Türkiye Aktivitesi
1361 ziyaret
1 online
Mustafa Karayel
İyi olarak anılmak diler..

Türkiye Puanı

955 puan Açık Yeşil Kalem

Derecesi

12 [Toplam 1578 kişi]

Türkiye
Tümü(27)
Pinledikleri(0)
Mustafa Karayel yazdı, 6 misafir olmak üzere 9 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
21 Kas 17 13:00
Din Gayreti

Bir Mecusi yani ateşe tapan, kendi din gayretiyle, insanlar için çok lüzumlu bir yere, güzel bir köprü yaptırır. Sultan Mahmud Gaznevi hazretleri ordusuyla bir nehirden geçmek isterken bu köprüyü görünce, yaptıran kişiye dua etmek ister. Bunun üzerine maiyetindekiler, köprüyü yaptıranın Müslüman olmadığını söylerler. Sultan Mahmud Han bu kişiyi çağırtır, ona teşekkür edip,(Güzel ve faydalı bir hizmet yapmışsın. Gel, bir de Müslüman ol! Allahü teâlânın rızasını da kazan, ahiretini de kurtar, Cennetlik ol!) der. Mecusi kabul etmez. Sultan, masrafının iki katını vererek köprüyü satın almak ister. Mecusi yine kabul etmez, (Ben bunu dinim için yaptım, parayla satmam) der. Bâtıl dini için bile, yaptığını parayla değişmez. Padişah, bedelini çok daha fazla vererek satın almakta ısrar eder. Mecusi yine kabul etmez. Mecusiyi zorlayınca daha fazla bu duruma dayanamaz. Peki, köprüde buluşalım, der. Köprünün ortasına geldiklerinde köprünün en tepesine çıkar, ve kendisini aşağı bırakır.

Ferideddîn-i Genc-i Şeker hazretleri bunu anlatır ve şu tarihi nasihatte bulunur;

 (Ey Müslüman! Sen din gayretini bir Mecusi’den mi öğreneceksin? O dini için canından oldu. Senin gayretin nerede?) buyurur.

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Mustafa Karayel yazdı, 9 misafir olmak üzere 16 kişi beğendi, 1 yorum yapıldı.
12 May 16 14:00
Her Koyun Kendi Bacağından Asılır

Bir gün halka doğru yolu göstermek için söylediği sözlerden rahatsız olanlar, Hârûn Reşid'e gidip, Behlül Dânâ hazretlerini şikayet ederler.

"Sultanım, bizim yaptıklarımızın ona ne zararı var? Bizi kendi halimize bıraksın. Sonra her koyun kendi bacağından asılır"

Bunun üzerine Hârûn Reşîd, Behlül Dânâ'yı çağırtıp, halkın isteğini kendisine bildirdi. Behlül Dânâ, hiç cevap vermedi. Gidip birkaç koyun alıp onları kesti ve her birini bir sokağın başına astı. İnsanlar onu görüp; "Ne olacak deli işte!" dediler. Lâkin birkaç gün sonra, etler kokmaya başlayınca, yine Halîfeye koşup; "Behlül'e bir şey söyle" dediler. "Yine ne var?" "Pis kokudan bîzar olduk." Hârun Reşîd Onu çağırıp; "Ey Behlül, mahalleli senden yine şikâyetçi" dedi. "Neymiş şikâyetleri?" "Astığın koyunlar çok fenâ kokuyormuş, rahatsız olmuşlar." "Ama ben, senin dediğini yaptım." "Ne yaptın?" "Her koyunu, kendi bacağından astım." 

...............

Abdulgani Nablüsi hazretleri Hadika isimli meşhur kitabında buyuruyor ki:

Söz ve yazı ile emr-i maruf, âlimlerin vazifesidir. Kalb ile, dua ederek günah işleyene mani olmaya çalışmak da her müminin vazifesidir. El ile müdahale ise devletin vazifesidir.

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Mustafa Karayel yazdı, 5 misafir olmak üzere 12 kişi beğendi, 1 yorum yapıldı.
14 Mar 16 13:00
Eden Kendine Eder

Bir gün Eshâb-ı güzîn efendilerimiz “rıdvânullahi teâlâ aleyhim ecma’în”, Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerine şöyle sordular;

- Yâ Resûlallah! Hazret-i Alî'yi bu kadar çok seversiniz. Hikmeti nedir, muhabbetimizin ziyade olması için bize de sebebini anlatsanız.

Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri buyurdu ki,

- Alîyi çağırın!

Eshâb-ı Kiramdan biri hazret-i Alîyi çağırmaya gitdi.

Alî “radıyallahü teâlâ anh” henüz gelmemişti.

Server-i âlem peygamber efendimiz “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” eshabına dönerek buyurdu ki;

- Ey benim Eshâbım! Bir kimseye iyilik etseniz, o kimse karşılığında size kötülük yapsa, ne yaparsınız?

Dediler ki;

- Yine iyilik ederiz.

- Tekrâr size kötülük yapsa?

- Yine iyilik ederiz.

- Tekrâr size kötülük yapsa, ne yaparsınız?

-...

Eshab-ı Kiram başlarını öne eğip cevap vermediler.

O sırada hazret-i Alî efendimiz geldiler. Hazret-i Fahr-i âlem ve Resûl-i ekrem “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri buyurdu ki,

- Yâ Alî! Bir kimseye iyilik yapsan, fakat o kişi sana kötülükle mukabele yapsa, ne yapardın?

- Yâ Resûlallah! İyilik ederdim.

- Tekrâr kötülük yapsa?

- Yine iyilik ederdim.

Sultân-ı kâinât “aleyhi efdalüssalevât” hazretleri, birbiri ardınca yedi defa sordular. Yedisine de, hazret-i Alî “radıyallahü teâlâ anh” iyilik ederdim, diye cevap verdiler. Ve devam ettiler;

- O kimseye ben iyilik yaptıkça, o karşılığında bana kötülük yapsa, yine ben ona iyilik ederdim, iyilik eden de kendine eder kötülük eden de kendine eder, buyurdular.

Eshâb-ı güzîn “rıdvânullahi teâlâ aleyhim ecma’în” hazretleri dediler ki;

- Yâ Resûlallah! Hazret-i Alîyi niçin bu kadar sevdiğinizi anladık.

Eshâb-ı güzîn “rıdvânullahi teâlâ aleyhim ecma’în”, hazret-i Alîyi kıskandıkları için değil,hazret-i Alînin yüksek mertebesine ve derecesine vâkıf olmak için sormuşlardı.

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Mustafa Karayel yazdı, 3 misafir olmak üzere 11 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
29 Şub 16 13:00
Cahilin Bedeni Seyyar Bir Kabirdir

İlim ilim bilmektir,

İlim kendin bilmektir,

Sen kendini bilmezsen,

Ya nice okumaktır?

diyor Yunus Emre hazretleri ve devam ediyor maksadı öğretmek için;

Okumaktan maksat ne?

Hakkı bilmek elbette,

Kim okur bilemezse,

Hepsi kuru emektir.

..............

Zamanın birinde, yeni evlenen gencin biri, ilim öğrenme hevesiyle köyden ayrılır. Uzun bir yolculuktan sonra şehre varıp medrese ararken, işçiye ihtiyacı olan bir zenginle karşılaşır. Zengin iyi para verince, niyetini bozup onun yanında çalışmaya başlar. 20 yıl bunun yanında çalışıp, üç bin dirhem para biriktirir. Sonra köyüne dönmeye karar verir.

Yolda, konakladığı bir yerde biri, (Bende öyle bir nasihat var ki, bunu alan dünyada ve ahirette rahat eder; fakat bedeli bin dirhem) der. Adam, (Evden ilim öğrenmek için çıkmıştım, bunu öğrenemedim, bari bu nasihati alayım, kalan iki bin dirhem bana yeter) deyip, buna bin dirhem vererek, karşılığında, (Kaza ve kaderde ne varsa o olur! Kaderde olandan başkası başa gelmez) nasihatini alır. Yoluna devam eder. Başka bir konak yerinde, yine böyle biriyle karşılaşır. Bu da, (Bende öyle bir nasihat var ki, bunu alan dünyada ve ahirette rahat eder; fakat bedeli bin dirhem) diye bağırıp durur. Adam, (Bin dirheme de, bunu alayım, kalan bin dirhem bana yeter) deyip, bin dirhem de ona vererek, karşılığında, (Gönül kimi severse, güzel odur!) nasihatini alır. Yoluna devam ederken, başka bir konaklama yerinde yine birine rastlar. Bu kişi de, (Bende öyle bir nasihat var ki, bunu alan dünyada ve ahirette rahat eder; fakat bedeli bin dirhem) diye bağırıp duruyor. Adam, bu sefer kendisiyle mücadeleye başlar. Bir yandan ilim öğrenememenin acısı, diğer yandan kalan son para! Sonunda ilim öğrenme sevgisi ağır basar, tekrar çalışır kazanırım diyerek, bin dirhem de ona vererek, karşılığında, (Hoşlanmadığın, uygunsuz bir durumla karşılaştığın zaman acele etme!) nasihatini alır.

Yoluna devam eder. Yolda bir kalabalıkla karşılaşır. Yanlarına vardığında derler ki: (Şu kuyunun içinde bir deli var, yanında da bir kız var. Köyümüzün suyunu kesti. Kim içeri girerse öldürüyor. Bizi bu sıkıntıdan kurtarana, şu çömlekteki altınları vereceğiz.)

Adamın aklına birinci nasihat olan, (Kaza ve kaderde ne varsa o olur) sözü gelir. Kuyuya iner. Deli, (Sana bir soru soracağım bilirsen suyu açacağım. Bu kız mı güzel, yoksa şu kurbağa mı?) diye sorar. İkinci nasihat hatırına gelir, (Gönül kimi severse güzel odur) der. Deli, (Aferin sana! Şimdiye kadar hep, bu kız güzel dediler, bilemediler, sen bildin) der. Deli, kurbağayı sevdiği için, bu söz hoşuna gider, suyu açar. Adam da, önceki parasından çok fazla olan altınları alıp köyüne döner.

Evinin penceresinden baktığında, içeride hanımının yanında genç birini şakalaşırken görür. Hemen bıçağına sarılır. Bu sırada, üçüncü nasihat olan (Acele etme!) sözü hatırına gelir. Bıçağı gizleyerek, kapıyı çalar. Hanımı kapıyı açınca, yanındaki gence, (Bak oğlum, baban geldi) der.

..............

İlimle ilgili şu hadis-i şerifler dinimizin ilme verdiği kıymeti göstermeye yeter.

(En üstün sadaka, ilim öğrenip sonra da onu başkasına öğretmektir.) [İ. Mace]

(İlmi öğretenle öğrenenler hariç, herkes Allah’ın rahmetinden uzaktır.) [Tirmizi]

(Bir saat ilim öğrenmek, gece sabaha kadar ibadet etmekten, bir gün ilim öğrenmek, üç ay oruç tutmaktan kıymetlidir.) [Deylemi]

(Ya âlim, ya ilim öğrenen, ya dinleyen veya bunları seven ol! Sakın beşincisi olma, yoksa helâk olursun.) [Taberani]

................

Bu yazıyı yazma sebebim ise beni derinden sarsan şu şiir. İslamiyyet'in cehaletle savaşını çok veciz ifade etmiş. Buyrun;

Hak teâlâ, ilmi çok yerde övdü, Kur’ânda,

Resûlün, ilmi emr eden sözleri, meydânda.

İslâmın en büyük düşmanıdır, bil, cehâlet,

çünki, cehl mikrobunun hastalığı: Felâket!

Cehâlet olan yerden, din gider dedi, Nebî.

Dîni seven, o hâlde ilmi, fenni sevmeli!

Cennet, kılınc gölgesinde, demedi mi hadîs,

atom gücü, jet uçuşuna bu emr, pek vecîz!

İslâmın zilletine cehldir, bütün illet!

ey derd-i cehâlet, sana düşmekle, bu millet!

Bir hâle getirdin ki, ne din kaldı, ne nâmûs,

ey sîne-i islâma çöken, kapkara kâbus.

Ey biricik düşman, seni öldürmeli evvel,

sensin, bize kâfirleri, üstün çıkaran el!

Ey millet, uyan, cehline kurban gidiyorsun!

İslâm gerilikdir, diye bir damga yiyorsun!

Allahdan utan, bâri bırak, dîni elinden,

gir, leş gibi, topraklara kendin, gireceksen!

Lâkin bu sözüm de, te’sîr etmez ki câhile,

Allahdan utanmak da, olur elbet, ilm ile.

link

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Mustafa Karayel yazdı, 5 misafir olmak üzere 14 kişi beğendi, 3 yorum yapıldı.
29 Ara 15 17:00
Kâfir de Olsa Misâfire İkrâmı Emreden Bir Din

Emîr-ül mü’minîn Alî bin Ebî Tâlib “kerremallahü vecheh” rivâyet buyurmuşlardır. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” beni huzûr-u şerîflerine çağırdı. Buyurdular ki: Yâ Alî! Sen bana Hârûn aleyhisselâmın Mûsâ aleyhisselâma olduğu gibisin. Fekat benden sonra Resûl gelmez. Sana vasıyyet ederim, dinleyip, ezberlersen, şükr edenlerden olursun ve şehîd olursun. Allahü teâlâ hazretleri seni kıyâmet gününde fakîh ve âlim olarak diriltir, deyip bir çok hususu bildirdiler. Sonunda da;

Yâ Alî! Benim vasıyyetimi hıfz et. Nasıl ki ben Cebrâîl aleyhisselâmdan, O Rabbül âlemînden sübhânehü ve teâlâ hıfz etdi. Yâ Alî! Sana bu vasıyyetde evvelin ve âhırin ilmini verdim. Her kim ki bunun ile amel eylerse, dünyâda ve âhıretde selâmet üzere olur, buyurmaktadır.

Efendimizin (sallallhu aleyhi ve sellem) vasiyyetlerinden birisi şudur ki;

Yâ Alî! Kâfir de olsa, komşuna ikrâm eyle. Kâfir de olsa müsâfire ikrâm eyle.

Alemlere rahmet olarak gönderilen Sevgili Peygamberimizin nice hikmetlere mebni bu sözleri, İslamiyyetin nasıl bir din olduğunu dosta düşmana göstermektedir.

Allahü Teala'nın "habibim" dediği Sevgili Peygamberimiz böyle buyuruyor. Çünki Rabbimiz öyle emrediyor. Şöyle ki;

Ulül'azm peygamberlerden olan ve Allahü Teala'nın "halilim" dediği İbrahim aleyhisselamın misâfirperverliği ve cömertliği dillerde dolaşırdı. Misâfir olmayınca yemek yemez, bir misâfir bulmak için çok uzaklara giderdi. Bu öyle meşhur olmuştu ki kendisine Ebû'd-Düyûf "Misafir Babası" adı verilmişti...

İbrahim aleyhisselam, bir gün yine birlikte yemek için evine bir misafir arayıp bulup getirdi. Sofraya oturdular,yemeğe başlamadan evvel, Onun Mecusi olduğunu öğrenince;

-İmân edersen sana çok ikramda bulunurum, buyurdu. Israrlı tutumundan mecusinin kalbi incindi ve çekip gitti...Zira onu ısrarla evine davet eden İbrahim aleyhisselam'dı.

Allahü teâlâ, melek vasıtasıyla Hazret-i İbrahim'e buyurdu ki;

Neden onu misafir etmek için dinini değiştirmeyi şart koştun? O beni tanımadığı halde, ben onun yetmiş yıldır rızkını kesmiyorum, dedi.

Hazret-i İbrahim, çok üzüldü. Hemen koşup mecusiyi buldu;

-Demin dediklerimi unut, gel bana misafir ol, diye ricada bulundu. Mecusi şaşırmıştı. Meraklı gözlerle bakan mecusiye Hazret-i İbrahim, hâdiseyi olduğu gibi anlattı. Mecusi;

-Demek ki senin Rabbin, seni benim için ikaz etti ha? Bana nimetini karşılıksız veriyor, dedi. Ve kalbi yumuşamış bir halde;

-O halde bana dinini öğret, dedi.

Hazret-i İbrahim ona hemen zaruri dinî bilgileri öğretti. Beraberce eve gidip Allahü Teala'nın ismi şerifiyle başlayıp yemeği afiyetle yediler.

Ateşe tapan mecusi halis bir mü'min oldu.

***

Eskiden ne kadar misafirperver bir millet olduğumuza dair sayısız misaller anlatılabilir. Bunun eşsiz örneklerini sergileyen ecdadımıza ve bütün bu güzelliklerin bize ulaşmasına vesile olan bu güzel dinin Peygamberine dualar olsun! Allahü teala şefaatlerine nail eylesin. Amin!

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
29 Ara 18:22

Ellerine sağlık

Mustafa Karayel yazdı, 4 misafir olmak üzere 13 kişi beğendi, 1 yorum yapıldı.
11 Ara 15 17:00
Câbir Bin Abdullah(Radiyallhü Anh) ve Dirilen Oğulları

Cabir bin Abdullah hazretleri, Ensâr-ı kirâmın büyüklerindendir. İkinci Akabe anlaşmasında babası ile idi “radıyallahü teâlâ anhümâ”. Bedir ve Uhud’da küçük idi. Diğer onsekiz gazâda bulundu. Ömrü sonunda gözlerine perde geldi. Yezîd’in kumandasındaki ordu ile İstanbul muhâsarasında bulundu. 77 yılında 95 yaşında Medine'de vefât etti.

**

Bir gün Câbir bin Abdüllah “radıyallahü anh” Resulullah Efendimizi (sallalahü aleyhi ve sellem) evlerine davet etti. “Falan gün gelirim” buyurdu ve denilen günde Câbir bin Abdüllah’ın evine teşrîf ettiler..

Hazret-i Câbir, Resûlullah efendimizin evine teşrîfiyle o kadar sevindi ki, karşılamak için sevinçle koşarken, su tulumunu devirdi ve su döküldü. Resûlullah efendimiz içeri girip oturdu. Hazret-i Câbir’in bir kuzusu vardı. Onu hemen kesip kebâb yapmak için hâzırladı. İki oğlu vardı. Büyük oğlu küçük oğluna, “babam kuzuyu nasıl kesti, gel sana göstereyim” dedi. Kardeşini bağlayıp bıçağı boğazına sürdü. Fakat, göstereyim derken, farkına varmadan kardeşini boğazlayıp ölümüne sebep oldu...

Hazret-i Câbir’in hanımı, çocuklarının bu hâlini görünce, büyük oğlunu yakalamak için peşinden koştu. Çocuk korkusundan kaçayım derken, evin damından aşağı düşüp öldü. Kadın çocuklarının ölmesinden dolayı “feryâd edip ağlarsam, Resûlullahın üzülmesine sebeb olurum” diye düşünerek sabretti. Çocuklarının ölüsü üzerine bir kilim örttü. Hâzırlanan kebâbı pişirdi. O sırada Cebrâîl aleyhisselâm geldi ve “Yâ Muhammed! Allahü teâlâ, Câbir’e oğullarını da sofraya getirmesini söylemenizi emir buyurdu” dedi.

Resûlullah, hazret-i Câbir’e, “oğullarını da sofraya getir” buyurdu. Dışarı çıkıp hanımına “Resûlullah onların da sofraya gelmelerini istiyor” dedi. Hanımı, “Resûlullaha onların burada olmadıklarını söyle” dedi. Hazret-i Câbir durumu arz edince, Resûlullah efendimiz “Allahü teâlânın emridir. Onları muhakkak getirmen lâzımdır” buyurdu. Hazret-i Câbir tekrâr hanımının yanına varıp, “Çocuklar nerede iseler mutlaka bulmamız lâzım. Allahü teâlânın emri böyle gelmiştir” dedi. Zavallı, çâresiz hanımı ağlayarak, “Ey Câbir! Oğulcuklarımızın ne olduğunu sana söylemeye tâkatim yok” dedi. Sonra ölü yatan çocuklarının üstündeki kilimi kaldırıp, onları gösterdi. Hazret-i Câbir iki oğlunun da ölmüş olduğunu görünce, ağlamaya başladı. Evde feryâd sesleri yükseldi...

Allahü teâlâ Cebrâîl aleyhisselâmı Resûlullaha gönderip, çocukların başında duâ etmesini ve çocukları dirilteceğini bildirdi. Resûlullah efendimiz kalkıp duâ buyurdular. Ölü kalbleri dirilten o yüce Peygamberin (aleyhisselam) duası ve Allahü teâlânın izniyle ile Câbir bin Abdüllah’ın her iki oğlu da dirildi...

****

Çok mucizelere şahit olmuş ve çok hadise nakletmiş sahabe-i kiramın meşhurlarından Cabir bin Abdullah hazretlerinin şefaatlerine kavuşmak ümidiyle...radiyallahü anh...

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Mustafa Karayel yazdı, 1 misafir olmak üzere 11 kişi beğendi, 2 yorum yapıldı.
20 Kas 15 17:00
Abdullah Bin Cahş "Radıyallahü Anh"

Resûlullahın (aleyhisselatü vesselam) halası Ümeyme ile Cahşın oğludur. Zevcât-ı tâhirâtdan Zeyneb binti Cahşın kardeşidir.

Hazreti Ebû Bekir’in vasıtasıyla, Erkam’ın (radıyallahü anh) evine gelmeden önce kelime-i şehâdet getirerek ilk müslümanlardan olmak şerefine kavuştu. Hazreti Abdullah orta boylu, çok yakışıklı bir zât idi. Peygamber efendimizi pek ziyade severdi. Bu muhabbet uğrunda canını fedâdan çekinmemiş, Uhud harbinde en büyük kahramanlığı göstererek, Allahü teâlânın rızası uğrunda şehâdet şerbetini içmiştir.

Sa’d bin Ebî Vakkâs hazretleri, Uhud harbinde Hazret-i Abdullah bin Cahş'la arasında geçen konuşmayı şöyle anlattı:

"Uhud’da, savaşın çok şiddetli devam ettiği bir andı. Abdullah bin Cahş yanıma sokuldu, elimden tuttu ve beni bir kayanın dibine çekti. Bana şunları söyledi:

- Şimdi burada sen duâ et, ben "âmin" diyeyim. Sonra ben duâ edeyim, sen de "âmin" de!

Ben de, "Peki!.." dedim ve şöyle duâ ettim:

- Allahım, bana çok kuvvetli ve çetin kâfirleri gönder. Onlarla kıyasıya vuruşayım. Hepsini öldüreyim. Gâzi olarak, geri döneyim.

Abdullah bin Cahş benim yaptığım bu duâya, bütün kalbiyle "âmin" dedi. Sonra kendisi şöyle duâ etmeye başladı:

- Allahım, bana zorlu kâfirler gönder, kıyasıya onlarla vuruşayım. Cihâdın hakkını vereyim. Hepsini öldüreyim.

En sonunda bir tanesi de beni şehit etsin.

Gönlüm böyle bir duâya "âmin" demek arzu etmiyordu. Fakat, o istediği ve önceden söz verdiğim için mecbûren "âmin" dedim.

Daha sonra, kılıçlarımızı çektik, savaşa devam ettik. İkimiz de önümüze geleni öldürüyorduk.

O, son derece bahadırâne harbediyor, düşman saflarını tarumar ediyordu. Düşmana hamle üstüne hamle ediyor, şehit olmak için derin bir iştiyakla hücûmlarını tazeliyordu.

"Allah Allah!.." diye çarpışırken kılıcı kırıldı. O anda sevgili Peygamberimiz, ona bir hurma dalı uzatarak, savaşa devam etmesini buyurdu.

Bu dal bir mu’cize olarak kılıç oldu ve önüne geleni kesmeye başladı. Birçok düşmanı öldürdü."

Savaşın sonuna doğru Abdullah bin Cahş, Ebûl Hakem isminde bir müşrikin attığı oklarla arzu ettiği şehâdete kavuştu.

Şehit olunca, kâfirler, bu mübârek şehitin cesedine hücûm ederek burnunu, dudaklarını ve kulaklarını kestiler. Her tarafı kana boyandı.

Muharebe bittikten sonra, Abdullah bin Cahş’ı şehit edilmiş bulan Hazret-i Sa’d, durumu ve onun yaptığı duâyı Peygamber efendimize anlattı.

Resûlullah efendimiz de, onun duâsının kabûl edildiğini ve bu dünyada istediğine kavuştuğunu, âhırette de istediğine kavuşacağının anlaşıldığını bildirdi.

Hazret-i Abdullah bin Cahş’ı ve dayısı "Seyyidüşşühedâ" ya’nî, "Şehitlerin efendisi" Hazret-i Hamza’yı aynı kabre defnettiler.

Eshâb-ı kirâm arasında lâkabı, "El Mücâhidü fillah", ya’nî "Allah yolunun fedâisi" idi. Şehit olduğunda 40 yaşlarında idi.

Bedr gazâsı esîrleri için, Resûlullah hazret-i Ebû Bekre, Hazret-i Ömer'e ve Abdullah bin Cahş'a “radıyallahü anhüm” danışmışlardı.

İlk Müslüman olduğu yıllarda, kâfirler kendisine her türlü ezâ ve cefâyı yapmışlar bunların hepsine mukabele etmiş ve katlanmıştır. Peygamber efendimiz, kendisi için:

- Açlığa ve susuzluğa en çok dayanan ve katlananınızdır, buyurmuşlardır.

Abdullah bin Cahş hazretleri, Nahle seferine görevlendirilmiş, kendisine "Emîr-ül-mü’minîn" sıfatı verilerek İslâmda ilk tayin olunan "emîr" olmuştur.

Resûlullah efendimiz, onu emîr tayin ettiği vakit, kendisine sormuştu:

- Ey Abdullah! Dünyada en çok arzu ettiğin, özlediğin nedir?

Bunun üzerine, "Allah ve Resûlüne muhabbettir" diye arzetmiştir.

**********

" O Muhabbet" olmasa dal parçası ile savaşabilir miydi? Ve bizler; o dal parçasına kılıç gücü veren o muazzam iman uğruna, her şeylerinden vazgeçen, o büyük sahabenin elindeki o dal parçasının zerresi bir kıymete sahip miyiz? Öldükten sonra o dal parçası kadar ismimiz anılacak mı?

Allahü teala Eshab-ı Kiram'ın hakkını teslim edebilenlerden eylesin.

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
20 Kas 18:33

Âmin. Eline sağlık, pek güzel yazmışın kardeşim.

Mustafa Karayel yazdı, 1 misafir olmak üzere 12 kişi beğendi, 2 yorum yapıldı.
9 Kas 15 17:00
Hifâ Hatun (Radıyallahü Anha)

Hifa Hatun (radıyallahü anha) Ensar'dandır.. Malum, Medineli hanımlar hem güler yüzlü, hem de güzeldirler. Fakat Hifa Hatun bir başka güzeldir. Oğlu, abisi, erkek kardeşi olanlar akraba olmak için yarışır, hatta bazıları kendi beylerine ister. Hifa Hatun'un methi hızla yayılır ve çok uzaklara gider. Bırakın hekimleri, tüccarları; vezirler, sultanlar sıraya girer. Ancak o Necaşi gibi bir İmparatoru bile reddeder sadece ve sadece Allah'ın rızasını diler. Hifa Hatun, bir gün Efendimizin huzuruna çıkıp “Ey Allah'ın Resulü” der: “Bana cennete götürecek bir şeyler öğretsene” der. Server-i Kâinat “Önce evlenmen lâzım” buyururlar: Hifa Hatun büyük bir teslimiyetle boynunu büker ve “Siz kimi münasip görürseniz ben ona razıyım” der. Resulullah Efendimiz her zamanki gibi adil bir çare bulur; “Yarın sabah mescide ilk gelenle evlen” buyururlar. Bu teklif herkesin hoşuna gider, talipler erken kalkmak için tedbirler düşünür, kendilerince hazırlık yaparlar.

Bu haberi elbette Hazret-i Süheyb de duyar ama dikkate almaz. Zira o fakir ve kimsesiz biridir. Ama bakın şu işe ki o gece Allahü teâlâ bütün sahabelere derin bir uyku verir, Hifa Hatun'un talipleri gözlerine çöken ağırlığa yenilir. Resulullah Efendimiz her zamanki gibi imsak sökerken mescide gelir ve büyük bir merakla talihli sahabeyi beklemeye başlar. Nitekim mescidin eşiğinde bir gölge uzar ve Süheyb (radıyallahü anh) bir şeyden habersiz içeri girer. Resulullah Efendimiz namazdan sonra Hifa Hatunu çağırtıp neticeyi bildirir. Hazret-i Hifa büyük bir teslimiyetle “kabul” eder, zerre kadar acabası olmaz. Hazreti Süheyb o gün Medine sokaklarında dolanır durur, akşama doğru utana sıkıla konağa sokulur. Kendisi için hazırlanan muhteşem sofradan ya bir, ya iki hurma alır ve “Ya Hifa” der: “Biliyorum sen benim için bulunmaz bir nimetsin, ben ise senin için sadece mihnetim. Ben şükretsem gerek, sen sabretsen gerek. İster misin şu geceyi taat ve ibadetle geçirelim zira Efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) 'Cennette yüksek bir çardak vardır' buyurdular: Orada yalnız şükredenlerle sabredenler otururlar.”

Ve öyle de yaparlar. Cebrail aleyhisselam olup biteni Resulullah Efendimize duyurur, cennetle müjdelendiklerini anlatırlar...

Ertesi sabah Efendimiz Süheyb'e “ne mutlu size” gibilerinden bakar, “İkiniz de cennetliksiniz” der. Süheyb derhal secdeye kapanır ve “Ya Rabbi!” diye yalvarır: “O ki beni mağfiret ettin, günahlara bulaşmadan canımı al!” Allahü teâlâ bu yanık duayı kabul eder, Süheyb “radıyallahü anh” o secdeden kalkamaz... Mescidde bulunanlar ağlamaklı olurlar. Resulullah Efendimiz “Size daha şaşılacak bir şey söyleyeyim mi? Şu anda Hifa Hatun da ruhunu Hakka teslim etti” buyururlar... Cenaze namazlarını o yüce Server kıldırır, ikisini yan yana toprağa bırakırlar. Başuçlarına bir tahta çakar. Birine “şükredenlerden Süheyb” öbürüne “sabredenlerden Hifa” yazarlar.

Ruhlarına El-Fatiha...

Kaynak: link

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Mustafa Karayel yazdı, 4 misafir olmak üzere 13 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
23 Eki 15 18:00
Hazret-İ Hüseyn (Radiyallahü Anh)

Hazret-i Hüseyin “radıyallahü anh” oniki imâmın üçüncüsü

ve imâmların atasıdır. Şehîd ve seyyiddir. Hicretin dördüncü senesinde Şaban

ayının dördünde, Salı günü, Medîne'de doğdu. İsmini Resûlullah“sallallahü aleyhi ve sellem” koymuştur.

Ibni Abbâs “radıyallahü anhümâ” rivayet etmiştir;

Bir gün Eshâb-ı kirâmdan “radıyallahü anhüm ecma’în”

bir cemâ’at ile Resûlullahın “sallallahü aleyhi ve sellem” huzûrunda oturuyorduk. Bir kişi gelip, Resûlullaha “sallallahü aleyhi ve sellem” bir elma verdi. Resûlullah elmayı mübârek elinde tutuyordu. Hazret-i Hasen ve Hazret-i Hüseyn “radıyallahü anhümâ” oradaydılar ve elmaya bakıyorlardı. Serveri Kainat Efendimiz (aleyhisselatü vesselam) elmayı birine verip, diğerini mahzûn etmek istemedi.

O sırada Cebrâîl aleyhisselâm gelip,

- Yâ Muhammed “aleyhisselâm”, emret güreşsinler, hangisi gâlip gelirse elmayı ona verirsin, dedi.

Resûlullah Efendimiz, güreşmelerini emretti.

Ve güreşmeye başladılar. Resûlullah “sallallahü aleyhi ve

sellem”

_ Tut yâ Hasen, diyordu.

Ben dedim ki,

- Yâ Resûlallah, Hasen'e mi tut diyorsunuz? İşte Cebrâîl aleyhisselâm da, Hüseyn'e tut diyor, buyurdu.

Güreş uzadı ve birbirlerine gâlib gelemediler. Cebrâîl aleyhisselâm Cennetden bir elma dahâ getirdi. İkisine birer elma verip, onları sevindirdiler.

Ümmü Seleme “radıyallahü anhâ” şöyle anlatmışdır:

Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” bir gece benim

evimde idi. Dışarı çıktı ve uzunca bir müddet sonra geri

geldi. Mübârek saçları dağılmıs ve tozlara bulanmıştı. Mübârek elinde bir şey tutuyordu.

- Yâ Resûlullah! Bu ne hâldir ki, sizi böyle görüyorum, dedim.

Bu gece beni, Irak'ta Hüseyn'in ve evlâtlarından bir gurubun şehîd edileceği Kerbelâ denilen bir yere götürdüler. Onların kanını topladım, elimde tuttuğum odur, buyurdu.

Mübârek elindekini bana verdi ve bunu sakla, buyurdu. Onu aldım, kırmızı renkli bir toprak idi. Bir şişeye doldurup, ağzını sıkıca kapattım.

Hazret-i Hüseyn “radıyallahü anh” Irak seferine

çıkınca, her gün o şişeyi çıkarır, bakardım ve ağlardım. Muharrem ayının onuncu günü sabâhleyin baktım, şişedeki

toprak tâze kan olmuştu. Hazret-i Hüseyn'i sehîd ettiklerini anladım ve çok ağladım. Fakat düşmanlar karışıklık çıkarmasınlar diye kendimi zabtettim. Şehâdet haberi geldi. O gün şehîd edilmiş. Hicretin altmışbirinci senesi Muharrem ayının onunda, “aşûre” günü, Cumartesi günü idi.

Hazret-i Hüseyn “radıyallahü anh” elli yedi sene beş ay yaşadı.

Büyüklüğünü anlatan o kadar çok rivayet vardır ki satırlara sığmaz. Cennet gençlerinin efendisi şerefine nail efendimizin ciğerparesidir.

Rûm diyârı gâzîlerinden biri şöyle demiştir. Rûm ahâlisinin kiliselerinden birinde şu manâda beyti yazılı gördüm.

Nasıl umarlar sehîd edenler Hüseyni,

Yevm-i kıyâmetde dedesinden sefâ’ati.

Abdüllah bin Abbâsdan “radıyallahü anhümâ” bildirilen başka bir rivayette ise;

Resûlullahın “sallallahü aleyhi ve sellem” peygamberliğinin bildirilmesinden üçyüz sene önce, dört yüzünde yazı olan, bir taş bulundu. Bir yüzünde yazılı beyit yukarıdaki beyittir.

...........

Allahü teala şefaatlerine mazhar eyler inşaallah. Aşure gününüz mübarek olsun.

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Mustafa Karayel yazdı, 7 kişi beğendi, 2 yorum yapıldı.
16 Eki 15 14:00
Hazreti Muaviye (Radiyallahü Anh)

Hazret-i Muaviye (radıyallahü teâlâ anh), Peygamber efendimizin kayınbiraderi ve vahiy kâtibi idi. Babası, Ebû Süfyân bin Harb bin Ümeyye, annesi Hind’dir. Resulullahın zevcelerinden Habibe validemizin kardeşidir. Mekke’nin fethi günü babası ile beraber müslüman oldu. Eshab-ı kiramın büyüklerindendir.

Vahy kâtibliğine alınması, Cebrâil aleyhisselâmın bildirmesi ile olmuştur. Cebrâil’in (aleyhisselâm ) getirdiği Kur’ân-ı kerîmi ve Peygamberimiz’in ( aleyhisselâm ) mektûblarını yazardı. Peygamber efendimiz namazda rükûdan kalkarken “semi’allahü limen hamideh” okuduklarında, ön safta bulunan Hazreti Muâviye “Rabbena lekelhamd” derdi. Bunu söylemek bütün müslümanlara sünnet olarak kaldı. Hazreti Muâviye Huneyn gazâsında Resûlullah’ın önünde babası ile birlikte kahramanca çarpıştı. Tebük gazvesine katıldı, Veda Haccında bulundu.

Hazreti Ömer(radiyallahü anh), Hazreti Muâviye’ye her bakışta “Bu, ne güzel bir Arab Sultânıdır” derdi.

Hazreti Ali (radiyallahü anh) onun hakkında “Muâviye’nin hakimliğini kötülemeyeniz! O giderse başların koptuğunu görürsünüz” buyurmuştur.

Mevahib-i ledünniyye kitabında yine Hazret-i Ali efendimizin, "Muaviye, hiç mağlup olmaz", hadis-i şerifini hatırlasaydım, Muaviye ile savaşmazdım buyurduğu yazılıdır. İmam-ı Beyheki de diyor ki: Hazret-i Ali buyurdu ki, Resulullahtan işittim, "Ümmetimden bazıları, Eshabımı kötüleyecekler. Bunlar, Müslümanlıktan ayrılacaklardır", buyurdu.

Hastalığı arttıkça “Resûlullah ( aleyhisselâm ) Bana bir gömlek giydirmişti. O mübârek gömleği bu güne kadar sakladım. Bir gün kestiği tırnakları da bu şişe içine koyup saklamıştım. Vefât ettiğim zaman o gömleği bana giydiriniz. O tırnakları da gözlerime ve ağzıma koyunuz. Belki onların hürmetine cenâb-ı Hak beni affeder” dedi. Sonra da “Ben öldükten sonra cömertlik ve ihsân da kalmaz, çok kimselerin gelirleri kesilir, isteyenler eli boş döner. Keşke Zî Tûva denilen köyde bir Kureyşli olsaydım da emirlik, hâkimlik ile uğraşmasaydım” diyerek bundan üzüldüğünü açıkladı. 60 (m. 680) senesinin Receb ayında Şam’da vefât etti. Kabri Şam’dadır.

[Sava’ik-ul-muhrika] isimli kitapta İbni Hacer-i Mekki hazretleri de buyuruyor ki:

"Şüphe yoktur ki, Hazret-i Muaviye Sahabe-i kiramın nesep itibariyle büyüklerindendir. Peygamber efendimize nesep ile ve nikah ile çok yakın ve mahremleridir. Server-i âlem, Onun hilm ve sehasını meth ve sena buyurdu. Onda İslamiyet, sohbet, nesep, nikahla akrabalık şerefleri toplanmıştır ki, bunların her biri, Cennette Resulullahın yanında bulunmaya sebep olan şereflerdir. Bunlara hilm ve ilim ve Halifelik şerefleri de katılınca, kalbinde az bir safa ve sıdkı ve salahı ve imanı ve izanı olan kimse için artık bu hususta fazla anlatmaya lüzum kalmaz."

...............

Kendisiyle ilgili Efendimizin (aleyhisselaü vesselam) buyurduğu daha nice müjdeler bulunan, bildirildiği üzere Cebrail aleyhisselam'ın tavsiyesiyle vahiy katipliği yapacak kadar emin, adil, müşfik bir sahabe. Kirli kalplerinden aynaya yansıyanları kusanları insafa davet etmekten başka yapacak bir şeyimiz yok. Şefaatini bizden esirgemez inşaallah o büyük sahabe.(radiyallhü anh)

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
27 Oca 09:19

"Kirli kalplerinden aynaya yansıyanları kusanları insafa davet etmekten başka yapacak bir şeyimiz yok"

Mustafa Karayel yazdı, 1 misafir olmak üzere 11 kişi beğendi, 1 yorum yapıldı.
9 Eki 15 18:00
Ömer Bin Abdülazîz (Rahmetullahi Aleyh)

Büyük İslâm âlimi Abdullah ibni Mübârek’e “Hz. Muâviye ile Ömer bin Abdülaziz’den hangisi efdaldir?” diye soruldukda “Resûlullah’ın yanında giderken, Hz. Muâviye’nin bindiği atın burnuna giren toz, Ömer bin Abdülaziz’den yüzlerce defa daha kıymetlidir” buyurmuştur.

Ömer bin Abdülazîz, Emevi halîfelerinin sekizincisi ve Mısır valisi Abdülazîz bin Mervân’ın oğludur. 679 (H. 60) senesinde yâni hazret-i Muâviye’nin vefat senesinde Medine’de doğdu. Annesi, hazret-i Ömer’in oğlu Asım’ın kızıdır.

Döneminde; Malatya, Rumlardan yüz bin esir karşılığı satın alındı. Pireneler aşılıp, Fransa’ya girildi. Narbonne ele geçirildi. Burada güçlü üsler kuruldu. Afrika’da bütün Berberîler onun zamanında müslüman oldu. Endülüs’te nüfus sayımı yaptırıp, ülke topraklarını halka âdil bir şekilde dağıtarak güçlü bir ziraî yapılaşma te’min etti. Bu durum müslümanların İspanya’da tutunmalarını te’min etti. Ömer bin Abdülazîz’in; mûsevî, hıristiyan ve ateşperestlere gösterdiği yapıcı siyâset karşısında, onların arasında İslâmiyet geniş ölçüde yayıldı. Müslüman ve gayr-i müslim bütün teb’ası tarafından sevildi. Hak ve adaletin yayılmasında ve zulmün kalkmasında çok hizmet etti.

Menfaatperestler ve bid'at sahibi kalbi bozuk olanların tabii olarak düşmanlığını kazanan halifeyi kölesi olan hizmetçisine para karşılığı zehirlettiler ne yazık ki.

Ömer bin Abdülazîz zehirlendiğini anlayınca, kölesini çağırdı; “Ben sana hiç bir kötülük yapmadığım hâlde bu ihaneti bana niçin yaptın? Doğru söylersen seni affederim” deyince, köle yaptığına çok pişman olup, üzüldü ve ağlayarak; “Yâ emir-el-mü’minîn! Bana bin altın vermek suretiyle bu ihaneti yaptırdılar” dedi. Halîfe altınları getirterek, devlet hazînesine gönderdi. Köleyi ise affetti.

Beyt-ül mâl hususunda o kadar hassastı ki zekât verecek kimsenin bulunamadığı bir memleketin emiri olarak 2. bir gömleği yoktu. II. Ömer lakabını almıştı.

Hasta yatağında iken, yakınları; “Beyt-ül-mâl’den ailene bir şeyler vasiyet et, senden sonra onlar sıkıntıya düşmesin” dediklerinde; “Çocuklarım ya iyi, sâlih insanlardan veya kötü şerir insanlardan olacaklar. Sâlih insan olurlarsa, Kur’ân-ı kerîmin; “Ey Resûlüm! Müşriklere de ki; size karşı benim yardımcım Kur’ân-ı kerîmi indiren Allah’dır ve O bütün salihlere de yardımcıdır” meâlindeki A’râf sûresi yüz doksan altıncı âyet-i kerîmesi yetişir. Kötü insan olurlarsa, ben onları, günâh işlemeleri için para verip güçlendirmem, dedi.

Çocuklarına dönerek: Evlâdlarım! İki ihtimâl var. Ya sizi zengin edeceğim, o takdirde babanız Cehennem’e girecek. Yâhud da fakir kalacaksınız; babanız Cennet’e gidecek. Babanızın Cennet’e girmesi şartıyla fakir kalmanızı, onun Cehennem’e girmesi şartıyla zengin olmaya tercih edin. Benden sonra sakın Beyt-ül-mâl mes’ûllerini taciz etmeyin. Şunu iyi bilin ki, size verilmesini vasiyet ettiğim paranın mikdârı yirmi bir dinardır.” buyurarak akıllara durgunluk veren ve tüyler ürperten bir cevap vermiştir.

Muaviye hazretlerinin büyüklüğünü burdan anlamak yetişirse de o da başka bir makalenin konusu olsun diyelim ve Ömer bin Abdülazîz hazretlerinin altın harflerle yazılacak bir sözüyle yazımızı nihayete erdirelim;

Buyurdu ki: "Ahıretini dünya için satan, ahmaktır,

âhiretini başkasının dünyası için satan ise daha ahmaktır."

Sözlerin büyükleri, büyüklerin sözleridir. Vesselam.

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
27 Oca 09:14

“Hz. Muâviye ile Ömer bin Abdülaziz’den hangisi efdaldir?” diye soruldukda “Resûlullah’ın yanında giderken, Hz. Muâviye’nin bindiği atın burnuna giren toz, Ömer bin Abdülaziz’den yüzlerce defa daha kıymetlidir”

Mustafa Karayel yazdı, 3 misafir olmak üzere 11 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
2 Eki 15 14:00
Kasîde-İ Muhammediyye (Mevlana Halid-İ Bağdadi)

Ziyâeddîn Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî Osmânî (kuddise sirruh);

Yüzlerce/binlerce büyük âlim ve velî yetiştiren, İslâm ilimlerinin mütehassıslarından, büyük İslâm âlimi, asrının müceddididir. Bütün Anadolu, Kafkaslar, Balkanlar ve Orta Doğu’yu ilim ve feyizle dolduran büyük bir âlim ve velîdir. İslâm bilgilerinin mütehassısı, insanlara doğru yolu göstererek, hakîkî saadete kavuşturan ve kendilerine “Silsile-i aliyye” ismi verilen âlimler ve velîler zincirinin yirmidokuzuncusudur.

Vefâtında, cenâze namâzını, talebesi,“ Beş vakit namazda Ettehiyyâtü okurken Resûlullah efendimizi (sallallahü aleyhi ve sellem) baş gözüyle görmezsem, o namazımı iade ederim” diyen, büyük Osmânlı âlimi, seyyid, allâme Muhammed Emîn İbn-i Âbidîn (rahmetullahi aleyh) kıldırmıştır.

Büyük âlimlerin beyânlarına göre, zamânındaki Bağdâd ve Irâk âlimlerinin ve mutasavvıflarının, belki, asrındaki bütün ülkelerdeki âlimlerin üstünde idi.

Asıl konumuz olan "Divan"ını görenlerin hayran kaldığı söylenmektedir.

İşte onlardan bir tanesi, Medîne-i münevvereye kavuştuğu zaman, Fârisî olarak yazdığı kasîde-i Muhammediyye’nin bir kısmı ve aşk-ı Muhammedî'nin timsali.

Ey güzeller güzeli, beni sevdanla yaktın!

Görmüyor birşey gözüm, her an hülyanla aklım!

Sen “Kabe kavseyn” şahı, ben ise azgın köle,

Sana konuk olmağı, nasıl söyler bu şaşkın?

Acıyıp bir bakınca, ölü kalbler dirilttin,

Sonsuz merhametine sığınıp, kapın çaldım.

İyilik kaynağısın, dermanlar deryâsısın!

Bir damla lütf et bana, derde devasız kaldım!

Herkes gelir Mekke’ye, Kâ’be, Safa, Merve’ye,

Ben ise senin için, dağlar tepeler aştım.

Dün gece, bir rü’yâda, göklere değdi başım,

Kapındaki uşaklar, enseme bastı sandım.

Ey Câmî hazretleri, sevgilimin bülbülü!

Şi’rlerin arasından, şu beyti seçtim aldım:

“Dili aşağı sarkık, uyuz köpekler gibi,

Bir damlacık umarak, ihsân deryana vardım.”

Ey günahlılar sığınağı, sana sığınmağa geldim!

Çok kabahatler işledim, sana yalvarmağa geldim!

Karanlık yerlere saptım, bataklıklara saplandım,

Doğru yolu aydınlatan, ışık kaynağına geldim

Çıkacak bir canım kaldı, ey bütün canların canı!

Uygun olur mu söylemek, canımı fedaya geldim.

Derdlilere tabibsin, ben ise gönül hastası,

Kalb yarama deva için, kapını çalmağa geldim.

Cömerdlerin kapısına, birşey götürmek hatâdır.

Basmakla şeref verdiğin, toprağı öpmeğe geldim.

Günahlarım çok, dağ gibi, yüzüm kara, katran gibi,

Bu yükten ve siyahlıktan tamam kurtulmağa geldim.

Temizler elbet hepsini, ihsân deryandan bir damla,

Gerçi yüzüm gibi kara, amel defterimle geldim.

Kapına yüz sürebilsem, ey canımdan azîz cânân!

Su ile olmayan işler, hâsıl olur o topraktan!”

................

"Onlar" çok "büyük"ler.

Biz "küçük"lere de şefaat ederler inşaallah!

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Mustafa Karayel yazdı, 9 kişi beğendi, 1 yorum yapıldı.
11 Eyl 15 18:00
Selman-I Farisi (Radiyallhü Anh)

Resûlullah efendimizin "aleyhisselâm" eshâbının ileri gelenlerindendir. Eshab-ı kiramın büyüklerinden ve meşhûrlarından. Nübüvvet yolunun ikinci halkası. Gençliğinde Mecûsî iken, Hıristiyân rahipleri ile tanışıp, Mecûsîliği terk etti. Kiliseye girip Hıristiyân oldu. Çok ilim öğrenip âlim oldu.

Bir gün kendisini satın alan Yahûdî'nin bahçesinde, bir hurma ağacı üzerinde çalışıyordu. Sahibi, yanında biriyle konuşuyordu. Bir ara dedi ki: "Evs ve Hazrec kabîleleri helâk olsunlar. Mekke'den bir kimse geldi. Peygamber olduğunu söylüyor. Ona inanmışlar. Bu sözleri işiten Selmân, kendinden geçip, az kalsın ağaçtan yere düşüyordu. Hemen aşağı inip, o şahsa; "Ne diyorsun?" dedi. Sahibi bir tokat vurdu ve; "Neyine lâzım ki, soruyorsun, sen işine bak!" dedi.

Akşâm olunca bir miktâr hurma alıp, hemen Kubâya vardı. Resûlullah'ın yanına girip; "Sen Sâlih bir kimsesin, yanında fakîrler vardır. Bu hurmaları sadaka getirdim," dedi. Resûlullah efendimiz yanında bulunan Eshâba; "Geliniz, hurmayı yiyiniz" buyurunca, yediler. Kendisi asla yemedi. İçinden; "İşte birinci alâmet budur. Sadaka kabûl etmiyor," dedi. Eve dönüp, bir miktâr hurma dahâ alıp, Resûlullah'ın yanına gelip, "Bu, hediyedir," diyerek takdîm etti. Bu defa yanındaki Eshâbı ile birlikte yediler, "İşte ikinci alâmet budur," dedi. Götürdüğü hurma yirmi beş tâne kadardı. Hâlbuki, yinen hurma çekirdekleri bini buluyordu. Resûlullah efendimizin mucizesiyle hurma artmıştı. Kendi kendine; "Bir alâmetini dahâ gördüm," dedi. Resûlullah'ın yanına ikinci defa gittiğinde, bir cenâze defin ediyorlardı. Nübüvvet mührünü görmeyi arzû ettiği için, yanına yaklaştı. Peygamber efendimiz onun murâdını anlayıp, gömleğini kaldırdı. Mübârek sırtı açılınca, Nübüvvet mührünü görür görmez yaklaşıp, öptü ve ağladı. O anda Kelime-i şahâdeti söyleyerek Müslümân oldu. Mabeh bin Buzahşâh olan ismini, Resûlullah efendimiz, Selmân olarak değiştirdiler.

Bedr ve Uhud savaşından sonra, Medîne üzerine üçüncü defa yürüyen müşriklere karşı, nasıl bir savunma yapılması gerektiği istişâre ediliyordu. Bütün müşriklerin birleşerek hücûm ettiği Hendek savaşında, Selmân-ı Fârisî, Resûlullah "sallallahü aleyhi ve sellem" efendimize, hendek kazmak sûretiyle, savunma yapmayı teklîf etti. Onun teklîfi kabûl edilip, hendek kazıldığı için bu savaşa, Hendek savaşı denildi. Selmân-ı Fârisî, içlerinde Amr bin Avf, Huzeyfe bin Yemân, Nu'mân bin Mukarrin ile Ensârdan altı kişinin bulunduğu bir gurup ile berâber bulunuyordu. Kendisi güçlü ve kuvvetli bir zât idi. Hendek kazma işinde gâyet mâhir ve becerikliydi. Yalnız başına on kişinin kazdığı yeri kazardı.

Muhâcirlerle Ensâr arasında, Muhâcirlerden mi, yoksa Ensârdan mı meselesinde ihtilâf çıkınca, Peygamberimiz "sallallahü aleyhi ve sellem", (Selmân bizdendir, ehl-i beytdendir) buyurdu.

Selmân-ı Fârisî "radıyallahü anh" bir gün yanında misâfiri olduğu hâlde, Medâynden çıktı. Yolda karınları acıktı. Yiyecek bir şeyleri de yoktu. Orada geyikler ve kuşlar vardı. Selmân-ı Fârisî "radıyallahü anh", bir geyikle bir kuşu yanına çağırınca, ikisi de geldi. Onlara; bu kimse benim misâfirimdir. Sizi ona ikrâm etmek istiyorum, buyurdu. Geyik ve kuş hiç itirâz etmediler. Onları kesip yediler. O zât bu işe çok şaştı ve ey efendim! Geyik ve kuşu çağırdığınızda, hiç kaçmadan yanınıza geldiler, ben buna hayret ettim, dedi. Selmân "radıyallahü anh" o zamân; bunda hayret edilecek bir şey yok. Bir kimse Allahü teâlâ'ya itâat eder ve hiç günâh işlemezse, her şey ona itâat eder, buyurdu.

**********

Buyurdu ki;

Üç şey beni hayrete düşürdü. Bunlar:

1- Ölüm kendisini yakalamak üzere olduğu hâlde, dünyâlık peşinde olan kimselerin hâli.

2- Kendisi gaflete dalıp, kendini unuttuğu hâlde unutulmamış olup, hesâba çekilecek olan kimselerin hâli.

3- Rabbinin kendinden râzı olup, olmadığını bilemediği hâlde, ağız dolusu gülen kimselerin hâli.

Üç şey beni devâmlı ağlatır: Birincisi, Resûlullah'ın "sallallahü aleyhi ve sellem" vefâtı. Bu ayrılığa dayanamadım ve durmadan ağlıyorum. İkincisi, kabirden kalktığım zamân hâlim ne olur, onu bilemediğim için ağlıyorum. Üçüncüsü, Allahü teâlâ beni hesâba çektiği zamân, Cennetlik miyim, Cehennemlik miyim bilemiyorum. O zamân hâlim ne olur, bilemiyorum, onun için ağlıyorum.

Selmân-ı Fârisî "radıyallahü anh", ölüm döşeğinde yattığı vakit ağladı. Sebebini soranlara, Dünyâdan ayrıldığım için ağlamıyorum. Ancak, Resûl-i Ekrem "sallallahü aleyhi ve sellem", (Dünyâdan ayrılırken sermâyeniz bir yolcunun yol azığından fazla olmasın), buyurmuştu. İşte buna ağlıyorum, dedi. Hâlbuki öldüğü vakit bıraktığı malın kıymeti on dirhem civârında idi.

Yaşı ile ilgili çeşitli rivayetler olup, bir rivayette 33 [m. 653] senesinde Medâynde vefât etti. Vefât ettiğinde iki yüz elli yaşında bulunuyordu. Kabri Medâyn yakınlarında, Selmân-ı Pâk denilen yerdedir. Türbe ve câmi'i, Osmânlı sultânı ve Bağdâd fâtihi, dördüncü Murâd Hân tarafından yeniden inşâ edilmiştir.

*****

Zerre layık olmasak da şefaatlerini dileriz.

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Mustafa Karayel yazdı, 8 kişi beğendi, 1 yorum yapıldı.
31 Ağu 15 10:00
Osman-I Zinnureyn (Radiyallahü Anh)

Bir gün peygamber efendimiz,

Hazret-i Âişe validemizle evde oturuyordu. Hazret-i Osman (radiyallahü anh) dört deve yükü buğdayı

hizmetçileriyle fahr-i kâinata gönderdi ve hediye olduğunu bildirdi.

Hizmetçileri geri gelip dediler ki, ya efendi, resulullah (sallallahü aleyhi ve sellem) buğdayı muhacirine verdi.

Bunun üzerine dört deve yükü daha buğday gönderdi.

Resulullah onu da ensara dağıttı.

Hazret-i Osman efendimiz dört deve yükü buğday daha gönderdi.

Sevgili peygamberimiz onu da ıyali arasında taksim edip, evlerine gönderdi.

Getiren hizmetçilere,

- Osman'a kaç deve yükü buğday getirmişlerdi?, diye sordu.

Hizmetçiler,

- Oniki deve yükü, dediler.

Resulullah buyurdular ki:

- Demek ki tamamını bize gönderdi. ^Kendi için bir miktar alıkoymadı.

Mübarek ellerini kaldırıp, " Ya Rab! Osman'ın ihsanından aciz oldum. Osman'ın mükâfatından acizim ya rab. Sen Osman'a karşılığını ver!, diye dua etti. D

Derhal cebrail aleyhisselam geldi ve dedi ki:

- Ya Resulallah (aleyhisselam)! Allahü teâlâ sana selam eder.

Buyurur ki,

- Biz Osman'dan razı olduk. O'nu cennette sana arkadaş ettik. Arasat hesabını ondan kaldırdık. Sen ona mükafattan aciz isen, biz ona mükafattan aciz değiliz.

*****

Şefaatlerine nail olmak dileğiyle..

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Mustafa Karayel yazdı, 8 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
26 Ağu 15 02:00
Maymundan İbretle Cömertlik

Hindistan’da maymun avlamak için, ağzı dar, ama altı geniş büyük bir kavanozun içine muz koyup onu ağaca asarlarmış. Ucuna da bir çıngırak bağlarlarmış. Kavanozun ağzı, sadece bir el girebilecek genişlikte olmalıymış. Maymun gelir, elini kavanoza sokar, ama muzu tuttuğu zaman yumruk hâlini alan eli kavanozdan çıkmaz. Tamahından (açgözlülüğünden), muzu da bırakmaz. Muzla beraber elini kavanozdan çıkarmaya uğraşırken çıngırak çalar ve yakalanır. Hâfız-ı Şirazî hazretleri bunu anlattıktan sonra buyuruyor ki:

(İşte avucunu açmayanın eli kavanozun içinde kalır. Bırakmak istemeyen herkesin akıbeti budur. Onun için elini açarsan kavanozdan çıkarır ve kurtulursun. Yumruk yapan daima kaybeder. Açan kurtulur. Tamah edip de yumruğunu sıkan, tuzağa düşer. Ama tamahı bırakıp da, zekâtını, sadakasını veren, yani arada bir avucunu açan, yine çıkabilir. Avucunu hiç açmayanın akıbeti ise çok kötü olabilir.)

Peygamber efendimiz buyuruyor ki:

(Müslüman, Müslümanın kardeşidir, ona zulmetmez, onu sıkıntıda bırakmaz. Din kardeşine yardım edene, Allahü teâlâ yardım eder. Allahü teâlâ, din kardeşinin sıkıntısını giderenin, kıyametteki sıkıntısını giderir, bir Müslümanı sevindireni, kıyamette sevindirir.)

Harun Reşid’in oğlu Memun, oğlu Abbas’ı halife yani kendine vekil yapacaktı. Bir gün, Abbas’ın hizmetçisine yarım kuruş verdiğini görür. (Git, çarşıdan bir avuç şundan al da gel) dediğini duyar. Babası, oğluna der ki:

– Oğlum, ben ömrümde yarım kuruş diye bir şey görmedim. Sen bu parayı nereden buldun?

– Baba, para çok kıymetli, hele hele bu zamanda…

– Öyle mi? Seni azlettim, artık vekilim değilsin, sana kefil değilim ve veliaht da değilsin, kendine iş ara!

– Baba, ben ne yaptım?

– Bir insanın halife veya idareci olabilmesi için, şu üç şarta sahip olması gerekir. Bu üç şarttan birine sahip değilse, o idareci olamaz:

1- Cömert olmalı. Cimri, yönetici olamaz, idare ettiği herkesi de kendine düşman eder.

2- Merhametli ve şefkatli olmalı. Yani önce iğneyi kendine, sonra çuvaldızı başkasına batırmalı.

3- Mütevazı, alçak gönüllü olmalı. Bunun da ölçüsü şudur: Kendi arkadaşlarından ve maiyetinde çalıştırdıklarından farklı bir şey yiyorsa, onlarla beraber sofraya oturamıyorsa, o mütevazı olamaz.

Ne ibret...

Din büyükleri buyuruyor ki;

Cömertlik, vermek değildir. Cömertlik, Allah için vermektir.

Âlem-i İslam’ın başına çöken kara bulutlar, felaketler, boşuna değildir. Kur’an-ı kerimin daha ilk başlangıcında, (İnfâk edin!) yani (Verin!)buyuruluyor. İnsanoğlu cimridir, egoisttir, sanki kendi mülküymüş gibi, her şeye mutlak sahip olmak gibi bir ahmaklık iddiasındadır. Hâlbuki mülk Allah’ındır.

Tıpkı şairin dediği gibi,

Mal sahibi, mülk sahibi, hani bunun ilk sahibi?

Mal da yalan, mülk de yalan, var biraz da sen oyalan.

**********

Ahir ve akibetimiz hayrola!

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Mustafa Karayel yazdı, 3 misafir olmak üzere 12 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
19 Ağu 15 16:00
Bu Dünya Kimseye Kalmaz

Halife Harun Reşid'e Fransa kralı bir gül fidanı hediye etmişti. Harun Reşid o gül fidanına çok itibar göstererek bahçıvana verdi ve "Buna iyi bak. Bahçeye dik. Yetiştiği zaman da ilk çiçeğinden bana getir!" dedi. Bahçıvan gülü bahçeye dikti. Gül çok güzel olmuştu. Aradan zaman geçti, çok güzel bir gül açtı. Bahçıvan gülü koparmak için o tarafa doğru giderken gülün dalına konmuş bir bülbülün yanık öttüğünü görüp onu seyre daldı. "Nasıl olsa uçar, gider. Ben de ondan sonra koparırım!" dedi. Fakat yazık ki, bülbül hayli öttükten sonra gülü darmadağın etti. Bahçıvan çok üzülmüştü. Ne diyecekti şimdi padişaha? Doğru huzura çıkıp meseleyi anlattı ve üzüntüsünü bildirdi. Halife üzülmemesini söyledikten sonra "Bu dünya etme bulma dünyasıdır. Bülbüle de kalmaz, canın sağ olsun!" dedi ve bahçıvanı affetti.

Aradan bir zaman geçti. Bahçıvan bir gün o bülbülü bir yılanın yutmakta olduğunu görüp doğru halifenin huzuruna çıkarak vaziyeti anlattı: "Efendim, keramet gösterdiniz. Hakikaten dünya bülbüle kalmadı!" dedi. Padişah yine aynı sözleri tekrarlayarak "Bu dünya yılana da kalmaz. O da bir gün belâsını bulur!" dedi. Bir gün yılan bahçe sulamakta olan bahçıvanın ayaklarına doğru hücum etti. Bahçıvan yılandan daha çabuk davranıp elindeki kürekle yılanı ortadan ikiye böldü ve öldürdükten sonra halifenin huzuruna çıkıp meseleyi anlattı. Halife yine aynı şekilde "Bu dünya sana da kalmaz. Sen de bulursun bir gün belânı!" dedi. Olacak ya, bir suçundan dolayı padişah bahçıvana kızıp idamına karar verdi. Cellâtları çağırdı, bahçıvanı ellerine vererek kellesini kesmelerini söyledi. Cellâtlar bahçıvanı alıp götürdüler. Fakat hüküm infaz edilmeden önce son bir isteği olup olmadığını sordular. Bahçıvan "Var bir isteğim ama onu ancak padişaha söylerim, başkasına söylemem hiçbir mânâ ifade etmez!" deyip kendisini padişaha götürmelerini istedi. Bahçıvanın bu isteği cellâtlara garip gelse de, durumu halifeye haber verdiler. Padişah görüşmeyi kabul edip ne diyeceğini sordu. Bahçıvan "Sultanım, mesele mâlûmunuzdur. Bu dünya bülbüle, yılana ve bana kalmadığı gibi sana da kalmayacak. Sen beni ufak bir sebepten cellâtlara teslim ettin. Bu yalancı dünyanın sana kalacağını mı sanıyorsun? Dünya etme bulma dünyasıdır derler diyen sendin!" dedi ve söyleyeceğinin bundan ibaret olduğunu bildirdi. Bu hatırlatma halifeye çok tesir etmişti. "Adamı öldürüp de elime ne geçecek?" diyerek affetti.

Netice ne mi oldu?

Bahçıvana da kalmadı bu dünya…

O da göçtü bu fani alemden dar-ı bekâya..

*************

Kimseye bâkî değildir, mülk-i dünyâ sîmü zer,

Bir harâb olmuş kalbi, ta’mîr etmekdir hüner.

Buna fânî dünyâ derler, durmayıp, dâim döner.

Âdem oğlu bir fenerdir, âkıbet birgün söner!

***************

Resimdeki şiirde şöyle buyuruyor Kanuni Sultan Süleyman Han Hazretleri;

Mülk-i dünyâ kimseye kalmaz sonu berbâd olur,

Ey Muhibbî şöyle farzet kim Süleymân olmuşuz.

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Mustafa Karayel yazdı, 14 kişi beğendi, 1 yorum yapıldı.
16 Ağu 15 04:00
Hannas ve Başardığı Büyük İş!

İblis, bir gün adamlarını çağırır, (Size görev veriyorum. İçinizde en başarılı fitneci kimse, onu lider yapacağım. Benim için en makbul olanınız, fitnede en başarılı olandır. Şimdi hepiniz işlerinize dağılın) der.

İblis’in adamları bir müddet sonra geri dönüp rapor vermeye başlarlar. Biri, (Ben namazlarında şaşırttım) der, diğeri, (Ben oruçlarını bozdurdum) der, bir diğeri de, (Ben abdestlerini 30 defa aldırdım) gibi şeyler söyler. İblis, bunlara tek tek, (Tamam, geç!) der. Bir tanesi gelip, (Ben karıyla kocanın arasını açtım. Önce aralarına bir kıskançlık, güvensizlik soktum. Ondan sonra, her gün en ufak meselede münakaşa ettirdim. Şimdi ikisi ayrıldılar, birbirlerine düşman oldular) der. İblis de çok beğenir, onu alnından öpüp (Aferin, en büyük işi başardın, bundan sonra diğer işleri de nasıl olsa bozulur) der.

Din büyükleri "Hannâs’ın vazifesi, aile arasında, kardeşler arasında, akraba arasında, iş yerinde, birbirini seven insanlar arasında geçimsizliğe sebep olmaktır. Yani İblis, ara bozmak için, Hannâs isminde birini görevlendirmiştir" buyuruyor.

İşte onun için Nas sûresinde mealen buyuruluyor ki:

(De ki: “Ben insanlardan ve cinden, insanın gönlüne vesvese veren, Hannâs denilen şeytanın şerrinden, insanların Rabbi, insanların meliki, insanların mabudu olan sana sığınırım Yâ Rabbi!”)

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
16 Ağu 07:07

Güzel yazı. Yalın, bilgilendirici, sürükleyici.

Mustafa Karayel yazdı, 9 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
5 Ağu 15 16:00
Adâlet Ne Mubârek Nesnedir

Emîr-ül mü’minîn Ömer bin Hattâb “radıyallahü teâlâ anh” hazretleri halîfe olduğunda, Hâlid bin Velîd “radıyallahü teâlâ anh” serasker, yani başkomutan idi. Onu azledip, Sa’d bin Ebî Vakkâs “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerini onun yerine serasker tayîn etti. Bir zemân sonra, Sa’d “radıyallahü teâlâ anh”, Kûfede bir saray yaptırmak istedi. Saray yapacağı arazinin bir tarafı mecûsînin evine bitişikti. Sa’d “radıyallahü teâlâ anh”, mecûsîyi çağırıp,

- O evi bana sat, dedi.

Sa’d hazretleri çok para verdiği hâlde, mecûsî satmadı. Orada bulunanlar dediler ki;

- Bu mecûsiye bu kadar ricâ etmeye ne lüzûm var. Sen o evi al, ona ücretini ver.

Mecûsî bunu işitince içini bir korku kapladı. Eve varıp, hanımına durumu anlattı. Hanımı dedi ki,

- Onların bir emîrleri var. Ona emîr-ül mü’minîn Ömer diyorlar. Git ona, Sa’dı şikâyet et. O emr buyurur, Sa’d elini senin üzerinden çeker.

Mecûsî, Kûfe'den Medîne-i Münevvereye vardı. Emîr-ül mü’minîn sarayını aradı sordu. Dediler ki sarayı filan yoktur. Kendisi dışarıya, sahrâya çıktı. Mecûsi de diğer emirler gibi şehir dışına avlanmaya gitti diye düşündü. Şehir dışına doğru çıkıp, maiyetiyle dolaşan emîrin emaresi toz bulutu hangi taraftan yükselecek diye gözetlemeye başladı.

Hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” ise, kamçısını başının altına koymuş, toprak üzerinde uyuyordu.

Mecûsî Hazret-i Ömer "radiyallahü anh"ı gördü, fakat onun Emîr-ül mü’minîn olduğunu bilmiyordu. Uyandırdı ve dedi ki,

-Emîr-ül mü’minîn hangi tarafa gitmiştir?

Hazret-i Ömer buyurdu ki;

- Onu niçin soruyorsun [ne yapacaksın] ve ne isteyeceksin?

- Ona şikâyete geldim. O'nun komutanı evimi kasten ve cebren elimden almaya kalktı.

Hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” oradan kalkıp, se’âdethânelerine geldiler. Hizmetçiye buyurdular ki,

- Bir parça kâğıt getir, Sa’d a bir nâme yazacağım.

Hizmetçi aradı, kâğıt bulamadı. Buyurdular ki;

- Bir parça deri de olur, getir.

Hizmetçi bulamadı. Buyurdular ki;

- Bir parça kemik getir.

Hizmetçi bir koyun küreği bulup, getirdi.

Üzerine (Bismillâhirrahmânirrahîm. Yâ Sa’d! Bu nâme sana erişdiği vakit hasmını hoşnut et. Veya kalkıp huzûruma gel!) diye yazdı.

O kürek kemiğini mecûsîye verdi. Mecûsî aldı kemiği, evine geldi. Hanımı dedi ki;

- Ne yaptın? Dedi ki;

- Bu kadar yol teptim, o kadar meşakkat çektim, elime bir parça kemik verdiler.

Hanımı dedi ki,

- Mâdem ki getirdin, götür arz et. Bakalım ne diyecek?

Mecûsî sarayın kapısına geldi. Sa’d hazretleri namazını kılıp, saray kapısında oturmuş, halk ta etrafında toplanmıştı. Mecûsî hiç bir şey demeden Sa'd hazretlerinin karşısına kemiği gösterecek şekilde oturdu. Sa’d hazretlerinin gözü kemiğe iliştiğinde ve yazının Emîr-ül mü’minîn Ömer “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerinin yazısı olduğunu anladığında, beti benzi sarardı, telaşla dedi ki;

- Ne istiyorsan bana söyle. Beni Emîr-ül mü’minîn Ömer “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerinin huzuruna çıkarma. Ben Ömerin siyâsetine(adâletine) tâkat getiremem.

Bu sözleri duyan mecûsînin aklı başından gitti, düşüp bayıldı. Ayıldığında dedi ki,

- Yâ Sa’d! Bana islâmı anlat.

Mecûsî hemen müslüman oldu. Evini, gönül rızası ile bağışladı. O mecûsîye sordular;

- Senin Müslüman olmana sebep nedir?

Dedi ki;

- Bunların emîrlerini gördüm. Bir köhne hırka örtünmüş, ayağında iç donu yok, kamçısını başının altına koyup, derviş sûretinde toprak üzerinde uyuyordu. Fakat o kadar siyâset (adâlet) ve heybet sahibiymiş ki, O'nun halkın gönlüne yerleşmiş olduğunu gördüm. Kendi kendime dedim ki, bu dine sahip böyle bir emîr varsa onun dini mutlaka hak dindir.

***

Sa’d bin Ebî Vakkâs “radıyallahü teâlâ anh” hazretleri ilk müslüman olanların yedincisi ve aşere-i mübeşşeredendir. Yani dünyada iken cennetle müjdelenen on sahabîden biridir. Ayrıca Sa’d bin Ebî Vakkas hazretleri, Peygamberimize annesi tarafından dayı olurdu. Bunun için Peygamberimiz ona “Bu benim dayımdır. Böyle bir dayısı olan varsa bana göstersin” diyerek iltifatlarda bulunurdu.

***

Şefaatlerine mazhar olmak temennisiyle..

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Mustafa Karayel yazdı, 10 kişi beğendi, 2 yorum yapıldı.
30 Tem 15 10:00
İngilizler ve İslamiyyet

İngilizlerin bütün İslâm âleminde ta’kîb etdikleri siyâsetin temeli ve aslı şu üç kelimedir. (Parçala, hâkim ol ve dinlerini imhâ et.)

Bu siyâsetin îcâb etdirdiği hiç bir şeyi yapmakdan çekinmemişlerdir. Hindistânda da ilk işleri, kendilerine hizmet edecek kimseler bulmak oldu. Bu kimseleri kullanmak sûreti ile fitne ateşini yavaş yavaş yakdılar. Bunun için, müslimânların hâkimiyyetinde yaşayan hindûları kullandılar. Müslimânların adâleti altında yaşayan hindûlara, Hindistânın hakîkî sâhiblerinin hindûlar olduğunu, müslimânların hindû tanrılarını kurban etdiğini, buna mâni’ olmak lâzım geldiğini telkîn etdiler. Hindûları kendi saflarına geçirdiler. Onlardan paralı askerler istihdâm etdiler. Böylece, Kraliçe Elizabetin emr etdiği ordu kurmak işi teşekkül ederken, hindû cehâleti ile İngiliz İslâm düşmanlığı ve para hırsı da birleşdirilmiş oluyordu. Müslimân vâlîlerle hindû mihrâcelerin araları açılarak harbler çıkarıldı. Müslimânlar içerisinde za’îf i’tikâdlı kimseler satın alındı. Kendisi bir kaç kerre kral nâibi ve (Hindistân teşkîlâtı) a’zâsı olan meşhûr İngiliz Sir John Strachey müslimânhindû düşmanlığı husûsunda diyor ki: (Hâkim olmak ve tefrîka sokmak için, yapılacak her şey, hükûmetimizin siyâsetine uygundur. Hindistândaki siyâsetimizin en büyük yardımcısı, burada yan yana iki düşmanın bulunmasıdır). Bu düşmanlığı büyüten İngilizler, 1164 [m. 1750] senesinden 1287 [m. 1870] senesine kadar, devâmlı hindûları desteklediler ve onlarla berâber büyük müslimân katl-i âmları yapdılar.

1858 senesinde başlayan müslimân hindû çarpışmaları büyüyerek devâm etdi. Hindûları müslimânların üzerine saldırtır, sonra da oturur neş’e ile seyr ederlerdi. 1990 senesinde de, sırpları Bosnada müslimânlar üzerine saldırtdılar.

Hindistânda hiç bir sene geçmemişdir ki, inek kurban etmek sebebi ile kanlı olaylar ve yüzlerce, binlerce müslimânın öldüğü fitneler zuhûr etmiş olmasın. Bu fitneyi körüklemek için, müslimânlar arasında bir tarafdan inek kesmenin 7 tâne koyun kesmekden dahâ efdal olduğunu yaydılar. Diğer tarafdan da, hindûlar arasına, inek tanrılarını ölümden kurtarmanın çok sevâb olduğunu yaydılar. Bu fitneleri Hindistândan çekildikden sonra da devâm etmişdir.

Hindûların, kendilerine karşı yavaş yavaş baş kaldırdıklarını görünce, 1287 [m. 1870] den sonra da, müslimânları hindûlara karşı desteklemeğe başladılar. Kılıç ile cihâdın farz olmadığını söyleyen, İslâmiyyetin harâm kıldığı şeylere halâl diyen, dîni ve îmânı değiş- dirmeğe çalışan, müslimân ismini taşıyan, Ehl-i sünnet düşmanları yetişdi. Sir Seyyid Ahmed, Gulâm Ahmed Kâdıyânî, Abdüllah Gaznevî, İsmâ’îl-i Dehlevî, Nezîr Hüseyn Dehlevî, Sıddık Hasan hân Pehûpâlî, Reşîd Ahmed Kenkühî, Vahîd-üzzemân Haydar âbâdî, Eşref-Alî Tehânevî ve şâh Abdül’azîzin torunu Muhammed İshak bunlardandır. Bunları destekleyerek, yeni yeni bozuk fırkaların zuhûrunu sağladılar. Müslimânların bu fırkalara uymaları için çalışdılar.

***

Son üç asrda, Türk ve İslâm âlemi, nerede bir ihânete uğramışsa, bunun altında mutlaka İngiltere vardır.

İngilizler hakkında, efrâdını câmi’, ağyârını mâni’ en güzel ta’rîfi yapmış olan, Seyyid Abdülhakîm Arvâsî “rahmetullahi aleyh” şöyle buyurmuştur.

“İslâmın en büyük düşmanı İngilizlerdir. İslâmiyyeti bir ağaca benzetirsek, başka kâfirler, fırsat bulunca, bu ağacı dibinden keser. Müslimânlar da, bunlara düşman olur. Fekat, bu ağaç bir gün filiz verebilir. İngiliz böyle değildir. Bu ağaca hizmet eder. Besler. Müslimânlar da, onu sever. Fekat, gece kimse anlamadan köküne zehr sıkar. Ağaç öyle kurur ki, bir dahâ süremez. Vah vah çok üzüldüm, diyerek müslimânları aldatır. İngilizin, İslâma böyle zehr salması demek, para, mevkı’ ve kadın gibi, nefsânî arzûlar karşılığında satın aldığı yerli münâfıkların, soysuzların elleri ile, İslâm âlimlerini, İslâm kitâblarını, bilgilerini ortadan kaldırmasıdır.”

Ve fakat…

İngilizler, ne kadar çalışırlarsa çalışsınlar, hakîkî müslimân olan Ehl-i sünneti yok edemiyecekler, kendileri yok olacaklardır. Çünki, Allahü teâlâ, İsrâ sûresinin 81. ci âyetinde, bozuk yolda olanların da zuhûr edeceklerini, fekat hak yolda olanların karşısında, bunların mağlûb olarak, yok olacaklarını müjdelemekdedir.

İngiliz Casusunun İtirafları kitabından derlenmiştir./ link

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Mustafa Karayel yazdı, 1 misafir olmak üzere 9 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
21 Tem 15 10:00
Dıhye-İ Kelbi (Radiyallahu Anh)

Eshâb-ı kiramın büyüklerinden ve sima olarak en güzellerinden. İsmi; Dıhye bin Halife bin Ferve bin Fedâle bin Zeyd bin İmrü’l-Kays bin Hazrec olup, Dıhyet-ül-Kelbî diye meşhûr olmuştur. Doğum yeri ve târihi bilinmemektedir. 50 (m. 670) senesinde vefât etti.

Dıhye-i Kelbî ( radıyallahü anh ) ticâretle meşgûl olup, çok zengindi. Kabilesinin reîsiydi. Müslüman olmadan önce de Resûlullahı ( aleyhisselâm ) severdi. Ticâret için Medine’den ayrılıp her dönüşünde Resûlullahı ( aleyhisselâm ) ziyâret eder ve hediyeler getirirdi. Fakat Peygamberimiz ( aleyhisselâm ) bunlara kıymet vermez ve “Yâ Dıhye eğer beni memnun etmek istiyorsan îmân et. Cehennem ateşinden kurtul” buyurur, O’nun îmân etmesini isterdi. Dıhye ise zamanı olduğunu söylerdi. Peygamberimiz ( aleyhisselâm ) onun hidâyet bulması için duâ ederdi.

Bedir gazâsından sonra bir gün Cebrâil (aleyhisselâm) Dıhye’nin îmân edeceğini Resûlullaha ( aleyhisselâm ) haber vermişti. Îmânla şereflenmek için huzûr-u se’âdetlerine girince Resûlullah ( aleyhisselâm ) üzerindeki hırkasını Dıhye’nin oturması için yere serdi. Dıhye-i Kelbî, Resûlullaha ( aleyhisselâm ) hürmeten Hırka-i Seâdeti kaldırıp, yüzüne gözüne sürdükten sonra başının üzerine koydu. Resûlullahın ( aleyhisselâm ) duâları bereketiyle kalbinde îmân nûru doğmuş ve öylece Resûlullaha ( aleyhisselâm ) gelmişti.

Cebrâil (aleyhisselâm) çok defa Resûlullahın ( aleyhisselâm ) huzûruna O’nun sûretinde gelirdi. Resûlullah ( aleyhisselâm ) Benî Ümeyye’den üç kimseyi üç kimseye benzetti ve buyurdu: “Dıhyet-ül-Kelbî, Cebrâil’e (aleyhisselâm); Urve bin Mes’ûd-es-Sekâfî Îsâ’ya (aleyhisselâm) Abdül üzzi ise Deccâl’a benzer.”

Yine bir gün Cebrâil (aleyhisselâm) Hazreti Dıhye sûretinde Resûlullaha ( aleyhisselâm ) geldi. Bu sırada Resûlullah ( aleyhisselâm ) Mescid-i Nebî’de bulunuyordu. Daha çocuk yaşta olan Hazreti Hasan ile Hazreti Hüseyin de mescidde oynuyorlardı. Dıhye’yi ( radıyallahü anh ) görünce hemen ona doğru koştular. Cebrâil’i (aleyhisselâm) Dıhye zannedip yanına vardılar ve ceplerine ellerini sokup, bir şeyler aramaya başladılar. Resûlullah efendimiz ( aleyhisselâm ) buyurdu ki; “Ey kardeşim Cebrâil? Sen benim bu torunlarımı edebsiz zannetme. Onlar seni Dıhye sandılar. Dıhye ne zaman gelse hediyye getirirdi. Bunlar da hediyelerini alırlardı. Bunları öyle alıştırdı.” Cebrâil (aleyhisselâm) bunu işitince üzüldü. “Dıhye bunların yanına hediyesiz gelmiyor da, ben nasıl gelirim” dedi. Elini bir uzattı Cennetten bir salkım üzüm kopardı Hazreti Hasan’a verdi. Bir daha uzattı, bir nar kopardı Hazreti Hüseyin’e verdi. Hasan ve Hüseyin ( radıyallahü anh ) hediyelerini alınca Dıhye zannettikleri Cebrâil’in (aleyhisselâm) yanından uzaklaştılar ve Mescid-i Nebevî’de oynamaya devam ettiler. Bu sırada mescidin kapısına, ak sakallı, elinde baston, toz toprak içerisinde beli bükülmüş ihtiyâr bir kimse geldi. “Yavrularım günlerdir açım, Allah rızası için yiyecek bir şey verin” dedi. Hazreti Hasan ile Hüseyin, biri üzümü diğeri de narı yiyecekleri sırada bu ihtiyârı böyle görünce, hemen yemekten vazgeçip ihtiyâra vermek için mescidin kapısına doğru yürüdüler. Tam verecekleri sırada Cebrâil (aleyhisselâm) gördü: “Durun, vermeyin o mel’ûna! O şeytandır. Cennet ni’metleri ona haramdır” buyurarak şeytanı kovdu.

*

Dıhye ( radıyallahü anh ) Medine’de dahi sokakta gezerken, Resûlullah’ın ( aleyhisselâm ) emriyle yüzünü örterdi. Yoksa kolay kolay kimse gözünü ondan ayırmazdı. Eshâb-ı kiram (aleyhimürrıdvan) Dıhye’yi ( radıyallahü anh ) gördükleri zaman Dıhye mi yoksa Cebrâil mi olduğunu anlayamazlardı.

Dıhye-i Kelbî Rumca’yı iyi bilirdi. Resûlullah ( aleyhisselâm ) onu Bizans’a Sefir olarak gönderdi. Bu hicretin yedinci yılı (m. 629) Muharrem ayında oldu. (Hicretin altıncı yılı Zilhicce ayında olduğu da rivâyet edilmiştir). Resûlullah ( aleyhisselâm ) Bizans Kayseri Herakliüs’u İslâm’a davet için bir mektûb yazdırdı. Bu mektûbu yazdırdığı zaman Eshâb-ı kiramdan bazıları, “Yâ Resûlallah! Rum taifesi mührü olmayan bir mektûbu okumazlar” dediler. Bunun üzerine Resûlullah ( aleyhisselâm ) emretti. Gümüşten bir mühür kazdırıldı. Mührün üzerinde üç satır yazı yazılı idi. Birinci satır Muhammed, ikincisi Resûl, üçüncü satır da Allah idi. Mektûbu bu mühürle mühürledi ve Dıhye’ye ( radıyallahü anh ) verdi.

**

Resûlullahın ( aleyhisselâm ) Bedir gazâsı dışındaki, bütün gazvelerine iştirâk eden Dıhye ( radıyallahü anh ); Hazreti Ebû Bekir’in hilâfeti zamanında Suriye seferine katıldı. Hazreti Ömer zamanında Yermük savaşında bulundu. Şam seferlerine katıldı. Şam’ın fethinden sonra oraya yerleşti ve Muzze’de oturdu. Hazreti Muâviye zamanında Şam’da 50 (m. 672)’de vefât etti.

***

Şefaatlerine mazhar olmak nasib eyle ya Rabbi!

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.