Türkiye Aktivitesi
1779 ziyaret
1 online
Meyzen Ruha
Hakkında henüz bir şey yazmadı.

Türkiye Puanı

328 puan Turkuaz Kalem

Derecesi

43 [Toplam 1624 kişi]

Türkiye
Tümü(11)
Pinledikleri(0)
Meyzen Ruha yazdı, 2 misafir olmak üzere 9 kişi beğendi, 8 yorum yapıldı.
5 Eki 15 18:00

Meyzen Ruha

Puan: 328

Deniz Görmemiş Bir Kürt Çocuğu Gibi

Annemiz; ve biz terlerken sırtımıza koyduğu havlu, Şam; ve biz büyürken karnımızı doyuran anne şefkati.

Şimdi dünya annesiz ve onsuz büyüyecek, yetim ve öksüz.

Toparlıyorum her taşını sırtıma alıyorum ama sen ne kadar çoksun sen ne kadar uzun bir tarihsin. Şimdi burada dursa zaman, seni kucaklamak için dev bir çocuk olsam...

Ama çocuğum işte gücüm yetmiyor ey Dımeşk...

Toparlıyorum tüm hüzünlerimi ve bu coğrafyadan gidiyorum. Biliyorum pişmanlık duyacağım, ayaklarımın değdiği her yeri özleyeceğim ama gel gör ki fikirlerimin içinde toplumsal kaygılar var. Ve her yönden ateş ediliyor bana. Bu fikirlerin çarpışması bağlamında değil, fikir de değil bu, bu inanmak ve inanmamak arasındaki çelişkidir.

Ellerim arkadan bağlı, düşersem yerlere nasıl kalkacağımı da bilmiyorum ve sürüneceğimi iyi biliyorum.

Gideceğim, tilavet secdeleri içindeki Emeviye Camisi avlusuna hüzünlerimi salacağım ve kuşların kurşun sesinden nasıl ürktüğüne bakacağım veyahut varil bombaları arasında yanan çocukların gülüşlerini özleyeceğim. Dilim söyleyemeyecek ama tüm yüreğimle Allah’sızsınız diyeceğim.

Teker teker düşeceğim, ben ve kendim hatta ellerim yaralarıma uzanamayacak ve bir elim Dersaadet’te olacak ve diğer elim de Yunus Emre’nin uğruna yazdığı “Dertli Dolap” yani Hama’nın su değirmenlerinde olacak.

Sığındırmazlar beni bu dünyaya veyahut sığamam, deniz görmemiş bir Kürt çocuğu gibi soğuk ve kibirli denizlerde öleceğim.

Barbar hayaller kurmayacağım dünyanın herhangi bir yerinde ve olursa ölmek için bir toprağım eminim paylaşacağım başka bir ölüyle.

Ardımız sıra döküldüğümüz gibi, dikenli teller içinde derilerimiz döküldüğü gibi aklımda ne helak olmuş bir kavim ne de zalim bir hükümdar olacak. Biz aynı anneden doğup ve yabancılaştığımız için sadece bunun acılarına müstahak olduğumuza inanacağım.

İnanacağım hiç bir gök kubbede hiç bir güvercin kendi özgürlüğünde uçamayacak ve onlarında gökyüzünde dikenli bir sınır telleri olacak. İnanacağım bu dünya artık çocuk değil ve inanacağım bu dünya Şam’ı kaybetti.

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Meyzen Ruha yazdı, 6 kişi beğendi, 19 yorum yapıldı.
18 Eyl 15 02:00

Meyzen Ruha

Puan: 328

Molla Sadra ile

Adamın elinde bir kitap, sırtında da çantası vardı. Parkta yürüyordu. Mevsimden dolayı dökülmüş yapraklara basa basa ilerliyordu. Her adımını bir ahenkle atıyordu. Adam, kurumuş yapraklara basınca hışırtıları adeta rahatlatıyordu onu. Kocaman ağaçlar arasında adam bir cüce gibi dolaşıyordu. Ara sıra başını kaldırıp ağaçların en uç noktasına bakıyordu. Hayret eder şeklinde başını sağa sola doğru hareket ettiriyordu. Elindeki kitabı koltuk arasına koyup ceplerini araştırdı ve sigarasını çıkardı sonra çakmağını aramaya başladı ve üstündeki lacivert ceketin iç cebinden çakmağını çıkarttı. Sigarayı tam yakacağı sırada sağa sola bakmaya başladı ve gözleri boş bir banka ilişti. Sigarasını yakmayarak banka doğru gitti ve çantasını sırtından indirdikten sonra oturdu hemen sigarasını yaktı.

Bacaklarını üst üste atarak kitabına kaldığı yerden okumaya başladı. Bir müddet okumaya devam etti. Arada sigara küllerini hafifçe esen rüzgara doğru savuruyordu. Arada bir de başını kaldırıp derin derin düşünüyordu.

“Molla Sadra ‘ya göre varlığın kavramsal ifadesi zihnimizde şekillenince bilgiye dönüşür, Zihindeki varlık dış âlemdeki varlığın bir yansımasıdır”

Adam bu konu üzerinde bir hayli düşünmeye başladı.

“Bu bilgi ölçünde insan bu alemde yükselmeye başlar…”

Adam zihninde herhangi bir nesneyi düşünmeye başladı ve düşündükçe düşündü. Rüzgarın savurduğu yaprakları, yaprakların zemine sürtünme biçimi, zeminin var olma biçimi ve durağanlığı ve hareketliliği. Adam bir anlam veremedi ve tekrar sayfalara gömdü kendisini.

“Mahiyetlerin dış dünyada bir gerçekliği yoktur; bu bakım¬dan zihin âdeta mahiyetlerin evidir; var¬lık gerçek ifadesini sadece dış dünyada bulur. Varlık ve mahiyet bu açıdan birbi¬riyle ters orantılıdır; yani bir şeyde varlı¬ğın tezahürü arttıkça mahiyeti azalır, mahiyet arttıkça varlığın tezahürü son bu¬lur. Saf varlığı temsil eden taraf en yüce mertebe olup burada mahiyetten eser yoktur. Ancak varlığın bu yüce mertebesi insan aklı tarafından hiç¬bir şekilde algılanamaz, çünkü bu mer¬tebe yalnız Allah'a aittir.”

Adam bir sigara daha yaktı derin derin içine çekti. Sayfalarla boğuşurken bazen elindeki sigarayı unutuyordu; sigara bir varlık ve varlık düşüncesinde varlığı unutmak; bilgi hiç akla gelmeyen, düşünülmeyen, zihne çarpmayan...

Adam dış alemden kopmuştu, sadece sayfaları çevirebiliyordu ve her çevirdiğinde başını kaldırıp etrafındaki ağaçlara bakıyordu ve tekrar okuma seanslarına başlıyordu.

Adam ontolojik bir biçimde ve septik bakışlarla uçan kuşlara baktı. Sonra İmam Sühreverdi ve birçok sufi akletti; adam konuşmadığı halde sustu, sustu ve birazdan rüzgar hızlandı hiç bir şey olmamış gibi rüzgar ile beraber caddeye doğru yürüdüler.

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
18 Eyl 12:40

Şiir canlandı:) Sizin yazı sarhoş ama söyleyeyim;)

18 Eyl 12:21

adam içerken yazmış Arzu hanım :)

Meyzen Ruha yazdı, 1 misafir olmak üzere 8 kişi beğendi, 11 yorum yapıldı.
14 Eyl 15 22:00

Meyzen Ruha

Puan: 328

Kuro Marksist Çi Ye? *

Geçenlerde Urfa’nın Suruç ilçesinde bir köyde misafir idim. Köyün yaşlı amcalarıyla birlikte bir bahçede oturuyorduk. 7 haziran genel seçimler gündemde olduğu için, bütün muhabbet siyasetten ibaretti. Konu seçim vaatleriydi. Bu vaatleri veren politikacılar acaba sözünde duracaklar mı yoksa seçimlerden sonra her şey eskisi gibi devam mı edecek. Gibi sorularla haşir neşirlerdi.

Sağ tarafımda bir amca, evladım sen ne iş yapıyorsun dedi. Bende Ankara’da gazeteciyim dedim. Hemen birden yüzü güldü, o ne güzel ne güzel benim de bir torunum üniversiteye gidiyor dedi. Bende ne güzel diye karşılık verdim. Yaşlı Amca devam etti konuşmasına: “olum sizler artık ne güzel okuyorsunuz, farklı şehirlere gidiyorsunuz, geziyorsunuz, eğleniyorsunuz. Biz okuyamadık, fakirdik ev geçindirmek için tarlalarda, bahçelerde çalışırdık ne Türkçe öğrenebildik ne de kendi kültürel değerlerimizi. Eskiden böyle şartlar yoktu. Bize en yakın okul Suruç’taydı bizde köyde olduğumuz için gidip gelemiyorduk. Zaten o zamanlarda pek bir öğretmen yoktu, gelen öğretmenlerde buralarda fazla kalmazdı” dedi Yaşlı amca devam etti “Yıllardan beri herkes varlığımızı hep inkar etti. Kürt diye bir şey yoktur. Yaşlı Amca gülerek, bize “ Kart-Kurt” diyenler bile oldu” dedi. “Hep bu inkar politikası yüzünden çoğu gencimiz dağa çıktı, isyan etti. Çok sürgün yedik, çok işkenceler yaşadık. Suruç’ta bir gün rahat yüzü görmedik şimdi Allah’a hamdolsun birileri hükümetin başına geçti yeni güzel şeyler olmaya başladı. Allah bir daha o günleri göstermesin” dedi. Bende amin diyerek karşılık verdim.

Yaşlı amca konuşurken gözleri doluyordu belli ki yaşadığı şeyler çok zordu. Yaşlı Amca devam etti konuşmasına “bizim torun üniversiteye gitmeden önce çok iyi bir çocuktu ama okula gitti çok değişti” dedi. Neden ne oldu ki dedim “Şimdi gelmiş böyle çok değişik kitaplar okuyor, inandığımız değerleri yok sayıyor, hakaretler ediyor bize cahilsiniz diyor” Ne tür kitaplar okuyor sizin torun dedim, Yaşlı Amca devam etti “Rus kitapları okuyor kominizim mi nedir onu savunuyor, Kürtler Marksisttir, Komünisttir diyor. Tabi bizim Türkçemiz olmadığı için hiç bir şey anlamıyoruz” Sonra yaşlı amca bana tamamen dönerek “ kuro Marksist çi ye “ dedi. yani (Evladım Marksist nedir?) Ben Amcama bakarak tebessüm ettim. “Söyle bana sen Ankara’da gazetecisin, üniversiteyi sende okudun bu Marksizm ve komünizm nedir anlat bana” dedi. Bende bilgim dahilinde ona Kürtçe anlattım. Ve amca sinirli bir şekilde konuşmasının başına okkalı bir küfür savurarak :

“Demek ki bu İslam ve Müslümanlığa karşı bir şey, bu düşüncelerin bizim değerlerle bir alakası yok, Allah bunları ıslah etsin. Şimdi anlıyorum bizim şimdiki malum Kürt siyasetçilerin inancı bu yani bir kısım politikacı böyle şeyleri savunuyorlar, farklı değişik, bilmediğimiz kelimelerle konuşuyorlar” dedi. Yaşlı amca; Evladım “İslam bize yetmiyor mu bunlar böyle batıl şeylere inanıyorlar ve kendi halkına iyi bir şeymiş gibi gelip anlatıyorlar Allah sonumuzu hayır etsin, çok kötü bir zamandayız İman çok güzel bir şey o gitti mi her şeyini kaybediyorsun Allah bizi dilsiz, ekmeksiz, kültürsüz bıraksın da İmansız bırakmasın” dedi.

Şimdi bu anlattığım hikayede bizim Kürt gençlerin üniversite neler öğrendiği nasıl yanlış yönlendirildiği ve inandıkları siyasetçilerin ısmarlama fikirlerin gençleri ne hale getirdiği çok malum.

Şimdi ve sonra sözde Kürt siyasal harekatının ağzında Kürdün dini olmadı. Bunun aksi yönünde hep hareket ettiler. Mesela Suruç’ta Belediyeye ait bir düğün salonun ismi “Avesta” Kürtlerin ilk dinlerinden yani Zerdüştlüğün Kutsal kitabı. Böyle şeyler hiç doğal değil Kürtlerin arasında, ehli sünnete tabi olan bir halk günbegün hafızasıyla oynanıyor ve planlı bir şekilde.

(Evlat Marksist nedir) *

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
15 Eyl 00:20

Şuan yapılan asimalisyon büyük ölçüde kendini gösteriyor en hüyük amaç kürtleri İslâmî hayattan çekmek. Hatta birnmilletvekili vardı "kürtler müslüman olduklari için devlet kuramiyor'' dedi ne kadar acı değil mi?

15 Eyl 00:17

Kültürel isimlere karşı değilim,mesela rojin bilmem ne bu gibi isimler olur;dediğiniz gibi de olur ama verdikleri isim bir batıl dinin kültürel ogesiyse orada bir sıkıntı vardır

Meyzen Ruha yazdı, 6 kişi beğendi, 2 yorum yapıldı.
11 Eyl 15 22:00

Meyzen Ruha

Puan: 328

Kollarımız İki Yana Düştüğünde

Kollarımız iki yana düştüğünde çaresizliğimizi anlamış olacaksınız.

Hiç bir harita hiç bir kıta bizi anlatmayacaktır, her şey sessiz olacaktır, her şey aleyhimizde olacaktır.

Her nesne kaderini yaşar; bize ağlamak mı veya çığlık mı düşer biz bunu bilemiyoruz. Ve biz bunu bilmiyoruz bir şarapnel parçasının bir bebeği parçalara ayırdığını.

Gözlerimiz nemlendiğinde çaresizliğimizi anlayın, bizi affedin bir avcının kurşunuyla savrulduğumuzu ne ağaç ne dal bilsin, köklerimiz içerde bırakın verem etsin bizi.

Savrulmayalım; özgürlüğün tutsaklıktan geçtiğini ve direnmenin ve varoluşun bir kuşun kanat çırpmasından, bir atın koşu sırasında terlemesinden geldiğini anlayın.

Bizi affedin; ruhumuzun tökezlendiğinde ve sendelediğimizde bizi anlayın çaresizliğin girdabında kaldığımızı ve bizi affedin.

Dünden kaldığımız gibi değiliz ellerimiz çok kirli, başkalarının savaşçısıyız, başkalarının savaşında.

Bir baş okşayamıyoruz; ellerimiz, yüreğimiz, fikirlerimiz çok kirli bizi affedin.

Bizde ne büyük dağ ne de büyük bir heybet var, nice münevverler içinde çırılçıplağız fikirler gibi; fikirler yalnızlığın ve bireyselliğin tarafgirliği.

Bizi affedin; her soluk aldığımızda ve her hücremizin ne kadar hayat bulduğunda bu boş ömrümüze nedamet kattığımızı anlayın ve bizi affedin.

Bir boşluğun içinde ve ilk çağ ve ilk filozoflarının sofrasında kaldığımızı, eksik, tamamlanmamış bir yumruklar olarak görün bizi, bizi affedin antik harabeler içinde zerrelerimizin parçalandığını da bilin.

Ebu Zer’in yalnızlığında şerefli bir ölüm beklemiyor bizi, bizi ne ağıtlar ne tilavetler yolcu eder bizi affedin sıcak ve hüzünsüz bir şekilde.

Sığınacağımız hiç bir yerimiz yok, Bilal yok, Şam yok...

Davudi bir sesle gönlüne gireceğimiz bir peygamber de yok, bizi affedin susmayarak, bağırarak.

Yalın ayaklarınızla, susuzluktan çatlamış topraklarınızla, sizinle büyüyemediğimiz için bizi affedin.

Biliyoruz sizin boyun büküşleriniz bizim cellatlarımızdır, size yüreğimizle bakamadık ve dağlandı her şey, ümidimiz yok...

Kaplara sığar ancak ruhumuz, esiriyiz sizlerin iki dudak arasındaki kelimelerinize.

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Meyzen Ruha yazdı, 10 kişi beğendi, 16 yorum yapıldı.
7 Eyl 15 22:00

Meyzen Ruha

Puan: 328

Tayyip Nefreti Kürt Seviciliği

Canım sıkılıyordu kafelerde ha bire dolanıyordum, o aralar seçim muhabbeti dönüyordu. Bütün arkadaşlar birer siyasetçi birer analizci olmuştu. Benim ailem cumhuriyetçi, neredeyse vesayetçi bir aileydi. Ben de bu konuları hiç takmıyordum vereceğim oy ise hep yaşantıma göre bir tercihti. Aklımın almadığı veya belki ben siyasetten çok uzak olduğum için son dönemlerde olan şeyleri anlamıyordum. arkadaşlar hep HDP’den bahsediyorlardı. Hatta CHP gençlik kollarından olan arkadaşlarım bile ağzından Selahattin Demirtaş’ı düşürmüyorlardı. Kemal Kılıçdaroğlu pasif biriymiş, parti içinde bir çok abimizi etkisiz hale getirdi, CHP bizim partimiz ama bu sefer HDP’ye çalışmalıyız diyorlardı.

Ne kadar içi boş olsa da HDP Kürtlerin partisiydi, literatürde böyle geçiyordu en azından. Ailemden ve çevremden duyduğum en nefret dolu şeylerden biri de Kürtlerdi. Onlara göre Kürtler hain ve teröristlerdi ama şimdi ailem ve çevremde, hepsinde birer “Kürt Seviciliği” başlamıştı ve ben buna hiç anlam veremiyordum.

Arkadaş çevrem çoğu marjinal grup yanlısı olan insanlardı, onlar sol Marksist kitaplar okur ben ise daha çok bilim- kurgu okurdum. Ama ben hep onlara takılırdım geceleri, gidip bir akp’liyle takılacak halim de yoktu.

Her muhabbette laf dönüp dolaşıp siyasete gelirdi ve nihayetinde HDP’de herkes hemfikir olurdu. Benim oy vereceğim parti belliydi CHP idi. Ama arkadaşlar benimle çok uğraşıyorlardı, HDP’ye oy vermem konusunda. Bizim amacımız HDP değil; amacımız Tayyip gitsin de ne olursa olsun diyorlardı.

Babamın da böyle düşündüğünü sonradan anladım;

Anladım bunların amacı ne Kürdün kara kaşı ne de ‘Barış’ı istemeleriydi. Onların nefreti büyük bir acıya dönüşmüştü. Hal böyle iken medyada muhteşem bir HDP propagandası başlamıştı. Oturduğumuz mahallede bile Kürtçe şarkılar duymaya başladık ama sonuçta bir şey anlamıyorduk benim aklıma mahkemelerde Kürt sanıkları Kürtçe konuştu mu hemen hakimler tarafından “ ne dediği anlaşılmayan bir dilden konuştu” diye zabıtlara geçerlerdi. Aklıma sadece bu gibi şeyler gelirdi. Bazen seçim otobüsünü durdurup halay çeken arkadaşlarım bile vardı. Ama bunlar üniversite de bu konularda hiç anlaşamazlardı her zaman kavga ederlerdi. Seçimlere bir kaç gün kala arkadaş çevremden biraz uzak durdum. Konunun ayrıntılarını iyice düşünme fırsatım oldu. Ara sıra babam, sabahları elinde Sözcü gazetesiyle bana ahkam keserdi:

Oğlum bak Türkiye bu fırsatı kaçırmamalı, bu dinci Tayyip’ten kurtulmak için bu şansı çok iyi değerlendirmeli diyordu.

Ben çok az bilgimle : Baba “ Kart-Kurt” dediğiniz adamlara şimdi kalkıp oy veriyorsunuz ve bunlara terörist diyordunuz, anlamıyorum gerçekten sizleri diyordum.

Babam : Olum HDP bir Türkiye partisi olma yolunda hele bir Tayyip düşsün bu ülke daha da güzel olacak gibi laflarla hep beni geçiştirirdi.

Seçimler oldu ve açıklandı ve bizim mahallede kutlamalar başlamıştı. Yıllarca Kürt nefretiyle bizi büyüten ebeveynler Kürtlerin zaferini çılgınca kutluyorlardı “ Biji HDP” diye bağırıyorlardı ne dedikleri anlaşılmayan bir dille (mi)?

Ve şöyle düşündüm HDP bir Türkiye partisi oldu, dinci Tayyip’ten kurtulduk, Bese Hozat Halkların direnişini başlatmadı, Ceylanpınar’da polislerin kafasına kurşun sıkılmadı, Suruç’ta bomba patlamadı, Adıyaman’da asker öldürülmedi ve bir sürü şey olmadı ve olmayacakta...

Kürtlerin Temsilcisi olmayan bir parti artık Atatürkçülerin, Beyaz Türklerin, Liberallerin, Cemaatçilerin partisi olmuştu.

Dinci Tayyip Malezya’ya kaçmıştı Akpliler yargılanacak ülke müreffeh bir düzeye gelecekti.

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
09 Eyl 20:51

Bekleyeceğim.

09 Eyl 17:18

Arzu hanım devamını sizlere bırakıyorum veya 2 kasımda ömür yeterse yazarım :)

Meyzen Ruha yazdı, 1 kişi sahiplendi, 3 misafir olmak üzere 18 kişi beğendi, 2 yorum yapıldı.
4 Eyl 15 10:00

Bulut Sever

Puan: 4820

Meyzen Ruha

Puan: 328

Fatih Halep

Bir ikindi vaktiydi.

Caminin avlusu hıncahınç doluydu. Kimileri o vaktin nur saatinde abdest alıyor kimileri tarihin verdiği heyecanla deklanşöre basıyorlardı. Arada bir kaç turist dikkatlice ezanı dinliyorlardı ve seyyar satıcıların sesleri arasında ezan sesi iyice yükseliyordu, bir yandan da zabıtalar seyyar satıcılarla tartışıyorlardı.

İkindi vaktin sünneti kılındı ve ardından kamet getirildi, caminin avlusu birden bir sessizliğe gömüldü. İkindinin farzı kılınmaya başladı. Namaz bittikten sonra kimi alacele ayakkabılarını giyip işinin başına döndü.

Neden sonra bende caminin avlusunda biraz oturdum. Şadırvanın çevresinde bir birini kovalayan çocuklara gözüm ilişti. Bir kız çocuğu diğerlerine bağırıyordu, Arapça sesleniyordu diğer arkadaşlarına.

Su atmayın, burayı ıslatmayın diyordu; yüz ifadesinden bunu anlıyordum.

Birden göz göze geldik. Esmer yanık bir teni vardı. Gözleri koyu bir yeşildi. Saçları hafif kıvırcıktı. Şadırvanın diğer tarafında geçip, tekrar geri geldi ve elinde bir şişe su kolisi vardı. Bana doğru geliyordu, gözlerimin içine baktı,

Abi sana su satmayacağım dedi, gayet güzel bir Türkçe ile söyledi bunu ve ben de gülümsedim. Gülümsediğimi görünce, o da hafiften kendini samimiyete bıraktı.

Geldi yanıma oturdu. Ben bir müddet yüzüne baktım, o da gülümsedi ve ona güven verdiğimi anlamıştı.

Abi Vallahi ben bu çocuklar gibi değilim, bunlar çok yaramaz, bunlar benim arkadaşlarım da değil dedi.

Ben hafiften gülünce, o da sinirlendi neden gülüyorsun yalan mı söylüyorum sana dedi.

Ben yok dedim, çok sevimlisin ona gülüyorum dedim.

Ben çok sevimli olduğum için herkes suyu benden satın alır, bu camide en çok suyu ben satarım dedi.

Zaten ben çok su sattığım için bu çocuklar hep peşimden geliyor, başka yerlere gidip satamıyorlar dedi.

Abi bu çocuklar geçen gün beni kandırdı İstanbul diye başka bir yere götürdüler beni, çok korktum dedi.

Seni nereye, hangi şehre götürdüler dedim.

Şehzade Camisi dedi.

Ben gülmeye başladım, bana kızarak niye gülüyorsun dedi.

Şehzade Camisi buraya 400 metre falan dedim, orası da İstanbul dedim.

Hayır orası İstanbul değil dedi.

Bak dedi biz Fatih’teyiz, Fatih Camisindeyiz, Fatih’in mezarı bile burada dedi.

Olsun dedim, oralarda İstanbul, çok uzak yerler değil dedim.

Yok, İstanbul’un sahibinin mezarı burada, İstanbul burasıdır dedi.

Ben sustum, düşündüm biraz. Birileri Meryem’e belki İstanbul ve Fatih’i anlatmış olabilirdi. Ama Meryem Fatih Sultan’ı ve Fatih Cami’sini öyle bir sahiplenmiş ki koskoca İstanbul’u caminin avlusuna sığdırabilmişti...

Küçücük Meryem, koskoca İstanbul, Meryem’in çocuk dünyası, ne kadar küçük bir İstanbul veya ne kadar küçük bir dünya

Ve şehrin sahibinin kim olduğunu, kendini ve her şeyini, rızkını orada şehrin sahibinin mezarı dibinde araması ne kadar masum ne kadar büyüklük.

Baban burada ne iş yapıyor dedim

Benim babam Halep’te şehid oldu dedi.

Yutkunamadım, boğazım düğümlendi, sustum bir şey diyemedim.

Sonra, size kim bakıyor, nasıl geçiniyorsunuz dedim.

Ben ve annem çalışıyoruz, kazandığım parayı anneme veriyorum, evin kirasını ödüyor dedi.

Ne zaman gideceksiniz Halep’e, özledin mi dedim.

Özledim, gideceğiz savaş bitince dedi.

Gidince İstanbul’u özleyecek misin dedim.

Özleyeceğim dedi.

Abi Halep’te evimiz var, burada evimiz yok, kira parasını zor çıkarıyoruz yardımlar gelmese dedi.

Meryem buralar hepsi sizin Türkiye sizin dedim.

Abi yok ben sadece İstanbul’u seviyorum dedi.

Savaş bitince gideceğiz Halep’e, evimizde oturacağız, kira vermeyeceğiz dedi...

Meryem ile yaklaşık bir saat konuştuk. Meryem yaşıtlarından çok büyüktü ve her şeyi o küçük ömrüne de sığdırmıştı.

Meryem, koskoca dünyanın sınırlarını yüreğinde çizmişti ve babasızlık, vatansızlık özlemini bir cihan hükümdarı; Fatih’in ruhaniyeti dibinde ikame ettirmişti.

Meryem, belki de sonradan Halep’in, Fatih Sultan’ın olduğunu da öğrenecek ama biz öğrenmeyeceğiz; sınırların kim çizdiğini. Ve Fatih semtinin sadece İstanbul olduğunu Suriyeli bir çocuktan öğreneceğiz.

Çoğu şeyi öğrendiğimiz de, çok zaman alacak.

Ve Meryemler, yetim ve öksüz kalacaklardır Fatih’te, Halep’te

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
04 Eyl 21:17

Kalemine sağlık abi çok güzel

Meyzen Ruha yazdı, 1 misafir olmak üzere 5 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
20 Ağu 15 10:00

Meyzen Ruha

Puan: 328

Sancılar ve Jean Valjean

Ortalık yangın yeri, ortalıkta yanan bir şeyler de yok. İçimizde sadece kendimizi kandırdığımız yanan bir şeyler var ve tarifi de çok mümkün...

Ve dalıyorsun bitmek bilmeyen düşüncelere; dalıyorsun dalıyorsun ölmek bilmeden ve hesap vermeden...

Sorgulamak geliyor insanın içinden; hüzünlerini, bakışlarını hatta talihini sonra diyorsun neme lazım neme lazım.

Her gün aynı şeyleri düşünüp, sonra farklı şeyleri yapamamak, sonra başını iki elinin arasına alıp kambur seanslarına başlamak; evet hep böyle amansız duygulara kapılıp, sonra sonra kafanı mengeneye sıkıştırmak. Ne tuhaf bir iç sancısı ne tuhaf...

İç sancısı demişken aklıma Jean Valjean geliyor, bilmiyorum yoksa mide sancısı mı, açlık mı, siyah mı, Afrika mı?

Deri koltuklar üzerinde nasıl bir sancı gelir de Victor Hugo’dan bir alıntı yapıyorsun...

Sonra eski zamanın Fransa’sı, şimdiki zamanın ve geniş zamanın da Afrika’sı ve sancılar sancılar,

Hiçbiri Jean ValJean gibi sancılı değil ve ortalıkta bir ekmek de yok; ortalıkta ölen ve bir sürü sancılı var. Ama hiç biri Jean Valjean gibi seküler bir sancı değil...

Biraz daha deri koltuğa yerleşiyorsun, haber bültenlerini es geçiyorsun. Yemek programları eşliğinde bir talk show programına denk geliyorsun ve saat 11’e doğru geliyor.

Artık yeni şeyler düşünmek istiyorsun, ahh! Yine bir sancı, yine yeni düşünceler mi diyorsun?

Ahh klasikler klasikler, sizler hala karanlıkta olan dünyanın birer sancı sevicilerisiniz ve hala kurgusal metinler arasında, ruhumuzu okşar durursunuz.

Sonra akşama doğru kitap aralarında uyumaya çalışıyorsun. Yataklarda batar kimseyi okşamış ruhuna ve iç acıları, acılar, kurgusal sancılar...

Ve hesap vermiyorsun, ölmek bilmiyorsun, çıldıracak şekle geliyorsun.

Neme lazım, neme lazım deyip düşünüyorsun; sıkılgan ruhumuz bize her şeyi unutturuyor,

Afrika siyah ve aç

Afrika aç ve aç

Jean Valjean kurgusal bir aç, sonrası dünyada olmayan adelet üzerine, ruhumuzu kandıran ayetler hükmünde acılar, iç acılar ve sancılar...

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Meyzen Ruha yazdı, 2 misafir olmak üzere 7 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
15 Ağu 15 16:00

Meyzen Ruha

Puan: 328

La Historia Me Absolvera

(siz beni mahkûm edin tarih beni, haklı çıkaraktır.)

Fidel Castro

Havan’a Düşerken

Yıl 1956’nın 23 temmuzu Fidel Castro önderliğinde silahlı gerilla birlikleri Küba’nın Moncada kışlasına saldırdılar. Saldırılarda bir çok gerilla hayatını kaybederken Fidel Castro ve Raul Castro yaralı olarak ele geçirildi.

Castrol, Yargılandıktan sonra mahkemede konuşmasını şöyle bitirmiştir. “Sayın yargıç siz beni mahkûm edin! Tarih beni haklı çıkaracaktır! (La Historia Me Absolvera) cümlesiyle biten ünlü savunmasını yapmıştı.

İsa De La Juvendet adasında meşhur Presidio Modelo hapisanesinde 15 yıl hapis için gönderildi.

Ülkede mahkümlar için ayaklanmalar başlayınca Küba hükümeti Castro Kardeşileri Meksika’ya sürdü ve bütün sosyalist mahkümları da serbest bıraktı. Küba hükümeti aslında en büyük hatayı yapmıştı Castro kardeşleri salıvermekle. Castro kardeşler meksikadaki bütün Kübalıları toplayarak büyük birlikler hazırladılar. Fidel Castro, Arjantinli Ünlü Doktor Ernesto ‘CHE’ Guevera ile tanışmıştı. Devrim artık çok güçlenmişti ve askeri eğitim için eski Küba generallerinden devrimci Ernesto Bayo tarafından gerillalar da eğitilecekti.

Devrime hazırlanan gerillalar doğu Küba’dan ülkeye girdiler daha önce koordineli bir şekilde plan yapan Castro ekibi büyük bir taaruz gösteremedi ve Küba Dağlarına çekildiler. Küba hava kuvvetleri büyük bir saldırı gerçekleştirerek gerillaların % 90’nını öldürdüler. Sadece Castro kardeşler, Che Guavera ve on kişilik bir gerilla grubu kalmıştı.

Kısa sürede köylü sempatizanları kendilerine dahil ederek devrim için tekrar Batista güçlerine karşı ayaklandılar ve Küba’da bir çok kanlı baskına imza attılar.

General Cantillo komutası büyük bir planla Fidel Castro’ya büyük bir darbe yaptı, yaklaşık 100 gerilla hayatını kaybetti. Castro ateşkes anlaşması istedi ve büyük bir stratejiyle ateşkes anlaşmasından faydalanarak gerillları kısa bir süre içinde yenedinen topladı. Verano operasyonu Batista aleyhinde sonuçlanınca, Devrimciler artık zafer yakındı diyorlardı. Batista ordusunun ağır kayıplar vermesiyle artık Castro önüne gelen her yeri alıyordu.

Che Guavera komutası Santa Clara şehrini ele geçirdi, haberi duyan Batista artık her şeyin bittiğini anlayınca özel bir uçakla Dominik Cumhuriyetine kaçtı. Albay Rubido artık savaşı bırakarak Castro’ya teslim olmuştu. Che Guavera büyük taaruzlar gerçekleştirerek Küba’nın başkenti Havana’yı da aldı. Daha sonra Fidel Castro şehre girerek artık ülkenin yeni lideri oluyordu.

Küba devriminden sonra ülkede büyük ekonomik gelişmeler yaşandı. Ülkedeki bütün yabancı şirketler millileştirildi, Batista yanlısı ve Amerikancı işadamları ülkeden sürüldü. Artık ABD, Küba’da bir dayanağı kalmamıştı. Fidel Castro ülkesini Amerikanın bütün ambargo uygulamalarına rağmen sukünet içinde yönetmeye devam ediyordu. Şeker kamışını artık ABD’ye satmıyordu ve buna karşılık şeker ve ham petrolü Rusya’ya satmaya başladı. Ülkesinden ABD’yi tamamen çıkardı. ABD bir çok kez ordu içinden komutanları kullanarak Castro’ya darbe yapmaya kalkıştı ama başarılı olmadı. Küba artık SSCB’ye çok yakındı ve Küba SSCB’den sovyet balistik füzelerini alarak adada ABD’ye karşı meydan okudu. ABD dünyada kamuoyu oluşturarak ‘Küba Füze Krizi’ni yaymaya başladı. Ama bir türlü ABD, Castro’ya karşı koyamadı. Castro Sovyet Rusya ile ilişkilerini gittikçe geliştirirken, ABD Guantemala’da askeri üssünü kuruyordu.

SSCB ve doğu bloğu ülkeleri demokratik yönetimlere giderken Küba bağımsız Sosyalist yönetimden vazgeçmiyordu. Marksist- Lenininst çizgisinden hiç sapmadı. SSCB’nin zayıflamasıyla Küba Ekonomisi de zayıflamaya yüz tutmuştu artık Küba’yı yeni ekonomik alanda ittifaklara yöneltiyordu bu durum.

Fidel Sağlık durumundan dolayı bütün görevlerini kardeşi Raul Castro’ya devretti. Fidel’den sonra ülke ABD’ye doğru açılmaya başladı.

Dün ABD Dışişleri Bakanı John Karry Havana’da Büyükelçilik açılışına katıldı ve Havana tekrardan düşmeye başladı. Koskoca sosyalist bir devrim gerçekleşetiren Küba şimdi Emperyalizmin babası olan ABD’ye elçilik yeri vermişti. ABD 70 yıl sonra Küba’nın Pasifik sahiline bayrağını dikmişti ve yeniden Havana düşmeye başlıyor...

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Meyzen Ruha yazdı, 1 misafir olmak üzere 8 kişi beğendi, 3 yorum yapıldı.
12 Ağu 15 04:00

Meyzen Ruha

Puan: 328

Sekülerleşen Barzani Kürdistanı ve Marjinalleşen Pkk

Sekülerleşen Barzani Kürdistanı ve Marjinalleşen PKK

Koca çınar dağılınca Anadolu toprakları bitmek bilmeyen bir eleme düçar olmuştu. Devlet-i aliye her taraftan toprak kaybediyordu. İttihatçıların yanlış politikalarıyla dört kıtada Osmanlı, Avrupaya peşkeş çekilmişti.

Avrupa artık hasta adamın merkezine de göz koymuştu. İstanbul’un işgali ve Adolunun işgaliyle artık Anadolu halkı tek ruh olup karşılık vermeye başlamıştı. Malumunuz kurtuluş savaşları, Çanakkale, Sakarya, İnönü savaşlarında Anadolu halkı topyekün bir mücadele sergiledi. Türküyle Kürdüyle yani her kesimden “Son Kale” düşmesin diye birlikte mücadale ettiler. Nitekim Anadolu düşman işgalinden kurtuldu...

İttihatçılarla peşkeş çekilen Osmanlı, Cumhuriyetin kuruluşuyla da Din,Ahlak, Ananeler ceberut cumhuriyetle talan edildi. Toplum kutuplaşmaya başladı tek dil, tek bayrak...

Cumhuriyet kendisinden olmayan bireylere çok acılar yaşattı. Özellikle dindar kesim özerinde bir hegomanya oluşturmuştu. Şapka kanunu için binlerce insan hayatından olmuştu, harf inkilabı için binlerce kitap yakılmıştı, Türkçe ezan gibi bitmek bilmeyen batıdan alınmış köhne fikirlerle Anadolu halkına bir hafıza giydirilmeye çalışılmıştı. Bir utanç olarak tarih bu gün bize hala yaşananları gösteriyor.

Türk varlığı üzerine bina edilen ‘Cumhuriyet’ diğer halkları yok saymıştı. Türklerle cepheden cepheye savaşan Kürtler cumhuriyet için artık bir yok mesafesindeydi...

Yıllarca Kürt kimliği inkar edildi, sistematik bir şekilde dil ve kültür öğeleri yok edilmeye çalışıldı. Bu gibi şeylere karşı gelenler ise hapishanelerde işkencelere tabi tutuldu. Bunun en büyük örneği “ Diyarbekir Zindanı”dır. Ve oradan kurtulan Kürt artık bir isyancıdır ve meskeni artık dağlardır dağlar...

Artık bu isyancılar için bir örgüt lazımdı ve bunu üstlenecek biri. Tabi bunun yanısıra, hikmet-i cilvesi ne olduysa ülke darbeler geçirdi. Sağ –sol, Türk- Kürt izmler ortaya çıktı...

Yıl 1974 Abdullah Öcalan, Markist-Leninist düşünceyle PKK’yı kuruyordu. Partiya Karkerên Kurdistanê, yani Kürdistan İşçi Partisi.

Diyarbakır zindanından çıkan her Kürt artık dağları mesken ediniyordu. Artık davaları için gözünü kırpmadan ceberut devlete isyan ateşini savuruyordu ve ilerleyen yıllarda PKK’nın sayısı gittikçe artıyordu. Kürt halkından da büyük bir destek görüyordu. Artık her kesin dilinde “gerilla” destanları dolaşıyordu...

Ama gün geldi değişti. Türkiye, yeni Türkiye’ye imza atıyordu. Askeriyenin darbelerinden ve ceberut zihniyetten kurtuluyordu. Kürtler için büyük adımlar atılıyordu.

Fakat büyüyen PKK artık Kürtlerin bile hayretle bakacağı şeyler duymaya başladı, bunların en hayreti de şüphesiz ki “din” olmuştur. PKK Kürdün dinine ters bir mantalite ile yolunu çiziyordu. PKK artık uluslararası arenada, farklı mecralarda, farklı sektörler edinmeye başlamıştı. Artık avrupa ve diğer ülkeler Türkiye üzerindeki çıkarlarını PKK üzerinden tatmin etmeye başlamıştı. Artık akıllarda şu soru vardı PKK kimin eseri, kimin hizmetkarı?

Şuan geldiğimiz noktaya bakınca fotoğraf daha da netleşiyor. PKK kimi öldürüyor, PKK’nın amacı nedir?

Artık içinden çıkılmaz bir durumda, PKK’nın bir halk hareketinden taşeronluğa giden tarihi, artık marjinal bir hale geldi.

Kuzey Irak Bölgesel Kürt Devleti, Barzani Kürdistanı, ABD-Irak savaşından sonra bölgesel olarak kurulan bir Kürt devleti. Türkiye hep barzan bölgesine tepkili yaklaştı. Oysa Mesut Barzani ülkesini yerelden ulusala doğru büyük bir kalkınmayla dünya devletlerine ispatladı. Kürdistan artık Ortadoğu petrollerinde söz sahibiydi. Ülkesini avrupa ve diğer ülkelerin açık pazarı haline getirmedi. Herkes gıpta ile seyretti Barzani’yi. Türkiye’deki Kürtler üzerine Ak Parti’yle muhteşem adımlar attı. Hatta Şivan Perwer gibi büyük bir sanatçıyla Diyarbakır’da Kürt halkına seslendi. PKK’ya karşı net mesajlar veriyordu. Artık kürtler maküs talihlerini bir kenara bırakmalıydı diyordu. Kürtler için en büyük örnek PKK değil Bizzat kürdistan ve Peşmerge olduğunu vurguluyordu. Şimdi Kürdistan, Türkiye’nin en büyük dostlarından, büyük bir algı yıkılmıştı artık. Sınırlarımızın dibinde Kürdistan diye bir devlet istemeyiz diyen zihinler, şimdi hayran bir şekilde insani bir politikayla Barzaniyle yaşamaktalar. Kürt petrolü şuan topraklarımız üzerinden dünyaya dağılıyor. Türkiye Kürtleri ve diğer Kürtler için Barzani Kürdistan’ı bir örnek teşkil ediyor. Ama neredeyse 35 yıldır Türkiye Kürtleri için savaştığını beyan eden PKK, bir nebze bile Kürtlere menfaati dokunmamıştır. İngiliz, Almanya, ABD ve israil doğrultusunda silahlarını Türkiye’ye doğrultmuştur.

Artık PKK marjinal bir grup olurken Barzani ve Kürdistan Sekülerleşen dünyada örnek bir ülke konumuna geldi.

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
12 Ağu 22:31

Aynen Bulut bey bende teşekkür ediyorum

12 Ağu 15:01

Bulut Sever

Puan: 4820

Küfrün milleti bir. Konsorsiyum bir bize gelince ayrı düşmez. Teşekkür ederiz.

Meyzen Ruha yazdı, 2 misafir olmak üzere 9 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
9 Ağu 15 22:00

Meyzen Ruha

Puan: 328

Biji Bînamusî (Yaşasın Namussuzluk)

Geçenlerde İran cumhurbaşkanı Hasan Rohani İran Kürdistan'nında bulunan 'Sine' şehrini ziyaret etti. Kürt ve sünni olan Sine'de Rohani Kürtlerin gözlerinin içine baka baka alay edercesine "Biji Kürdistan" dedi. Bu söylemi kendi topraklarındaki Kürt halkına söylemedi. Kuzey Irak ve Türkiye'deki havaya atfetti.

İran sistematik olarak, Humeyni devriminden bu yana Kürtleri şiileştirmeye çalışıyor. Şiileştiremediği Kürdü'de kafir ilan ederek "Kum" şehrinde idam ettiriyor. PJAK, PKK'nın İran kolu, arasira İran askerlerine saldırıyor; ama İran on misli bir saldırı yaparak adeta soykırım işliyor. Elegeçirdiği PJAK'lıyı da Büyük bir Kürt şehri olan "Mahabad" ta Kürt halkı içinde idam ettiriyor. 

Murat Karayılan, Cemil Bayık, Duran Kalkan gibi zat-ı şaheneler neden acaba İran'ın devrim muhafızları uykudayken kafalarına sıkmıyor? Yoksa İran'daki Kürtler üvey evlat mı, yoksa Markisist değiller mi diye? PKK uzantısı HDP hangi gün İrandaki Kürtler için bir kamuoyu oluşturdu, eylem yaptı ve diktatör Humeyni diye sokaklarda bağırdı. Gerçekten bunlar amacı Kürtleri mi?

PKK neden Barzani Kürdistan'nını sevmez "Peşmerge" ordusu namaz kılıyor diye mi, yoksa petrolünü İsrail ve İngiltereye peşkeş çekmiyor diye mi?

PKK'nın Suriye kolu PYD, yine bir zat-ı şahane Salih Müslim İstanbul Teknik Üniversitesi kimya mühendisliği mezunu, bölgesine uygun güzel bir bölüm okumuş. Esad ordumuzda asker kalmadı dedi, Salih Müslim "Esad istesin biz askeri oluruz" dedi. Tabi Suriye'de o kadar Kürt öldürüldü adamın derdi Esad'ın generali olmak ve yüz binlerce Kürt mülteci olmuş, babası da büyük bir alim Gaziantep'te mülteci nihayetinde.

Selahattin Beyaz Türklerin havuzunda limonatisini içerken,

Karayılan, Bese Hozat cariyesiyle haremini korurken,

Apo İmralida rutubet tutarken, 

Salih Müslim, Esad'a general olurken,

Fakir Kürt çocukları ölsün bi zahmet...

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Meyzen Ruha yazdı, 6 kişi beğendi, 2 yorum yapıldı.
7 Ağu 15 04:00

Meyzen Ruha

Puan: 328

Şimdi Hiçbir Şey Yolunda Değil

Şimdi her şey yolunda mı? Ağlayan bir kadın,öksüz bir çocuk, sevdiğini bekleyen bir güzel ve ümidini birilerine bağlayanlar ve geri gelmeyen, yitirilen ümitler... Şimdi hiç bir şey yolunda değil!

Birileri için birileri ölmeli mi,birileri bir düzen kurup, birileri o düzeni korumalı mı?

Hep kendimize sorarız ama bir türlü cevap veremeyiz, bilmemezlikten değil; korktuğumuz için cevap veremeyiz. Bu kendimize sorduğumuz "komine" yaşamın emareleri de olabilir; yahut "ırkı" prensipler de...

Ama işin nihayetinde savaş veya onun gibi kaçınılmaz emirler var.

Bir toplumda elbette herkes aynı kafada olmak zorunda değil, olmaz da; ama toplumsal sözleşmelerde her ağız bir şey söylemesin diye, yine ağızlar kendi aralarında bir 'Emir' tutarlar. Emir kendi seçmeninin fikrini ve o an seçmenin içinde bulunduğu duygusal ve insani mefhumları bilebilir mi? Yüksek bir ihtimalle bilemez ve ihtimali bile olmaz.

Ölümün gerçekliği acıdır fakat ölümün nedenleri çok farklıdır.

Ruh,toplumsallık, ırk, ten, dil,din bunların hepsi ölümün nedenleridir.

Fakat ölmek kadını ağlatır,bir çocuğu üzer...

Ve bir toplumu çözer...

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.