Edebiyat

Yıl 2 Sayı 1
Aylık ücretsiz blog dergisi
www.geornalist.com
OCAK 2016

Mümtaz Fuat

Oğluma Mektuplar - 4

İÇİNDEKİLER

Oğluma Mektuplar - 4
Mümtaz Fuat / BURSA
Aşk (?!)
Sıla Müni̇r / İSTANBUL
Sormayan Ne Bi̇lsi̇n!
Fatma Nur Sarı / ANTALYA
Oğluma Mektuplar - 5
Mümtaz Fuat / BURSA
Sonsuza Kadar
Bülent Kesler / İSTANBUL
Oğluma Mektuplar - 6
Mümtaz Fuat / BURSA
Oğluma Mektuplar - 7
Mümtaz Fuat / BURSA
Turuncu Hafızalı
Ezgi̇ Çeli̇k / ESKIŞEHIR
Çok Sayıda Can Kaybı.
Kerem Yüksel / İSTANBUL
Oğluma Mektuplar - 8
Mümtaz Fuat / BURSA
“İnsan, Hayreti̇di̇r”
Fatma Nur Sarı / ANTALYA
Zaman Beni̇ Geçerken
Anti̇kacı / ANKARA
Çocukluğumdan Saklı Kalan Acılar
Gülşen Aslan / İSTANBUL
Sonrası ''Yalnızlık''
Bülent Kesler / İSTANBUL
Bi̇r Adam Bi̇r Kadın
Burhan Çeki̇ci̇ / ORDU
Eli̇mi̇zden Tutanlar
Bülent Kesler / İSTANBUL
Saydam Bedeni̇mi̇n Karanlığı
Aşağı Tırmanan Adam / ANKARA
O İyi̇ İnsanlar
Ayşegül Koçar / ANKARA
Sevmek Ve Sevi̇lmek İsti̇yor İnsan
Yi̇ği̇t Yılmaz / ADANA
Şi̇i̇r: Sorma
Salman Döner / İSTANBUL
Sökük
Berat İlhan / BURSA
Şi̇i̇r: Kahve
Salman Döner / İSTANBUL
Bi̇zlerden Ve Si̇zlerden
Ezgi̇ Çeli̇k / ESKIŞEHIR
Öldü Doğa
Ayda Tamer ☮ / ADANA
Bazen Alışmayın
Ayşegül Koçar / ANKARA
Vazgeçti̇ Kadın
Fatma Akçadağ / KONYA
Ve Sevdi̇ Adam
Burhan Çeki̇ci̇ / ORDU
Huzursuzluk Sebebi̇!
Sıla Müni̇r / İSTANBUL
Si̇gara Deği̇l, Umut Öldürür.
Burhan Çeki̇ci̇ / ORDU
'Dost Olmak'
Ayda Tamer ☮ / ADANA
Kelebek Benzetmesi̇ni̇n Mahcubi̇yeti̇
Vi̇şne Özü / ANKARA
" Geçmi̇şi̇ Ezerek "
Furkan Akkaya / TEKIRDAĞ
Sonbahar
Burhan Çeki̇ci̇ / ORDU
Ruhumuz Olmuş Bozuk Plak
Gülşen Aslan / İSTANBUL
Hayaller Doldu Yüreği̇me
Nesi̇be Çakıcı / BALIKESIR
Pi̇suvarlara Atılan Si̇garalar
Aşağı Tırmanan Adam / ANKARA
Ah Be Kadın
Burhan Çeki̇ci̇ / ORDU
Acıktığımız Gi̇bi̇ İnanıyoruz
Meyzen Ruha / İSTANBUL
Hoşgeldi̇n
Ayda Tamer ☮ / ADANA
İnsan, Zaman, Mekan
Shewgi̇n / GAZIANTEP

Mümtaz Fuat

Puan: 23

Oğluma Mektuplar - 4

Mümtaz Fuat yazdı, 618 kez okundu, 9 kişi beğendi, 3 yorum yapıldı.
Oğlum, küçük bir çocukken ben, evimizin en büyük odasının duvarında bir tablo vardı. Bir orman kenarının göl ile birleştiği ya da bir denizle belki, müstakil, iki katlı bir ev… Çatı katı da olan bir ev... Balkonunun korkulukları sarının birkaç tonuna haiz sazdan yapılmış; bütün dünyadaki evlerin en
1
okuma modu
devamı...

Oğlum,

küçük bir çocukken ben, evimizin en büyük odasının duvarında bir tablo vardı. Bir orman kenarının göl ile birleştiği ya da bir denizle belki, müstakil, iki katlı bir ev… Çatı katı da olan bir ev... Balkonunun korkulukları sarının birkaç tonuna haiz sazdan yapılmış; bütün dünyadaki evlerin en sağlamı gibi gelirdi bana.

Bacalı bir ev idi. O güzelim göle ya da belki bir denize nazır bu evin bahçesi yeşilin tüm tonlarının iç açıcılığına sahipti. Uzaktan uzağa puslu bir havanın arkasına saklanmış, mor ile pembenin hemhal olduğu arka planı gözlerimi ayırmadan seyretmek tarifsiz bir huzurun kollarına atardı beni.

Bu tabloyu kim hayal etmiş ve bir kompozisyon oluşturmuştu hiç bilemedim. Resimden hiç anlamamama rağmen pazaryeri etrafından seçilmiş bu tabloyu belki de dünya sanat tarihine adı altın harflerle yazılmış birçok ressamın eserlerine yeğlerim. Ayrıca babama da müteşekkirim böyle bir tabloyu çocuğunun hayal dünyasına kazandırdığı için… Hayata, ömrü çalışmakla ve yokluklar içerisinde ailesine bakmaya gayret etmiş bir adamın hasbelkader böyle bir seçimde bulunması, bir cilvedir belki de, oğlu içinmiş. Sen de bana müteşekkir olacak mısın acaba?

Tabloda bir gariplik vardı. Bu tabloyu, fırçalarının dokunuşlarıyla benim izlememe sunmuş ressam neyi hayal ediyordu acaba diye çok düşündüm ilerleyen yıllarda.

İçinde bulunduğu şehrin boğuculuğundan kurtulmak için, hayatın getirdiklerinden dolayı ailesine böyle bir yaşamı sunamamış bir babanın kendi iç buhranlarını bastırabilmek için kendine merhamet etme çabası mıydı bu resmin ortaya çıkışı acaba?

Merhamet büyük bir nimettir oğlum. Kendi nefsini baskı altında tutmak dini bir vecibe ise de, ona zulmetmemek yani dini ölçüler içinde ona merhamet etmek de bir zorunluluktur.

İnsan önce kendisinden başlayarak merhametli olmalı. Daha sonra ailesine, akrabalarına, komşularına ve içinde bulunduğu sosyal yaşamdaki hiç tanımadığı dahi olsa her insana ayrı ayrı merhametli olmak kulluğunun bir borcudur.

Karşılıklı sohbet ederken anlatmışımdır belki bu zamana kadar. İki mesel vardır. Çölde yol alan, belki istemeden o batağa düşmüş, “kötü” kadının bir su kuyusunun dibinde susuzluktan neredeyse ölmek üzere olan bir köpeğe ayakkabısıyla kuyudan su çekip, hayvanın susuzluğunu dindirmesini. Ki bu merhamet hali onun ebedi saadete kavuşmasına sebep olmuştur.

Bir diğeri ise sahte dahi olsa -ki sahte olmamalı muhakkak, zengin ve kibirli birinin, burnundaki pisliği silecek bir yer bulamayıp da o an gördüğü garip bir yetimin başını severmiş gibi yaparken elini temizlemesini. Bu hal, hor görülen o garip ve yetim çocuğun kendisine merhamet edilip sevildiği zannına sebep olmuştur da, hüsn-ü zannından sebep o zengin ve kibirli adamın da ahirette kurtuluşuna vesile olmuştur.

Meseller acıdır. Az önce okuduğun meseller gibi bazen ifrat ve tefritte dolaşan, tevatür olarak tarihin bilinmez zamanlarından imbikten süzülür gibi bizlere ulaşanlar, kulluk terazisinin hassasiyetini ihtar eder bizlere.

Vicdanlı olmak, merhametli olmak benliğinden (nefsinden) birçok şeyi alıp götürebilir. Bazen merhametli davrandığından, vicdanının sesine kulak verdiğinden yenildiğini, aldatıldığını, yine kendinin zarara uğradığını düşüneceksin. Rahat bir kafa lakin sorunlu bir vicdan ile yaşamaktansa; bırak sabahlara kadar düşünedur, huzursuz ol, başına ağrılar girsin fakat merhametli davrandığından sebep vicdanının o rahat ve yumuşak kollarında tesellinin varlığına kavuşabilecek ol.

Akşamlar hep karşımdasın fakat görüşemiyoruz seninle bilinen anlamda. Gerçi bu haller de aslında izafi bir durum… fakat elbette karşılıklı sohbet edeceğimiz günlerinin sabırsızlığı içerisindeyim.

Beklemek zor da olsa, insan beklemenin güzelliğini de yaşayabilmeli.

Oğlum,

duanın kıblesi olan semaya ellerini açtığında, yalvarışlarına beni de dahil ediyor musun?

01 Ara 22:28

Nermi̇n Kayacan

Çok güzel yapanlarln emeklerine sagllk ölenlerden ALLAHU TALA rahmet etsin yattlklarl yeller nuru ala olsun i sallah

01 Ara 21:25

Tebrikler

2

Sıla Müni̇r

Puan: 40

Aşk (?!)

Sıla Müni̇r yazdı, 562 kez okundu, 7 kişi beğendi, 3 yorum yapıldı.
Üzerine dünyanın derdi binmiş, Beli bükük ihtiyar gibiyim, Sormayın bana aşktan, meşkten, Huzurumu bozmayın, böyle iyiyim. Bir hayli vakit oldu bu ıstırabı çekeli, Bir garip oluyorsun, ne akıllı ne deli, Tek kazancım şu idi, verdiği nasihatdi : "Allah'a ulaştırmayan her aşk, aşk değ
3
okuma modu
devamı...

Üzerine dünyanın derdi binmiş,

Beli bükük ihtiyar gibiyim,

Sormayın bana aşktan, meşkten,

Huzurumu bozmayın, böyle iyiyim.

Bir hayli vakit oldu bu ıstırabı çekeli,

Bir garip oluyorsun, ne akıllı ne deli,

Tek kazancım şu idi, verdiği nasihatdi :

"Allah'a ulaştırmayan her aşk, aşk değil"di.

Evet, aşk aynı zamanda Mevlâ'ya kavuşturmalı,

Geçici heveslerden insanı soğutmalı,

Ne bahtiyar olunur, bu denli bir sevgiden,

Her kula nasib olmaz, seçilmişdir sevilen.

Mevlâ'yla bağ olan âşık, sadık olsa gerekdir,

Sadakati gözünde, gönlündeki edebdir!

Allah'ı hatırlatan bir aşk seçmezsen eğer,

Bil ki bütün ömrün, âh ve figanla geçer.

Otuzuna varmadan beli bükülür ruhunun,

Yarenlik eder sana, sabır denen bastonun...

Not: Fotoğrafdaki eser üstad Necip Fazıl Kısakürek'in ÇİLE isimli eserindendir.

16 Ara 14:28

Teşekkürler. :)

16 Ara 14:26

Kalemine sağlık :)

4

Fatma Nur Sarı

Puan: 4.33

Sormayan Ne Bi̇lsi̇n!

Fatma Nur Sarı yazdı, 667 kez okundu, 7 kişi beğendi, 3 yorum yapıldı.
Âlemin dilinde bir “en uzun gece”. Ahali dursun, dinlesinler. Kim bilir bu en uzun geceyi,demesinler. İşte, dedem Fuzûlî’nin sözü buradadır : “Şeb-i yeldâyı müneccimle muvakkıt ne bilir/ Mübtelâ-yı gama sor kim geceler kaç sâ'at.” Herkesin sözüne itibar etmesinler. Işığı gören fakat ona uzanamayan
5
okuma modu
devamı...

Âlemin dilinde bir “en uzun gece”. Ahali dursun, dinlesinler. Kim bilir bu en uzun geceyi,demesinler. İşte, dedem Fuzûlî’nin sözü buradadır : “Şeb-i yeldâyı müneccimle muvakkıt ne bilir/ Mübtelâ-yı gama sor kim geceler kaç sâ'at.” Herkesin sözüne itibar etmesinler.

Işığı gören fakat ona uzanamayan Rahip Bahira’ya, Varaka bin Nevfel’e sorsunlar. Bitmeyen geceyi, gelmeyen gündüzü en iyi onlar bilir. Âkif bilir beklemeyi, feryâdı dilinde: “Yâ Rab, bu uğursuz gecenin yok mu sabahı?”. Ona sorsunlar. Selânik’te bir sarayda mahpus Ulu Hakan, İstanbul’dan haber bekler. Bir gece ânsızın, yurdundan sürülen son sultân Vahidüddin Han’a sorsunlar. Vatan toprağına hasret yaşayan ve ölenlere sorsunlar.

Firavun sarayındaki Asiye’ye, eli karnında utanç içinde şehri terk eden Meryem’e, Hira’dan titreyerek dönen El-Emîn’i (s.a.v.) örtülere saran Hatice’ye (r.a.), Rasûlullah’ın (s.a.v.) yetimi Fâtımâ’ya (r.a.) sorsunlar.

Şimdi kim bilir ahde vefâyı! Dosta, sadığa sorsunlar. Peygamber’in (s.a.v.) yatağında ölümü bekleyen Ali’ye (k.v.), mağarada Peygamber’e (s.a.v.) yârenlik eden Ebûbekir’e (r.a.), Peygamber’i evinde misafir etme şerefine nail olan Eyüb el-Ensarî’ye (r.a.) sorsunlar. Ve vahiy kesildiğinde Rasûlullah’a (s.a.v.) sorsunlar ki nedir karanlık!

Hüzünler Evi’ndeki Yakub’a (a.s.) sorsunlar. Kuyudaki Yûsuf’a (a.s.) sorsunlar. Seneler sonra, gözleri görmez olmuş, güzelliği yitip gitmiş, sokaklarda sersefil Yûsuf’unu (a.s.) bekleyen Züleyhâ’ya sorsunlar. Aşığa sorsunlar!

Edebâli dergâhındaki Osmancık’a, İstanbul kapısındaki genç Sultân’a sorsunlar. Mısır yolcusu Yavuz’a sorsunlar, bir işaret ümidiyle karşılanan ve işaret gelmedikçe uzayan, kararan geceleri.

Zalimin önünde boyun eğmeyen adamlara sorsunlar. Şehadete vâsıl olan yiğitlere sorsunlar. Mübariz İbrahimov’a, Cevher Dudayev’e, Ömer Muhtar’a sorsunlar. Savunmasını yırtıp atan İskilipli Âtıf Hoca’ya, tabutluklara kapatılan Süleyman Hilmi Tunahan’a, memleketin o köşesinden öbür köşesine sürülen Said Nursî’ye sorsunlar. Torununa Kur’ân öğretmesi yasaklanmış dedeye, okul kapısında coplanan kızlara sorsunlar. Hep susan, hep sineye çeken şu millete sorsunlar!

Ümmetin son asrına sorsunlar. Sabredenlere, sabretmeyi bilenlere sorsunlar. Sapanla tank kovalayan küçük mücahitlere; Filistin’in, Çeçenistan’ın çocuklarına sorsunlar. Halepçe’nin, Hama’nın masumlarına sorsunlar. Srebrenitsa’ya, Başbağlar’a sorsunlar. Mostar’a, Boraltan’a sorsunlar. Batının ve doğunun bütün mazlumlarına sorsunlar!

Oğlunun, kocasının kemiklerini toplu mezarlardan toplayan Bosnalı analara, elinden ağlamaktan başka bir şey gelmeyen Arakanlı babalara sorsunlar. Kardeşlerinin acısını boynu bükük seyreden Müslümanlara sorsunlar. Başı yerde dişlerini sıkan adamlara ve güçsüz kollarını dizlerine vuran kadınlara sorsunlar!

Hastalara sorsunlar. Hastane odalarında yüzleri solgun bekleyen hasta yakınlarına sorsunlar. Bebeğinin doğumunu bekleyen bir anneye sorsunlar. Evlâdının ölüsünden dahi mahrum bırakılan annelere sorsunlar. Dağları deviren fakirliğe yenilen adamlara sorsunlar.

Soracak biri illâki bulunursa da, derdi bilmeyene sormasınlar! İşte, dedem Fuzûlî’nin sözü buradadır : Şeb-i yeldâyı müneccimle muvakkıt ne bilir/ Mübtelâ-yı gama sor kim geceler kaç sâ'at!

27 Oca 15:14

Misafir

1

6

Mümtaz Fuat

Puan: 23

Oğluma Mektuplar - 5

Mümtaz Fuat yazdı, 574 kez okundu, 5 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
Oğlum, seni iki gece-bir gündüzde muhafaza eden Rabbime hamdolsun! Hangi durakta inmen gerektiğini bilemediğin bir tren yolculuğu yapmak gibi seni beklemek... Her istasyona yanaşırken, tozlu camların ardından peşi sıra geçen, muhtelif siluetleri içeren karelerin parça parça gözünün önünden geçişin
7
okuma modu
devamı...

Oğlum,

seni iki gece-bir gündüzde muhafaza eden Rabbime hamdolsun!

Hangi durakta inmen gerektiğini bilemediğin bir tren yolculuğu yapmak gibi seni beklemek... Her istasyona yanaşırken, tozlu camların ardından peşi sıra geçen, muhtelif siluetleri içeren karelerin parça parça gözünün önünden geçişini izlemek ve seni her durakta görememenin getirdiği üzüntü, alışık olmadığın temiz havanın başını döndürmesi gibi bir şey…

Hangi durakta beni bekliyorsun, hangi durakta mülaki olabileceğiz, bunu bilmemenin acısı, kavuşacağımız o menzilin tereddüdü ile bir olup, içinin sıkılmasıyla birlikte oluşturduğu merak…

Yani oğlum, insanın içini kemiren huzursuzluk hali bu.

Bir zamanlar içinde bulunduğumuz bu toplum huzurluydu. Bunun sebebi de kanaatkâr olmasıydı. Küçük şeylerle yetinmeyi bilir, hayatların akışı daha fazla istemek üzerine değil, mutlu olmak üzere seyrederdi. Yokluğun getirdiği “ne yapalım”cılık değil de, idare etmenin, tedbirli olmanın, eski zamanlara daha yakın olmanın ve toplum içerisinde birbirine duyulan güvenin getirdiği huzurdan bahsediyorum. Mütevazı olmaktan.

Tüketim toplumunda artık bu ve buna benzer hasletlerin çok azlığı insanı azgınlığa, daha istemeye, daha da istemeye ve hep istemeye itiyor.

Bencil olmak ve hatta özgün olmamak da bu değil midir sence? Her neye sahip olunuyorsa senin de sahip olman, herkes gibi sosyal/medya nasıl diyorsa öyle düşünmen, birbirine çok benzeyen şekilde giyinmen, sadece ve sadece popüler olanla ilgilenmen, okuman, aynı şeylere imrenmen, kavuşamadıkça kıskanman, böyle bir şey değil midir?

Bencillik ve hesap insanı olmak bu devrin insanının en belirgin özelliği ne yazık ki.

İş yaşamında, kadirşinaslığın ve kuyruğuna basıldığında bin bir türlü maskelerin takılıp çıkarıldığı yüzlerin ortak bir yerde çalışmasına ve devamında hiçbir şey olmamış gibi birbirleri yüzlerine samimiyet okunmayan gülümsemelerde bulunmalarına profesyonellik deniyor.

En ufak gürültüde ve rahatsızlık halinde anlayış göstermemenin, tahammülsüz olmanın adına site yaşamı deniyor bu zamanlarda. “Komşu komşunun külüne muhtaçtır.” sözünü diyen atalar ve neredeyse mirastan pay düşecek diye ümmeti için endişe eden bir Peygamberin ümmeti olmakla şereflenen ve buna uygun komşuluk hassasiyeti taşıyan insanlar nerelere yol aldılar acaba? Çok ama çok uzaklardan üzülüyorlar mıdır torunlarının bu halini görüp sence?

Ortak müştereklerde buluşup, herkesin kendi sınırları içerisinde özgür, karşısındaki insanın hakkına riayet eden; kaba olmayan beylerin, daha fazlasını istemeyen ve dırdır etmeyen hanımların birlikte ahiret yolculuğuna hazırlandıkları evlilikler hangi ab-ı hayat çeşmesinden su içmeye gittiler de dönmek nedir bilmediler?

En iyisi nedir biliyor musun oğlum?

Babanın da, nefsini mazeret gösterse de pek yapamadığı; diline sahip olmak ve her şeyin izahatını getirme çabası içerisinde olmamaktır.

Yani daha açığı: susmak, susmak, susmak…

En büyük yanılgımız, bu dünyada özgür olmanın, huzurlu olmanın ufukta beliren gökkuşağına varmak için ne kadar gitsen de kavuşamayacağın gerçeğine vakıf olmak gibi olduğunu anlamamakta ısrar etmemizdir.

İşte bu yüzden belki beceremediğimiz fakat gayreti içinde olmamız gereken şey, sükûtun o neticesi itibariyle insanın kalbini teskin eden, kendisini sımsıkı kavrayan kollarına sığınmak ve çok kısa olan bu dünya hayatından alnının akıyla geçip gitmektir.

Oğlum,

dualarda ayrı düşmüyoruz değil mi?

8

Bülent Kesler

Puan: 4.67

Sonsuza Kadar

Bülent Kesler yazdı, 638 kez okundu, 7 kişi beğendi, 5 yorum yapıldı.
Hiçbir duygumu ertelemedim ben. Yaşayacağım hiçbir şeyi sonraya bırakmadım. Sonra diye bir şeyin olmadığını biliyorum çünkü. Hep yarına dair hayaller kurmak, gelmesi mümkün olmayacak zamanları beklemek benim işim değil. Aşk zamana meydan okur ama sen karşı koyamazsın ona. Orada durup öylece bekleyem
9
okuma modu
devamı...

Hiçbir duygumu ertelemedim ben. Yaşayacağım hiçbir şeyi sonraya bırakmadım. Sonra diye bir şeyin olmadığını biliyorum çünkü. Hep yarına dair hayaller kurmak, gelmesi mümkün olmayacak zamanları beklemek benim işim değil. Aşk zamana meydan okur ama sen karşı koyamazsın ona. Orada durup öylece bekleyemezsin geleceği. Bir adım atmalısın, bir el uzatmalısın aşka doğru!

Aşkın anahtarı cesaret değil mi yar? Cesur olmak gerekmez mi bir sevdayı yaşamak, büyütmek için? Kaç gece bir sonraki günü düşünerek geçti. Neler yapacağız, neler yaşayacağız düşünsene! Her sabahı birlikte karşılamak var seninle. Gözünü açar açmaz ilk gördüğün şey ben olacağım ve sen benim yüzümde mutluluğu göreceksin. Bu kentin sokaklarında el ele dolaşabileceğiz. Girmediğimiz sokak kalmayacak. Bakışlara aldırmadan sokağın ortasında sarılıp öpebileceğim seni. Bir şarkıyı sözlerini bilmesek bile bağıra çağıra söyleyebileceğiz. Sonra bir filme gider, bir kitap okur, bir martının bir lokma simit kapabilmek için vapurların peşinden bıkmadan uçuşunu izleyebileceğiz. Paylaştığımız her an beynimize bir daha çıkmamak üzere kazınacak. Özleyeceğiz birbirimizi delicesine. Bir saati yalnız geçirsek, bir sonraki saati iki saatlik yaşayacağız.

Her an aşkı yaşıyoruz, her gün birbirimizi yeniden keşfediyoruz. Sana huzur vaat etmiyorum. Aşkta huzur arayan yanılır. Ben tutkunun, en koyu sevdanın sözcüğüyüm. Onlar adına konuşuyorum. Gözlerinin içine bakıp "Seni Seviyorum" demek istiyorum. Aşkın akışına kapılıp hiçbir kaygı duymadan gidebildiğim yere kadar gitmek istiyorum. Kokunu içime çekmek, teninin sıcaklığıyla irkilmek istiyorum. Yaşama senin adınla anlam katmak, mutluluğu bulmak ve bir daha kaybetmemek istiyorum.

Seni istiyorum ey yar! Canıma bir can daha katmak için, ruhumun yalnızlığına, yüreğimin acısına son vermek için, daha mavi bir deniz, daha mavi bir gökyüzü, daha mavi bir sevda için... Seni İstiyorum, Yarın, Öbür Gün, Öbür Hafta, Öbür Ay, Öbür Yıl. Ömrümün geri kalanında seni istiyorum…

08 Ara 20:21

çok güzel bir yazı olmuş

08 Ara 20:04

Çok teşekkür ederim.

10
Kapat