dolaylı olarak öldürürsünüz sonra da Dünyaya barış, özgürlük ve insan hakları konusunda ders verirsiniz. Sizden olmayan milyonları maşalarınızla ödürürken kimse çıtını çıkartmaz ama sizin 130 kişilik bir kaybınız bütün dünyayı sallar.

Davranış ve Psikoloji biliminin öğrettikleri şu anda üzerimize uygulanmakta ve hangi konuda nasıl düşüneceğimiz programlanmaktadır. Gazatede gördüğünüz ve yalan olduğunu çok iyi bildiğiniz bir haber belki de algınızı kontrol etmek için yapılan müdahalelerden bir tanesidir. Birinciye %99,9 inanmazsınız ama %0,1 inanmışsınızdır ve belki başka bir dokunuş onu daha da çoğaltacak ve birkaç sene içerisinde düşünceniz değiştirilecektir.

İngilizlerin dünyanın tamamına yakınını sömürge haline getirmesini sağlayan müstemlekeler nezareti adındaki ünlü casusluk ve algı yönetimi birimi ifşa olduktan sonra büyük değişime uğramış ve resmi olarak kapanmıştır. Dünya üzerindeki büyük aktörlerin böyle bir gücü kullanmaya çalışmaması düşünülemez o yüzden ayrıntılı gizli planların uygulanmakta ve düşüncelerimiz yönlendirilmektedir.

Bu bilimi tüm dünyaya uygulayanların kimler olduğunu anlamak zor değil ama etkisinde kalmamak çok zordur. Bunu ancak doğru tarihi objektif bir şekilde öğrenmek ve dost ile düşmanı iyi ayırt etmek, kişileri ve hatta ülkeleri söylemleri ile değil icraatları ile değerlendirmemiz gerekir.

27 Oca 15:11

Misafir

1

Abdullah Fakiroğlu yazdı, 346 kez açıldı, 2 misafir olmak üzere 8 kişi beğendi, 1 yorum yapıldı.
20 Kas 15 13:00
Sağlıkta Bekleyen Tehlike

Sureyyapaşa Göğüs Hastalıkları Hastanesine giderken telefonum çaldı. Arayan 182 Sağlık Bakanlığı randevu alma servisi. Randevu aldığım doktorun binası değişmiş. Daha önce tekrardan aranmış doktorun hizmet verdiği binanın değiştiği söylenmişti. Allah Allah diyorum üç gün içinde doktorun binası 2 kere değişmiş.

Minibüsten iniyorum, durağın üst tarafındaki binaya doğru yürümeye başlıyorum. Elli yıllık ağaçlar karşılıyor beni. Yoğun bir tempoyla çıkıyorum, binadan içeri girdiğimde Türkiye’deki en önemli bürokratik kadro olan “her işler müdürü” karşılıyor beni. Doktorumun aşağı binada olduğunu bugün onlarca kişinin, bu binaya geldiğini ama kendisinin hepsini yönlendirerek yolun aşağı kısmındaki binaya yolladığını bana değil yanında konuştuğu arkadaşına gururla anlatıyor.

Bu sefer aşağıdaki binaya doğru hafif küfürler eşliğinde ilerliyorum. Dolaşırken bazı eski binaların dış cephe boyasının yapıldığını fark ediyorum. Polikliniğe girdiğimde uzunca bir sıra beni bekliyor. MHRS sistemi üzerinden aldığım randevu yetmediğinden tahlil ve diğer işlemlerde kullanılmak üzere barkod almam gerekiyor. 4 personelin çalıştığı barkod sırasına giriyorum. Önümde yaklaşık 100 kişi var. Sıura ağır ağır ilerlerken ben bir yandan barkod sırasında bekleyenleri diğer yandan da barkod verenleri izliyorum. Barkod sırasında sadece muayene olmaya gelen yok. Hastanede yatan hastaların kendileri veya varsa refakatçileri yaptıracakları yeni tahliller için sıradalar. Süreyyapaşa bir göğüs hastaları araştırma hastanesi ve hastanede yatan bazı hastalar uzun bir kuyruğa girmek zorundalar. Kuyruk uzuyor çünkü barkod veren personelin bilgisayar kullanma bilgisi neredeyse sıfır. Bilgisayarın yanındaki arkadaşlarıyla konuşurken otomatik çalışacağını zannediyorlar. Günün dedikodusunu yapmakla meşguller. Kendilerine sorulan her soruya soğuk, nemrut bir ifadeyle cevap veriyorlar.

Personellerden 2 tanesi 40 yaş üzeri erkek. Klavyeye basma tekniklerinden tek parmak ve ağır yazabildikleri ortada. Gözlem yaparken arkamdaki sıranın çoğaldığını görüyorum. Barkod sırası ters yönde ilerliyor. Personel çalışmazken sıradaki insanlar çoğalıyor.

Yarım saat sonra barkodumu alabiliyorum. Üzerime bir rahatlama geliyor. Teknolojik tedavi dedikleri şey bu olmalı.

Dâhiliye polikliniğine gidip bekliyorum. Odanın önünde LCD ekranda bazı isimler var. Doktor içeriden hasta çıktıkça hastalara sesleniyor. Neden isimlerin ekrana düşmediğini doktorun seslenerek çağırdığını sormak istiyorum, doktorun asık suratı bu fikrimden vazgeçiriyor. Barkodu aldıktan 15 dakika sonra muayene için içeri giriyorum.

Muayene mi oldum, doktor kan tahlili istedi. Kan vermeye tahlil bölümüne gidiyorum. Allah Allah bir kayıt işlemi de orada. 40’lı yaşlarında her üç hastadan beşini fırçalayan, sık sık “devlet bizi buraya boşuna mı koydu” cümlesini terennüm eden bir hanımefendi kayıt alıyor. Doktor tahlili girmediyse, hastaya doktora atacağı fırçayı atıyor. Koltuğunda sallanarak giriş yapması ona Şirinlerdeki Gargamelin sempatikliğini katıyor. İki klavye tıkırtısı, iki fırça bir sallanma. Kayıt işlemini tamamlamak için gerekli olan şeyler bunlar.

Kanımı verdim. İşe dönüyorum. Aslında Hastanede kayıt işlemleri hariç geçirdiğim süre 20 dakika. Ama ben iki saatte çıkıyorum.

Ak Parti 2002 yılında iktidara geldiği zaman en büyük devrimi sağlık alanında yaptı. 12 saat ilaç kuyruğunda beklediğimi, tane hesabı ilaç aldığımı, annemi muayene ettirmek için SSK hastanesinde görev yapan doktorun özel muayenesine paralar bayıldığımı. Şu an E Nabız’a girdiğimde 4 sene önceki beyin MR’mın görüntülerini görebildiğimi, eskiden bu sonucu almak için bile kavga ettiğimi de çok iyi hatırlıyorum. İstanbul’da bütün devlet hastanelerinin ya baştan yapıldığını ya da yenilendiğinin de farkındayım. Fakat son zamanlarda bir koordinasyon eksikliği ya da aynı zamanda başlayan inşaatların etkisiyle mi bilinmez, gittiğim bütün kamu hastanelerinde eskiyi anımsatan bir yoğunluk var. Bu yoğunluk muayene kuyruğunda değil, barkod, kayıt vs kuyruğunda. Hepsinde daha önemlisi bu kuyruklarda sorumlu personeller halka çok üst perdeden konuşuyor, çoğu zaman fırçalıyor.

Yeni dönemde Ak Parti İktidarı, Sağlık alanındaki yapısal reformlarını gölgeleyen bu basit ama direkt hastaları etkileyen olumsuzlukları çözmeli. Bunu kendi yaptığı Sağlık Devrimini boşa çıkarmamak için hem kendisine hem bize borçlu.

20 Kas 14:49

Elinize sağlık güzel yazmışsınız. Sağlıkta yaşanan değişimlerden en önemlisini de kullanmanızı öneriyorum. 184 Sabim aracılığıyla personel üslubu dahil her konuda şikayetiniz değerlendiriliyor. Sadece şikayet edilse zamanla tamamı düzeltilir.

Ferit Çaydangeldi yazdı, 347 kez açıldı, 2 misafir olmak üzere 8 kişi beğendi, 3 yorum yapıldı.
20 Kas 15 05:00
Saf Şifa Kaynağı Doğal Bir Bitki!

Yeşilin harika tonlarına sahip dolgun yaprakları ve harika kokusu sebebiyle kolonya üretiminde de kullanılan bir bitkiden bahsetmek istiyorum.

Organik, bitkisel yani tamamen faydadan oluşan bu harika ürünleri hiçbir endişemiz olmadan gönül rahatlığıyla istediğimiz dozda, istediğimiz şekilde tüketebiliriz. Bu vitamin, mineral ve sihirli maddelerle dolu harika ürünlerden biri de işte Solanaceae familyasına ait. Haziran-Ağustos aylarında harika pembe çiçekler açar ve oval şekilli meyveleri vardır. Asıl şifa kaynağı ise yapraklarıdır.

İlk defa Kızılderililer'in keşfettiği şifalar menbağı bitki Temmuz başından itibaren el ile günün erken saatlerde toplanır. Tüm değerlerini koruyarak güneşte kurutulur. Kurutma bittikten sonra bekletilir ve sonra ıslatılarark tavlanır, yumuşayan yapraklar birkaç işlemden geçirilerek kullanılabilir hale getirilir.

Hazırlanan bitki tütsülendirilerek veya ağızda çiğnenerek kullanılır. Çiğnendiği taktirde tütsülendirildiğinin onlarca katı daha güçlü ağız ve gırtlak kanseri yapar. Tütsülendirilerek faydalanma şekli alışkanlık yapar ve bazı kimseler bırakmakta çok zorluk çekerler. Akciğer kanserinin dünyadaki en önemli sebebidir ve tüm gelişmiş ülkeler bu bitkinin kullanımını azaltmak için savaş vermektedir.

Tamamen organik ve bitkisel olan içerisine hiçbir sanayi ürünü eklenmeden işlenen bu bitki bazılarınızın daha resminden tanıdığı tütündür. Bitkisel, organik, doğal olan her ürün sağlıklıdır imajı uyandırarak faydasız veya az etkili ürünlerini yüksek fiyata satmaya çalışan devasa bir sektör var.

Bonzai, Maruana gibi çok bilinenlerin dışında yüzlerce zararlı bitki vardır. Satıcıların tamamen bitkisel, organik, doğal gibi söylemlerine inanarak ürünlerinin hiçbir zararının olamayacağını düşünmemeliyiz. Unutulmamalıdır ki hızla öldürebilen bir zehir bile tamamen doğal ve bitkisel olarak hazırlanabilir.

21 Kas 03:23

Tütün zaten doğal, saf ve organik. Ben bir ürünün bitkisel, saf, doğal ve organik olduğu halde zararlı olabileceğini anlatmak istedim. Pek çok hasta, "bitkisel ilaç yani hiçbir zararı olamaz" denilerek kandırılıyor.

21 Kas 01:13

Misafir

Ya böylesine teklikeli bir bitkiyi nasıl saf doğal bitki olarak lanse edersiniz Zaten okuma özürlü bir milletiz başını okuyup sonunu okumayan insanlar bunu kullanırsa ne olacak?

Kürşat Koyuncu yazdı, 447 kez açıldı, 5 misafir olmak üzere 13 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
22 Eki 15 22:00
Aslında Tüm Gripler Kuş Kökenlidir!

Genellikle, her sene bu zamanlarda grip mevsimi açılır. Ve yine her sene bu zamanlarda bir süre -özellikle aşısıyla ilgili faydalı-faydasız tartışması üzerinden- gündemi işgal edip gelecek sene tekrar gündeme gelene kadar bir kenarda bekletilir. Peki bu gribin nedeni nedir? İşte bu sorunun cevabı:

İnfluenza sözcüğü, ilk olarak İtalyanca’da kullanılan ve yıldızların tesirine dair bir sözcüktü. Yani, aynı anda birçok insan tarafından hissedilecek astral ve okült etkileri ifade etmekteydi. Ancak on altıncı yüzyıla girildiğinde, diğer sözcük anlamlarıyla birleşip karışmaya başlayan ifade, aynı anda birden fazla topluluğu vuran epidemik (yerel) ve pandemik (dünya çapında) gripleri tanımlamak üzere kullanıldı.

İnfluenza araştırmalarının hikâyesinin kilit isimlerinden biri, insanlarda görülen tüm grip türlerinin kuş kökenli olduğunu kanıtlayan Robert Webster isimli bir Virologdur. İnsanlarda görülen pandemiğin genetik bazı özelliklerini, evcil hayvanlarda görülen kuş virüslerinden aldığını varsayan çalışmasına ‘çiftlik teorisi’ adını vermiştir. 1968’deki ‘Hong Kong gribi’ denilen pandemiden birkaç yıl sonra Webster buna yol açan virüsü teşhis etti. Tahmin ettiği gibi hibrit olan virüs, Orta Avrupa’da bir ördekte rastlanmış bir kuş virüsünün özelliklerini taşıyordu. Bugün 1968 pandemisinin kuş kaynaklı olduğunu yalnızca tek bir delil de belgelemiyor. Bilim insanları, artık tüm grip türlerinin kaynağının milyonlarca yıldan beri dünyayı gezen ördek ve kaz gibi göçmen su kuşları olduğunu savunuyor. Gribin, tamamen, kuşlarla olan ilişkimizle alakalı olduğu ortaya çıkmıştır.

Burada bazı temel, bilimsel verilere ihtiyaç duyuyoruz. Bu virüslerin kaynağı olan yaban ördekleri, kazlar, denizkırlangıçları ve martılar günümüzde sınıflandırılmış olan H1’den H16’ya, N1’den N9’a tüm grip türlerini taşır. Evcil kuşlar da bu tip grip türlerini yaygın olarak taşır. Virüsü taşıyan yabani veya evcil kuşların hastalanması gerekmez. Çoğunlukla taşıyıcı görevi görür, virüsleri bazen dünyanın bir ucundan diğerine götürür ve sonra dışkı yoluyla göl, ırmak, havuz ve en çok da, endüstriyel hayvan işleme teknikleri doğrudan yediğimiz gıdalara bulaştırırlar.

Kuşların taşıdığı virüslerin sadece bazıları memeli türlere tesir eder. Örneğin insanlar tipik olarak sadece H1, H2 ve H3; domuzlar H1 ve H3; atlar ise H3 ve H7 virüslerinden etkilenir. Buradaki H, grip virüsleri yüzeyinde bulunan, dikenli şekle sahip bir protein olan hemagglutinin temsil eder ve ismini ‘aglutinleşme’ yani alyuvarları bir araya getirme özelliğinden alır. Hemagglutinin, tıpkı düşman birliklerinin kurduğu eğreti bir köprü gibi virüsün kurbanın hücrelerine nüfuz etmesinde bir tür moleküler köprü görevi üstlenir. Hemagglutinin, bu ölümcül görevi insan ve hayvan hücreleri yüzeyinde bulunan ve reseptör olarak bilinen bu tür özel moleküler yapıya tutunma kabiliyetiyle gerçekleştirir. H1, H2, H3 gibi, genellikle insanlara saldıran bu üç çeşit hemagglutinin, solunum sistemimize tutunmakta ustadır. Grip bu yüzden sıklıkla insanların solunum yollarında baş gösterir.

Bu grip salgınlarının en çok bilineni İspanyol gribidir. 1918 salgını ‘İspanyol gribi’ ismiyle hatırlanır çünkü olayın sonuçlarını Batı’da layıkıyla ele alan İspanyol basınıydı. İspanyol gribi, isminin aksine tüm dünyayı vurdu. Bu salgını epidemi değil pandemi yapan buydu. Bu ne ilk ne de an yakın zamandaki pandemi vakasıydı, ancak gelmiş geçmiş en ölümcül olanıydı. AIDS’in 24 milyon insanı öldürmesi yaklaşık yirmi dört yıl alırken, İspanyol gribi aynı sayıda insanı yirmi dört hafta içinde öldürdü. Yapılan son incelemeler, dünya çapında bu nedenle ölenlerin sayısının 50 milyon, hatta 100 milyon olabileceğini öne sürüyor. Sadece çok genç, çok yaşlı ve zaten hasta olanlarda ölümcül tesirleri olan diğer griplerin aksine, İspanyol gribi hayatının en dirençli çağındaki sağlıklı insanları da öldürdü. Ölüm oranı en yüksek grup, yirmi beş-yirmi dokuz yaş grubuydu. Sağlık otoriteleri bugün böyle bir olay yaşanmasından ürküyor. H5N1 virüsü, büyük bir darbe vurmadan geçse de hiçbir sağlık otoritesi pandemilerin önlenebileceğini düşünmüyor. Burada 1918 İspanyol gribi pandemisinin diğer pandemilerden şöyle bir farkı vardır. Taubenberger ve Reid’in yaptığı çalışmalarda, bu pandemi 1968’deki ile aynı koşullarda oluşmadığını göstermiştir. O virüslerde doğrudan kuş kaynaklı, insan-uyumlu çekirdek genlerle birleşmiş yüzey proteinleri vardı. Hâlbuki 1918 virüsünde yüzey genleri karakteristik olarak memeli kökenlidir. Bu yüzden muhtemelen orijinali kuşlarda türemiş ve ilkin memelilerde, insan veya domuzlarda, yaşama adaptasyon sağlamak için yıllar harcamıştır.

Kaynaklar:

- Robert G. Webster, The importance of animal influenza for human disease, Vaccine, 20, S16-S20, 2002.

- Jeffrey K. Taubenberger, Ann H. Reid, Raina M. Lourens, Ruixue Wang, Guozhong Jin & Thomas G. Fannig, Characterization of the 1918 influenza virus polymerase genes, Nature, 437(7060), 889-893, 2005.

Ferit Çaydangeldi yazdı, 309 kez açıldı, 3 misafir olmak üzere 13 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
21 Eki 15 22:00
Grip Aşısı

-Grip aşısı olmalı mıyım?

-Bir faydası var mı?

-Bir zararı var mı?

Her yıl bu aylarda bu sorulara defalarca cevap verdim. Çok çeşitli fikirlere sahip meslektaşlarımla konuştum. İkna edici bilimsel bir açıklamaya rağmen pek çok kişinin ikna olmadığına şahit oldum.

Ben de soruya soruyla yanıt vermeye karar verdim.

-Emniyet kemeri takmalı mıyım?

-Evet.

-Bir faydası var mı?

-Hayatını kurtarabilir.

-Bir zararı var mı?

-Bazı özel durumlarda emniyet kemeri yüzünden hayatını kaybedenler olmuştur. Ararçta sıkışma veya suya düşme durumlarında kemerin takılı olması sürücü için dezavantajlı olabilmektedir.

Seçim sizin.

İremgül Gürcüm yazdı, 1 kişi sahiplendi, 356 kez açıldı, 2 misafir olmak üzere 11 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
2 Eyl 15 10:00
Çıldırmak İçin Güne Hastanede Başlayın!

Elimde 617 yazılı bir kağıt... Sabahın dokuzunda hınca hınç kalabalık bir koridor... Çok fazla mesai yapmamasına rağmen erkenden yorgunluğa teslim olmuş sekreterler... Canının derdine düşmüş hastalar... Tam olarak gizemini çözemediğim, sırasına anlam veremediğim odalardan çıkıp düzensiz sayılar bağıran mavi giyimli görevliler... Sohbetin dibine vuran yaşlı teyzeler... Birbirine ilginç reçeteler sunan beyaz saçlı amcalar... Acaba odalarda saklanmış doktorlar ne durumda?

Derken bu gergin ortamda eksikliği hissedilen kavga patlak verdi. Bir kayıt görevlisi kendinden yaşça büyük bir teyzeye bağırıyor:

-Bilmiyorum demedim mi size bilmiyorum? Neden ısrarla soruyorsunuz? Sağır mısınız? Bilmiyorum işte.

Sakinliğini korumak için elinden geleni yapan ancak gözleri yaşla dolarak, yanakları ise sinirden kızararak kendisine ihanet eden teyze cılız sesiyle karşılık vermeye çalışıyor:

-Ne diye bağırıyorsun kızım? Ben de birkaç kişiye sordum bilemediler. En son sana yönlendirdiler. İlk sorduğumda cevap vermedin, şimdi de bağırıyorsun. Ayıp değil mi evladım?

Müdahale eden kimse yok. Hatta kimileri telefonlarını çıkarıp kavgayı kameraya almaya başladı. En sonunda teyze kayıttakilere sizi baş hekime şikayet ederim tarzı tehditler savurarak uzaklaştı.

Bu olayın ardından bir sessizlik kapladı insanın içini karartan, duvarlarından psikolojik travmalar akan hastane koridorunu. Birkaç saniye sürmedi, kimin haklı kimin haksız olduğu kararı verildi hasta yakını jürileri tarafından. Ardından her şey unutulup boş sandalye bulma, sırada biraz olsun öne geçebilme yarışına geri dönüldü.

Randevu alma sistemi teknolojik açıdan doruk noktasına ulaşmışken hastanelerin kendi içindeki düzenin bu kadar karmaşık olması nasıl bir tezatlıktır? Neden hastaneye düşen daha çok hasta olmak zorunda?

Sıram mı? 617 numarayı çağırmışlar ama çıkan kargaşada çoğu hasta bir şey duyamadığından artı bir yığılma oldu. Olan yine bize oldu.

Bu arada beklerken hiç susmayıp iki saat boyunca konuşan Bedriye teyzeye geçmiş olsun. Sayesinde komşusundan kaynanasına kadar tüm özel hayatındaki sorunları öğrendim.

Allah tüm hastalara acil şifalar versin. Başımızdan hastaneleri eksik etmesin ama kimseyi de oralara düşürmesin.

Bir büyüğümün dediği gibi: "Hastaneler,adliyeler,hapishaneler daha çok dolup taşacak. Yetmeyecek evladım... Yetmeyecek!"

Kürşat Koyuncu yazdı, 549 kez açıldı, 14 misafir olmak üzere 24 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
2 Ağu 15 22:00
'çevreyi Koru'mak Mümkün Mü?

Canlı sistemler, madde ve enerjiyi bir biçimde alıp, başka türlerin tüketim kaynakları olacak başka bir biçimde aktaran malzeme dönüştürücüleridir. Bir türün besini tüketmesiyle oluşturulan atıklar sonra bir başka türün besini olur. Büyük otçulların dışkısı bokböceklerine besin sağlar. Böylece tüm organizmalar için yaşamsal önemi olabilecek şekillerde, diğer türlerin çevrelerini de değiştirirler. Bu değişimlerden en büyüğünü Homo sapiens yani insan yapmıştır.

Önceleri insan toplulukları yaban hayvan ve bitkilerle geçiniyorlardı. Yiyecek bulmak için dolaşan insanların tıpkı yiyecek bulmak için dolaşan diğer hayvanlar gibi sınırlı zamanı ve enerjisi vardır; bu zamanı çeşitli şekilde harcayabilirler. Yiyecek arayan canlılar farkında olmasa da önceliklerle ve enerjilerini pay etmekle ilgili karar alıyorlar. Önce en sevdikleri ya da ödülü en yüksek olan yiyecekler üzerinde duruyorlar. Ancak bu durum yiyecek bulmanın güçleşmesiyle zarar da verebilir. Nitekim yiyecek bulmanın güçleşmesi sonucunda, son 13.000 yılda avcı/yiyecek toplayıcıların kaynakları giderek azaldığı için yerleşik hayata geçiş kolaylaşmıştır. Yerleşik hayata geçiş sonucunda insan çevresini geri dönüşü olmayacak şekilde değiştirmiştir.

Çevrenin tarihi jeolojik değişimin, meteor çarpmalarının, buzul çağlarının yükselişi ve bitişinin, deniz düzeyinin yükselmesi ve alçalmasının, iklim örüntülerindeki kısa değişimlerin bir tarihidir. Organizmalar dış dünyanın hangi durumlarının kendileri ile ilişkileneceğini, biçimlerinin ve metabolizmalarının tipik özellikleri ile belirlemekle kalmazlar, etkin biçimde, kelimenin gerçek anlamıyla bir dünyayı da etraflarında inşa ederler. Organizmalar neyin kendilerine ilişkin olduğunu belirlemekle ve dış dünyanın uygun durumları arasında fiziksel ilişkiler kümesi yaratmakla kalmamakta, aynı zamanda çevrelerini sürekli bir biçimde değiştirmektedirler. Bazı hipotezlere göre sadece insan değil, her tür, yetersiz durumdaki kaynakları kullanarak ve onları türün bireylerince kullanılamayacak bir hale dönüştürerek, kendi çevresini yok etme süreci içindedir.

Günlük ihtiyaçlarını karşılamak amacıyla, insan diğer türlere kıyasla, fiziksel çevresini daha çok değiştirmekte; üstelik bu sırada ileri görüşlü olmaktan ne yazık ki gün geçtikçe uzaklaşmaktadır. Çevre faktörleri insan etkinlikleriyle değiştikçe fizyolojik varlığımız için zorunlu olan biyolojik bileşenler zarar görmekte, küresel dengeler bozulmakta ve değişmektedir. Bu olumsuzlukların bir kısmı, küresel iklim değişimi olarak adlandırılabilir. İnsan karmaşık yapılı besin ve enerji zincirlerinde yer alan, heterotrof bir canlıdır. Bu nedenle, teknolojide ne kadar ilerlemiş olursa olsun, doğal çevreye muhtaç ve bağımlıdır. Yaşam-destek kaynaklarını (hava, su, yakıt ve besin gibi doğal ve doğaya bağımlı kaynakları) düşündüğümüzde, insan toplumlarının yoğun olduğu kütle biyosferin “parazitleri” kabul edilir. Kentler genişledikçe, teknolojik olarak ilerledikçe; çevredeki kırsal (ve/veya sulak) alanlar üzerindeki baskı ve doğadaki sermayenin zarar görme tehlikesi gittikçe artmaktadır. Bunun sonucunda ekosistem büyük tehlike altına girmektedir.

Ekosistem, biyolojik hiyerarşide komünite düzeyinden bir üst konumda yer alan ve canlılar ile cansız çevrede meydana gelen işlevsel bir ekolojik sistemdir. Ekosistem gelişimine genellikle “ekolojik süksesyon” adı da verilir. Ekolojik süksesyon sırasında komünitedeki olaylar ve işlevler birtakım değişimlere uğrar; ekosistemdeki enerji paylaşımı orada yaşayan türlerin çeşidi ve bolluk dereceleri değişir. Bu değişimler, ekosistem özelliklerine bağlı olarak önceden tahmin edilebilen belirli bir yöne doğru ilerler. Sistem dışı bazı etkenler tarafından önü kesilmedikçe, ekolojik süksesyon evreleri ve bu evrelerde ortaya çıkacak komünitelerin sırası bellidir. Bu nedenle ekolojik süksesyona başka kaynaklarda “sıralı değişim” denir. Ekolojik süksesyonda belirleyici etken, komunitedir. Komünite bir yandan fiziksel çevreyi belirli oranda değiştirirken; bir yandan da komünitedeki farklı türler ve populasyonlar arasında rekabet ya da birlikte-yaşama şeklinde etkileşimler olmakta ve ekosistem gelişimi bunlara bağlı olarak devam etmektedir. Ancak, bu evrelerin önünü kesecek etkenlerde olabilir.

Genellikle bir alan doğal bir felaket (fırtına, yangın, sel veya benzeri başka periyodik felaket) geçirdiği zaman, belirli bir sürede ekolojik süksesyon bu alanı tekrar iyileştirerek eski haline getirebilir. Oysa aynı alan insanoğlu tarafından yıllarca kötü kullanılırsa (aşırı otlatma, toprağın erozyonla taşınması, arazinin tuzlanması, bitki örtüsünün tamamen yok edilmesi, suyun ve toprağın zehirli atıklarla kirletilmesi, organizmaların gen yapılarının değiştirilmesi vb), kötü kullanım durduktan sonra bile bu alanda süksesyon işlemeyecek; toprak ya da su kendi kendini tamir edemeyecek hale gelecektir. Böyle bir alan artık tamamen farklı bir ekosistem grubuna girmiş ve çok özel önlemler alınmadıkça sonsuza kadar çıplak ve verimsiz kalacak demektir.

Organizmaların kendi çevrelerini inşa ettiklerini ve organizmasız çevre olmadığını takdir etmenin birincil önemde bir politik sonucu vardır. En iyi ihtimalle rahatsız edici, en kötü ihtimalle insan varlığını yıkıcı olacak olan doğal dünyadaki değişiklikleri önleme amacıyla, giderek büyüyen çevreci hareket, “Çevreyi Koru” biçimindeki yanlış slogan altında rasyonel olarak ilerleyemez. “Çevre” korunmak için var değildir. Canlı organizmaların bulunduğu dünya, sadece insan etkinliği ile değil, bütün bu organizmaların etkinlikleriyle sürekli değişmektedir ve yeniden yapılandırılmaktadır.

Çevresel değişikliği ya da türlerin yok oluşunu önleyemeyiz. Doğal dünyadaki değişimin yalnızca yönünü ve hızını etkilemek bile toparlanabilecek politik gücün tamamını gerektirir. Onarım süreci sonunda asıl amaç; ekosistemi tıpatıp, tahrip edilmeden önceki haline getirmek değil; onu tekrar işler hale getirmektir. Bütün yapabileceğimiz, yok oluş hızını ve çevresel değişim yönünü insanlar için makul bir yaşamı olanaklı kılacak bir şekilde etkilemeye çalışmaktır. Nesnelerin olduğu gibi kalmasını sağlamak ise elimizden gelmez.

Ömer Poyraz yazdı, 248 kez açıldı, 1 misafir olmak üzere 10 kişi beğendi, 2 yorum yapıldı.
23 Nis 15 22:00
Dönerbahçe

Ne zaman bu börgır kinglerin, mek danıldsların önünden geçsem içeride küçücük çocukların, hamburger, patates cipsleri önünde yarısını yemiş yarısını bırakmış, dağınık bir yemek masası görüyorum. Aaa az kalsın unutuyordum, yanında da kola. Manzaramız bu. Üzerine konuşmaya gerek bile yok aslında. Dikkat çekmek istediğim husus, ailesinin hele de annesinin hangi gerekçeyle oraya gidip yavrusuna o şeyleri yedirdiği sorusu. Bir ödül olarak çocuğunu oraya nasıl götürebildiği?

Maddi olarak mı daha ucuz yerler, hijyen olarak daha mı iyiler, kalite olarak mı yoksa lezzet olarak mı? Yoksa 50 kuruşa Çin’de yaptırdığı oyuncaklar mı o anneleri oraya çeken? Bunu aklım hafsalam almıyor, almadı herhalde de almayacak.

Türkiye'de ilk McDonald’s 24 Ekim 1986’da Taksim’de ve ilk Burger King restoranı 7 Mart 1995 tarihinde Etiler'de açıldı.

Daha kutusu açılmamış bir projeden bahsedeceğim size.

Anadolu’nun toprağı henüz bozulmamış ovalarında yetişen tam buğday unundan yapılmış ekmek arası, yaylada otlamış dana etinden yapılmış ve odun ateşinde pişmiş döner.

Yanında yaylada yetişen ineklerimizin sütünden mamül yayık ayranı, şalgam suyu, mis gibi çay ya da taze sıkılmış meyve suyu da olur.

Yanında bahçede yetişen taze roka, tere, maydanoz, soğan. Turşu da gelsin yanına salatalık mı olur, lahana mı yoksa pancar mı? Hayvanın önüne döker gibi değil, döke saça değil, yarısı çöpe değil.

Tatlı olarak, maraş dondurması mı istersiniz, ayva tatlısı mı, yoksa meyve tabağı mı?

Oyuncak mı istedi çocuk, yaptır ahşaptan minik minik geleneksel kültürümüze ait temalarla süslü oyuncaklardan. Hacivat, karagöz, koyun, inek, kamyon, taksi, cip ne varsa.

Bizi çocuklarımızdan daha kolay kandırıyorlar. Çocuklarımızdan daha önce bizim zihnimizde gedikler, koca koca yarıklar açıyorlar.

Çocuklarımız bizi dinlerler.

Eğer ki onları başkalarının insafına, tesirine, propagandasına terk etmezsek. Çocuklarımızdan önce hamburger kuyruklarına biz girmezsek.

Not: Bu bir 23 Nisan yazısıdır.

24 Nis 09:51

Simit milli bir yiyecek olsa da, geleneksel bir ürün değil kanaatindeyim. Malzemenin niteliği değiştirilerek daha sağlıklı ve faydalı olabilir tabii ki.

24 Nis 08:49

Simit üzerinden global bir teşebbüsümüz var gibi görünüyor. Yurtdışında olanları bilmiyorum ama buradakilerin canlılık noktasında hamburgercilerden geri kalır tarafı yok.

Ahmet Demir yazdı, 308 kez açıldı, 4 kişi beğendi, 4 yorum yapıldı.
17 Nis 15 22:00

Ahmet Demir

Puan: 24

İyi Doktor Bulmak Emek İster

Bir doktor arkadaşımın, gittiğim bir doktordan yakınırken şu mealde bir söz sarf ettiğini hatırlıyorum: "O seni dinlerken, kim bilir hangi alacağı evi, arabayı düşünüyordu." Gerçekten de benim gördüğüm doktorlarda bir "genelleme" ve "önyargı" hastalığı var. Daha ben derdimi tam anlatmadan, hemen teşhisi koyuyorlar. "Doktor Bey, iki-üç gündür yutkunurken bir ağrı oluyor, dün gece uyuyamadım." "Ateşin var mı " "Evet". "Sen o zaman faranjit olmuşsundur". Şakadan boğaza bir bakış. Bitti.

Eğer hastalık geçmişi olmayan bir hastaysanız ve bir hastalığa karşı zaafiyetiniz yoksa, sizin için problem yok. Doktor yanlış teşhis yapmış olsa bile bir şekilde iyileşirsiniz.

Fakat benim gibi örneğin solunum sisteminizde bir hassasiyet oluşmuşsa, yukarıda anlattığım doktor tipleri sizin kabusunuz olur. İyi bir doktor bulamazsanız, doktor kapılarında birkaç ay sürünmeniz içten bile değildir.

Bu durumda yapmanız gereken en akıllıca iş şu olmalı: Hemen bir mütehassıs doktor bulmak. Hastanelerin sitelerini girip, doktor profillerini okumalı, doktorun eğitim serüvenini, (varsa) aldığı ödülleri, okul dereceleri, hasta teşekkürleri, yorumları, hepsini incelemelisiniz. Bu bilgiler size yeterli ipucu verecektir.

Yalnız gözünüze kestirdiğiniz doktor üst seviye bir özel hastanede çalışıyorsa, sgk'nız bu hastanede geçmiyor olabilir. Bu durumda bile benim tavsiyem yine bu doktora muayene olmak, fakat tetkik gerekirse bunları dışarıda yaptırmak olacaktır.

Benim gözümde mükemmel doktor profili şudur: "Üst düzey güncel tıp bilgisine ve tecrübeye sahip, hastanın problemini çözmeye odaklanmış, nazik insan tipi." Gerçekten nazik olması şart değil, fakat benim gördüğüm kaliteli doktorların hepsi de nazikti. Özel hastanelerde çalışan bu doktorlara gittiğinizde şöyle cümleler duyuyorsunuz. "Sana nasıl yardımcı olabilirim dostum (veya ...ciğim). 3-4 güne kadar geçmezse tekrar seni bekliyorum." Hatta bu doktorlardan sizin yerinize reçete-dokümanı, danışmadaki sekreterlere iletenler bile var.

Fakat bu nezaket meselesi sizi yanıltmasın. Nezaketiyle hastanın gözünde iyi bir yere oturmuş fakat çok büyük teşhis hataları yapan doktor profilleri de var.

Eğer hastalığınız ile ilgili kaliteli bir doktor bulduysanız, sonraki gidişlerinizde doktor önce sizin kayıtlarınıza bakıyor, onları gözden geçirdikten sonra, sizi muayene ediyor. Hastalık geçmişinize doktorun vakıf olması, en doğru tedaviyi bulmasına yardımcı oluyor.

18 Nis 00:22

Diğerlerini de sırayla çözeriz tarzında yaklaşmak istiyor.

18 Nis 00:21

Sıralaması ve hepsini tek bir hastalıkta birleştirmesi için doktoru sıkıştırması. Bazen hazır gelmişken diye başlayan düşünceler silsilesi hastanın birincil rahatsızlığını maskeleyecek uzun şikayet listesine dönüşüyor. Hele bir şunu halledelim,

Hatice Kara yazdı, 342 kez açıldı, 1 misafir olmak üzere 8 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
4 Nis 15 10:00

Hatice Kara

Puan: 36

Antibiyotiksiz Olur mu?

Yakın zamanda antibiyotik ve bazı diğer ilaçların reçetesiz satışına yasak getirildi. Bu yasağa ilk önce epey sevindim ve başkalarının aksine toplum sağlığı açısından savundum. Fakat yasağın öncesinde ve sonrasında yaşadığım bazı olaylar bu işin öyle kolay olmayacağını ögretti.

Öncelikle bir doktor örgütlenmesi olmadan eczacılara yasak getirmek en azından biz toplumun sağlığını düşünüyoruz diyerek getirilen bir yasağı anlamsız kılıyor. Zira hem antibiyotik reçete edilme oranı özellikle acillerde çok yüksek hem de gelen hastalar o kadar benimsemiş ki "doktor bana niye antibiyotik yazmamış, ben sonra iyileşemiyorum" diye bi de bize doktordan yakınıyor.

Bir başka mesele de daha önce herhangi bir antibiyotikle iyileşme gören hastalar doktora gitmeden hatta çocukları bile bazen götürmeden eczaneye gelip 'ben x antibiyitikten alabilir miyim' veya 'bana çocuk şurubu ver' diyerek antibiyotik talep edebiliyorlar. Hatta sizin bi doktora mı görürseniz tavsiyenizi 'akıl verme ilaç ver' gibi cümlelerle ağzınıza tıkıp belki de basit bi viral enfeksiyonu antibiyotikle iyileştirmeye yoluna gidiyorlar. Antibiyotiği ağrı kesici sanan hastalar bile var.

Tabi ki bunlar antibiyotik gereksiz demek değil fakat toplum ve doktor örgütlenmesi olmaksızın bu uygulamanın da sağlıklı yürümesi zor görünüyor.

Fox Mulder yazdı, 470 kez açıldı, 2 misafir olmak üzere 5 kişi beğendi, 6 yorum yapıldı.
29 Mar 15 04:00

Fox Mulder

Puan: 106

Domuz Gribi ve Kimyasal Spreyleme (Chemtraıls)

Bugünlerde 30 vatandaşımızın öldüğü domuz gribi yeniden ortaya çıktı. Domuz gribi, A(H1N1) tipi virüsten kaynaklanan ilk olarak Amerika’da ortaya çıkan viral bir hastalıktır.

Bu virüse " domuz gribi" denmesinin sebebi, domuzlar arasında görülen grip virüslerine çok benzediğinin gösterilmiş olmasıdır. Bu yeni virüs insan, domuz ve kuş virüslerinin bir karışımıdır.

Normal gribin belirtilerine ek olarak mide bulantısı, kusma, karın ağrısı da görülebilmektedir.

Bu hastalık neden bir anda ve tüm Türkiye’de ortaya çıktı?

Domuz gribi çıkmadan birkaç gün önce birçok şehrimizde gökyüzünde çeşitli olaylar gözlemlendi. Bunlar geçmişte de çok sık karşılaştığımız kimyasal spreyleme saldırısıdır.

Nedir bu kimyasal spreyleme?

Kimyasal spreyleyeme, 1990 yılından itibaren tüm dünyada Alüminyum, Stronsiyum, Baryum ve Kükürt Dioksit karışımı, insanların kısırlaşması, daha kolay hastalıklara yakalanması ve daha çok ilaç tüketmesi için havadan uygulanan nükleer silahtır.

Gökyüzüne baktığımızda kimi zaman uçakların arkasında bıraktıkları izlerin uzun süre kaldığını görürüz. İşte bunlar kimyasal spreyleme sonucu oluşan toksiklerdir. Toksiklerin içinde sağlığımızı ve çevreyi olumsuz etkileyen ağır metaller ve toksik patojenler bulunmaktadır.

Kimyasal spreylemenin komplo teorisi olduğunu iddia edenlere bir not Eski NSA ajanı günümüzün deşifrecisi Edward Snowden da Kimyasal Spreyleme için Amerikan Hükümeti’ nin Monsanto firması ile anlaştığını açıklamıştır.

Soluduğumuz havada ağır metallerin olmasının zararları nelerdir?

Kimyasal partiküller insanın beynine zarar verir. Son dönemde Alzheimer vakalarındaki artışın en önemli nedeni ağır metallere maruz kalmış beyindir. Zihinsel aktivitelerde azalma, hafıza kaybı, unutkanlık, nefes darlığı, kanser oluşumu gibi etkileri de vardır.

Buna ek olarak kimyasal maddeye maruz kalmış beyin istendiği gibi yönlendirilmeye, etki altına alınmaya müsaittir. Buna mıknatıs etkisi de diyebiliriz.

Tüm bunların yanından doğada hayvanların ölümüne, ağaçların kurutularak daha kolay yanar hale gelmesine, yeryüzünde oksijenin azalmasına, neden olmaktadır.

Neden kimyasal spreyleme yapılıyor?

•Atmosferde HAARP sinyallerini yansıtacak metaller bırakmak

•Bazı hastalıkların yaygınlaşmasını sağlamak, insanların bağışıklık sistemini çökertmek

•Sel baskınları gibi iklim faaliyetlerini, doğal afetleri oluşturmak

•Tarımsal verimliliği düşürmek

•İsteksizlik, mutsuzluk, kolay yönlendirme gibi insanları psikolojik olarak etkilemek için kimyasallar havaya salınmaktadır.

İnsan ırkı neden yok edilmek isteniyor?

Dünyayı yöneten baronların sözcüsü Bertrand Russel, “Kaşık Düşmanı” ya da “Fazladan yemeğe ortak olanlar” olarak adlandırdıkları istenmeyen, kusurlu, düşük ırklardan oluşan, zayıf insanların kendi ırklarına zarar verdiğini düşünmektedir.

Bu amaçla J.P. Morgan, Rockefeller, Bush gibi ailelerin desteğiyle 1904 yılında “Soyarıtımı Cemiyeti” kurulmuş, zayıf ırkların kısırlaştırılıp yok edilerek insan ırkının dünya nüfusunun 500 milyonda sabitlenmesi hedeflenmiştir. Onlara göre zayıf ırklar dünya kaynaklarını tüketmekte bu nedenle yok edilmeleri gerekmektedir.

06 Nis 22:08

Fox Mulder

Puan: 106

İster Komplo Teorisi deyin ister başka bir şey. CIA ajanı bile Biyolojik saldırılarla ilgili deşifre yapıyor. Ayrıca TRT 1'de yayınlanan Milat dizisinde bu konu da geçiyor.

31 Mar 18:04

Komplo teoriler zincirleri olmuş ya bu. İlluminatinin gözü nerede? Gerçi o bizi izliyordur ama biz onu göremiyoruzdur. Hatta bu yazıdaki i harfleri de üçgen çıkarıyor ortaya, illuminati üçgeni :)

Dlşt Kefeli yazdı, 267 kez açıldı, 8 kişi beğendi, 1 yorum yapıldı.
18 Mar 15 09:00
Rukiyemin Suçu Ne?

Beş altı bayan otobüs durağında bekliyoruz. Herkesin elinde çantaları, poşetleri…Bir elindeki çocuğu sürükleyerek ve diğer elindeki telefonla hararetli konuşmalar yaparak genç bir bayan daha durağa doğru geliyor.Çocuk ya çok isteksiz ya da çok yorgun. Dikkatli bakınca yüzündeki yara bereyi görebiliyor insan. Sanki bir kedinin saldırısına uğramışçasına minik yırtıklarla dolu yüzü ve içeri doğru çökmüş, anlamsız bakan bir çift göz dikkatimi çekiyor. Sanki bu dünyadan değil.

Yanımdaki bayanlar arkadaşlarıyla muhabbet ettiklerinden çocuğun bu özelliğini farkedememiş olacaklar ki annesinin elinden kurtulup ellerindeki poşetlere saldıran çocuğa fazlaca tepki gösterdiler. Poşetlerin birinde bulunan ekmeğin köşesini koparmış olan çocuğu annesi kimsenin yüzüne bakmadan ve telefondeki sohbetini bozmadan elinden yakalayıverdi ve az ileri gittiler. Telefon konuşmasının acil bir durum için olmadığı özürlü annesinin gülümseyerek, neşeyle birşeyler anlatmasından gayet kolay anlaşılabiliyordu. Biraz sonra Rukiye evlat yine annesinin elinden kurtuldu ve yine çantalara saldırdı. Çantalarının karıştırılmasından rahatsız olanlar; bir yandan zihinsel engelli bir çocuğa kızmak istemiyor bir yandan da bu duruma mani olmak istiyorlardı. Anne hiç istifini bozmadan telefon görüşmesine devam ediyordu. Bu durum böyle bir süre devam ettikten sonra anne telefonu cebine koydu ve yerdeki çantasını açtı. Bebek bezleri ve ilaçlarla dolu çantada cüzdanını buldu ve otobüs kartını rahat tavırlarla cüzdanda sıkışmış olduğu yerden çıkardı. Bu sırada yanımdaki bayan artık sinir krizi geçirecek hale gelmiş,Rukiye’yle başa çıkamaz olmuştu. Anne ‘’amma da abarttınız ‘’ dercesine, bize doğru baktı ‘’ bir şey yapmaz o…’’dedi.Ama yapıyordu işte. Kimse elindeki poşetteki ekmeğin veya herhangi bir özel eşyasının durakta karşılaştığı bir zihinsel engelli çocuk tarafından ellenmesini veya kurcalanmasını istemez. Neyse ki otobüsleri geldi. Annesi Rukiye’yi sıkıca elinden tuttu ve ardından ‘’kızım çocuk ekmek mi istiyor acaba? Al bu kopardığı parçayı’’ diye seslenen teyzeye ters bir bakış attıktan sonra otobüse binerek uzaklaştı.

Bu olay beni çok düşündürdü.Zihinsel engelli bir evlat annesi olmak…Damdan düşenin halinden ancak damdan düşen anlar elbet. İnanıyorum ki madden ve manen çok zor bir durum.Karşılaştıkları zorluklar, o çocuğun gözlerinin içine bakmaktan daha kolaydır eminim. Ana bu..Nasıl ciğeri yanıyor, nasıl üzülüyor kimbilir.

Ama kimseyi de senin çocuğunun çilesini çekmemkle suçlayamazsın. Tabii ki toplum olarak engelli çocukların topluma kazandırılması için, daha rahat bir yaşam sürebilmeleri için, ailelerinin onlara bakmasını kolaylaştırabilmek için çalışmalar yapmalıyız. Bu olaydaki sorun annenin ilgisizliği ve vurdumduymazlığı. Belki aynı şey sağlıklı çocuklarıyla ilgilenmeyen anneler için de geçerli ama Rukiye sağlıklı bir çocuk olsaydı, yanımdaki teyze bu kadar zor durumda kalmadan çocukla konuşarak poşetlerinin karıştırılmasına engel olabilirdi.

Bir süre önce de haberlere konu olmuş olan ‘’komşular zihinsel engelli genci hırpaladı’’ olayı geldi aklıma.Bir apartman dairesinde yaşayan 20’li yaşlarında zihinsel engelli genç ki gücü kuvveti yerinde, bedenen bir kusuru yok; komşuların kapısına dayanıp evlerine girmeye çalışıyordu.Çoluk çocuk korku içinde ondan kurtulmak için ileri doğru itekleyince, engelli çocuğunu oradan alıp komşularından özür dilemesi gereken anne, bu olayı kameraya çekip medyaya yaymayı tercih ediyordu.Ve hatta mahkemeleşmişlerdi.

Kimbilir gittiği yerde belki Rukiye’nin annesi de duraktaki olayı anlatmış ve hep birlikte toplumun zihinsel engelleri nasıl da dışladığı konusunu tartışmışlardır.

(DİE tarafından gerçekleştirilen Türkiye Özürlüler Çalışması verilerine göre Türkiye genelinde 331,243 zihinsel engelli kişi olup, bunların 214,205’i eğitim çağı olan 29 yaş ve altında (% 65), 59,679 kişi ise eğitim ve yakın bakım çağı olan 9 yaş altındadır

18 Mar 16:58

Olaya değişik bir açıdan bakmışsınız. Allah herkesin yardımcısı olsun. Ağır imtihanlarla sınamasın.