Türkiye Aktivitesi
869 ziyaret
1 online
Vlad Emir
Hakkında henüz bir şey yazmadı.

Türkiye Puanı

848 puan Yeşil Kalem

Derecesi

15 [Toplam 1578 kişi]

Türkiye
Tümü(11)
Pinledikleri(0)
Vlad Emir yazdı, henüz yorum yapılmadı.
3 Ara 17 17:00

Vlad Emir

Puan: 848

<B>Carl Schmitt: "Siyasal Kavramı" Değerlendirmesi</b><Br />
373184755639a1c56010c0a7047fe9881512306327

373184755639a1c56010c0a7047fe9881512306327

Alman hukuk profesörü ve siyaset kuramcısı Carl Schmitt(1888-1985), küçük bir tüccarın oğlu olarak Plettenberg, Westphalia'da doğdu. Berlin, Münih ve Strazburg'ta siyaset bilimi ve hukuk öğrenimi gördü, 1915'te mezun oldu. 1933'te Berlin Üniversitesinde profesör oldu ve aynı yıl Nazi Partisi'ne katıldı.

Bu eser en yeni klasik eser olarak tanımlanmaktadır. Klasik eserlerin özellikleri yazıldıkları zamanın ve mekanın ötesine geçebilmeleridir. Schmitt, siyasal kavramının çoğunlukla olumsuz biçimde, çeşitli kavramların karşıtı olarak kullanıldığını söylüyor. Örneğin; siyaset ve ekonomi, siyaset ve ahlak, siyaset ve hukuk. Schmitt'e göre siyasal kavramının tanımı ancak özgül siyasal kategorilerin keşfi ve saptanmasıyla mümkündür. Çünkü siyasal kavramının, insan düşüncesinin ve eyleminin çeşitli ve görece bağımsız alanları karşısında kendine özgü ölçütleri vardır. Siyasal kavramı bu nedenle, özgül anlamda her türden siyasal eyleme kaynaklık eden, kendine özgü nihai ayrımlarla tanımlanmak zorundadır. Ahlak alanındaki nihai ayrım iyi ve kötü, estetikte güzel ve çirkin, ekonomide yararlı ve zararlıdır. Siyasal kavramının tanımlanabilmesi için de böyle açıklayıcı ve basit bir ayrıma ihtiyaç vardır.

Schmitt, siyasal kavramını tanımlamakta kullanılabilecek siyasal ayrım olarak dost-düşman ayrımını gösterir. Dost-düşman ayrımının işlevi, bir bağın ya da ayrılığın, bir birleşme ya da ayrışmanın en uç yoğunluk derecesini ifade etmektir. Schmitt'e göre, dost ve düşman kavramlarının somut ve varoluşsal anlamlarıyla kavranması zorunludur, bu kavramlar metafor ya da simge olarak algılanmamalıdır. Dost ve düşman ayrımı diğer tüm ahlaki, estetik, ekonomik ya da diğer ayrımların kullanılmasına gerek kalmadan pratik ve teorik olarak varlığını sürdürebilir. Siyasal düşmanın ahlaki açıdan kötü, estetik açıdan çirkin olması gerekmez. Önemli olan, siyasal düşmanın öteki, yabancı olmasıdır. Düşman rakibimiz ya da genel anlamda hasmımız değildir. Düşman, antipatik duygularla nefret ettiğimiz kişisel hasmımız da değildir. Düşman sadece, gerçek bir olasılık olarak insanlardan oluşan bir bütün karşısında mücadele eden benzer bir bütündür.

Schmitt, bir devlette parti politikalarına ilişkin karşıtlıklar biricik karşıtlık haline gelmişse iç politikanın sınırına dayanıldığını söylüyor. Yani silahlı çatışmanın varlığı için dış politikanın dost düşman ikiliği değil, iç politikanın karşıtlıkları belirleyici hale gelmiştir. Siyasetten bahsedebilmek için gerekli olan mücadeleye dair gerçek olasılık, öylesi bir iç politika önceliğinde devletler arasındaki bir savaşta değil iç savaşta ortaya ortaya çıkar. Çünkü düşman kavramı, gerçek bir mücadele olasılığını gerektirir. Tıpkı düşman kavramında olduğu gibi mücadele kavramı da varoluşsal kökeni dikkate alınarak kavranmalıdır. Dolayısıyla mücadele kavramı, rekabet, "saf düşünsel" tartışma, insanların bir biçimde hep sürdüregeldiği simgesel "mücadele" anlamına gelmez; çünkü tüm insan yaşamı bir mücadele ve her insan mücadelecidir. Dost, düşman ve mücadele kavramları hakiki anlamlarını fiziksel öldürmeye dair gerçek olasılıkla kazanır. Savaş biçiminde yürütülen askeri mücadelenin kendine özgü stratejik, taktik ya da başka kuralları vardır.

Tüm bu kuralların yani savaşın varlığının koşulu ise, düşmanın kim olduğuna dair siyasal kararın varlığıdır. Savaşta düşmanlar doğrudan doğruya karşı karşıya gelirler ve üniforma aracılığı ile birbirlerinden ayırt edilebilirler. Bu nedenle dost-düşman ayrımı, askerlerin çözmek zorunda olduğu siyasal bir sorun değildir. Savaş siyasetin hedefi, amacı ya da içeriği değildir ama insanların davranışlarını ve düşüncelerini belirleyen ve bu yolla siyasal davranışa neden olan, gerçek bir olasılıktır. Savaş durumu kriz anının ifadesidir. Kriz anının istisnai varlığı, onun belirleyiciliğini ortadan kaldırmaz aksine ispatlar. Bu istisnai duruma karar veren de egemen olandır.

Siyasal olan, her halükarda daima kriz anına odaklanmış olandır. Kriz anına odaklanmış bir gruplaşma daima tayin edici insani bir gruplaşma, yani siyasal birliktir. Gerçekten  mevcudiyeti halinde tayin edici ve egemen olan da bu siyasi birliktir. Siyasi birlik ya dost-düşman ayrımını belirleyen ve bu anlamda egemen olan birliktir ya da siyasal birlik mevcut değildir.

Schmitt, dost-düşman ayrımı ortadan kalkarsa siyasal yaşamın da ortadan kalkacağını düşünüyor. Siyaseten var olan hiç bir halkın, kaderini tayin eden dost-düşman ayrımından kaçınamayacağını söylüyor. Ona göre, halkın bir kısmı artık hiçbir düşman tanımadığını ilan ederse, bu halk kesimi düşman safına geçmiş ve ona yardım ediyor demektir. Ama bu halde bile dost-düşman ayrımı ortadan kalkmış değildir. Eğer bir devletin yurttaşları kişisel düşmanları olmadığını iddia ediyorlarsa, bunda bir problem yoktur. Çünkü zaten bir bireyin siyasal düşmanı olamaz. Bu iddiayı dile getirenlerin söylemek istedikleri şey olsa olsa, varlık olarak bir parçası oldukları siyasal birlikten uzaklaşmak ve yalnızca bir birey olarak yaşamak istedikleri olabilir. Eğer bir halk siyasal varoluşun gerektirdiği çaba ve risklerden korkuyorsa onun yerine bu yükü taşıyacak, bu halkı "dış düşmana karşı" koruyacak ve böylece siyasi egemenliği ele geçirecek başka bir halk mutlaka bulunur. Bu durumda koruyucu halk, koruma ve itaat arasındaki ebedi ilişkiye dayanarak düşmanın kim olduğunu tayin edecektir. Bir halk her türden siyasal kararı almaktan vazgeçerek insanlığı saf ahlaki ya da saf ekonomik bir konuma getiremez. Bir halkın, siyasalın alanında kalma gücü ya da iradesi yoksa bu durum, siyasal olanın yer yüzünden kalkacağı anlamına gelmez. Ortadan kalkan sadece zayıf bir halktır.

Siyasal kavramının karakteristiğinden, devletler dünyasındaki çoğulculuk doğar. Siyasal birlik, düşmana dair gerçek bir olasılığı, yani varolan başka bir siyasal birliği gerektirir. Bu nedenle devlet kurumu var olduğu sürece, yer yüzünde hep birden çok devlet varolacaktır.

Schmitt'e göre tüm yeryüzünü ya da insanlığı kavrayan bir "dünya devleti" söz konusu olamaz. Siyasal dünya çoğul bir evrendir. Schmitt, devlet içindeki çoğulculukla kartışırılmamak kaydıyla, her devlet teorisinin çoğulcu olduğunu söyler. Siyasal birlik doğası gereği bütün insanlığı ve tüm yeryüzünü kapsar biçimde tekil bir birlik olamaz. Çünkü eğer tüm halklar, dinler, sınıflar ve diğer insan toplulukları aralarında herhangi bir çatı

Schmitt'e göre insanlık bir savaş yürütemez, çünkü en azından bu gezegende insanlığın bir düşmanı yoktur.İnsanlık kavramının kendisi düşman kavramını dışlar çünkü düşman da karşı tarafta insan olmayı sürdürmektedir. Bir devlet insanlık adına siyasal düşmanıyla savaştığı zaman bu savaş, insanlığın savaşı olmaktan ziyade, bir devletin, savaştığı düşmanı karşısında evrensel bir kavramı tümüyle tasarrufu altına alma savaşı anlamına gelir. Amacı düşmanı aleyhine kendisini bu evrensel kavramla özdeşleştirmek, kavramı sahiplenmek ve düşmanının bu kavrama dayanmasını engellemektir.

Sizce bu yazı dergimizin Ocak sayısında yayınlansın mı?
Mutlaka yayınlansın.
Yayınlansın.
Fark etmez.
Yayınlanmasın.
Vlad Emir yazdı, 2 misafir olmak üzere 7 kişi beğendi, 1 yorum yapıldı.
13 Tem 16 22:00

Vlad Emir

Puan: 848

Avrupa'da Göç Karşıtı Sağ Partilerin Yükselişi
e6068d69706e7beb9fa898e7319285741468429419

Brexit referandumu ve daha sonrasında ülkemizdeki Suriyelilere vatandaşlık verilmesi tartışmalarıyla beraber göç konusu iyice gündemimize girdi. Bu yazıyı geçen aylarda mezun olduğum okulda Göç Sosyolojisi dersinde ödev olarak hazırlamıştım. Hazır bir yazı oldu biraz, bir de tam grafiklerin vs geldiği yerde 7000'lik karakter sınırı doldu bu sebeple yazının geri kalanını pdf olarak Google Drive'a upload edip sonuna link bırakıyorum.

Avrupa'da göç olgusu son yıllarda oldukça çok tartışılan bir konu olmakta ve halkın da ilgisini çekmektedir. Avrupa'da göç karşıtı aşırı sağ siyasi partilerin yükselişte olması ise halkın göçü bir sorun olarak gördüğünün göstergesidir. Örneğin; Eurobarometer'in Kasım 2011 tarihli kamuoyu araştırmasına göre göç Avrupa düzeyinde vatandaşların ilgilendiği beş ana konudan bir tanesini oluşturmaktadır ve "Avrupa'nın şu anda karşılaştığı en önemli sorun nedir?" sorusuna verilen yanıtların başında gelmektedir.

Göç konusunun bu kadar ilgi çekmesi ve bir sorun olarak görülmesinin birçok sebebi bulunmaktadır. Ancak bunların içinde en çok bilinen ve bizim dikkatimizi en çok çekeni islamafobiden kaynaklanan göç karşıtlığıdır. 11 Eylül saldırıları ve daha sonra Avrupa'nın birçok noktasında gerçekleşen "islami" terör örgütlerinin faili olduğu saldırılarla birlikte Avrupa'da giderek artan bir islamfobi söz konusudur. İslamafobi, Avrupa'daki göç karşıtlığının temel sebebi olmamasına rağmen bizim açımızdan en ilgi çekenidir. Çünkü Avrupa'ya işçi göçüyle gitmiş 5 milyona yakın Türk var ve bu durum bizi hem toplum hem devlet düzeyinde ilgilendirmektedir. 11. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, Hacettepe Üniversitesi'nde katıldığı göç konulu bir sempozyumun açılışında şunları söylemektedir; “Geçmişte yaşanılmış ve bugün de insanlığın kolektif hafızasında birer kara leke olarak duran olayları burada hatırlatmak istemiyorum. Temennimiz bu tür acıların bir daha asla yaşanmamasıdır. Avrupa’da sayıları 5 milyona yaklaşan Türkler, maalesef bu tarz ırkçı hareketlerin boy hedefi haline gelmiştir. Benzer şekilde Avrupa’da yaşayan diğer Müslümanlar da hem nefret suçlarına, hem de fiziki saldırılara maruz kalmaktadırlar. Çoğulcu demokrasilerde her zaman birtakım aşırı uçtaki siyasi hareketlerin olması mümkündür. Bu marjinal gruplar demokrasinin sağladığı özgürlükleri kötü amaçları doğrultusunda istismar edebilmektedirler. Bu tür aşırı fikirler ile mücadele ederken meşru yollara başvurmak esas olmalıdır. Haklıyken, haksız duruma düşülmemelidir”

Avrupa'da göç karşıtlığının ve aşırı sağın yükselişinin bizi ilgilendiren bu boyutunu bir yana bıraktığımızda göçün bir güvenlik meselesine dönüşmesinin temelinde şiddet ya da bomba korkusunun değil toplumların kimliklerini kaybetme korkusu olduğunu görüyoruz. Göçü toplumsal güvenlik gündemine giren en önemli konulardan biri olarak tanımlayan Buzan, Waever ve Wilde göçün güvenlik söyleminde formüle edilmesinin daha çok şu kalıp içerisinde gerçekleştiğini söylemektedirler; "X halkı Y halkının akınlarıyla istila edilmektedir. X toplumu olduğu şekilde kalamayacaktır; çünkü diğerleri toplumu tekrardan dizayn edeceklerdir. X kimliği nüfusun kompozisyonundaki değişim ile farklılaşacaktır."3 Bu isimler güvenliği iki katagoriye ayırmışlardır. Bu katagorilerden biri egemenliği merkeze alan milli güvenliktir. Diğeri ise toplumların kimliklerini ve toplumun devamını merkeze alan toplumsal güvenliktir. Bu toplumsal güvenlik kavramıyla birlikte güvenliğin odak noktası devletten topluma çevrilmiştir. Bu sebeple artık sadece devlete yönelik olan tehditler değil topluma ve kimliğe yönelik tehditler de asli tehditler olarak görülmektedir. Avrupa'da yükselişte olan aşırı sağ partilerin göç karşıtlığı yapmalarına sebep olansa göçün devlete yönelik bir tehdit unsuru olması değildir. Göçün toplumun yapısını bozduğunu ve kimliksizleşmeye sebep olduğunu düşünmeleridir. Bu durum aslında bizim de yabancı olmadığımız bir durumdur. Kimliksizleşme, değerleri yitirme.. Bu olgular şiddetli bir şekilde bizim toplumumuzda da gözlemlenmektedir. Bizim bu sorunların kaynağı olarak gördüğümüz olay küreselleşmedir. Küreselleşmenin getirdiği bir çürüme olduğu ortadır. O halde Avrupa'da aşırı sağın yükselmesine sebep olan bu kimliksizleşme, değerleri kaybetme gibi sorunların sebebi yanlış tahlil edilmekte ve göçmenler günah keçisi olarak görülmektedir. Göç elbette güvenlik konusu çerçevesinde de değerlendirilmeli ve kontrollü bir şekilde gerçekleşmesi sağlanmalıdır ancak kimliksizleşmenin ve değerlerin yitirilmesinin tek sebebi olarak göçün görülmesi yanlıştır.

Gerçekten de göçün Avrupa için "kimliksizleşme"ye sebep olduğu ve bunun toplumsal bir güvenlik meselesi olduğu yönündeki yargının oluşumu küreselleşmenin olgunlaştığı dönemle paralellik göstermektedir (1990'lar). Küreselleşme modernizmin ulus devlet çözümünün sıkıntıya girdiği zaman kendini dönüştürmesi ve uluslarüstü bir sistemin kuruluşunu ifade etmektedir. Batı bu sayede egemenliğini pekiştirmiştir. Uluslarüstü sistemin en önemli tezahürlerinden biri de Avrupa Birliği ülkeriarasındaki Schengen anlaşmasıdır. Küreselleşmeyle uyumlu olarak, bu anlaşmayla birlikte AB ülkeleri arasındaki sınırlar kaldırılmış ve serbest geçiş sağlanmıştır. Bu bir anlamda Doğu'ya karşı Avrupa'nın sınırlarının çizilmesidir. Avrupa için göç bu noktadan sonra bir sorun olmaya başlamıştır.

Avrupa'da göç karşıtı ya da Avrupa Birliği karşıtı partilerin yükselişinde göçün neden olduğu ekonomik sorunlar da vardır. İngiltere'de durum Avrupa'daki diğer ülkelere göre biraz farklıdır. İngilizler kimliksizleşme, değerleri yitirme, yozlaşma gibi sorunlardan daha çok ekonomik sorunlarla ilgilenmektedirler. 7 Mayıs 2015 seçimlerinde İngiltere'de oyunu arttırarak tek başına iktidarı kazanan Conservative and Unionist Party (Toryler*) lideri David Cameron Eurosceptic politikalarıyla tanınmaktadır. Bunun sebebi olaraksa göçmenlerin sosyal politikaları suistimal etmeleri ve ekonomik yük oluşturmalarını göstermektedir. Ve CON lideri Cameron göçmen karşıtlığını siyasi söylemleriyle sıcak tutmaktadır.4 Cameron'un en büyük vaatlerinden biri Avrupa Birliği üyeliğini referanduma götürme sözüydü, "2015 seçimlerini kazanırsam Avrupa Birliği üyeliğini referanduma götüreceğim" diyen İngiltere Başbakanı Cameron, ülkesinin Avrupa Birliği üyeliğinden ayrılma kararı alması durumunda, "bunun tek gidişlik bir bilet olacağını ve geri dönüşolmayacağını" söyledi. ve seçimi kazandı.

Son yıllarda Avrupa'da göç karşıtlığı tamamen İslam karşıtlığı şeklinde gözüküyor olsa bile aslında yükselişte olan bu aşırı sağ partiler Avrupa Birliği'ne de karşı çıkmaktalar. Eğer sorunun sadece Suriyeden veya herhangi bir Avrupa dışı ülkeden göçenler olduğunu düşünüyor olsalardı bir bütün olarak Avrupa'dan bahsedebilirlerdi ancak bu partilerin çoğu Avrupa Birliğine de şüphe ile yaklaşıyor. Avrupa vatandaşlarının da bu partilerin Euroseptik politikalarına verdikleri destek gün geçtikçe artmaktadır.

Yazının tamamı: https://drive.google.com/file/d/0B8xBL1xDmhYxOFJVOGJSYTNiZnc/view?usp=sharing

e6068d69706e7beb9fa898e7319285741468429419

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
15 Tem 01:02

Vlad Emir

Puan: 848

https://drive.google.com/file/d/0B8xBL1xDmhYxOFJVOGJSYTNiZnc/view?pref=2&pli=1 Yazının sonunda link düzgün çıkmamış. Umarım şimdi düzgün çıkar.

Vlad Emir yazdı, 2 misafir olmak üzere 6 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
6 Oca 16 09:00

Vlad Emir

Puan: 848

Kamu Kurumlarında Mülakat: Kadrolaşma ve Fişleme Sorunu

Her dönemde devlet kurumlarındaki kadrolaşmadan şikayetçi olanlar olmuştur. Bu kadrolaşma birçok soruna yol açmış devlet içinde devlet olanlar bile ortaya çıkmıştır.

O sırada iktidarda bulunmayanlar bu kadrolaşmadan şikayetçi olmakta, mülakatlarda hep belirli bir kesimin işe alındığını söylemekte ancak iktidar sırası kendilerine geldiğinde şikayetçi oldukları bu sistemi değiştirmek yerine sistemi kendi lehlerine kullanmaktadırlar. Bu da devlet içinde kadro savaşlarının ortaya çıkmasına sebep olmaktadır. Bunun en net şekilde ortaya çıkan hali ise "yazılı sınavda sonuncu olanlar mülakatta işe alındı." tarzı haberlerdir. Bu tip haberleri sürekli görüyoruz. Toplumda da bu yönde ve bu durumu kabullenmiş bir algı var. "Bir yere gelebilmek için tanıdığın olacak", "Ankara'da dayın , amcan var mı?" vs.

Bu noktada çatışma teorisini Marx'ın ifade ettiği gibi sadece sınıflar arası bir çatışma olarak görmeyen ve çatışmayı toplumun her parçasında görülen ve her türlü otorite konumunu elinde bulunduranlarla bulundurmayanlar arasındaki bir mücadele olarak tanımlayan Ralf Dahrendorf'un çatışma teorisi akla gelmekte. Ralf Dahrendorf çatışmayı toplumun itici gücü olarak görür ve taraflara herhangi bir anlam yüklemez. Çatışma sürekli olarak devam edecek, bugün egemen olanlar yarın konumlarını kaybedecek ve çatışmada taraflar yer değiştirmiş olacak.

Devlet içindeki bu "mülakat" yoluyla kadrolaşma bana hep Ralf Dahrendorf'un Çatışma Teorisi'ni hatırlatır. Ben de burada bir tarafı suçlu, bir tarafı mağdur vs. olarak görmüyorum. Ancak bu kadrolaşma savaşı bitmeyecek, bitirilemeyecek bir çatışma değildir.

Büyük gruplar açısından değil de o işi alacak bireyler açısından düşünelim. Sırf bir taraftan olduğu ya da bir tanıdığı yüksek bir konumda olduğu için hızlıca yükselenler yarın devran döndüğünde hızlıca düşmez mi? Bugün cemaatçi polislerin, savcıların "gazeteci"lerin durumu ortadadır. Ergenekon ve Balyoz soruşturmalarında hızlıca yükselen ve birden tanınan savcılar bugün kaçak bir hayat sürmektedir. O hızlıca yükselen ve hızlıca düşen savcıların verdikleri emirleri uygulayan aynı kadronun polisleri ise bugün Silivri'de kumpas kurdukları askerlerin yerlerinde yatmaktadır. Bunun gibi yüzlerce örnek verilebilir.

Kadrolaşma ve herkesin kendi adamını tutması meşru bir durummuş gibi görülürken fişleme olayına hep kötü bir anlam yüklenmiştir. Cümle içinde kullanırken, dile getirirken bile bu kötü anlam tonlamadan hissedilebilir. Ancak fişleme olayı kadrolaşma çabasının bir ürünüdür. Koca ülkede kimin kimin adamı olduğunun bilinebilmesi için bazı isimlerin karşılarına şucu bucu yazılarak kayıt altına alınması gereklidir. O halde fişleme kötüyse kadrolaşma da kötüdür. Kadrolaşma meşru ise fişleme de gayet meşrudur.

Bu kadrolaşma ile ilgili güncel bir örnek vermek zorunda hissettim. Ancak vereceğim örnek biraz dolaylı bir örnek. Kadrolaşma dendiğinde sadece hükümettekilerin anlaşılmaması gerektiğini ortaya koyan bir örnek; ÖYP ile araştırma görevlisi atanması uygulamasının son bulması.

Öğretim Üyesi Yetiştirme Programı kısaca öğrencilerin hiçbir mülakat aşamasından geçmediği, ales yds ve lisans not ortalamasının harmanlanarak ortaya çıkan puanla açılan kadrolara tercih yapılması üzerine kurulu bir sistemdi. Tıpkı Üniversite yerleştirmesi gibi işleyen bir sistemdi ancak kaldırıldı. Kaldırılmasında herhangi bir art niyet değil bir zorunluluk vardı. Açıklamada geçen ifade; "Üniversitelerimiz her geçen yıl YÖK’ten ÖYP araştırma görevlisi kadrosu talep etmekten kaçınmaya başlamışlar, bu da çok sayıda ÖYP araştırma görevlisi kadrosunun kullanılamamasına yol açmıştır. 2010-2014 yılları arasında yılı Bütçe Kanunlarıyla bu amaçla tahsis edilen kadrolardan yaklaşık 3550’si boş kalmıştır. Aralarında ODTÜ ve Boğaziçi Üniversitelerinin de olduğu uluslar arası sıralamalarda başarı kaydeden bazı üniversitelerimiz başkanlığımızdan hiçbir dönemde ÖYP kadrosu talep etmemiştir." link

Üniversitelerin bu noktada haklı olduğu bazı durumlar olabilir. Örneğin hoca-araştırma görevlisi arasındaki bağın bu uygulamada kopuk oluşu olabilir. Hocalar hiç tanımadıkları bir kişiyi odalarında araştırma görevlisi olarak görmek istemiyor olabilir. Ancak uygulanmakta olan cari usulle araştırma görevlisi alımlarında ise tam bir torpil ve adam kayırma görülmektedir. Yük'ün sitesinde ilan açılır şartlara uyanlar başvurularını yapar. Başvuru yapanlar arasında hiç bir puan sıralaması vs. yapılmaz ve alınmak istenilen kişi alınır. Akademide bulunan bir kişinin ifadesiyle "Çoğu zaman ilan açılmadan önce kimin alınacağı belli. İlan, başvuru, mülakat hepsi formalite.".

Bu örnekten yola çıkarak herkesin iyi niyetli olması gerektiği gibi ifadeleri geçip somut olarak nasıl bir sistem getirilebilir onun üzerine kafa yormakta fayda var.

Herhangi bir devlet kurumunda, herhangi bir konum için yapılacak mülakattan önce kesinlikle somut bir puanlama sistemi olmalı. Alım yapılacak kadro sayısı 5 ise yalnızca bu somut puanlamada ilk 10 içerisinde olanlar mülakata alınmalı ve bu 10 kişiden 5'i tercih edilmelidir. Şu an uygulanan sistemde ise çoğu kez taban puan uygulanmakta ve mülakat aşamasına gelindiğinde puanı 70 olanla 95 olan arasında bir fark bulunmamaktadır. Bu sadece bir öneri, bu öneriyi de şu an hatırlamıyorum ama twitterda görmüştüm. Çok mantıklı geldiği için beynime yerleştirmiş olmalıyım. Daha farklı formüller ortaya konabilir ancak ortaya konacak formüllerin ortak paydası kadrolaşmanın önüne geçme çabası olmalıdır.

Bu değişikliği ancak otorite konumuna sahip olanlar yapabilir. Bu elbette otorite konumunda bulunmayanlar için faydalı olacaktır ancak hiçbir grubun yeri sabit ve değişmez değildir. Bu nedenle bu değişiklik yapılırken korkulmaması gerekir. Bugün bazı konularda ileride olamayışımızın yegane sebebi bu kadrolaşma çabasıdır. Bu yüzden hakedenler hakettiği yere gelememekte ve her alanda kalite düşmektedir. Kimse daha iyi olamak için mücadele etmiyor. Herkes daha çok kişiyi tanımak için mücadele ediyor.

Kısacası, bu mülakat sisteminin elden geçirilip değiştirilmesi gerekiyor.

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Vlad Emir yazdı, 2 misafir olmak üzere 5 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
4 Oca 16 13:00

Vlad Emir

Puan: 848

Twitter " Siyaset Arenası "Na Nasıl Dönüştü?

2006 yılında Amerika'da kurulan Twitter ülkemizde 2009 yılında yaygın olarak kullanılmaya başlamıştır. İlk zamanlarda ülkemizdeki twitter kullanıcıları genellikle kişisel olarak yaşadıkları tecrübeleri paylaşır toplumsal meselelerle ilgilenmezlerdi. Ülkenin gündemine oturan siyasi olaylar ya da futbol müsabakasında yaşanan ilginç bir olay aniden gündem olur hızlıca konuşulur ve üzerinde fazla durulmazdı. Twitter eğlenmek için kullanılan, boş vakit geçirilen bir alandı. İddia ettiğimiz gibi Twitter'ın siyasileşmesi ve kullanıcıların tamamen politik gündemle ilgilenmesi ise Gezi Olayları ile birlikte gerçekleşmeye başlamıştır. Bu tarihten itibaren neredeyse tüm twitter kullanıcıları kendilerini bir taraftan olarak ilan etmeye ve bu şekilde tweet atmaya başlamışlardır.

"Antalya'daki Uluslararası Terörizm ve Sınıraşan Suçlar Sempozyumu'nda konuşan Emniyet Müdürü Dr. Fuat Altunbaş, Gezi Parkı olayları ardından Türkiye'deki twitter kullanıcısının 2 milyondan 10 milyona yükseldiğini belirtti." Twitter kullanıcı sayısının birden 5 katına çıkmasından da anlaşılabileceği gibi twitterda konuşulan tek konu Gezi Olaylarıydı ve bu olaylar üzerinden twitter kullanıcıları kendini belirli bir yere konumlandırmaya başladı. Eskiden çoğunlukla gerçek hayattan tanıdıkları kişileri takip eden kullanıcılar kendilerine benzer görüşten kullanıcıları takip etmeye başladı. Bu durum twitterda cepheleşmelerin başlangıcı olarak kabul edilebilir. Gezi Olayları Twitter'dan ya da diğer sosyal medya platformlarından örgütlenmemişti ancak Gezi Olayları twitterda paylaşılan içeriği tamamen değiştirmiştir. Arap Bahar'ında sosyal medyanın öneminden hep bahsedilir, konuşulur ancak bunu Gezi Olayları için söyleyemeyiz. Eğer Gezi Olayları ve Twitter arasında bir etki-tepki ilişkisinden bahsedeceksek burada etkilenen Twitter'dır. Olayların üstünden bir süre geçtikten sonra birçok yalan ve uydurma haberin twitter kullanıcıları arasında hızlı bir şekilde yayıldığı ortaya çıktı. Twitter bir manipülasyon aracı olarakta kullanılmaya başlanmıştı. Kullanıcılar arasındaki ayrışma o zamandan itibaren giderek daha net belli olmaya başlamıştır. Her görüşten birkaç kullanıcının etrafında o görüşten olan kullanıcılar birleşiyor ve karşıt görüşte olanlarla sürekli tartışıyorlardı. Bu durum twitterdaki bir potansiyeli ortaya çıkardı twitter sürekli akan, yenilenen bir siyaset arenası olabilirdi. Siyasi partilerin resmi hesapları yeteri kadar ilgi görmüyor ve etkili olamıyordu, çünkü farklı bir siyasi partiye yakın olan birini bir partinin resmi twitter hesabından paylaşılan bir gönderi etkilemiyordu. Etkilemek bir yana takip ettiği hesaplar sebebiyle kendine yakın olmayan bir siyasi parti hesabının tweetini görmüyordu bile. Böyle bir durumda siyasi partilerin resmi hesaplarından paylaşılan tweetler sadece zaten hali hazırda o partiye oy veren o partiyi takip eden kişiler tarafından görüntüleniyordu.

Gezi Olaylarından sonra Twitter'ın siyasileşmesine sebep olan bir diğer önemli olay ise 17-25 Aralık 2013'te yapılan ve çok ses getiren operasyonlar oldu. Zaten iyice siyasileşmiş ve neredeyse siyasetten başka hiçbir şey konuşulmayan Twitter'da kullanıcılar bu operasyonlardan anında haberdar oldu. Oldukça meşhur olan "Fuat Avni" isimli twitter hesabı da bu dönemde ortaya çıktı. Devletin içinde önemli bir konumda bulunduğu düşünülen bu kullanıcının paylaştığı bilgiler Twitter kullanıcılarının bir kısmı tarafından doğruluğu hakkında bir şüphe duyulmadan kabul edilirken bir kısmı tarafından hiç dikkate alınmamıştı. Burada 17-25 aralık Operasyonlarından sonra twitterdaki ayrışma net olarak ortaya çıktı.

Siyasi partilerin resmi twitter hesaplarının etkisiz olduğundan bahsetmiştik. Burada genelde gerçek kimliğini saklı tutan ve twitterda bir partinin görüşünü o partinin adını zikretmeden ve ya resmi bir hesabın yapamayacağı bir şekilde küfür ederek, bel altı vurarak olayı farklı bir yöne çeken anonim hesaplar ortaya çıktı. Aslında bu hesapların çoğu zaten vardı ancak siyasi meselelerle pek ilgilenmez, bazı ünlü kişileri, televizyon kanallarını vs "trolleyerek" vakit geçirirlerdi. Yaptıkları işi belli bir amaç uğruna değil, eğlenmek için yapıyorlardı. Bahsettiğimiz değişimden sonra bunu bir yükümlülük olarak görmeye ve bir görev bilinciyle hareket etmeye başladılar. Tüm bunlar sonrasında her siyasi yapının twitterda organize bir şekilde çalışan anonim twitter hesapları oldu.

Twitter'ın dönüşümüyle birlikte bu hesapların hepsi olmasa da büyük bir çoğunluğu artık eğlenmek ve birilerini trollemek için değil siyaset yapmak için Twitter'da bulunuyordu. Anonim kimliklerinden dolayı hiçbir münakaşadan kaçınmayan "pis işler"i yapan bir grup haline dönüştüler. Bu dönüşümü geçirenler artık sadece "troll" olarak tanımlanmamaya başladılar. Sıfatlarının önüne ek bir sıfat daha gelmeye başladı. Örneğin; "AK Troll", "CHP'li Troll", "Cemaatçi Troll"

Son gelinen durumda twitterdaki troller arasında nasıl keskin bir ayrım yaşandığının daha iyi anlaşılabilmesi için birbirleri için hazırladıkları ağ haritalarının haber haline getirildiği bu linki veriyorum. link

Twitterda partilerin resmi olmayan troll yapılanmaları oluşturdukları iddiaları sadece dedikodu olmaktan çıkıp birçok kez haber de yapıldı. Bu anonim kullanıcıların Twitter isimleri artık gazete haberlerinde kullanılır hale geldi.

Örneğin A Haber internet sitesinde 22 Kasım 2015 tarihinde yapılan haberden bir bölümde şu ifadeler yer alıyor; "Kendilerini ülkücü, sağcı, solcu, Atatürkçü, Kemalist göstererek de saldırıda bulunan FETÖ trollere toplanan himmet parasından da dağıtılıyor. Sabah.com.tr'nin haberine göre; Gülen Örgütü'nün evlerinde ve yurtlarında kalan öğrencilere akşam 20.00'den sonra zorunlu olarak twit attıran örgüt, sohbet için buluştukları evlerde de dini sohbet yerine internetten hakaret etmenin daha müspet bir hareket olduğu tezini işliyor. Fetullah Gülen'in bir ses kaydında ortaya çıkan "Twitleri ikiye katlayın" talimatını harfiyyen yerine getiren örgüt üyeleri, kendilerini yönlendiren operasyonel hesapların twitlerine destek çıkarak sosyal medyada gündem oluşturuyorlar."

Tüm bu olaylardan önce ise en ağzı bozuk troll olarak bilinen Cafer Koçbaşı ismli kullanıcının son tweeti olan "neyse beyler ben twitreyi bırakıyorum belirsiz bi müddet. hadi ABV " içeriğindeki tweetin atılma tarihi ise 17 Aralık 2013'tür.

Twitter'ın yaşadığı değişim ve dönüşüm toplumu etkileyen bir dönüşüm olmaktan ziyade toplumdan etkilenen bir dönüşümdür. Arap Baharı gibi olaylardan yola çıkarak sosyal medyanın yeni toplumsal hareketler yarattığı yönündeki ön kabul sosyal medyaya çok büyük bir pay biçmektedir. Aslında Twitter örneğinde gördüğümüz gibi sosyal medya etkileyen değil etkilenen bir konumdadır. Sosyal medya yeni toplumsal hareketler yaratmaktan ziyade oluşabilecek hareketlerin de önüne geçmektedir.

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Vlad Emir yazdı, 1 misafir beğendi, henüz yorum yapılmadı.
30 Kas 99 00:00

Vlad Emir

Puan: 848

Neden Hdp'ye Oy Vermiyorum?

Çünkü sosyalistler.

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Vlad Emir yazdı, 1 misafir olmak üzere 4 kişi beğendi, 4 yorum yapıldı.
27 May 15 22:00

Vlad Emir

Puan: 848

Sosyal Bilimler Evrensel Olabilir mi?

Comte ile başlayan ve son 150 yıldır sosyal bilimlere hakim olan pozitivist düşünce bilginin kaynağını duyu verilerinde bulur. Özellikle doğa bilimlerinin gelişmesiyle deney, gözlem ve araştırmaya dayalı bilim anlayışı kabul görmüştür.Genel olarak bakıldığında, pozitivizmin yaşamla ilgili bir pratik kaygıyı ve amacı içerdiği söylenebilir; tam gözlemlenebilir bilgi ve bilim yoluyla doğaya egemen olmak ve toplum düzenini sağlama kaygısı ve amacı.

Bu evrensellik iddiası nedeniyle pozitivizm ile tartışmaya giren Tarihselci Okul sadece sosyal bilimlerin genel-geçerlilik iddiasına değil doğa bilimlerinin de genel-geçer olduğu kabulüne karşı çıkmıştır.

Dilthey'e göre, tarihsel açıdan bakıldığında Batıda doğa bilimleri her zaman kültüre bağlı olarak gelişmiştir. Modernlikle birlikte önceden teolojik bir bakışla yaklaşılan doğaya mekanik bakış açısının geliştirilmesi Avrupa'da belirli tarihsel şartlar altında gerçekleşmiştir.

Dilthey'e göre doğa bilimleri de dahil olmak üzere her türlü bilgi o tarihsel dönemin düşünce dünyasının bir ürünüdür. öyle ki, doğada aradığımız nedensellik ve mantık ilkeleridoğanın değil kendi tarihselaklımızın bir ürünüdür. Örneğin Batı düşüncesi ve mantığı Batlamyuscu evren anlayışından Newtoncu evren anlayışına ve buradan da Einsteincı evren anlayışına geçmiştir. Son gelinen noktada ise kuantum fiziği Einsteincı yaklaşımı geçersiz kılmanın yanı sıra evrene atfettiğimiz 3 temel mantık kuralının da aslında evrende bulunmadığını ortaya koymaktadır.

Sosyal bilimlere gelecek olursak Tarihselci okul, tarihe tutuklu olan bilincin tarih ve dolayısıyla sosyal gerçeklik hakkında genel geçer açıklamalar yapamayacağını, bunlara üstten bakılamayacağını savunur. Belirli düşüncelere göre kurulan toplumu doğa bilimlerine özgü tekniklerle inceleme sonunda ancak toplumu kuran düşüncelerle uyumlu yasalar bulabiliriz. Bu durum Dilthey'e göre kendi kendini doğrulayan kehanettir.

Bu noktada, sosyal bilimlerin metodunun ne olması gerektiği sorusu ortaya çıkmaktadır. Nesnelliğin mümkün olmadığını, tek doğrunun mevcut olmadığını toplum ve tarihte bağımsız değişkenler bulunmadığını kabul ettiğimizde sosyal bilimler nasıl inceleme yapar ve ürün olarak bize ne sunabilir? Dilthey, tarihsel-toplumsal gerçekliğe yönelecek bilimin doğa bilimlerinden farklı olarak nesnesine "anlama" gibi özel bir yöntemle eğilebileceğini savunur. Bu çerçevede insani ve toplumsal olan yani subjektif olan şeyler hakkında objektif yoldan açıklama ile değil empati ve "anlama" yoluyla sağlayabiliriz. Bu bakımdan tarihsel-toplumsal gerçeklik yasalara dayalı olarak açıklamalar yapılabilen bir alan değil ancak yorumlanabilen bir alandır.

Peki bu "anlama" eyleminin nesnesi ne olacaktır? Tekil kişilerin varoluşunun büyük formları kendini maddi yaşamda "nesnelleştirir", dışsallaştırır. Bu nesnelleştirme ilk olarak toplumun dilinde ortaya çıkar. Çünkü dil bizzat kullanıldığı dönemin ve toplumun bilgisinin de yaşam tarzının da taşıyıcısıdır. Dilin yanında ekonomi, bilim, teknik, hukuk, siyaset, ahlak, sanat, felsefe gibi kültür öğeleri de bu nesnelleştirmenin gerçekleştiği alanlardır. Tarihselci okula göre inceleme nesnesi bu alanlar olmalıdır.

Dilthey ne yapılırsa yapılsın sosyal gerçekliğin tam olarak ortaya konulamayacağını savunur. Hakim olan yaklaşıma karşı olarak savunduğu hermeneutik yaklaşım, göreli olan bir yanlı algılamayla edinilen bilginin yanlış değil; parçalı ve varsayımsal olduğunu ileri sürer.

Sonuç olarak #SosyolojiBölümleriKapatılsın

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
28 May 23:24

özdeşlik-nedensellik ilkesine dayan BİLİM ve özgürlük-amaçsallık ülküsüne bağlı HUKUK yani evren ilimleri ile insan ilimlerinin işbölümü ve işbirliği COMTE pozitivizmiyle kısıtlanınca sanırım DİLTHEYin bu açıklama ve anlama ayrımıyla çare arandı..

28 May 10:17

Vlad Emir

Puan: 848

Yok bu sefer totem yaptım sınavdan önce yazdım :)

Vlad Emir yazdı, 2 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
15 Nis 15 04:00

Vlad Emir

Puan: 848

Max Weber - Protestan Ahlakı ve Kapitalizmin Ruhu

Max Weber çeşitli toplumlardaki insan davranışlarının bu insanların varoluş konusundaki genel anlayışları çerçevesinde anlaşılabilir olduğunu; dinsel dogmaların ve bunların yorumlarının dünyanın bu görüşünün ayrılmaz parçası olduğunu, bireylerin ve grupların davranışlarını ve özellikle ekonomik davranışlarını anlamak için bunları anlamak gerektiğini kanıtlamak istemiştir. Max Weber, dinsel anlayışların ekonomik davranışların gerçekten bir belirleyicisi olduğunu ve bu bakımdan toplumların

ekonomik değişimlerinin nedenlerinden biri olduğunu göstermek istemiştir.

Günümüzde bireyler bir kez var olduktan sonra kapitalizmin yasasına uymak için metafizik ya da ahlaki güdülere gereksinim duymazlar. Bu bakımdan tarihsel-sosyolojik bakış açısından rejimin oluşumunun açıklanması ile rejimin işleyişinin açıklanması arasında ayrım yapmak gerekir. Bugün büyük bir sanayi kuruluşunun başında bulunan kişinin Katolik Protestan Yahudi ya da Kalvinist olması ekonomik başarı ile kurtuluş vaatleri arasında bir bağ görmesi bizim için önemli değildir. Sistem vardır, işlemektedir. Ama bu rejimin nasıl kurulduğunu bilmek başka bir sorundur. Rejimin kuruluşunda psikolojik-dinsel güdülenmelerin rol oynamış olması bir yana atılamaz. Weber'in öne sürdüğü varsayım, Protestanlığın belli bir yorumunun kapitalist rejimin oluşumunu kolaylaştıran bazı güdülenmeler yaratmış olduğudur.

Bu varsayımı doğrulamak için Max Weber araştırmalarını üç yönde geliştirmiştir:

İncelemesinin başında Durkheim'ın İntihar'da yaptığına benzer biçimde istatistiksel çözümlemelere girişirir. Almanya'nın dinsel gruplarının bir arada yaşadığı bölgelerinde, Protestanlar ve özellikle bazı mezheplere bağlı protestanlar orantısız bir servet yüzdesine ve

ekonomik bakımdan en önemli yerlere sahiptir. Bu dinsel değişkenin ekonomik başarıları belirlediğini kanıtlamaz, ama dinsel anlayışların insanların ve grupların davranışlarına verdikleri yönü etkileyip etkilemediği sorusunu ortaya koyar. Weber daha derin incelemelerine bir giriş oluşturan bu istatistiksel çözümlemeler üzerinde fazla durmadan geçer. Max Weber'in savı, kapitalizm anlayışı ile protestanlık anlayışı arasında anlamlı uygunluk olduğu savıdır. Weber'in kullandığı Protestan ahlakı kavramı esas olarak Calvinci bir anlayıştır ve bu anlayış dört noktada özetlenebilir.

1-Dünyayı yaratan ve yöneten, ama insanların sınırlı akıllarının kavrayamayacağı mutlak,

yüce bir tanrı vardır.

2-Bu mutlak güçlü ve esrarlı Tanrı, her birimizin kurtuluşunu ya da lanetlenmesini

önceden belirlemiştir.

3-Kurtulması ya da lanetlenmesi gereken insanın ödevi, Tanrının ünü için çalışmak ve yeryüzünde Tanrının krallığını kurmaktır.

4-Dünyevi şeyler, insanın doğası, beden günah ve ölüme aittir. İnsan için kurtuluş sadece Tanrısal merhametle mümkündür.

Weber'e göre bütün bu ögeler başka dinlerde dağınık olarak vardır ama bu ögelerin bileşimi özgündür ve tektir. Sonuçları da önemlidir.

Protestan ahlakı inana bu dünya nimetlerinden sakınma ve çileci bir davranış buyurur. Kar elde etmek için akılcı bir şekilde çalışmak ve karı harcamamak kapitalizmin gelişmesi için de zorunlu bir davranıştır. Tüketilmeyen kar sürekli yeniden üretime aktarılacaktır. Bir Protestan için seçilmiş olmasının işaretlerini keşfetmekten daha önemli ne olabilir? Protestan, yaratan ile yaratılan arasındaki ilişkilerin belirli bir tasarımına sahip olduğu için, belirli bir biçimde yaşar ve çalışır. Böylece ekonomik davranış, genel bir dünya görüşüne

bağlıdır.

Max Weber özellikle Protestanlığın bir yorumu ile belirli bir ekonomik davranış arasındaki entelektüel ve varoluşçu yakınlığı göstermek istemiştir. Kapitalizm anlayışı ile Protestan ahlakı arasındaki bu yakınlık, dünyayı düşünme biçiminin davranışı yönlendirme biçimini anlaşılır kılar. Weber'in incelemesi, değerlerin ve inançların insan davranışı üzerindeki etkisini pozitif ve bilimsel olarak anlamaya izin verir. Dinsel düşüncelerin nedenselliğinin tarih boyunca gerçekleşme biçimini aydınlatır.

Sınavda cevap olarak hazırlamıştım ama sorulmadı. Buraya kısmetmiş. :)))

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Vlad Emir yazdı, 1 kişi sahiplendi, 12 misafir olmak üzere 18 kişi beğendi, 9 yorum yapıldı.
4 Nis 15 22:00

Ahmet Demir

Puan: 613

Vlad Emir

Puan: 848

Neden Türk Tipi Başkanlık Sistemi Olmaz?

Öncelikle başkanlık sistemine neden ihtiyaç duyduğumuzu hatırlayalım. En önemli sebep istikrar. Parlamenter sistemde bir parti tek başına kazanamaz ise birden fazla partinin oluşturduğu koalisyon hükümeti ülkeyi yönetir. Türkiye'de koalisyonlar hiç yürümemişti, yürütülemez.

Başkanlık dendiğinde şiddetle itiraz edenlerin ilk söyledikleri şey başkanlık sisteminin bir diktatörlüğe dönüşebileceğidir. Tam aksine diktatörlüklerin içinden çıktığı sistem parlamenter sistemdir. Hitler, Mussolini, Stalin bu isimlerin hepsi parlamenter sistemin içerisinden diktatör olarak çıkmışlardır. Başkanlık sisteminin uygulandığı ülkelerde ise böyle bir durum söz konusu olmamıştır.

Başkanlık sisteminin en temel özelliği güçler ayrılığı ilkesidir. Diktatörlük ise ancak tüm güçlerin tek elde toplanması halinde ortaya çıkabilecektir.

Şimdi ise başkanlık sistemi dendiğinde aklımıza ne geldiğine bir bakalım.

"Türk tipi/işi Başkanlık" ile kastedilen yarı başkanlık sistemidir. Türk işi olacağına göre sistem üzerinde bazı değişikliklerin yapılacağını, Türkiye'ye özgü bir sistem olacağını anlıyoruz. Buradan yarı başkanlık olacağını anlıyoruz çünkü başkanlık sistemi kesin sınırlarla belli olan bir sistem olduğu için ülkelere coğrafyalara göre uygulanmasında bir değişiklik olmaz. Örnek verecek olursak Rusya. Cumhurbaşkanı'nın "Fransa'dan mı kopyalayacağız tabi Türk işi olacak." minvalinde sarfettiği cümleler anlamsızdır çünkü zaten Fransa'da uygulanan sistem Fransa'ya özgü bir yarı başkanlık sistemidir, yani bize aktarılamaz.

Şimdi başkanlık ve yarı başkanlık sistemlerini bir karşılaştıralım.

Yarı başkanlık sisteminde halk tarafından bir başkan seçilir, yürütmenin bazı yetkileri kendisine verilir. Başkan meclis içerisinde bir lidere hükümet kurma yetkisini verir. Başkan'a ait olmayan yürütme yetkileri başbakan ve hükümetindedir. Yani yürütme ikiye bölünmüştür. Başkanın meclisi feshetme ve ülkeyi yeni bir seçime götürme yetkisi vardır. Bu sistemde başkan ve başbakan farklı ideolojilere sahip olduğunda kaçınılmaz olarak o ülke koalisyonların handikaplarını taşıyacaktır. Oysa bizim başkanlık sistemi isteğimizdeki en önemli sebep koalisyon tehlikesiydi.

Şimdi ise Amerika'da uygulanan başkanlık sistemine bakalım. Halk tarafından yürütmenin başı olan Başkan seçilir ve görevi bir sonraki seçime kadar yasama(meclis) tarafından düşürülmeksizin devam eder. Başkan kabinesini kurarken meclisten birilerini seçemez yani yasamadan olan hiç kimse yürütmede görev alamaz. Bu sistemde başkan meclisi feshedemez, meclis erken seçim kararı alamaz. Yasama ve yürütmenin bu keskün ayrılığını dengelemek adına başkanın kanun veto etme gücü ve meclisin başkanın yaptığı tayinleri reddetme gücü vardır. Yargının bağımsızlığı her sistemde sağlanabilir. Örneğin başkanlık sisteminde başkan yargıç atayabilir ancak görevden alamaz.

Kuvvetler ayrılığı ilkesinin en iyi biçimde uygulanabileceği sistem başkanlık sistemidir. İstikrarın sağlanması konusunda da en iyi sistem başkanlık sistemidir. Kuvvetler birbirinden ayrı ancak birlikte çalışabilmektedir.

Tüm bu bilgilerin ışığında Türk tipi başkanlık sisteminin olmayacağını görüyoruz. Amerika'da uygulanıyor olması bu sistemi Amerika'ya özgü yapmaz. Amerika'da uygulanmakta olan başkanlık sistemini ülkemize getirmek kopyacılık/aktarmacılık değildir. Sorunlar barındıran bir sistemi getirmek ve bunu adına Türk tipi diyerek savunmak ise bu ülkeye bir fayda sağlamaz. Elbet bu sistemin uygulanmasında kanunlarda farklılıklar olacaktır. Kimsenin Amerikan kanunlarını Türkçe'ye çevirmek gibi bir niyeti yok. Ancak yazıda belirttiğimiz başkanlık sisteminin temel prensipleri değiştirilmeden uygulanmalıdır. Yani Türk tipi/işi başkanlık sistemi olmaz.

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
07 Nis 23:35

Vlad Emir

Puan: 848

teşekkürler

07 Nis 10:17

Ömer Poyraz

Puan: 1911

İyi analiz, temiz açıklama, net sonuç. Keşke herkes okusa.