Türkiye Aktivitesi
723 ziyaret
1 online
Benay Özbent
Hangi puşt bizi üzen?

Edebiyat Puanı

254 puan Eflatun Kalem

Derecesi

24 [Toplam 182 kişi]

Edebiyat
Tümü(12)
Pinledikleri(0)
Benay Özbent yazdı, 3 misafir olmak üzere 4 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
1 May 17 01:00

Benay Özbent

Puan: 254

Erken

İnce ince yağmur yağardı gözlerinden,

Benim şu ıslanmaktan bıkmış üstüme..

Gökyüzü cennetle buluşurken,

"Elveda" diyorsun bana

Oysaki vakit henüz çok erken.

Gözlerin gözlerime karışırken,

En güzel rüyalarım seninle renklenirken,

Ölüyorum ben,

Oysaki vakit henüz çok erken.

Yarım kalan şiir dizeleri gibi,

Geceleri doğan güneş gibi,

Şarap şişelerinde arıyorum seni.

Tüketemediğim umutlarım karanlığa karışırken,

Gidiyorsun sen,

Oysaki vakit henüz çok erken.

Gözyaşlarım buharlaşırken,

Şu mevsim benliğini şaşırmış sonbahar gecesinde,

"Elveda" diyorsun bana,

Oysaki vakit henüz çok erken.

Ve kalkıp giderken yanımdan öylece,

"Elveda" diyorsun bana,

Sanki yabancıymışım gibi,

"Veda" ediyorsun bana..

Oysaki sevgilim,

Vakit henüz çok erken.

Beraber içeceğimiz kadeh kadeh

Yalnızlıklarımız varken,

Gitmek için vakit

Henüz çok erken.

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Benay Özbent yazdı, 2 misafir olmak üzere 6 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
21 Kas 15 09:00

Benay Özbent

Puan: 254

Çok Yakında

Çok yakında s... olup gidecekti bu dünyadan. Ne milletin triplerini çekecekti ne de yalnızlık denen illetle daha fazla uğraşacaktı. Kaçmaktı belki onunki. Hayır. Kaçmak değildi. Son çareydi. Hayatın boyunca her şeyi denemiş ve hepsinde de başarısız olmuştu. Ölümde başarısız olmak gibi bir seçeneği yoktu. Olamazdı. Ya ölürdünüz ya ölürdünüz. Hem onunki temiz bir intihar olacaktı. TEK EL ATEŞ SESİ! Sonrası koca bir hiç. Ah, düşünmesi bile kulağa ne kadar hoş ve ne kadar içten geliyordu. Ölmek, bir daha bu iğrenç dünyaya geri gelmemek. Çok güzeldi. Hep aklında olan bir şeydi zaten ölüm. Ama hiç bu kadar ona yakın olduğunu hissetmemişti. Neden intihar edecekti? Asıl önemli olan bunu gerçekten yapmak istiyor muydu ve pişman olacak mıydı? Kendinden nefret ediyordu. Asla mükemmel olamamıştı. Hayatı boyunca asla da mükemmel olamayacaktı. Kendinden nefret ettiğinden daha çok insanlardan nefret ediyor, her birinden tiksiniyordu. İstemsizce yanağından süzülen yaşları fark ettiğinde kendine kızdı. Gözyaşı, güçsüzlüktü. Gözyaşı, vazgeçişti, pişmanlıktı. Kimi zaman öfkeydi kimi zaman mutluluk. Ama gözyaşı iyi bir şey değildi. Yanaklarını hızlıca sildikten sonra eline bir tabanca aldı. Buz gibi olan tabancaya dokunmak bile tüm tüylerinin diken diken olmasına yetmişti.

Ya vazgeçerse? Ya vazgeçtiğinde her şey için çok geç olursa? HAYIR! Tüm bu düşüncelerini anında temizlemeliydi. Yağmur damlaları hırçın bir şekilde sokağı döverken aklında tek bir soru vardı "Sonra ne olacaktı?". Evet, çok güzel bir hayatı, mükemmel kurduğu bir ailesi, çok iyi dostları veya heran yanında olan kimsesi yoktu. O yüzden ölüm ona bu kadar kolay geliyordu. Başkası olsa bu kadar umursamaz olmazdı biliyordu. Ama onun için yaşamakla ölüm arasında fazla bir fark yoktu. Kazanacak bir şeyi olmadığı gibi kaybedecek bir şeyi de yoktu. Nihayet gözlerini diktiği duvardan bakışlarını aldı ve yatağından çıktı. Saat gecenin dördüydü. Hava ılıktı. Saatlerce dışarı çıkıp kalınabilecek bir hava vardı. O ise bu havada intihar etmeyi kafasına koymuştu ve geri dönemezdi. Dönebilirdi tabii. Kimse ona "Neden intihar etmedin?" diye saçma bir soru soramazdı. Bunun verdiği güvenle vazgeçebilirdi. Rutubet kokan odasının kokusunu az da olsa hafifletmek için camı açtı. Yağmur yağıyordu. Böylesine ılık ve güzel bir havada yağmur yağıyordu ve havaya hırçın bir hal almıştı. EVET! Şimdi intihar edebilirdi. Vazgeçmeli miydi? Vazgeçtiği için mi yoksa öldüğü için mi pişman olurdu? Pişman olmazdı. Olamazdı. Ölmek, ölüm, geri dönememek. Aklında dönüp duran kelimelerdi sadece. Tabancayı eline aldı. Soğuktu. Hayatında son kez olsun yağmuru iliklerine kadar hissetmek istiyordu. Üzerindeki pijamalarıyla dışarı çıktı. Cebine koyduğu tabancanın soğukluğu onu ne kadar rahatsız etse de mümkün olduğunca ölümü düşünmemeye çalışıyordu. Bomboş bir sokağa girdi. Yağmura karşı gelemeyip sadece yuvalarında irkilen kuşların sesleri.

Pişmanlık.

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Benay Özbent yazdı, 1 misafir olmak üzere 6 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
11 Kas 15 09:00

Benay Özbent

Puan: 254

Yaz Yağmurunu Seven Güzmania

Azizim, yazmak hayal dünyasında yaşamak değildir. Yazmak, gerçeklerle yüzleşmektir. Yazmak içindekileri dışa vurmanın başka bir yoludur. Senin söylemeni daha çok severdim ama "Lanet olsun" ki yazmak, bir yaşam biçimidir. En azından benim için öyle. Ben kelimelerle akıtıyorum içimdeki okyanusu. Evet, belki damla damla oluyor bu ama oluyor mu oluyor. Her zaman güçlü kalamıyor ki insan. Her zaman gözyaşlarını içine atıp yoluna devam edemiyor. Hayat devam ediyor azizim bunu bana siz öğrettiniz. Ama önemli olan hayatın devam etmesi değil, hayatın nasıl devam ettiği. Bir gün doğuyoruz işte. Yaşamaya başlıyoruz. Ve ölüp gidiyoruz. Adımızı hatırlayan son kişi de ölünce hiç yaşamamış oluyoruz. O yüzden hayata bu kadar takılmanın ne anlamı var ki? Hayatı çözmüşüm, çözememişim ne anlamı var ki? Yaşamıyor muyuz hepimiz? Nefes alıp vermekten ne kadar fazla olabilir ki hayat? Aldığımız bir nefes olmayacak mı yine bizi boğan? Çok daha fazla değil mi ama yaşamak? Bunlardan daha fazlası. Nefes alıp vermekten, yazmaktan daha fazlası hayat.

Yazmakla, ağlayarak yazmak arasında ne kadar bir fark olabilir ki? Yazmakla ağlamak ne kadar birbirine yakın? Peki ikisi birlikteyse ne, ne kadar değişebilir ki? Peki tırnakların acıyana kadar klavyeye hızlı basmanın tüm bunlarla ne alakası var? Ne alakası var aşık olmakla gökyüzünün? Gökyüzü umut verir insana değil mi? Ay ise lanet olası güneşten aldığı ışığı yansıtmaktan başka bir boka yaramıyor değil mi? Güneşim.

Gel gelelim bütün bu satırları yazdıran susma nöbetlerine. Mutlu görünmek ne kadar kolay. Kimse neyin olduğunu anlamıyor. Gülümseyip geçiyorsun. Ve herkes iyi olduğunu sanıyor. Ne yazık ki azizim aslında kimse, kimsenin ne hissettiğini bilmiyor. Kimse kimsenin neden ağladığını bilmiyor. Kimse, kimseyi umursamıyor. En acısı da bu değil mi zaten? Umursanmamak. Senin sesinden bir kere daha duyabilmeyi ümit ederek yine söylüyorum "Lanet olsun" şu aptal dünyada kimse, kimseyi umursamıyor öyle değil mi?

Geceyi bu kadar karşı konulmaz yapan şey karanlık mıdır yoksa sessizlik mi? Yoksa sadece sigara dumanın havaya karışmasını izlerken gelen o garip his mi? Söylesene, bu karanlık, sessiz, sigarasız gecelerde için dışına çıkana kadar ağlamaktan başka yapılacak daha iyi bir şey var mı? Söylesene, seni unutmama kaç yüzyıl kaldı ki?

Ne yapmak gerekiyor? İnsanın içi cehenneme dönmüşken ne kadar gözyaşı söndürebilir bu yangını? Ruhumun geceye karışmasını istiyorum. Yağmurun buna şahit olmasını istiyorum. Bir yaz yağmurunda değil, güz yağmurunda ıslanmak istiyorum, hücrelerime kadar. Her yağmur güzeldir. Her yağmur damlası özeldir. Her bir yağmur damlası başkasının kalbine damlar. Sigarası yanan değil, kalbi yanan anlar yağmurun haykırışını. Gece, güçlü insanların mevsimidir. Sonbahar ise korkakların!

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Benay Özbent yazdı, 1 misafir olmak üzere 6 kişi beğendi, 1 yorum yapıldı.
7 Kas 15 02:00

Benay Özbent

Puan: 254

Karanlığa Hoş Geldiniz

Geceden beri mi açıktı bu başkasının evinden gözetlediği televizyon?Yoksa ev sahipleri de kendi gibi erkenden kalkan insanlar mıydı?Televizyona bakmayı kesti.Oturduğu bank bir çocuk parkının içinde yer alıyordu.Usulca sigarasını yaktı.O kadar sessizdi ki sigarasının yanışını,kağıdın ve tütününün nasıl birleşip yandığını duyabiliyordu. Sigarasından çektiği nefesi usulca bırakırken aklından milyonlarca düşünce aynı anda geçmeyi başardı.Hayatının aldığı halden sıkılmış ama içinden çıkamıyordu. Her sabah aynı aptal evde gözünü açmaktan,aynı ruh sıkıcı duvarlara bakmaktan,aynı manzaradan aynı gökyüzüne bakmaktan sıkılmıştı.Çekip gidemezdi.Düşünerek birkaç kahve ve sigara içerek gece olmuştu. Hala dışarıdaydı.Biraz üşümüştü.Ama ruhu cehennem ateşinden bile daha sıcaktı.Ayağa kalktı ve öylece yürümeye başladı.Uzun süre yürüdükten sonra nereye çıktığını bilmediği bu yolun sonuna gelmek aslında biraz siniri bozulmuştu. Fakat yağmur yağıyordu ve bu anı hiçbir şey bozamazdı.Kendini sadece yağmurun tadına bırakıp öylece kalmak istiyordu. O kadar büyülü bir andı ki bu.Yağmur tanelerinin gökyüzünden telaşlı telaşlı yeryüzüne inişini hayranlıkla izlemekten başka elinden gelen hiçbir şey yoktu.Yağmur damlalarının dükkan camlarına nasıl çarpıp kayarak camlardan süzüldüklerini izledi. Geçmişinde yaşadığı bütün kötülükler de sanki yağmurun bu büyüsüyle yok oluyordu.Yağmur yağdıkça kendini gecenin karanlığına biraz daha teslim ediyordu.Ruhu tamamen savunmasız ve yalnızdı.Hayatı boyunca kaç kez kendi için bir şey yaptığını düşünecek gibi oldu fakat yağmur o kadar hızlanmıştı ki kendini bir dükkana zar zor atabilmişti.

-Nasıl yardımcı olabilirim?

Uzun bir süre etrafını inceledi.İçinde bulunduğu bu dükkanda ne satıldığını anlamak için birkaç dakika dükkanı incelemesi gerekti.Dükkanda o kadar çok şey vardı ki..Bu dükkana "Çantacı, ayakkabıcı" gibi klasik bir sıfat takmak ayıp olur diye düşündü.Dükkanı incelediği birkaç dakika içinde bu dükkanın klasik şeyler satmadığı anlamıştı.Daha fazla bu dükkanı yargılamadan,karşısında duran uzun boylu esmer ve sakallı genç adama cevap verdi:

-Şey ben yağmur birden bastırınca kendimi öylece buraya attım.

-Kendini ilginç bir dükkana attığını anlaman birkaç dakikanı alacaktır.Yağmur gece boyunca dinmez gibi görünüyor.

-Ben..Bir taksi çağırıp evime gidebilirim sanırım.Hiç bu kadar korktuğunu hissetmemişti.Çünkü karşısındaki adamın ilginç bir ürpertici yanı vardı.Belki de bu adamın görünüşünden kaynaklanıyordu.Adamın bir gözü garip bir şekilde sürekli başka yere bakıyordu.Bu ister istemez insanı ürpertiyordu.Ve ses tonu...O kadar kalın ve ürkütücüydü ki...Yine de içinde kendini buraya aitmiş gibi hissetmesine yol açan bir duygu vardı.Bu büyük ihtimalle dükkanda bulunan pek çok eski eşyadan kaynaklanıyordu.Dükkan daha çok eskici dükkanını andırıyordu.Çoktan tarihin tozlu sayfalarının tozları arasına karıştığını düşündüğü eşyalara bile burada rastlayabiliyordu.Ki bunu fark etmesi çok da zamanını almamıştı.Bu küçük dükkanda 3 tane enlemesine uzun raflar vardı ve her rafta bir şeyler bulabilirdiniz; Geçmişinize ait, size ait.O an kendini iyice dükkanı incelemeye kaptırdığını fark etti. Buna aldırmadan,raflardan birinde gördüğü plağa yönelmek istedi.Fakat vaktini yağmurun belirlediğini hatırlayarak kafasını dükkan camına doğru çevirdi ve yağmurun şiddetini kontrol etti.Yağmur damlaları hızlarını,tatlı bir ezginin ritmine ayak uydururmuşçasına yavaşlatmış ve telaşlarını ilginç bir huzura bırakmışlardı.Sessizliği bozmak istediği için en son ne söylediğini anımsayarak, dudaklarından kendinin bile söyledikten sonra şaşıracağını bildiği kelimelerin dökülmesine izin verdi.

-Aslında bu geceyi bu dükkanda geçirmeyi çok isterdim.

Bunu söylerken takındığı olumsuz yüz ifadesinden dolayı olsa gerek satıcı ona ilginç bir bakış attı ve:

-Ama?

-Ama,bilmiyorum.Gitmeliyim.

Gidecek miydi gerçekten?Onu içeriye çeken bu büyüleyici etkiye karşı koyup kapıya doğru bir adım attı. Adam gitmeyeceğini geri döneceğini bilir gibi onu süzüyordu. Çok geçmeden kapının önünde öylece durdu. ve geri döndü.

Hala kendisine bakmakta olan adamdan yana dönerek:

-Burası öyle tuhaf bir yer ki..Beni içine çekiyor.

Adam kısa bir süre daha ona baktıktan sonra dudaklarını araladı ve sadece gecenin duyabileceği kadar kısık bir sesle konuşmaya başladı:

-Yıldızlar hanımefendi.Şuan gökyüzündeler.Biz onları göremiyoruz diye onlar koskoca evreni terk etmiyor. Şu şahane yağmura da bakın.Güzellik konusunda o kadar bencil ki yıldızların parlamasını görmemizi engelleyebiliyor.

Kafası karışmıştı ve ne diyeceğini bilmiyordu Bu cümleden çıkarması gereken sonuç neydi?kafasının karışıklığı yüzüne de yansımış olacak ki adam konuşmaya devam etti.Kalın ve ürkütücü olan ses tonu yerine onu içten etkileyen bir sese dönüşmüştü:

-Buraya gerçekten yağmurdan kaçıp öylece sığındığını mı zannediyorsun? -Raflara yöneldi.Az önce kendisinin baktığı plağı eline aldı.

- Belki de seni içeri çeken bu plak olmuştur.

Hemen sağında duran pikaba plağı taktı. Pikaptan yükselen ses geceyi hafif cızırtılarla bölüyordu.Konuşmasına devam edecek mi diye adamın dudaklarına bakarken adam sadece ağzını açtı,bir şeyler söyleyecek gibi oldu ama sustu. Bu eski eşyalarla dolu eski dükkanı sadece pikaptan çıkan ses dolduruyordu artık.Yanında duran eski koltuğa oturduğunda havaya yükselen toz tanelerinin güneşin ilk ışıklarıyla nasıl görüneceğini gözünde canlandırdı. Adam sessizce yanına oturdu ve ekledi:

-Ya gecenin de geceden başka kimsesi yoksa?

İşte buna verecek bir cevabı vardı:

-Yağmur ne güne duruyor.

-Çok aptalsın.Hiç düşünmez misin sen? Gece ne kadar büyüleyicidir. Sessizdir. Karanlıktır.Bütün çöplerin üstünü örten bir örtüdür.Yağmur ise hırçındır.Yağmur damlalarının sokağı dövüşünü dinlemez misin sen?Bu ikisinin dost olabileceğini mi düşünüyorsun?Neye uğradığını şaşırdı.Sanki yerçekimi onu oturduğu koltuğa sabitlemişti.Kendisini topladı.

-Ne yani gecenin toprak kokusunu sevmediğini mi söylüyorsunuz bana?

Küçücük ve sadece birkaç saniye süren bir kahkaha attı.

-Hiçbir şey anlamadın değil mi?Yazık.Sen ve senin gibilere çok acıyorum.

-Ne demek istediğini anlamıyorum.

-Hiç ölecek olmana acıyorum.

-İyi de sen de öleceksin.

-Hala anlamadın değil mi? Ben gecenin ta kendisiyim.Nasıl ölümlü olabilirim?

Demek gitme vakti gelmişti çünkü karşısındaki tam bir deliydi şüphesiz.

-Deli olduğumu düşünüyorsun değil mi? Yerinden kalktı.Tezgaha yöneldi.Eski bir sigara kutusunun içinden iki tane sigara çıkardı.Kendininkini dudaklarının arasına koyarken diğerini de ona doğru uzattı.Sigaralarının dumanı hala çalmakta olan şarkıya uyum sağlayarak havada dağılıyordu.Adam sakince devam etti:

-Adım Gece. Ve sen de Yağmur olmalısın değil mi?

-Hayır.

Aldığı cevaptan memnun olmadığı belliydi.Fakat gülümsedi.

-Gece bir sis gibi örter koskoca dünyanın üzerini.

-Artık gitsem iyi olacak.

Kapıya yöneldi ve dışarı çıkmayı başardı.Sadece birkaç dakika durdu. Yağmurun onu ıslatmasına izin verdi. Arkasını döndüğünde tek gördüğü şey karanlıktı.

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
07 Kas 21:31

Piraye.

Puan: 9

İnsanın içi zaten koca bir kara delik değil mi?

Benay Özbent yazdı, 2 misafir olmak üzere 6 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
5 Kas 15 02:00

Benay Özbent

Puan: 254

Alev Yağmuru

Nereden geldiğini hatırlamıyordu. Anılarımızı biz seçemiyoruz, hayattan vazgeçiresi önemli bir detay bence. Yani o an yaşarken ileride "o anı" hatırlayıp hatırlayamayacağımızı biz seçemiyoruz. bir bakıyoruz beynimizdeki o mükemmel bellekte minik bir nokta... O da aynı şekilde o gün nereden geldiğini hatırlamıyordu. Ama ufacık biran çok netti onda. Karanlık yokuşu çıkıp evine varmıştı.

"Karar verdin mi?" diye fısıldadı bir ses geceyi bölerek. Arkasını döndü fakat kimse yoktu. Kafası yeterince doluydu. Herhalde içinde içten içe yiyen o ses artık kulaklarında çınlamaya başlamıştı.

"Karar verdin mi?" Lanet olsun! Kimdi bu? Ne istiyordu? Onun dikenleri ona bata bata yeterince kanatmamış mıydı kendini, herkesi? Hala kim ne istiyor olabilirdi ondan? Arkasını döndü. Fakat tek gördüğü beyaz bir köpeğin geceyi lekelermişcesine kaldırımda pişkin pişkin yattığıydı. Aldırış etmedi ve apartmanın dar bir o kadar da kavisli merdivenlerini tırmanmaya koyuldu. 

"Karar verdin mi?"

"Hayır." 

"Ne yapacaksın peki?" 

"Sen kimsin?" 

Cidden çıldırmaya başladığını düşündü. Bir hiçlikle konuşuyordu. Peki hangisi daha korkutucuydu hiçlikle konuşması mı hiçliğin ona cevap vermesi mi?  İşin içinden çıkamayacağını anlamıştı. Evine girer girmez balkonuna çıktı ve karanlığı bütün görkemiyle bozan ay eşliğinde bir sigara daha yaktı. Sigara dumanı titrek bir şekilde gecenin bulutlarına yetişmeye çalışırken gözü uçmakta olan bir kuşa daldı. Özgürlük mutluluk!

Nasıl uyuduğunu bilmediği gibi neden uyandığını da bilmiyordu. Balkonunun kapısını araladı. Sanki bütün gece yağmur tarafından dövülmüş gibi toprak kokuyordu. Kim bilir belki de gökyüzünün kanı yağmur kokuyordu...

Tekrar uyandığında çok değil bir iki saat daha uyuduğunu fark etti. Fakat toprak kokusu artık çevreyi terk etmiş, onun yerini insanın genzini yakan egzoz kokularıyla karışık insan kokusu sarmıştı. Evet, insan kokusu. Bencillik kokan, hüzün kokan, hayal kırıklığı kokan insan kokusu... 

"Karar verdin mi?" 

"Git başımdan!" 

"Gidemem, ben senim." 

"Lanet olsun!" 

Ne kadardır uyumuyordu ki? Henüz uyumuştu işte. Daha dün gece güzel bir uyku çekmişti. Yağmur kokusu insan kokusuna dönene kadar da uyumuştu. Nedendi o zaman duyduğunu sandığı bu ses? Nedendi o zaman bu ruhsal bunalımlar, susma nöbetleri. 

El çabukluğuyla telefonunu açıp arkadaşının numarasını çevirmesi on saniyeden kısa sürdü. Telefonun karşısından "Alo?" diye tanıdık diye bir ses duymak ona iyi mi gelmişti yoksa bütün geçmişini mi sürüklemişti bu ses ona bilmiyordu. Kısaca olanları anlattı. Dün eve geldiğinden beri yakasını bırakmayan şu sesi. Arkadaşı fazla bir şey demedi. Telefonda oldukları için, yüz ifadesini göremediği için şaşırdığını mı yoksa korktuğunu mu kestiremedi. Bir şeyler geveledi, dinlemeye değmeyecek şeyler. Ahizeyi yerine koyduğunda tekrar fısıldandı kulağına "Karar verdin mi?" Neye karar vermesi gerekiyordu az çok tahmin etse de bunu kendine itiraf edecek gücü yoktu. Uzun zamandır aklındaydı zaten öyle değil mi? Peki karar vermiş miydi? Bu sefer içinden konuştu o sesle, sözcüklerinin sabahın bu nahoş seslerine karışmasına izin vermedi. Bir şeyler atıştırdı, keyifle ettiği kahvaltıları özlüyordu. Kahvesini yudumladığı, omletinin piştiği o mutfağı özlüyordu. Kimindi bu sessiz karanlık mutfak? Kimdi masada masada oturmuş duman rengi duvara karşı doymak için bir şeyler yiyen bu kadın? Kimdi bu yabancı onun içindeki? Daha önemlisi onu bu kadar kendine yabancılaştıran neydi? 

İşte yine; o seçemediği anılar yankılanıyordu zihninde. Bir gülüş, bir öpücük, son bir veda. Hayır, geçmişe olan kızgınlığı bundan değildi. biraz daha zorlasa hafızasını bulacaktı sanki onu bu kadar kendinden uzaklaştıran detayları. Ama yorgundu zihni bağırmaktan çıkmıştı avazı. Şimdi öylece otururken o duman rengi mutfağın ortasında dünyada bir nokta kadar bile değerinin olmadığını farkındaydı. Ruhu her gün ayın parladığı bir gece, ayın önünden geçen bulutlar gibi yırtılıyordu. Şeffaftı duyguları, saydam ama kırılgandı düşünceleri. Alev kadar sıcaktı gözyaşları.Ve yine alev gibi yakıyordu yüreğini her bir yağmur damlası. Her bir yağmur damlası onun yüreğine damlıyordu. Olmasından en çok korkutuğu şey çoktan başına gelmişti. Ruhu artık bedenini umursamıyordu. 

bütün bu iç savaşın cezasını o çekiyordu. Bütün olanların bedelini beyniyle kalbi arasında mekik dokuyarak ödüyordu işte. Buzdan bir hapishanedeydi sanki. Ama hava bir türlü ısınmıyordu. Tam olarak böyle hissediyordu kendini. Buzdan bir hapishanedeydi ama hava -30 dereceden daha fazla ısınmıyordu bir türlü. Ona karşıydı işte her şey! Bütün dünya! Hatta kendi bile! "Ne yapıyorsun sen?" diye sorarken buluyordu çoğu zaman kendini. İşte yine olmuştu. İç savaşına kendi de dahil olmuştu. Sonu olmayan bir boşluğa kapılmış gidiyordu işte yine. Sonsuzluğa karışıyordu her bir hücresi. Ruhu parçalanıyordu işte bulutlar gibi. Karışacaktı o da gökyüzüne...

"Karar verdin mi?" iç savaşından onu çekip çıkaran bir soru cümlesi. Yalnızlık ve biraz daha sessizlik. Gece ve biraz daha karanlık. Aşk ve biraz daha nefret. Sevgi ve biraz daha öfke. Ayrılık ve biraz daha intikam. Duygular ve biraz daha ruh bunalımları. Yağmur ve daha nice susma nöbetleri! Melekler ve şeytanlar. Hayatınızın özeti burada!  

Mevsim her zaman sonbahar olsa iyileşir miydi ruhu? Ağaçların, maviyle uyumlu yeşilinden ziyade kızıllaşan kahverengisine aşıktı o. Bunun için suçlanamazdı. Güneşli günleri sevmediği, bulutların havayı kapatıp sonsuz bir hüzün kaplattığı havaları sevmesinin ne suçu olabilirdi ki? Hem kime neydi? O yağmura aşıktı işte. Gerçek aşkla pek de bir fark yoktu yağmura aşık olmakla arasında. Yağmurdan kaçmak isteseniz de nihayetinde sizi bulur, en ufak hücrenize kadar sırılsıklam ederdi sizi. Aşkın bundan ne farkı  vardı ki? kaçmak istediğiniz her an ayağınız takılıp düşmez miydiniz? Düşmenizin aynı hızıyla kalkamazdınız ama ayağa. İlk önce sürünecektiniz illa ki, bir yılan tarafından sokulmuşcasına. İlla ki doğrulacaktınız en sonunda. Süründükten, emekledikten, adım attıktan ve umutsuzluğa alıştıktan sonra kalkacaktınız yeniden ayağa. Peki o neden hala düşüyordu? 

Yağmur bile avutamaz olmuştu artık onu. Anlamıştı çünkü, sonbahar korkakların mevsimiydi. Korkakların gözyaşlarını sakladıkları bir mevsimdi sonbahar. Korkakların, toprak kokusunun arkasına sığındığı boktan bir mevsimdi işte sonbahar. Yine de aşıktı o yağmura. Yine de aşıktı o biricik sevgilisini geceyle görmeye. 

"Karar verdin mi?" 

İnsanın hücrelerini de sıyırıp geçen, ruhuna ulaşan bir yağmur... Ölüleri barındıran toprağı şaşırtıcı güzellikteki kokusu... Biraz gece... Biraz sessizlik... 

Ufak bir ölüm!

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Benay Özbent yazdı, 2 misafir olmak üzere 7 kişi beğendi, 1 yorum yapıldı.
1 Kas 15 06:00

Benay Özbent

Puan: 254

Olmadı Kaçarız

 Benliğini şaşırmış sonbahar günleri çoktan geldi. Dolayısıyla tabii ki yine kayıp bizi üzen. Karaköy sokaklarında ıslanmadıkça yağmur çok da bir ifade etmiyor aslında. Ya da Boğaz'a karşı içmedikçe sigaranın pek de tadı olmuyor. İstanbul'a veda etmek ne kadar kolay olabilir ki? Küçük ama şirin bir mahallede koca bir yaz tatilini geçirmek ne kadar cezbedici olabilir ki? Bütün bunlar İstanbul'un suçu. Ama Biriciğim, İstanbul'dan kaçabilirsin, kendine köşe bucak yakalanırken. İstanbul'dan kaçsan bile yakalanırsın işte kendine ne fayda! 

 İstanbul'u hiç terk etmedim. "Beni bu kentte tutan Boğaz'ı değil, geçmişimdir. Sen nasıl gidiyorsun? Hep merak etmişimdir." Sahi ya İstanbul'dan kaçınca düzelir mi her şey? Yeditepe'nin yedisinden kaçınca yakalanır mısın yine de Haliç'e? Bu şehirde kaldıkça peşimden geliyor işte bütün anılar! Sana, bana, bize dair anılar! Her adımda aklıma gelir, İstanbul'a dair ne varsa. 

 Elbette unutulur İstanbul'da kalanlar, İstanbul'dan kaçınca. Ama bırakılan gibi kalmıyor işte hiçbir şey. Bırakılan gibi kalmıyor hiçbir insan. Arkanda bıraktığın geçmişin kadar uzaklaşıyor sonra İstanbul sana. Geri dönsen ne fayda. 

 Gece, yalnızlık ve Yann Tiersen belki eşlik eder piyanosuyla sana. Comptine D'un Autre été, bu sefer Cemal Süreya değil Cahit Sıtkı eşlik ederdi bana. "Desem Ki" derdim piyanonun büyüleyici ezgisiyle beraber. "Desem ki vakitlerden bir Nisan akşamıdır!" 

 Şimdi ise tek bildiğim Cemal Süreya. Çünkü "Her şey tekrarlıyor seni nice sevdiğimi.". Çünkü Biriciğim, "Hayat kısa, kuşlar uçuyor." Çünkü birtanem "Sen şimdi kalkıp gidiyorsun. Git. / Gözlerin durur mu? Onlar da gidiyorlar. Gitsinler / Oysa ben senin gözlerinsiz edemem, bilirsin."

Ruhun mu eskidi yoksa? Nedir bu umutsuzluk?

  Kaçamazsın "Ha"liç'ten ha kendinden... Kaçamazsın azizim içindeki senden. İstersen İstanbul'u ardında bırak, istersen başka bir ülkede başla yaşamaya. Geçmişin, geçmiş olsa da senindir. Ve gittiğin her yere seninle gelir. Keşke gelmese azizim. Keşke geçmişi sadece "geçmiş" olarak görebilse herkes. Çünkü İstanbul affeder bütün geçmişini insanın. Çünkü İstanbul'da herkese biraz yer vardır. İsterse Mimaroba'nın kenar köşe bir mahallesi olsun, isterse Kadıköy'ün en cavcavlı sokağı olsun. Herkese biraz yer vardır. Aşktan sarhoş olmuşlara da, şaraptan kendini alamayanlara da yer vardır. İstanbul'da bütün dertlere yer vardır. İster Mimaroba'nın en boktan mahallesi olsun ister Ortaköy olsun. Bütün "acınası" halde olanlara yer vardır. 

  Oysaki hala umut var yaşamak için. Eğer kitabın arasına ayraç koyabiliyorsam hala yarına dair umudum var demektir. Ve eğer hala umut varsa hala yaşam vardır. Eğer umut varsa azizim yağmur vardır. Eğer yağmur varsa boktan hayatları renklendiren güzel detaylar vardır hala. Eğer umut varsa, dostlar vardır seni yalnız bırakmayan. Eğer umut varsa yalnızlık vardır içinde bir yerde. Eğer umut varsa sonsuz denizler vardır. Eğer umut varsa önümüzde güneşli günler vardır. Kaldır başını gökyüzüne bak! Umut varsa gökyüzünde bulutlar vardır. Kaldır başını yağmurun tadına bak! Eğer umut varsa geceleri hala ay vardır. Karanlık varsa her zaman biraz sessizlik vardır! 

 İstanbul bunlardan bihaberken kaçamazsın ondan. İstanbul senin gidişini bile fark etmez. Sen "buralardan" giderken İstanbul'un umurunda bile olmaz. Sen giderken bir ben bir ben bilirim gidişini bir de içimdeki yangın. Bir ben bilirim senin gidişini bir de piyano sesi yankılanan geceler.

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
04 Kas 13:34

Harika bir yazı olmuş.. Çok ama çok beğendimm gerçekten,tebrik ederim..

Benay Özbent yazdı, 6 misafir olmak üzere 9 kişi beğendi, 1 yorum yapıldı.
30 Eki 15 02:00

Benay Özbent

Puan: 254

Güzmania

"Bir güz yağmuruna tutulmak nedir bilir misiniz? Aşık olmak geceye. Bazı sonsuzluklar, sonsuzdan daha sonsuzdur." İşte tam bunları yazdığım sırada ıslık çalan rüzgarın sesine kulak verdim. İşin garip kısmı bu ıslığı nisanın ortasında duymuş olmam. Üşüyen ellerim cebimde usulca ilerliyorum. Neredeyim, hayatım nereye gidiyor en ufak bir fikrim yok. "Kalbimde sen. Kalbim desen?". Çok seviyorum alıntı yapmayı son zamanlarda. Hele söz konusu olan insan "en sevdiğim yazar" olunca... Belki çok şizofrenik düşüncelerim, belki size yabancı gelebilir bütün bunlar. En azından hepinizin tanıdığı insandan daha farklı düşüncelere sahip olan bir insan, bunları yazan. Arp çalan bir şeytan düşünün. En az onun kadar ironik bu mesele. Bu mesele, bu mesele... Hangi mesele? 

İç savaş çıktı içimde. Çok sevdiğim bir söz var nereden bildiğimi bilmediğim: "Acı çektiğimizi hatırlarız, acıyı değil." o halde boşa yaşamıyor muyuz sizce de? Mutluluk peki? İnsan mutlu olduğu bir anı düşünürken tekrar tekrar mutlu olabiliyor. En azından ben oluyorum sizi bilmem. Artı, eksiyi götürüyor mu o halde? Tek kelimesini anlamadığım geometri dersleri kadar karışık mı hayat? Yoksa bir öğretmenin öğretme isteği kadar güzel şeyler var mı hayatta hala? Nereden çıktı bu olumsuzluk? Var tabii efendim. Ne demiş Cemal abi "Hayat kısa, kuşlar uçuyor." Öyle olmasa uçar mıydı kuşlar. 

Yağmur yağarken hiç gök yüzüne baktınız mı? İnsan yaratılışından ötürü olsa bakamaz da zaten. Zira, bu hepimizi yağmur karşısında mahçup etmeye yarayan masum bir detaydır bence. Koskoca gökyüzü ağlarken gülmek ne haddimize?! Ben de yeni öğrendim, yağmur yağarken uçarmış meğer kuşlar. Ne muazzam bir duygudur kim bilir. İnsanoğlu anca fırsat bilsin öpüşsün romantikliğin doruklarında, sevgi seli... Uçmaktan bahsediyoruz! Sırılsıklam olmak. Özgürlüğü hissetmek... Hadi uçamıyoruz, peki neden hepimiz sadece ıslanıyoruz? 

En son ne zaman tam anlamıyla ne hissettiğinizden emin oldunuz? İnsan garip bir varlık arkadaşlar. Si..r edin nihilistliğe göre hiçbirimiz yokuz zaten. Çok sevgili felsefe hocam kalbimizin içinde açmaya korktuğumuz bir kara kutu olduğunu söyler. Bu kara kutuda der, öyle şeyler vardır ki kendinizden bile korkarsınız. Kendinizden bile soğursunuz. Ne zaman mı açılır bu kara kutu? Benim için işte tam da bu anda. Herkes için olduğu gibi kendiyle yalnız kaldığıyla. Kimi zaman yağmurun altında sigaranızı içerken kimi zaman başınızı yastığa koyduğunuzda kimi zaman bir kafede tek başınıza bir şeyler içerken. Kimi zaman, kimi zamanların sonu gelmez. Sadece kendinizle baş başa kaldığınızda açarsınız o kara kutuyu. Sorumu yineliyorum "En son ne zaman tam anlamıyla ne hissettiğinizden emin oldunuz?" Belki böyle sorsam fayda etmez. bunları yazdıktan sonra bir de şöyle sorayım : "En son ne zaman kara kutunuzu açtınız?" Kara kutunuzu açmaktan korkmayın. 

"Umutsuzluğa alışmayın, yatağa küs girmeyin." Büyük Ev Ablukada sloganıdır binevi. Ama her şey bir yana Büyük Ev Ablukada bir Turgut Uyar şiiridir arkadaşlar. Denizlerde sonsuzluğu göremiyorsanız, yaşamıyorsunuzdur. Çünkü sonsuzluğu, sonsuz olmayan bir şeyde görmek umuttur. Umut da insanı ayakta tutan tek şey! 

Unutmayın, çığlıklar sessiz atılmak için var!

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Benay Özbent yazdı, 2 misafir olmak üzere 7 kişi beğendi, 1 yorum yapıldı.
28 Eki 15 10:00

Benay Özbent

Puan: 254

Anlamsız Satırlar

Kaç sigara daha gerek senin gözlerini anlatan bir şiir yazabilmek için? Peki ya kaç bira daha gerek yine şiir yazabilmek için? Yıldızların bile gücü yetmezken geceyi aydınlatmaya neden yaşıyoruz ki? Yıldızlar neden var? Güneş doğacaksa ay neden parlıyor?

Peki ya yaşamak aslında hergün ölüme meydan okumak değil de ne? Bundan fazlası hayat. Bunlardan, hepsinden daha fazla. "SEN GÜLDÜN YA GÜLLER AÇTI GÖNLÜMDE VE SENİ YAZDI CEMAL SÜREYA" Ne alıp veremediğiniz var yahu rahmetliyle? Neyse ki Cemal Süreya asla beni yazmadı. Neyse ki karanlık bir bahçedeki hiçbir çiçek aya bakamaz. Aşk mahzeninde kalınan birkaç yılın ardından gelen tatlı bir sarhoşluk var bu gece üstümde. Ölmemi bekleme! Puştun tekinin söndüremediği bir umut ışığı var gözlerimde. Yaşamamı bekleme.

İlkbahar bitti bak! Önümüz sonbahar! Önümüz yağmur, önümüz hüzün! Arkamız ihanet! Yaklaşma, ölü evinde cinayet var! Şeytanın gözyaşları var sağında ; bir meleğin umutsuzluğu, hemen solunda! Kaldır başını, gözyaşı yağıyor yalnızlığımıza! Önüne bak, Zeus'un hüznü var kaldırımlarda! Ve Cemal abinin dediği gibi kan var, bütün kelimelerin altında!

Aşk, dostluğa ihanettir!

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Benay Özbent yazdı, 2 misafir olmak üzere 8 kişi beğendi, 1 yorum yapıldı.
27 Eki 15 06:00

Benay Özbent

Puan: 254

Yağmur Bekçisi

Yataktan çıkası gelmiyordu. Bütün gün öylece yatabilirdi. Hayata karşı asla dimdik bir duruşu olamamıştı. Kendine verdiği sözlerin hiçbirini tutamamıştı. Ama neden?  Onu bu kadar çaresiz bırakan şey neydi?  

Tavanın duvarla birleştiği yerler kararmış, parkeleri yer yer kabarmış olan odasına boş gözlerle baktı. Çoktandır yaşamıyordu aslında. Bunu odasının bir köşesinde ölmüş olan menekşelerden veyahut onlarcası yere saçılmış hazır yemek kutularından anlamak mümkündü.

Alarmı çaldı. İşte yine başlıyordu. Kalkacak hazırlanacak ve işe gidecekti. Nefret ettiği insanlara gülümseyerek "Günaydın! " demek zorunda kalacaktı. Peki neden? Ne uğruna?  Bütün bunları yapmak ona en ufak bir şey katacak mıydı? Kendi için yaşamıyorsa ne için yaşıyordu?

Bilirsiniz, hüzün ve yağmur bir bütündür.  Onları ayırmanız mümkün değildir. Şimdi o dışarıda bu derece sağanak yağmur yağarken nasıl mutlu olabilirdi?  

Alarmını susturdu. Bir süre daha yatağın içinde öylece oturdu.  Saat henüz sabah 6 sıydı fakat bu kalkmasına bir engel olmadı. Bugün kendisine bir başlangıç sunacaktı. İş yerindeki o hiç sevmediği, ayda en az bir kere sekreteri değişen müdürünü aradı. İçinden ona yediği bütün haltları bildiğini birkaç kere kapıyı çalıp içeri girmesine rağmen sekreteri ile yakaladığını söylemek gelse de "Alo?" diyen patronunun uykulu sesini duyunca düşüncelerinden sıyrıldı. Ve sadece "Ben bugün işe gelemeyeceğim, biraz rahatsızım." dedi.Müdürünün cevabını beklemeden telefonu kapattı. Sonradan bu hareketine pişman olup olmayacağı umurunda değidi.

Yatağından kalktı. Bir süre aynada kendisini izledi. Karşısında duran kişi gerçekten kendisi miydi? Gerçekten yaşıyor muydu? Peki neden, neden hala hissizdi? Üzerine birkaç kıyafet geçirdikten sonra usulca botlarını giydi. Cebinde bir paket Kent Switch vardı. Yağmur ise hala sigarasını yakmasına engel olacak kadar hızlı yağıyordu. Islanmak korkakların işiydi. Çünkü cesaretsiz adamlar  yağmurlu havalarda ölemezdi. Bunu bildiği için ıslanmaktan korkmuyordu.

Küçük adımlarla sahile indi. Bu aptal yerleşim yerinin belki tek artısı kendi halinde olan bu sahildi. Uzun bir süre denizi izledi. Yağmur biraz azalınca sigarasını yaktı ve denizi izlemeye devam etti. Hayattaki en güzel manzara bu sonu olmayan deniz ve yağmurun birleşmesiydi. Hayatını yoluna koymalıydı. Daha iyi ve sevdiği bir iş bulmalıydı. Şiir yazmalı, aşık olmalı, bağırmalıydı. Çünkü yaşadığını hissetmesinin tek yolu bunlardan birini yapmaktı. 

Yaşamak dediğin ölüm ülkesi. Yapılacak çok şey vardı ölmeden. Yağmur hızlanıp azalarak her yeri ıslatmaya devam ediyordu. Zihni bomboştu. Birkaç dize kalmıştı aklında dandik bir yazardan birkaç cümle: "Karanlık bahçelerimde bir çiçek hep aya bakar." Oysa ki yağmur yağarken ay ve yıldızlar sahneyi terk ederdi. Bütün bunları fark ettiğinde hayatının sırrını çözdüğünü anlamıştı. O geceye aşıktı ama karanlıktan korkuyordu. Aynı cesaretsiz adamlar gibiydi o da. Ama o ölebilirdi yağmurda. Güzel günler geldiğinde ömrü bitecekti biliyordu.

Bütün bunları düşünürken gözleri denize dalmıştı. Gözlerini kapadı. Yağmurun sesine kulak verdi ayağa kalktı. Yürümeye başladı. Sahilin yukarısına doğru yürüdü. Biraz daha, biraz daha... En sonunda denizi kuş bakışı görebilecek kadar yukarı çıkmıştı. Ne kadar yüksek olduğu umurunda değildi. Bir adım, bir adım daha!

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Benay Özbent yazdı, 2 misafir olmak üzere 6 kişi beğendi, 4 yorum yapıldı.
25 Eki 15 22:00

Benay Özbent

Puan: 254

Cehennem Kusması

"Güneşli günler geldiğinde ömrümüz bitecek."

Bilir misin o geceleri? Elinizden gelene tek şeyin ağlamak olduğu geceleri? Yeni hayaller ve kırıklıklarını bilir misiniz? Elinizden tutup sizi ayağa kaldıran kişiyle sırtınıza tekme atıp sizi yere düşüren kişinin aynı olması ne demektir bilir misin? Bilir misiniz, yağmursuz bir havada ölmek nasıl bir şeydir? 

Bilmezsiniz azizim. Her insan kendi cehenneminde kavrulur, yanar. Siz bunu bilemezsiniz. İçiniz yanarken gözyaşlarınız eritir yanaklarınızı. Size bu satırları yazdıran ismi lazım olmayan şahıslar mutludur oysa ki. Hayatlarına devam ediyordur her biri! Size bu satırları yazdıran sözüm ona adamların götünde pireler uçuşa uçuşa uyurlar. Siz bilmem kaç saat uykuyla ilaçlarla ayakta durmaya çalışırken. Siz ölürken azizim, onlar mutludur. 

Tabii ya hayat devam ediyor. herkes kendi yoluna baksın. Herkes kendi hayatına baksın. Herkes kendi cehenneminde gebersin. Peki duygularınız ölmüşken ruhunuz bedeninizden sıyrılıp gitmişken mutlu olmayı dilemez miydiniz? Peki kalbiniz yanarken hala içinizde bir parça umut olsun istemez miydiniz? 

Yalan yok ben isterdim.

Umursamaz bir insan olmayı  bu blogu bana açtıran sebepleri umursamamayı isterdim. Şu an bu satırları yazmamın sebebini umursamamak isterdim. "Koy göte kızım hayat devam ediyor." deyip yeni bir sayfa açmayı isterdim. "Boş ver kızım değmez." deyip mutlu olmayı dilerdim.

Yalan yok, kötü bir insan olmayı isterdim. 

Kimseyi takmamayı, herkesin derdini kendi derdim gibi benimsememeyi isterdim. İsterdim efendim dolunaylı bir gecede Moonlight Sonata çalarken ağlamamayı. İsterdim ben de elbette ki bütün her şeyi unutup yoluma bakmayı. 

Yapamıyorum. 

Yapamıyorum azizim. Kaçamıyorum içimdeki benden. Yapamıyorum azizim, güçlü kalamıyorum. Kendi hayatımın hızına, kendim yetişemiyorum. Sadece ağlayabiliyorum. Elimden gelen tek şey bu. Belki de ne kadar zayıf bir insan olduğumun bir numaralı kanıtıdır bu, belki de ne kadar uzun zamandır güçlü kaldığımın tapu gibi kanıtıdır.

Güzel olurdu oysa ki. 

Güzel olurdu hayatımda keşkelere hiç yer vermeseydim. Akıllanır mıyım bilmiyorum. bir daha aşık olur muyum bilmiyorum. Biliyorum, olamam. Çünkü bir daha on yedi yaşıma dönemem. Bir daha bu yaşımdaki gibi sevemem kimseyi. Bir daha aşk sarhoşu olamam azizim. Biliyorum, kimseden kendim kadar nefret edemem. 

Bilmiyorum.

Güneşli günleri görebilecek miyim? Ya da en azından güneş doğacak bir daha benim şu körelmiş ruhuma? İnsanın içinde nasıl bir cehennem vardır bilir misin? Ben bilmiyorum. Ama bildiğim tek bir şey var ki bu cehennemin sönmediği. Ama bildiğim tek bir şey var ki bu cehennemin beni ele geçirdiği. 

Henüz erken. 

Kadeh kadeh içecek yalnızlıklarımız varken, gitmek için vakit henüz erken. Sonbahar gecelerinde ağlamayacaksak ölmek için henüz erken. Sevemeyeceksek yağmuru bir bulvarda derin ve serin ıslanmak için erken. Biz gülünce bizi yazamayacaksa Cemal Süreya sonbahar için erken. ağladığımda yanmayacaksa sarı sokak lambaları umutsuzluğa alışmak için erken.

Umutsuzluğa alışmayın, yatağa küs girmeyin. 

Ağlamaktan uyuyamadığınız geceler oldu biliyorum. Sizi üzen ama buna değmeyecek insanlar için yaktığınız geceler, gecelerle birlikte sigaralar oldu biliyorum. Ruhunuzun kanadığını hissettiğiniz zaman, geçmişe dönmeyi arzuladığınız o büyülü anlar oldu biliyorum. Ama geçti değil mi hepsi? Alıştınız hepsine. Hepsine alışıyor insan. Ben daha yeni başlıyorum. Cehennemin ateşi daha yeni yanmaya başladı. Katılmayın bana. Bir avuç sessizlik yeter gecemi aydınlatmaya.

Düşünün.

En kötü geceniz, sabaha; en kötü sabahınız geceye dönüşüverdi birden. En kötü uykunuz bölündü. En kötü rüyanızı çoktan gördünüz. Karanlık kim bilir belki de biraz hüzün eşlik etti size, siz ağlarken. Biliyorum ağladınız siz de yağmur yağarken.

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Benay Özbent yazdı, 2 misafir olmak üzere 4 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
22 Eki 15 10:00

Benay Özbent

Puan: 254

Arp Çalan Şeytan

Sabahtan beri, durmadan yağan yağmura küfür ediyordu. Hayatına baktığında normal insanlardan bir farkının olmadığını kendi de rahatça görebiliyordu. Hayatına bir farklılık katmalıydı. Ama bu farklılık ne olmalıydı? Dünya turuna mı çıkmalıydı? Yoksa klasik her filmde yapılan çılgınlıklardan birkaçını mı yapmalıydı? Sokağa çıkıp boş boş bağırmalıydı belki de. Hayır! O, bugün kendi için bir şey yapmaya karar verdi ve evinin kapısından çıktı. Tek başına yaşadığı bu ev küçüktü ama düzenli ve gayet de şıktı. Yani mobilyalar birbirleriyle ve evin renkleriyle uyumluydu. Ve bu evin kapısından belki de ilk defa şu hayatta kendi için bir şey yapmak üzere çıktı. Bir taksiye atladı ve en yakındaki alış veriş merkezine gitti. Kendine yeni ve şık birçok elbise aldı. Tek başına bir kafede oturdu ve kahvesini içti. Bu sırada telefonundan da kendi için de biraz daha araştırma yapıyordu. Hesabı istedi ve kalktı. Evinin yolunu tuttu. Eve gittiğinde üstünde tatlı bir yorgunluk vardı. Belki de bu yorgunluk ilk defa kendi için bir şey yaptığı için vardı. Son zamanlarda içinde beliren anlamsız sıkıntılar onu deli ediyor, güçsüz ve mutsuz kılıyordu. Ama bunu kimseye çaktırmamak için çabalıyordu ve başarıyordu da. Kimse onun mutsuz veya bütün gece ağladığını asla bilemezdi. Ve bu onun hayatta güçlü kalmak için uyguladığı pratik ve işlevsel bir yöntemdi. Hiç bilmediği şarkılar dinleyip bütün gece içmek istediği zamanlar bile oluyordu. Ama yapamıyordu. İçinde her şeyin yoluna gireceğini söyleyen bir ses hep olmuştu. Nedenini bilmiyordu ama o, bu yalana hep inanıyordu. Hiçbir zaman işler yolunda gitmiyordu. Hayatını hep çift kollu bir teraziye benzetmişti. Bir şeyi yoluna koysa, diğer bir şey mutlaka batıyordu. Hayatı boyunca bu hep böyle olmuştu. Hayatta kendi için hiçbir şey yapmadığını son günlerde farkına varmıştı. Kendi istediği için yapmamıştı bu zamana kadar hiçbir şeyi. İnsanları üzmemek, kırmamak için hep düşündüklerini içine atmıştı. Söylemek istediklerini söyleyememişti. İşte bu son zamanlarda artık bunu yapmıyordu. Ağzına geleni söylüyordu. Ne isterse onu yapıyordu. Hiçbir şeyi kafasına takmamaya özen gösteriyordu. Çünkü hayatı o zaman anlam kazanıyordu. Kendi hayatını başkaları için yaşamasının ne anlamı vardı ki? Muvvaffakiyetsizleştiricileştireveremeyeceklerimizdenmişçesine kelimesini tek seferde söyleyebilen bir insan olmadığı gibi, onu düşünen biri de yoktu. Bu durum gün geçtikçe canını yakar olmuştu. Kendi için ne yapacağını bilmiyordu. Çünkü bu işte çok acemiydi. O yüzden pikabına bir plak taktı ve onu dinlemeye başladı. Çünkü o an canı bunu yapmak istemişti.Yapmıştı da. Kendi için yaşaması gerekiyorsa yapması gereken bir şey daha vardı. Son bir şey daha belki de; Kendiyle yüzleşmek. Kendiyle hayatı boyunca verdiği bu savaşı sonlandırmanın zamanı gelmişti. Kendi kendine durduk yere ağlamaya başladı. İçindeki şeytan ona kim olduğunu hatırlatmıştı. Komidinin küçük çekmecesinden bir şey aldı. Pikabının gramofonundan en sevdiği şarkının sesi kulağını tatlı okşuyordu. Kendiyle yüzleşmesini kim kazanacaktı? O mu hayatı mı? Köşesinde sessizce arp çalan şeytanı bütün olan bitenleri görüyordu. Şeytan, onu tutmuyordu. Bu yüzden hem şeytanı hem hayatını yenmesi gerekecekti. Şeytan hala onu izliyordu, ona görünmeden. Gözyaşları hızlandı. Yağmur başladı. Şeytan kahkaha attı ve güm!

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Benay Özbent yazdı, 4 misafir olmak üzere 10 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
20 Eki 15 02:00

Benay Özbent

Puan: 254

Dev Bir Cüce

Yürüyordu. Nereye gittiğini bilmediği, bilemeyeceği bir yolda sessizce yürüyordu. Bok kokulu sokakları ürkek bakışlarıyla süzerek yürüyordu. Yolun sonunda onu karşılayacak olan şey yine karanlık mı olacaktı, yoksa aradığı aydınlığa nihayetinde ulaşacak mıydı ? Bilemiyordu. Düşünceleri beyninde bir bir sıralanıyordu. Fakat doğru sıraya koyamıyordu düşüncelerini. Kaldırımlardaki su birikintilerinden anlayabileceği gibi Zeus yine insanların tepesine işemişti. Nihayet bitmeyen yolun sonuna da varmıştı. Karşısında gördüğü şey bir karanlıktan fazlası,aydınlıktan azıydı .Dikkatlice önüne çıkan kapıyı araladı.İçeri geçti ve eskimiş bir bar taburesinin üzerine oturdu. Düşüncelerini sıralamak için vakti iyice daralıyordu. Bunu nefes alıp verişi belirliyordu adeta. "Saat on bir de burada ol. Bir dakika bile geçirme." demişti buluşacağı kişi ona. Karanlığın en derininde üzerinde oturduğu bar taburesinin çıkarttığı o küçücük gıcırtı sanki tüm dünyaya yayılmıştı. Nihayet merdivenlerin başında belli belirsiz bir insan silüeti gördü. Ayağa kalkıp ilerlemek isterken sanki yerçekimi alehine çalışıp güçlenip ayaklarına tonlarca basınç uyguluyordu. Sessizliği bozmamak için usulca oturduğu tabureden doğruldu. Biçimsiz bir gölge ona doğru yaklaştı. Doğrulduğu tabureye doğru yaklaştı. Zifiri karanlıkta ne ona bakan iki çift gözü görebiliyordu ne de salyaları akan siyah köpeği fark edebilmişti. Cenneti aydınlatır gibi bulundukları yeri aydınlatan loş,çok loş bir ışık açtı iki çift gözün sahibi. Arkası dönüktü. Yüzünü yine görememişti. "Seni buraya getiren ne ? Bu belaya sürüklenmek için çok büyük bir halt yemen gerekiyor. Söylesene neden buradasın ?" diye sordu. Loş ışığın altında düşüncelerini sıralamak sanki işini kolaylaştırmıştı. Biran duraksadı. Sadece birkaç saniye. Derin bir nefes aldı, kalbinin deli gibi atan sesine kulak vermeden konuşmaya başladı. "Ben...Ben büyük bir halt yedim." dedi korkarak. Sanki yıllardır susuyormuş gibi, sanki asırlardır süren bir sessizliği bozuyormuş gibi titredi sesi. Devam edemeyecek gibi oldu. Birkaç saniye daha duraksadı. İçindeki deli kanı kaynarken sanki kutuplardaki dondurucu soğuklarda kaybolmuş bir deli rüzgar gibi konuşmasına devam etti. Ağzından çıkanı kulağını neredeyse duymayacak haldeydi. Fakat devam etmek zorundaydı. Ve etti. "Ben yapmamam gereken her şeyi yaptım. Bu hayatta büyük pişmanlıklar yaşadım. Çok şeyi kaybettim. İlk sevdiğim kadını, sonra ailemi, arkadaşlarımı ve bütün varımı. Yeni bir hayata başlamak istiyorum, yepyeni bir hayata." dedi. Arkası dönük olan adamı onu dinleyip dinlemediğinden bile emin değildi. Konuşabilmesi bile onun için bir mucizeydi. Arkası dönük olan adam yavaşça önünü döndü. Bu çirkin yüze bakmaktan aciz olmamalıydı. Yanık dolu bu yüz "Doğru yerdesin. Doğru zamanda." diye yanıt verdi. Fakat yanık olan yüzünü saklamak istermişçesine bunları söyledikten hemen sonra arkasını döndü. "Peki,ne yapmam gerekiyor ?" diye sordu. Yeniden arkasını dönüp karanlığın bir parçası haline gelen adam biran için duraksadı. Hatta bir kaç dakika duraksadı. Sessizliği bozmaya cesareti olan bu sefer simsiyah olan köpek oldu. Uzun bir ulayıştan sonra aralık kalan kapıdan çıkıp gitti. Karanlığın içindeki adam "Hepiniz aynı itsiniz işte ! Sen de git durma !" diye bağırdı köpeğin ardından. Kısa bir süre daha duraksadı. Kendi hikayesini anlatmak için kafasında toparlaması gereken çok şey vardı. Uzun sayılamayacak kadar kısa kısa sayılamayacak kadar uzun bir süre daha duraksadıktan sonra orta şiddetli bir ses tonla konuşmaya başladı. "Bundan yirmi sene önce benim de senin gibi muhteşem bir hayatım vardı. Sevdiğim bir kadın, ailem, dostlarım ve hepsini doyurabilecek gezdirebilecek kadar da çok param, çok malım vardı. Hepsini kaybettim. Ve tam dört yıldır bu aptal apartmanda yaşamaya çalışıyorum. Kaybettiğim şeyler asla geri gelmeyecekti biliyordum. Bu yüzden bataklığa saplandım ve öylece kaldım. Sevdiğim kadın beni terk etmedi. Bir cinayete kurban gitti. Katili öğrenince bir dakika bile duraksamadan silahımı alıp dışarı çıktım. Koştum, itin kapatıldığı yere ziyaretçi sıfatıyla girdim. Kalbine tek bir kurşunla öldürdüm iti. On altı senem hapiste geçti o aşağılık herif yüzünden. Hapishaneye girdiğim anda benim olan ve az önce sıraladığım her şeyi kaybettim. Dört senedir uzman olarak bu işi yapıyorum. Merak etme hiçbir şey olmayacak. Şimdi söyle bakalım kimmiş kurbanımız ?". Öylece kalakaldı. Gözleri doldu. Adamın karanlıkar içindeki dev vücudu ve cüceleşmiş düşünceleriyle zıtlık içinde olduğunu fark etti. Hayır buraya gelene kadar çok düşünmüştü. İçinde çok büyük bir savaş vermişti. Düşüncelerini sıralamayı zor bitirmişti. Düşünürse vazgeçeceğini bildiği için düşünmeden devam etti "Beni aldatmış. Bilmediğimi sanıyor. Onu kaybettim ama bu onu bilmiyor henüz. Öğrenince çıldırdım. Sonra her şeyi kaybettim işte." Hayatının kadınının onu aldatmış olduğu adamın resmini, karanlıktaki dev cüceyle arasındaki masaya koydu. "Bu... Bu o. " dedi. Dev cüce zahmetli bir şekilde arkasını döndü. Resme dikkatlice baktı. Hiçbir şey söylemeden merdivenlerden yukarı usulca çıktı. Merdivenlerin yarısında durdu. "Biraz bekle delikanlı." dedi. Adam kalp atışlarının hızında onayladığını belirtmek için kafasını salladı. Birkaç dakika sonra dev cücenin gölgesi merdivende belirdi. Merdivenlerden indi. Aralarında duran masaya bir tabanca bıraktı. "Susturucusu iyi iş görür. Kimlerin canını aldım bununla sayamadım bile. Şimdi eminsen bu herifin de canını alayım ." dedi masadaki resme bakarak. "Bitsin artık, acı çekmek istemiyorum ." dedi dev cücenin yüzüne bakarak. "Fakat bilirsin kiralık Azrail işleri yüklü bir ücretle gerçekleştirir ." diye karşılığını aldı . "Son param, bunu da verince her şeyim tükenecek. Al ." diyerek parayı masaya bıraktı ."Çok cömertsin delikanlı .Yarın bu saatte seninkinin işi bitmiş olur .Gidebilirsin ." dedi karanlığını terk ederek .Başından beri üzerinden hiç kalkmadığı bar taburesinin üzerinden kalktı .Aralık olan kapıyı geçebileceği kadar daha genişletti ve dışarı çıktı .Saat gece yarısına gelme üzereydi. Dar sokaklardan, geldiği yolları geri döndü. Tek el kurşun sesi. Vücudu ağır çekim sahnelerindeki gibi yere yığıldı .Kanı Zeus'un sidiğine karıştı. Ne güzel bir intihar olmuştu. Saat, vakit, gün, ay her şey intihar etmek için kusursuzdu. Ve biran bile düşünmeden bunu yapmıştı işte. Şimdi sahip olmadığı her şey bu ölümle beraber tarihe karışmıştı.

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.