Türkiye Aktivitesi
461 ziyaret
1 online
Lagari Alıntılar
Hakkında henüz bir şey yazmadı.

Türkiye Puanı

412 puan Turkuaz Kalem

Derecesi

28 [Toplam 1578 kişi]

Türkiye
Tümü(6)
Pinledikleri(0)
Lagari Alıntılar yazdı, 16 misafir olmak üzere 17 kişi beğendi, 1 yorum yapıldı.
31 Ara 16 22:00
Evren 11 Boyutlu mu?
e370aaff0d5d30b08b6972c3b5385a3d1483210584

e370aaff0d5d30b08b6972c3b5385a3d1483210584

Sicim teorisi, kuantum (mikro) ile kütle çekim (makro) teorilerini birleştirmişti, ancak kütle çekimini tam olarak açıklayamıyordu. Çünkü evrendeki 4 temel kuvvetten biri olan kütle çekim (yer çekimi), diğer kuvvetlere göre çok zayıftı ve neden olduğu bilinmiyordu.

Bu sorunun cevabı sicim teorisinin temellerinde arandı ve sonunda bir çözüme ulaşıldı: "farklı evrenler" kütle çekimini zayıflatıyordu. Bir yandan algılayamadığımız 7 boyutun olduğunu öğrenmek, diğer yandan başka evrenlerin varlığını kabul etmek insanlar için zordu. Ancak matematiksel denklemler ve fiziksel yorumlar, kaçınılmaz olarak açığa çıkan bu gerçeğe işaret ediyordu: 11 boyutta çoklu evrenler.

Fiziğin çoklu evrenler ya da paralel evrenler dediği gerçeğe, eskiler “evren içre evrenler” diye önceden işaret etmişlerdi. Teoriye göre bizim dışımızda çok sayıda evren var ve bunlar da bizim evren gibi sicimlerin oluşturduğu zarlardan (membranlardan) oluşuyor. Bu olayı, bir küvetteki baloncuklar gibi düşünün. Çok sayıda farklı boyutlarda baloncuklar var, her bir baloncuk başka bir evren demek. peki kaç tane evren var? Bu sorunun net cevabı yok, ancak teoriye göre binlerce, milyonlarca hatta sonsuz sayıda paralel evren olabilir.

Evrenimizde ışık hızını geçmek pratikte mümkün değil. Ancak denklemlere göre bu hız aşıldığında kütle sanallaşıyor (soyutlaşıyor). Madde soyut olunca, enerji de soyut olacak, bu da o evrendeki kütle enerji tüketmeyecek, üretecek demek (negatif entropi). Bunun anlamı, zaman oku tersine işlediği için bu evrenlerde zaman tersine akabilir ya da durmuş, yani sonsuz/ebedi olabilir demek. Evrenimizde yaşaması mümkün olmayan bu sanal (soyut) yapılar, diğer boyutlardaki başka evrenlerde varlık gösteriyor olabilir (takyonlar?). Yani maddenin, enerjinin, mekanın, uzayın ve zamanın bizimkine hiç ama hiç benzemediği evrenlerden (alemlerden) bahsediyoruz!

Teoriye göre, bulunduğumuz evrenden diğer evrenlerin bulunduğu uzaya/evrene geçmek normal şartlarda mümkün değil. Benzer şekilde, yine normal şartlarda 11 boyutlu hiper uzaydaki diğer evrenlerle bizim iletişim kurmamız mümkün değil.

Hawking’e göre beynimizdeki hiçbir şey, bir bütünden bağımsız olarak gerçekleşmiyor. Çünkü her şey birbirine bağlı sicimlerden oluşuyor. Birinin kötü haberini daha bize söylenmeden hissetmek ya da bir şeyin daha gerçekleşmeden içimize doğması da aslında bununla ilgili. Bizim dünyamız ve evrenimiz de sicimlerden oluşuyor, diğer evrenler de ve hepsi 11 boyuttaki, süper bir sicim (büyük zar) içinde.

Daha da ilginç olan, diğer boyutlardaki tüm evrenlerin 11. boyuta doğru hareket ettiği ve 11.boyuttan diğer tüm evrenlerin görülebildiği. Yani boyutlardan bağımsız, soyut ya da somut olan ne varsa, her şey bir şeye doğru meyil ediyor ama bir şey zaten her şeyin içinde.

Bu bölümü graudy’nin bir sözü ile bitirelim: “evren, gerçeğin dış ve görünen yüzüdür. gerçek ise evrenin iç ve görünmeyen yüzü...”

d022a609b453ed21bd09d9eb243619df1483210598

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Lagari Alıntılar yazdı, 28 misafir olmak üzere 32 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
12 Ara 16 22:00
Sicim Teorisi
3230266d7b5cca0f39e28efbeedf6eb91481568988

3230266d7b5cca0f39e28efbeedf6eb91481568988

Einstein’ın teorisi gezegenler, yıldızlar, karadelikler gibi dev boyuttaki şeylerin mekanizmasını açıklıyor ama kuantumu açıklayamıyordu.

Kuantum teorisi de, atomaltı parçacıkların davranışlarını, tabuları yıkan bir anlayışla açıklıyor ama konu makroya geldiğinde duruyordu. Her 2 teori de ispatları yapılmış, bilim çevrelerince kabul görmüş çok önemli, devrim niteliğindeki teorilerdi ama sanki bir şey eksikti. Evreni tamamen kapsayan, her şeyin açıklamasını bilimsel olarak yapan, mikro ve makroyu birleştiren başka bir teoriye ihtiyaç vardı. Bu noktada karşımıza stephen hawking çıktı ve “herşeyin teorisi” olarak da bilinen m-teorisini ya da sicim (tel) teorisini geliştirdi.

Hawking, bu teoriyle makro boyutu açıklayan Einstein’in teorisi ile mikro boyutu açıklayan kuantum teorisini tek teoride birleştiriyordu. Bu teorinin özünde, atom altı parçacıkların nokta şeklinde maddesel değil, sürekli titreyen tel (sicim) gibi olduğu kabulü vardı. buna göre, evrendeki istisnasız her şeyin özünde enerji vardı ve her şey hareket halinde, çok çok küçük boyutlarda sürekli titriyordu.

Herşeyin özünde enerji olduğunu bilim yakın zamanda keşfetti, ancak spiritüel açıdan durum farklı. çünkü bazı dinlerin temelinde bu var. Mesela, budizm'de her şeyin temelinde enerji vardır. Nirvanaya giden yolun en temeli “boşluk"tur, bu boşluğun özü ise enerjidir. antik mısır’da da benzer durum var. mısırlılar, her şeyin temelinde "çekirdek" dedikleri titreyen şeyler olduğunu düşünürlerdi. Kabala’da da durum farklı değil. Kabala inancının temelinde “ışık” vardır, ancak bildiğimiz anlamda değil, tanrı’nın "sınırsız ışığı"dır. islam’da ise tasavvuf anlayışında benzer durum var. İbn-i Arabi’nin her şeyin özü dediği cevher-i ferd, titreyen tel (sicim) ile aynıdır. Tasavvufa göre, cevher-i ferd ilk olarak herşeyin başı olan elif harfinde başlar, önce harfi, sonra kelimeyi ve kainatı oluşturur.

Enerji konusuna devam edelim ancak bunlar bilimsel olarak kanıtlanmadı. Meşhur bilim adamı Nikola Tesla şöyle demişti: evrenin sırlarını öğrenmek istersen herşeyi enerji, frekans ve titreşim olarak düşün! Tesla’ya göre evren büyük bir titreşimden (enerjiden) başka bir şey değildi ve bizler de bu titreşimin küçük birer yansımalarıydık ve biz dahil canlı cansız her şey, düşüncemiz bile bir tür enerjiydi (telepati?) ve her şeyin ama her şeyin özünde enerji vardı

Tesla’nın bu düşüncesine benzer şekilde, insanın ve evrenin bir tür enerji olduğunu farklı inançlar farklı tanımlamalarla anlatmıştı. Buna göre, insan bedeninin çevresinde, sıradan insanların göremeyeceği bir tür enerji alanı ya da meşhur tabirle "aura" var! Üstelik aura sadece insanlarda değil, canlı cansız herşeyin etrafında var ama canlılardaki hareketli, cansızlardaki sabit. Bu enerji alanı ya da auranın ismi değişiyor. Hintlilerde prana, çinlilerde çi, kabala’da nifiş diye geçiyor. Biz ise "nur" diyoruz.

Sonuç olarak, sicim teorisine göre her şeyin özü titreyen çok küçük sicimlerdir. Yani katı sandığımız şeyler bile çok çok küçük boyutlarda, sürekli titreyen bir tür enerji yumağından (sicimden) oluşur. bu sicimlerin boyutu o kadar küçük ki, bir sicimin bir atomun büyüklüğüne oranı, bir atomun bütün güneş sistemi’ne olan oranına eşit!

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Lagari Alıntılar yazdı, 20 misafir olmak üzere 22 kişi beğendi, 1 yorum yapıldı.
4 Ara 16 18:00
Karanlık Madde ve Karanlık Enerji
38652e4a1d1dc9d0d98ae653ba0eb6b81480858103

Karanlık madde ve karanlık enerji ile devam edelim. Bu konular doğrudan değil, dolaylı yoldan uzay/zaman yolculuğu ile ilgili ve çok soruluyor. İnsanoğlu antik çağlardan beri evrenin boş olmadığını, göremediğimiz sıvılar/gazlarla kaplı olduğunu düşündü ve farklı isimler verdi.

Bilim ilerleyip, teknoloji geliştikçe bu konudaki bilimsel çalışmalar arttı, ancak öne sürülen yeni teoriler/görüşler ciddiye alınmadı. Ancak 70’li yıllarda ilginç bir gözlem yapıldı. Bir galaksinin etrafındaki bazı yıldızların olması gerekenden daha hızlı döndüğü görüldü. Hesaplar, simülasyonlar tekrarlandı ancak yıldızların dönme hızı, normalden daha fazlaydı. Bir şey, "bir kuvvet" onları hızlandırıyordu. Bu kuvvetin ne olabileceğine dair fikir yoktu, çünkü görünürde hiç bir cisim yoktu. Teleskoplar göstermiyor, sanki bir yerde saklanıyordu. İşin içinden çıkılamayınca bu cismin, ışık yaymayan, görünmeyen ancak kütle çekimi olan “karanlık bir madde” olabileceği öne sürüldü. Teoriye göre, yıldızlar bu görünmez maddenin yanından geçerken kütle çekiminin etkisine kapılıyor ve böylece daha da hızlanıyorlardı. Bilim kadını Vera’nın nobel’e layık bu tespiti, uzun yıllar kabul görmedi, ta ki 10 yıl önceye kadar. 2006’da ilk somut verilere ulaşıldı.

38652e4a1d1dc9d0d98ae653ba0eb6b81480858103

[Karanlık madde görünmezdir. Özel bir görüntüleme efekti ile (gravitational lensing), yüzük şeklindeki karanlık madde şekildeki galaksi kümesinde mavi renkte görünmektedir.]

Karanlık maddenin varlığı keşfedildikten sonra bu defa bilim insanları evreni yeniden modellediler, ancak hala eksik bir şeyler vardı. Tahmin ve hesaplara göre evrenin çok küçük bölümünü görebildiğimiz madde, biraz fazlasını göremediğimiz madde oluşturuyordu. Geri kalan? Geri kalan eksik kısım için tekrar evrene bakıldı. evren sürekli genişliyordu, üstelik bu genişleme yavaşlamıyor, aksine hızlanıyordu. Evrenin giderek artan bir hızla genişlemesi akla şu soruyu getirdi: Galaksileri hem dağılmadan tutan, hem de onları iten bir şey mi var? Bu sorunun cevabı, "galaksiler arasında elastik, görünmeyen bir ağ, bir enerji var" olarak verildi ve buna "karanlık enerji" denildi.

bbf4f0d5187efa7a50e09d2e394be02f1480858129

[Diyagram, karanlık enerji yüzünden ivmelenen bir hızla genişleyen evreni temsil etmektedir. Fizikçilere göre genişlemedeki hızlanmanın sebebi galaksileri birbirinden uzaklaştıran kuvvettir.]

Karanlık madde ile karanlık enerji arasında bir bağ var mı, henüz bilinmiyor. bunların nasıl olduğu, yapıları vs de bilinmiyor. Karanlık maddenin görünmeyen yıldızlar mı, yoksa moleküller hatta atomlar seviyesinde küçük şeyler mi olduğu da henüz anlaşılamadı. Ancak bilinen bir şey var: gördüğümüz her şey evrenin %5'ini oluşturuyor. Geri kalanların %25'i karanlık madde, %70'i ise karanlık enerji.

4c48cd45dc2e61c80452a578d38c7ad91480858464

Zamanda yolculuk konusuna şimdiye kadar hem makro açıdan (einstein’ın izafiyet teorisi), hem de mikro açıdan (kuantum teorisi) baktık.

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Lagari Alıntılar yazdı, 21 misafir olmak üzere 23 kişi beğendi, 1 yorum yapıldı.
21 Kas 16 22:00
Anti-Madde ve Farklı Evrenler
f23ac6ff520d22661d21865a4c4c06d31479754046

Zaman yolculuğu ile ilgili başka bir gerçekle, anti-madde ve devamında gelen anti-evren (farklı evrenler) ile devam edelim. Yaklaşık 90 yıl önce, kuantum mekaniğindeki bazı sorulara cevap arayan Dirac isimli genç bir bilim adamı ilginç bir keşif yaptı. Atom çekirdeğinin etrafındaki "eksi" yüklü elektronun "artı" yüklü olanını bulmuştu. Yer yerinden oynadı, çünkü böyle bir şey imkansızdı. Ama sonuçlar doğruydu. (-) yüklü elektronun, (+) yüklü "zıttının" olduğu ispatlanmıştı. Buna anti-elektron anlamında pozitron denildi. (-) yüklü elektonun zıttı varsa, (+) yüklü protonun da zıttı olmalıydı ve tahminler doğru çıktı, 30 yıl sonra antiproton da keşfedilmişti. Akla daha büyük resim geldi. Eğer atomaltı parçacıkların karşıtları varsa, atomların da karşıtı olmalıydı. Denemek için hidrojen seçildi. Tahminler yine doğruydu: laboratuvar ortamında hidrojenin tamamen karşıtı olan anti-hidrojen üretilmişti, üstelik çok sayıda.

f23ac6ff520d22661d21865a4c4c06d31479754046

Pozitronun keşfini yapan dirac, nobel ödülünü alırken şöyle demişti; “madem anti-elektron var, anti-madde, hatta anti-evren de olmalıdır”. Ve arayışlar başladı. Anti-madde, lab. ortamında üretiliyorsa, evrende bir yerlerde olmalıydı, benzer şekilde anti-evrenler de olmalıydı. Anti-evrenler, yani "zıt ikiz evrenler" ile devam edelim. Bunun için 2 teori ortaya atıldı. İlki, bizdeki maddenin karşıtı olan anti-madde ile dolu bir evren, yani bizdeki herşeyin karşıtının olduğu bir yer olabileceği teorisi. Bu evrende sadece yükler yer değiştirdiği için oradakiler bu durumu bilmiyorlar ama orada anti ikizlerimiz, anti şehirlerimiz vs var. Diğer teori, "ayna evren" teorisi. Bu teoriye göre uzaklarda bir yerlerde dünyanın ikizi olan bir yer var ama dünya’nın aynası şeklinde. Yani kalpleri sağ tarafta, hemen herkesin solak olduğu bir yer ve buradakiler sağı solu değişmiş bir evrende olduklarını bilmiyorlar. Ancak ilerleyen zamanda her 2 teorinin de gerçekleşmesinin mümkün olmadığı ispatlandı. Üstelik ispatlar, nobel ödülüne layık görülmüştü.

Anti-parçacık keşfinin asıl heyecan verici kısmı, anti-evrende değil, anti-madde kısmında yaşandı. Çünkü buradaki sonuçlar çok ilginçti. Cern'de de uzun yıllardır çalışılan anti-madde konusu, uzay ve zaman yolculuğu için en büyük umutlardan biri. Anti-madde pek çok açıdan cazip ve ilginç, öyle ki dan brown’un melekler ve şeytanlar kitabı ile uzay yolu’ndaki atılgan’a konu oldu. Melekler ve şeytanlar’da suikastçilerin cern’den çaldığı bomba ile uzay yolu’nda atılgan’a enerji veren güç, anti-madde idi. Anti-maddeyi sıradışı yapan şey, deneyler esnasında keşfedilmişti. Parçacık ile anti-parçacık yanyana geldiğinde ikisi de yok oluyordu. İkisi yan yana geldiğinde, ikisi de kayboluyor ve enerji açığa çıkıyordu. tersi de geçerliydi, enerjiden madde ve anti-madde doğuyordu. Akıllara "büyük patlama" anı geldi. O anda, madde ve anti-madde eşit olmalıydı. İkisi yan yana geldiğinde patlama oldu diye düşünüldü. Diğer yandan, “biz yaşıyorsak, demek ki evrende madde miktarı, anti-maddeden daha fazla” denildi ama neden fazla olduğu hala çözülemedi. Evrende hala madde varsa, arta kalan anti-madde de olmalıydı. Bu yüzden evrende doğal “anti-madde avı”na çıkıldı ama pek sonuç alınamadı. Ancak nispeten yakın zamanda uzayda “anti-madde çeşmeleri” bulundu, ayrıca gama ışınlarında ve yıldırımlarda anti-madde olduğu saptandı. Bu anti-maddeleri toplamak çok zor olduğu için, iş Cern’e ve dünyadaki bir kaç büyük laboratuvara düştü ve anti-madde üretimine başlandı.

c6ddca6b9f6cfe6ffe09a42645913ed41479754102

Laboratuvarların anti-maddeye büyük ilgi göstermesinin bir nedeni vardı: madde-anti madde ikilisinden ortaya çıkan "devasa" enerji. Bir örnek vermek gerekirse, bir anti-maddenin içindeki enerji, normal roket yakıtındaki enerjiden "1 milyar kat" daha fazla!!! Bu da 4 miligram gibi çok az bir anti-madde ile bir kaç hafta içinde mars’a gitmek demek ya da daha fazlasıyla çok daha uzaklara... Bu yüzden avrupa’da cern, amerika’da fermilab laboratuvarları yıllardır anti-madde üretme üzerinde çalışıyor ancak büyük bir sorun var. Anti-madde, madde ile yan yana geldiğinde patladığı için, üretmek için çok çok özel sistemler gerekiyor, bu da fiyatı "aşırı" artıyor. Şu anda dünyadaki en pahalı şey ne elmas, ne de yakut. gram fiyatı 62,5 trilyon $ olan anti-madde! (fiyatı bi' daha okuyun). Zaman geçtikçe fiyatlar düşecek ama şimdiye kadar fermilab, yılda sadece 1,5 "nanogram" antimadde üretiyor, cern ise daha az. 40 yıl içinde anti-madde üretiminin artması ve anti-madde kullanan roket motorlarının geliştirilmesi planlanıyor (nasa çoktan başladı). Bunlar gerçekleştiği takdirde, hem şu an hayal olan galaksiler arası yolculuk, hem de zaman yolculuğu gerçekleşmiş olacak.

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
23 Kas 11:09

Misafir

Super.

Lagari Alıntılar yazdı, 43 misafir olmak üzere 45 kişi beğendi, 10 yorum yapıldı.
13 Kas 16 22:00
Kuantum Fiziğinde Zamanda Seyahat Mümkün Mü?
76b44250e6202af085b5ca6cedcc521c1479062300

Öncelikle şunu belirtelim; kuantum büyülü bir dünyadır. Matrix’de Neo’nun kırmızı hapı alıp, harikalar dünyasına gitmeyi kabul etmesidir. Bu dünya, büyülü olduğu kadar bildiğimiz gerçeklerle terstir, aklın kabul etmeyeceği şeyleri ileri sürer ama fiziki dünya kadar gerçektir.

Kuantumdan kastın ne olduğuyla başlayalım. İnsanoğlu 20.yy'a kadar maddenin temel taşı olarak atomu görüyor ve bölünemeyeceğini söylüyordu. Zaman geçtikçe atomun bölünebildiği üstelik elektron, nötron ve proton olarak bilinen yapısının daha alt parçacıklardan oluştuğu anlaşıldı. Bu parçacıklarlardan foton (ışık) ile bir deney yapıldı. Ortasında 2 yarık olan bir yere fırlatıldığında, aynı anda 2 yarıktan da geçmişti. Eğer ışık sadece parçacıksa (küçük bilye ise), aynı anda 2 yarıktan geçemezdi ama burada ikisinden aynı anda geçmişti, bir su dalgası gibi. Deneyin detayına girmeyeceğim ama şu anlaşıldı: ışık hem dalga hem de parçacık gibi davranıyordu. Üstelik bu deney defalarca tekrarlandı.

76b44250e6202af085b5ca6cedcc521c1479062300

Ancak deney esnasında ilginç bir şey oldu. Deneyi yakından takip için bir cihaz konulduğunda, ışık sanki bunu anlamış ve parçacık olmuştu. Düşünsenize, aynı anda hem parçacık, hem de dalga olan bir şey var. Siz baktığınızda bir anda durumu değişiyor, sanki izlendiğini anlıyor. Deneyi izleyen biri, sadece deneye bakarak durumun değişmesine neden oluyordu. Bu akıl almaz gelişme maddenin sorgulanmasına yol açtı.

Bu deney yapılmadan yıllar önce, "ormanda düşen bir ağaç, kimse yoksa ses çıkarmayacaktır" deniliyordu, bu iddia yeniden gündeme geldi. Einstein bu konuda çok şüpheciydi ve şöyle kuşkulu ve imalı bir soru sordu: “Ay’ın sadece ona baktığında var olduğuna inanıyor musun?”. Einstein'ın böyle düşünmesi için bir nedeni vardı, çünkü böyle bir şeyin olabilmesi için her şeyin etkileşim içinde olması gerekiyordu. Kuantum konusunda farklı bir anlayışa sahip olan Einstein, çıkan sonuçları kabul etmiyor ve etkileşimin olmayacağını söylüyordu.

Einstein'ın yanıldığı ölümünden sonra ortaya çıktı. Bir yerde olan her yerdeydi, her yerde olan hiç bir yerde. Üstelik ilginç bir bağla. "İlginç bağı" açıklamadan önce yukarıda anlatılan deneyin sonuçlarını günlük hayattan örneklerle biraz daha belirgin hale getirelim. Şu anda bulunduğunuz yerde bir masa olsun. Başınızı kaldırıp baktığınızda onu görüyorsunuz ama bakmadığınızda aslında 1'den fazla masa var. Garip ama gerçek: birden fazla masa olup olmadığını hiç bilemeyeceksiniz, çünkü baktığınız anda sadece bir tane masa göreceksiniz. Bir örnek daha verelim. Bursalılar bilir, Somuncu Baba diye bir zat vardır ve ona atfedilen bir hikaye. Gerçek ya da değil, önemli değil. Hikayeye göre Somuncu Baba, bir cuma günü hutbe verir. Çıkışta halk elini öpmek için 3 ayrı kapıya gider. Hepsi de elini öptüğünü söyler. Deneye tekrar dönersek; bakmadığınız anda olasılık dalgaları, baktığınız anda ise deneyin parçacıkları olacak. Katı olarak bildiğimiz parçacık, dalga şeklinde her an binlerce yerde olacak ama baktığınızda o konumların birinde katı halde olacak!

Ancak kuantumdaki asıl gariplik bundan sonra başlıyor, hani şu “ilginç bağ”. Bu bağın var olma ihtimali için Einstein “ürkütücü” demişti. Deneylerle ispatlanan olay şöyle: varsayalım ki, birbirinin her bakımdan aynı olan 2 bilyeden biri Ankara’da, diğeri İstanbul’da olsun. Ankara’daki bilyeye bir şey yaptığınızda, istanbul'daki “anında” etkileniyor ve "anında" cevap veriyor (Mümkün olabilir mi?). Böyle bir şey nasıl olur? Ya aralarında bir iletişim var ya da hala bağlılar, yani “dolanıklar” (kuantum dolanıklık teorisi).

Şimdi bunu elektron seviyesine indirelim. “Eş yaratılan” 2 elektrondan birini tutup, diğerini uzayda bir yere gönderelim. Bunlar da dolanık. Birine bir şey yaptığımızda, diğeri “anında” tepki verecek. Üstelik bu olay zamandan ve mekandan tamamen bağımsız...

6dccd8d72ba2f3d28615c896a1ef8ea71479062382

Büyük patlama (big bang) anında her şey "dolanık" olduğuna göre, demek ki her şey hala birbiriyle bağlantılı (kelebek etkisi?) Anlattığım şeyler çok uçuk kaçık ve uygulanamaz mı geldi? O zaman kuantum bilgisayarlarla tanışın, çünkü bu prensibe göre çalışıyorlar!

Kuantum seviyesindeki gariplikler ve ardı ardına keşfedilen şeyler dolanıklık ile zirve yaptı. Çünkü bu aynı zamanda "ışınlanma" demekti. Işınlanmayı şimdilerde bilim kurgu filmlerinde ya da bir usta sihirbazın gösterisinde görüyoruz ama geçmişi sandığımızdan çok daha eski. İncil’de bir vaiz olan Filipus’un Gazze’den, deniz kenarındaki bir başka şehir olan Aşdot’a ışınlandığı ima edilir (işler 8:36-40). Kur’an’da ise Yemen'deki Belkıs’ın tahtının, Kudüs’teki Hz. Süleyman'a göz kırpma "an"ında getirildiği anlatılır (Neml, 27/38-40). Peki böyle bir şey nasıl mümkün? Maddenin minik, sert bilardo toplarından meydana geldiğini söyleyen klasik fiziğe göre ışınlama imkansız. Üstelik bir maddeyi itmeden hareket etmez, madde birdenbire ortadan kaybolmaz ve başka bir yerde ortaya çıkmazdı. Aksi de mümkün değildi! Ama kuantum, bizim için imkansız görünen şeylerin gerçek olduğu bir dünya ve ışınlanma da bu dünya içindeki gerçeklerden biri.

Bununla ilgili ilk deney 1993’de yapıldı ve atom düzeyinde ışınlanma (daha doğrusu parçacığın içindeki bilgiyi ışınlama) gerçek oldu. Bu deney insanoğlu için çok ama çok önemliydi, çünkü hep konuşulan, olabileceğine şüphe ile bakılan ışınlanma ispatlanmıştı. Akıllardaki ışınlanma ile engeller kalkınca deneylerin devamı geldi; atom altı parçacıklarla başlamıştı, atom ve atomlarla devam etti. Şu anda insanoğlu DNA moleküllerini ve basit virüsleri ışınlanmaya çalışıyor. Yakın gelecekte bu da büyük ihtimalle gerçekleşecek.

993e1172cdea0cb507951e72c7d766d51479062435

Peki insanların ışınlanması? Buna daha çok zaman var. Ancak artık şunu biliyoruz: ışınlanma teorik değil, deneylerle kanıtlanmış bilimsel bir gerçek ve hem mikro hem de makro boyutta mümkün. Gördüğümüz ne varsa, biz dahil enerji dalgalarından oluşuyor ve bunlar birbirine geçmiş durumda. Üstelik zamandan ve mekandan bağımsız. Belki biraz garip ama aslında her şey bir şeyin içinde, bir şey her şeyin içinde. Madem her şey birbiriyle alakalı, yapılan küçük bir şeyin tüm her şeyi etkilemesi gerekir. Bu durumun farkına bir meteorolog vardı. Yaptığı bir hava durumu simülasyonunda bir yerde 0.506127 yerine 0,506 yazmıştı. Ortaya çıkan sonuç öncekilerden ciddi şekilde farklıydı, "binde bir" oranındaki bir hata tüm simülasyonun sonuçlarını değiştirmişti. Başlangıçtaki çok ama çok küçük bir değişikliğin tüm her şeyi değiştirmesi nedeniyle, meteorolog bu etkiye “kelebek etkisi” ismini verdi. Simülasyonu yapan meteorolog şöyle demişti: "amazon ormanları’nda bir kelebeğin kanat çırpması, abd’de fırtına kopmasına neden olabilir". Buna benzer bir şeyi çok uzun yıllar önce mevlana söylemiş: “bir sineğin kanadını oynatması, arş-ı rahman'ı titretir”. Fırtınaların nasıl başladığı bilinmediği için bu olayın gerçekten bir kelebeğin/sineğin kanat çırpmasıyla mı olduğu haliyle bilinmiyor. Asıl anlatılmak istenen şey tüm her şey, kuantum seviyesinde etkileşim halinde ve küçük bir şeyin de etkisi hesaba katılmalıdır şeklinde.

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
21 Şub 15:42

1600 lü yıllarda İmam-ı Rabbani Hazretleri Bunları anlatmış. Mektubat kitabı http://hakikatkitabevi.net/book.php?bookCode=002 okuyabilirsiniz.

18 Kas 10:30

Misafir

Kısa ve faydalı bir bilgi olmuş..Yalnız bu kavramları anlayabilecek veya merak duyan insan sayısı çok az..Aslında bu konuların nihayeti evrenin sırlarına açılıyor..

Lagari Alıntılar yazdı, 31 misafir olmak üzere 32 kişi beğendi, 3 yorum yapıldı.
1 Kas 16 22:00
Zamanda Seyahat Mümkün Mü?
dcdad3896a27d3f282fc6ccb7825181c1478026359

Zaman, insanoğlunun tanımladığı bir şey. sezyum metalindeki atomun 9.192.631.770 defa titreşmesine(frekansına), insanoğlu 1 saniye demiş. Pek çok kişiye göre zaman herkes ve her yer için aynıydı ama einstein bunun doğru olmayabileceğini keşfetti. zaman değil, zamanlar vardı.

Einstein’ın genel görelilik kuramına göre evren 3 boyutlu değil, 4 boyutlu idi ve 4.boyut zamandı. Böylece “uzay-zaman” dokusu tanımlandı. Evrendeki her kütle ve enerji parçası bu dokuyu büker. Bu dokuyu bir çarşaf gibi düşünün, ortasına konulan bir top çarşafı bükecektir. Bükülen çarşaf, aslında kütleçekimi(yerçekimi). Çarşaf da uzay-zamanın kendisi. Yani topun çarşafı bükmesi, kütleçekimin zamanı bükmesi.

dcdad3896a27d3f282fc6ccb7825181c1478026359

Kütleçekiminin büyük olduğu yerlerde zaman daha yavaş geçer. Bunu dünyada da görüyoruz ama etkileri çok az olduğu için hissetmiyoruz. Mesela bir gökdelenin tepesinde yaşayan kişi, altta yaşayan kişiye göre yerçekiminden daha az etkileneceği için daha hızlı yaşlanır. Dünya’da çok büyük kütleli bir şey yok ama uzayda var: Karadelikler. Karadeliklerin kütleçekim gücü devasa boyutlarda.

Bir karadeliğin etrafında bir kaç yıl tur atabilseydik, zaman burada yavaş geçeceğinden dünya’ya döndüğümüzde belki 50 yıl geçmiş olacaktı. Geleceğe yolculuğun ilk yolu bir karadeliğe gitmek ama bugünkü teknolojiyle imkansız. Belki uzun yıllar sonra mümkün olabilecek. Geleceğe seyahat etmek için bir karadeliğin yanına gitmek gerekmiyor, bir yol daha var. O da Einstein’ın özel görelilik kuramına dayanıyor.

Bu kurama göre zaman mutlak değildir, hareketten etkilenir. Bir cismin hızı ne kadar çok artarsa, zaman onun için daha yavaş akmaya başlar. 1971’de bir deney yapıldı. 2 atomik saatten biri yerde kaldı, diğeri bir jet uçağına konuldu. Uçak indikten sonra saatler karşılaştırıldı. Uçaktaki saat, yerdeki saate göre farklıydı. aradaki fark, saniyenin bir kaç milyarda biriydi ama Einstein’ın teorisi ispatlanmıştı. Peki bunu neden günlük hayatımızda görmüyoruz derseniz, bunun etkisi bizim algılayamayacağımız kadar küçük. Ancak bu etki var ve gerçek.

Mesela sürekli seyahat edenler için zaman daha yavaş geçeceğinden, daha geç yaşlanırlar. “Hızlı yaşa geç öl” sözü, bilimsel açıdan doğru :) Işık hızına ne kadar yaklaşırsanız, zaman o kadar yavaşlar. Varsayalım ki, ikiziniz var ve siz ışık hızına yakın bir hızla uzaya gittiniz. Bir müddet sonra döndüğünüzde artık ikizinizle aynı yaşta olmayacaksınız, ikiziniz çok daha yaşlanmış olacak (ikizler paradoksu).

Özetlersek, geleceğe gitmek için büyük kütleli cisimlerin yanına gitmekten başka bir diğer yol, ışık hızına yakın hızlarda seyahat etmek. İnsanoğlunun bugüne kadar yaptığı en süratli uzay aracı 2018’de fırlatılacak olan spp. bunun hızı 200 km/saniye. ışık hızı ise 300.000 km/sn. Işık hızının %0,067 (%1 dahi değil) mertebesinde bir hıza ancak çıkabildik. Yani geleceğe seyahat için teknolojimiz henüz yeterli değil.

Geçmişe yolculuk mümkün mü? Sonda söyleyeceğimizi başta söyleyelim, kuantum fiziğine göre mümkün ama bir takım sorunlar var. Önce şunu hatırlatalım. 3 boyutlu değil, 4 boyutlu bir evrende yaşıyoruz. Bu 4.boyut zaman ve evrende "uzay-zaman" dokusu var. Zamanın uzaydan ayrı olmaması bizi ilginç bir sonuca götürüyor: geçmiş, şimdi ve gelecek arasındaki ayrım sadece bir yanılsamadan ibaret. Yani geçmiş, şimdi ve gelecek hep var (kader) ve evren, sandığımızın aksine maddi değil, sanal (holografik) bir yapıdan ibaret. Bizim zaman dediğimiz şey, aslında bu sanal yapıdaki “an”ların bir araya gelmesinden oluşuyor. Doğumunuzdan bu yazıyı okuduğunuz şimdi “anı”na ve ölümünüze kadarki tüm “an”ların bir fotoğraf karesi olduğunu ve dizildiğini varsayın. Benzer şekilde herkesin aynı “an dilimi”nde olduğunu düşünün ve bu "an dilimleri"nin sıralandığını göz önüne getirin. Biraz önceki "an diliminde" ben tweet yazarken, siz okuyordunuz, başkası çay içiyordu veya tv izliyordu ama herkes aynı "an"daydı.

c67d212cf13048fb72bab3f6d1a5d7821478026544

Ancak dünya’da hissetmesek de herkesin “an”ı aynı değil, çünkü bazıları hareket halinde ve zaman hareketten etkileniyor. Düşünün ki, uzayda biri var ve onunla aynı “an dilimi”ndeyiz. Biz dururken, uzaydaki yürümeye başlarsa artık "an"larımız aynı olmayacak. O yürüdüğü için zaman ona göre daha yavaş geçecek ve kendi an diliminden bize baktığında, bizim belki 40 yıl önceki halimizi görecek.

Geçmişteki bir an dilimine nasıl gideceğiz? Farklı teoriler var, en meşhuru “solucan delikleri”. Varlığı henüz kanıtlanmamış solucan deliklerinden geçmek, pratikte çok zor. Bunu engelleyen, geçmişe gitmeyi önleyen bir şey var: entropi.

c22519c1bcb9f509fb4208149dfa32be1478026603

Geçmişe gitmek için farklı yollar öneren teoriler var, detaya girmeyeceğim ama sonuçlarından bahsedeceğim. Teorimiz karedelikler olsun. Bu teoriye göre karadeliklerin tam ortasında uzay-zamanda bir kırılma olur. Bu noktadan girersek, uzayın başka bir bölgesine çıkabiliriz. Bir dağın tepesini aşmak yerine, içindeki tünelden (solucan delikleri) geçip, uzaklara çıkmak gibi. Sorun tüneli geçtikten sonra başlıyor. Diyelim ki, tünelden (solucan deliğinden) geçerek geçmişe gittik ve senaryo bu ya, çocuk yaştaki dedemizi öldürdük. O zaman bize ne olacak? Dedemiz öldüğüne göre, babamız ve dolayısıyla biz hiç doğmamış olacağız ama oradayız ve az önce bir cinayet işledik? (dede paradoksu). Bu paradoksu çözmek için 3 öneri var. İlkine göre dedemizi öldürdüğümüzde olan bitenle bağlantısı olmayan paralel bir evrene geçmiş oluruz. Artık zaman yolculuğuna başlanan evren ile gelinen evren tamamen farklıdır (paralel evrenler teorisi) ve paradoks çözülmüştür. 2.öneri Hawking’den geldi. Neden-sonuç ilişkisi tehlikeye girerse, dünya’da garip bir şey devreye girecek ve bu olay engellenecek. Son teori ise isteseniz de bunu yapamayacağınızı, mesela silahın patlamayacağını, dedenizi hiç göremeyeceğinizi vs. söyler.

Peki bu paradoksun bir şekilde çözüldüğünü varsayalım, fiziğe göre geriye gitmek de mümkün dedik, neden bunu günlük hayatta görmüyoruz? Mesela neden kırılan bir bardağın eski haline geldiğini ya da bardaktan yere dökülen suyun bardağa tekrar girdiğini görmüyoruz? Biz hep zamanı tek yönlü olarak, ileriye doğru akıyor gibi algılıyoruz. Günler geçiyor, çocukluğumuz geride kaldı, yaşlanıyoruz. Sadece insanlar için değil, yaşayan tüm canlılar, hatta cansızlar için de durum aynı. Meyve çürüyor, elbisemiz eskiyor, dünya kirleniyor. Her şey ama her şey düzenden düzensizliğe, kaosa doğru gidiyor. Hiç bir şey ilk başladığı gibi değil. Biz de öyle, evren de.

Bu sürecin bilimsel adı "evrenin en önemli yasası olarak bilinen entropi". bu yasaya göre evrendeki her şey düzenden düzensizliğe gider. Düzenden kaosa giden bu süreç tek yönlü, yani entropi sürekli artar. Entropinin maksimum olması, o şeyin yok olması demektir. İnsanın entropisinin maksimuma ulaşması ölmesi demek, büyük patlamadan sonra sürekli genişleyen evrenin maksimuma ulaşması ise kıyamet.

Kuantum fiziği bizim geçmişe gitmemize izin verirken, bir başka yasa buna engel oluyor. Bu durumda zamanda seyahat etmek mümkün değil mi?

Kaynak ve izinleri ile: Lagaribey

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
06 Kas 21:35

Misafir

Yoğun bir konu başlıklara bölüp detaylı yazılırsa keyifle okunur. Tabi kaynakça da eklenirse harika olur. Devamı gelir inşallah.