Türkiye Aktivitesi
730 ziyaret
1 online
Meyzen Ruha
Hakkında henüz bir şey yazmadı.

Edebiyat Puanı

304 puan Koyu Mavi Kalem

Derecesi

20 [Toplam 182 kişi]

Edebiyat
Tümü(11)
Pinledikleri(0)
Meyzen Ruha yazdı, 9 misafir olmak üzere 11 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
7 Eki 16 06:00

Meyzen Ruha

Puan: 304

Bilmediğimiz Hikayeler

Adam elindeki kağıdı buruşturduktan sonra bir kadın gibi hüngür hüngür ağlamaya başladı. Yumruk yaptığı eliyle de bir yandan göz yaşlarını siliyordu.Yanından geçenler bir anlam veremiyordu adamın haline.Yaşı altmış civarinda bir amca; borcu var herhalde, elindeki kağıt da icra mektubu olabilir dedi. Öte yandan başka bir adam; iyi de amcacım otobüs durağında mı icra memurları adamın eline mektubu tutuşturdular? Adam olduğu yerde bir anda kendini yere bıraktı, adamın gözleri büyüdü, ona bakan dört beş civarında insan kalabalığı adamdan korkarak uzaklaştılar.Adam yumruğunu açtı, elindeki mektup gözyaşlarını silerken sırılsıklam olmuştu. Adam Aniden bir vapur düdüğünü işitti, yerinden kalkmak için bir hamle yaptı ama kalkamadı. Güneş ortalığı kavururken adam da sıcacık asfaltın üzerinde buram buram terliyordu. kollarıyla yüzüne gölgelik yapmaya kalkıştı ama onu da beceremedi. Sesini işittiği vapur birazdan Kadıköy'e hareket edecekti ama adam bir türlü yerinden kalkamadı. Vapur kıç üstü hareket edince adam bir salvo daha yaptı ama nafile, bir felçli gibiydi.

Neden sonra yaşı otuz civarında olan bir bayan, adama yaklaştı; neyiniz var beyefendi dedi,

Adam mahcup bir tavırla "Ene Suri" dedi

kalabalık başka bir kalabalığa bıraktı kendini ve adam hâlâ yerdeydi.Belli ki bilmediğimiz bir dünyada bir şeyler oluyordu ve bilmediğimiz bir sürü hikâye her gün yazılıyordu.Dünyamızdan kopan bir şey olmadığı gibi sessiz kalma hakkımızı kullanıyorduk.

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Meyzen Ruha yazdı, 8 misafir olmak üzere 12 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
7 Nis 16 22:00

Meyzen Ruha

Puan: 304

Geri Kalmışlığın Hüznü

Hepimiz şanslı değiliz; babamızın tütün kokan ellerinden tutarak bir bakkal dükkanından bir çikolata alamıyoruz. Asgari düzeydeydi hep mutluluklarımız ve bir gece vardiyasında annemizin sancıları başlardı soba kokusu eşliğinde. Göz yaşlarımızı elimizin tersiyle silerdik ve futbol oynardık, unuturduk hüzünlerimizi. Geri kalmışlığın hüznünü de ikindi ezanlarına saklardık ve yarım yamalak ezberlediğimiz kısa surelere.

Kaybedeceğimiz bir şey yoktu ama çok korkardık annemiz ölür diye, fakat bazı anneler ölüyordu ve şanslı olduğumuz aklımıza gelirdi. Sonra küçük dostluklarımız konu olunca ve biz de ağlardık annesi ölen dostlarımızla. Biz de kaybederdik.

İki ihtimal ile kavga ederdik biri yan gözle bakmak, diğeri mahalle maçında verilmeyen bir penaltı olabiliyordu.

“Biz mahcup ve onurlu çocuklarız” derdi bir şair, şimdi kabuk bağlamıyor gönül yaralarımız. Hep mahcup olan biziz, ama onurlu olan çocuklar; hiç büyümeyen çocuklardı, bir okul çıkışı simsiyah arabalarla evlerine dönen çocuklardı.

Ekmeğin üzerine yemin ederdik anlımıza koyardık ekmeği ve macera başlardı yeminlerin ardından, usul usul meydan okurduk kendi çapımızdan; seyyar satıcılara, bahçe bekçilerine...

Hayat bir yerlerden başlıyordu bizim için. Umut en büyük sermayeydi bizim için, fakat ninniler eşliğinde değildi ümitlerimiz. Mesela Hüseyin bir ayakkabı boyacısıydı, ninesi onu Hazreti Ali’nin hikayeleriyle büyütüyordu. Hüseyin kendisini Ali’nin oğlu olduğunu zannediyordu.

Hüseyin hangi zamandaydı? Tırnaklarının arası simsiyahtı baba ve rızık kokuyordu.

Kahraman ölümler üzerine methiyeler okunuyordu, avuntular ümide meşaleydi sanki, fakat geri kalmışlığın hüznü çıkmaz sokaklara uğruyordu.

Terliyorduk, atımıza su veriyorduk. Büyük yarışı bekliyorduk Ali atıyla gelecekti bu çıkmaz sokağa.

Bekliyorduk, büyüyorduk ve dünya sürekli kirleniyordu. Şanslı olan çocuklar bu zamanda ölüyordu.

Fotoğraf kaynak: link

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Meyzen Ruha yazdı, 6 misafir olmak üzere 10 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
4 Mar 16 21:00

Meyzen Ruha

Puan: 304

Suskunluğumuz Bir Dervişlik Hikmeti Değil

Şimdi kalbimizin en derinliklerinde bir şeyler biriktiriyoruz, büyütüyoruz, muhafaza ediyoruz. Hiç açığa çıkarmıyoruz; belki korkağız belki de ürkeğiz…

Ruhumuzun aksine sonra bir manasızlık alıyor bizi ve bir mekanda, belirli bir zamanda iç çekilmeler başlıyor.

Durup dururken insanın aklına bir yolculuk geliyor ve bütün tahayyüllerimizi yola revan etmeye başlıyoruz.

Fakat nereye, neyle, niçin?

Belki gidiyoruz bir kalpten bir kalbe, ne karanlıklar ne aydınlıklar görüyoruz. Hapsolmuş zaten içimizde biriktirdiğimiz duygular ve bir kalbe giriyoruz siyah ve beyaz.

Bezen bir yaşlı adamın asasına gözümüz ilişir. Aheste aheste yere vurur yaşlı adam asasını, zannederiz ki kalbimizden biraz sonra bir şeyler fışkıracak ve yaşlı adam sadece ihtiyaç halinde asa kullanıyor. Ve biz hala zanlar içinde, zaman içinde, mekan içinde izah peşindeyiz.

Bence en güzel şey; her şeyi utangaçlığa vermek ve haddine takılmak.

İnanıyoruz; fakat aniden baharın ortasında bir tipi vuruyor çiçekleri. Takat kalmıyor ezberlerden geriye, yine de inanıyoruz ilkbahardan sonra yaz sonbahardan sonra kışın geldiğini. Evet, kainat üzerinde ezberler bozuluyor ama biz hep aynı akıştayız.

Suskunluğumuz bir dervişlik hikmeti değil, çok konuştuğumuz için cümlelerimiz bir anlam taşımıyor. Dolayısıyla suskunuz ancak konuşursak kötüye talim olacağız.

Ufkumuz şimdi çok daraldı, güneşe bakarken gözlerimiz kamaşmıyor, bir melek vaktinde en gafletli duygularımız ayyuka çıkıyor. Ve ellerimiz duasızlıktan nasır tutmuş, gözlerimiz boş ve manasız bakmakta.

İzah mı?

Marifet mi?

Hepimiz ölüyoruz zaten.

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Meyzen Ruha yazdı, 4 misafir olmak üzere 8 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
15 Oca 16 17:00

Meyzen Ruha

Puan: 304

Merhamet Sokağı

Merhametin sokağından geçiyoruz ortalık sessiz. Kapılar yarı örtük, her gelene buyur gibi bir havası var. İlk önce güllerle karşılaşıyorsunuz sonra kuş cıvıltıları. Durup düşünüyorsun hayat burada bir başka ve tuhaf görüyorsun bu manzarayı.

Neden mi?

Çünkü hiç ummadığımız bir hayat ve tahayyül sınırlarını zorlayan bir şeyler bu...

merhametin sokağında bir sürü çeşme var ve hiç susayan yok, sadece merhamet edilesi diye yolcular ve haydutlar için.

Öyle bitişik evler de yok merhamet sokağında. Her bir evin arasında inanılmaz bir mesafe var. Bu mesafelerde özgürlük kaprislerine şahit oluyoruz; Atlar, kuzular ve bir sürü daha hayvan.

Bazen bir ses duyuluyor. Hummalı bir şekilde yürüyor insanlar, yürüyor tarihi surlara eşlik ederek ve varıyor herkes varacağı yere.

Akşamla birlikte kaçak çay kokusu geliyor merhamet sokağından. Ardı sıra dizilmiş sandalyeler ve arada nargile içen yaşlı adamlar koyu bir muhabbetin terkisinde herkes.

Ellerinde kalın kalın kitaplarla sarıklı, cübbeli ve sakallı adamlar köşe başlarında ve herkes bir şeyler izah ediyor, sayfalar hızla geçiliyor.

Bülbüllere taş çıkartacak bir sükunette, tarihi caminin avlusunda ezber yapan kimi âmâ kimi muamma şahıslar ezber yapıyorlar.

Ve birden bir azap indi merhamet sokağına,

Neden mi?

İşte biz zalimlerden kimini, kimine, yapmakta oldukları günahlar yüzünden böylece musallat ederiz.” En’am 129

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Meyzen Ruha yazdı, 7 misafir olmak üzere 12 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
8 Oca 16 01:00

Meyzen Ruha

Puan: 304

Yeni Binbir Gece Masalları

Her şey değiştiği gibi savaş sanatı da değişiyor. Hikaye, masal ve romanlarda kullanılan materyaller de değişiyor. Tolstoy ve Hemingway’in kitaplarına bu zamanda baktığımızda büyük farklılıkları göreceğiz.

Hakeza Binbir Gece Masalları’nın da yeniden yazılması lazım. İnsanlar Doğu’da artık pratik bir şekilde ölüyor.

Şehirlerde kıyamet kopuyordu. Etrafta hep insan cenazeleri vardı. Kanlar rögar kapaklarının dibinde donmuştu. Şehirlerdeki tarihi cami ve yapılar hepsi yerle bir olmuştu. Sanki bir Moğol istilası, sanki bir Haçlı istilasıydı. Evler karşılıklı olarak harabeye dönmüştü. Ama bazı binalarda sağlam bir kaç daire kalmıştı. Oradan da silah sesleri geliyordu. Yüzleri maskeli olan adamlar sağa sola rastgele ateş ediyorlardı. Başka bir mahalleden sayıları kırka yakın, içinde çoğu çocuk olan bir kalabalık misket bombalarından kaçıyorlardı. Ama nereye kadar kaçabileceklerdi ki misket bombaları her yere yağıyordu. Kimileri yerlere düşüyordu ve arkadan gelenler onları ezerek geçiyordu. Bazıları anneleri olacak ki yere apaklanan çocukları kaldırmak için uğraşıyorlardı. Fakat düşen bir daha kalkmıyordu. Çocuklar ve anneleri ölüyordu.

Fakat her ülke yeni yaptığı silahları koalisyon veya başka bir kılıfla masum insanları korumak için deniyordu.

Baba evin salonunda çocuğuna bu olayı anlatıyordu. Mutfaktan seslenen anne: sevgilim yavrumuza böyle şeyler anlatma, geceleri korkuyor sonra beni de uyutmuyor dedi.

Baba çocuğun pürdikkat dinlediğini görünce yeniden devam etti. Çocuk, babasına sorular sormuş ki babası vahşetleri anlatıyordu. Çocuk, başını sallayarak “hımm, yaa, öylemi” diyerek hayretini gizlemiyordu.

Neden sonra acımadıkları ve her şeyi reva gördükleri bu insanların başkaları için bir anlam ifade etmediği ve ölümleri hakkettikleri anlaşılıyordu.

Anne mutfaktaki işini bitirdikten sonra konuşmaya müdahil oldu. Yeni dünya düzeni, boru hatları, petrol vesaire şeylerden bahsetti. Çocuk, annesin konuşmalarını pek anlamadı ve babasına döndü. Baba hadi sen anlat, sen daha güzel anlatıyorsun dedi. Baba devam etti, annenin anlatma dediği yüz ifadesine aldırmayarak.

Savaş beşinci senesindeydi. Artık insanlar evlerinde rahat değillerdi. Büyük bir kıtlık başlamıştı. Zaten ha bu gün ha yarın nerden geleceği bilinmeyen bir kurşunla öleceğini herkes bekliyordu. Burada çaresiz bir şekilde ölümü göze alamayan insanlar bu savaş ortamından kaçmak için, derme çatma botlarla denizlere açılıp, bizim buralara gelmeye çalışıyorlardı. Ama botlar hep alabora oluyordu. Bunun sonuncunda yine orada yani denizlerde de ölüyorlardı.

Sanki bunlar sırf bu şartlarda ölmek için yaratılmıştı. İşte nereye gitseler ölüyorlardı. Yaşları bir, iki, üç ve aklımıza hangi yaş geliyorsa hepsi ölüyordu. Sabahları gazeteleri okuduğumuzda denizde ölenlerin cenazelerin gazete sayfalara vurduğunu görüyorduk.

Çocuk, peki baba bunların hiç bir kahramanları yok muydu, bunları kurtaramıyorlar mıydı?

Baba, tabi hem de bir sürü kahramanları vardı. Rusya, İran, ABD...

Bu kahramanlar modern silahlarla zorba bir adama karşı geliyorlardı ama ne hikmetse yine masumlar bir şekilde ölüyorlardı ve zorba adam her gün yaşıyordu.

Anne beynelmilel laflarla kocasına karşı gelmeye çalıştı. Politik nedenler var, sosyolojik anlamlar var dedi. Buna bir teşhis konulmuş, olması gerekenler yapılıyor. dedi.

Kadın kocasına sevgilim olaylara tek taraflı bakıyorsun dedi.

Baba, ne taraflısı oğluma masal anlatıyorum dedi.

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Meyzen Ruha yazdı, 3 misafir olmak üzere 7 kişi beğendi, 4 yorum yapıldı.
15 Ara 15 21:00

Meyzen Ruha

Puan: 304

Acıktığımız Gibi İnanıyoruz

Acıktığımız gibi inanıyoruz hayatın her merhalesine. Hiçbir şey bir anlam ifade etmiyor. Her hareket de ne yapılması gerektiğini açıkça belli etmiyor. İdeolojik saplantılarla ve bir kaç sloganla medeniyet hamallığına soyunuyoruz.

Aslında her şey bir matbaa dükkanında başlıyor siyah ve kırmızı. Bir kaç fanzin ile mottosunu yapıştırıveriyoruz. Geriye kalan inanmak !

İnanmak, aslında bir çok kavmin inat ettiği ve sonrasında helakına müstahak olduğu olguydu.

Hendek mesela, deveye laf anlatmak gibi bir şey mi?

Midemize iniyor inandıklarımız ve kıvranıyoruz kanserli bir hücre gibi her gün bizi ölüme götürüyor.

Cami duvarına işemek mesela, devrim niteliğinde itibarlaştırmak ve ağlamak hiç bir şey olmamış gibi makyajlarımızı tazelemek ve bir sonraki eyleme hazırlanmak kameralar karşısına geçmek; bambaşka biri olmak.

Hepimiz biliyoruz eylemlerimizin şeytani boyutlarını ama biz fethedildiğimizi bilmiyoruz. Her sokak bir kale ve biz özgür savaşçılar olduğumuzu zannediyoruz ve başkalarının bayrağını göndere çekiyoruz.

İnanmakta direniyoruz, mesela öz damarlarımız mesela insanlık avlumuz şimdi devrim sloganlarıyla bezeli ve kanımız ne kadar ucuz duruyor duvarlarda değil mi?

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
17 Ara 01:55

Shewgin

Puan: 76

Diline sağlık perfeck olmuş :)

17 Ara 00:14

Teşekkürler

Meyzen Ruha yazdı, 3 misafir olmak üzere 9 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
16 Kas 15 21:00

Meyzen Ruha

Puan: 304

Gitmişliğin Tarihi

Gitmişliğin başka bir hüznüdür; gitmişliğin tarihi.

Şimdi gitmediğim şehirler senin düşüncelerinle beynimde. Tren vagonları, uzun uzun bekleyişler, bir çığlık şeklinde çalan son kalkış düdükleri hep genzimde bir hüzün biriktiriyor. Gidiyorum bir şehir daha ve gidiyorum bir şehir daha ve sen bütün şehirlerin yabancısı oysa ben bir sığınmacısıyım, evet sığınmacısıyım sensiz uğradığım tüm şehirlere.

Birbirinden güzel bulvarlara uğruyorum. Nice insanlar asılı duruyor hala. Bazı sokaklarda çocuklar kar topu oynuyor, bazı çöp konteynırları insanlarla dolu. Ve ben kimliğimi saklıyorum tabelalardan, senin yüzünün değdiği tabelalardan.

Ve gitmişliğin tarihini yazıyordum kalelerin yıkılmayan surlarına.

Her şehrin bir kahramanı vardı, her şehrin kendine has bir heykeli vardı. Herkesin zihninde destansı hikayeler ve akşam çöküyor ayazla birlikte ve en kahramanlar bile üşüyordu bu şehirlerde.

Yine gitmediğim bir şehirdeyim.

Bahçeli bir ev, iki yaşlı insan. Evin önü karlarla kaplı. Benim eldivenlerim yok, ellerim cebimde ve usul usul bakıyorum yaşlılara. Belki de gözleri uzağı göremiyorlardır belki de kara bastığımda çıkardığı sesi duymuyorlardır, belki sağırlardır. Peki bu şehir neden beni görmüyor, çok mu yaşlı?

Yine gitmediğim bir şehirdeyim.

Bir mesai saati bitiyor, gece vardiyaları işe başlıyor.

İşçiler kar sularından birikmiş gölcüklerden atlayarak şen bir şekilde uzanıyorlar makina fabrikalarına.

Nedense ben seyrediyorum işçileri sen mi geçeceksin buradan? Aslında ben saklanmalıyım ve derhal bir eldiven bulmalıyım. Çünkü ellerim sıcaktı, beni ellerimden ancak tanıyabilirsin.

Sonra düşünüyorum,

Seni ve fabrika işçilerini ve neden böyle bir denklem kurduğuma anlam veremiyorum ve gitmişliğin tarihini grev pankartlarına yazıyorum.

Büyük bir uğultu kopuyor başka bir şehirde. Büyük bir toz bulutu semayı kaplıyor. John Steinbeck romanlarındaki işçi hüzünleri boğuyor aniden beni. Anlıyorum hemen, bir romanın satırlarında değiliz, gerçek bir dünyadayız. O dakika içinde fabrikaların bacalarından dumanlar yükseliyordu.

Ve ben başka bir şehre yol alıyordum.

Gitmişliğin tarihini yol kenarlarındaki kağıt çöplere yazıyordum.

Her mola sırasında büyük bir ürpertiyle yaşıyorum. Anlık bir şey değil bu, aslında bir yandan da kahroluyorum.

Şimdi bana bir el uzanacak ve masama oturacak acaba ben nereye saklanmalıyım? Çayın dibini yudumlarken, sessizce hareket ediyorum ve sınırlarımı zorluyorum.

Hüzünlenmeliyim yeni bir şehirde, yeni hikayeler duymalıyım ve seni görmemeliyim.

Gitmişliğin tarihini hep hüzünlerime yazmalıyım.

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Meyzen Ruha yazdı, 5 misafir olmak üzere 13 kişi beğendi, 1 yorum yapıldı.
19 Eki 15 14:00

Meyzen Ruha

Puan: 304

Gülüyordu Zeki Müren Türkçesiyle…

Aslında bu hikâye bir yandan da imkansızlığın resmini çiziyordu. “Ne ben, ne de o bir şeylerin farkında değildik” diyordu genç adam. Genç adam bunları anlatırken hiç bir şey kaybetmemişti sanki ve sonra şunu söyledi: “Allah’a ve ölüme inanıyorum ve ben doğarken hiç bir şeyi yanımda getirmemiştim ve yeryüzünde kaybetmeyi öğrenmeye geldim” dedi.

Gönlümü alıp Kafkas Kartalı bir şeyh ile dağlayan ve şairler ülkesinden, Yedi Güzel Adam’ın ülkesinden zarif ve toplumsal dertlerle ardı sıra beni sürgün eden kız...

Ve bir sinema salonunda hiç sevmediğim bir filmi çok sevdiğimi bahane ederek yüzüm beyaz perdeye değil de onun beyaz yüzünü seyretmeye aşina olan her zaman ben...

Aslında tanışmamıza vesile olan daha bir çok şey vardı.

Şehirde hep gişe yapan filmler vizyondaydı. Milleti hep eleştirirdim sanat filmlerine önem vermiyorlar diye aslında ben de hiç sevmiyordum sanat filmlerini ve onun yanındayken çok seviyordum. Ben her zaman az konuşurdum o hep Nuri Bilge Ceylan sinemasından bahsederdi ve anlasın diye beni sanat filmlerini hiç kaçırmıyordum.

Belediye çay bahçelerinde geç gelmeleri bahane ederek biraz hüzünlenen, biraz da geç kalmasını istercesine yani akşam karanlığın çökmesini isterdim, yani beyaz yüzünü karanlıkta seyretmeyi isterdim.

Onunla Nurettin Topçu’yu tartışırken üç tane beyaz Anadolu sigarasını üst üste yaktığımı ne ben biliyordum ne de O; ama O farkına varsaydı şöyle derdi “yeter çok içtin bu zıkkımı be hazret” derdi.

Konuştuğumuz bu ülkenin irfanıydı ziyadesi yoktu.

Bazen düşüncelerimi ona söyleyince çok komik oluyordu, ben Kürtçe düşünüp Türkçe konuştuğum için düşüncelerim konuşmalarıma biraz geç varıyordu.

Ve bu hal beni komik bir duruma sokuyordu ve O gülüyordu Zeki Müren Türkçesiyle…

Çok zeki olduğum için yıllar sonra üniversiteyi kazanmıştım ve ben birinci öğretimdeydim O ise ikinci öğretimdeydi. Ara sıra okula giderdim ve hep akşama doğru son derslere girerdim. Özenle yoklama kağıdına bir haftalık imzaları da çakardım ve hocalardan bir sürü azar da işitirdim ama bu sırf onun beyaz yüzünü mehtaplı anlarda seyretmek içindi. Cemil Meriç’ten bahsederken sokaklarda, bir Hint fakihi zihnimizde bitiveriyordu ve insanlar erken vakitte mağaralarındaydı. Biz aheste aheste yürüyorduk ve soğuklar da bize rağmen yeryüzüne çöküyordu. Ellerim üşümesin diye elimdeki kitabımı hep çantasına koyardı. Her vedada ben onu temaşa ederken unutuyordum kitabı, aslında bu unutmalar bir dahaki buluşmayı da erkene çekiyordu.

O Maria Puder’e benzemiyordu, ben de Raif gibi düşünmüyordum. Eğer bir hikâyeye benzeteceksek, ben şahsen “ya tahammül ya sefer” olmasını isterdim.

Bir şeyler yoluna girmeyecekti. İnsan bir andan itibar değildi. Dün, bugün ve yarın beynimizi kemirecekti. Yolunda gitmeyen bir şeylerin olacağı gibi ve hep yolunda zannettiğimiz, belki de takmadığımız müşterek bir hayatın keskin kıyılarına uğramak istemiyorduk.

Ne sonbaharlar geçti ne baharlar, hala koltuğumun altında kalın bir kitap ve dudaklarımın arasında bir cıgara, hayal mi ötesi mi bilmiyorum?

Ve bir sonraki otobüs durağına kadar hüzünler, keşke hiç bitmesin dediğim duraklar.

Ve elim bir kaza sonucu hayat onu kaybetti.

Allah rahmet eylesin O’na...

(yazı bittikten sonra bu linki tıklayın)

link

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Meyzen Ruha yazdı, 2 misafir olmak üzere 8 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
29 Eyl 15 02:00

Meyzen Ruha

Puan: 304

Yağmur Yağmadığı Kadar Islağız

Bir ölümün bin trajik öyküsünü yazabiliriz. Bir hazan mevsimi sırasında hafif soğuk bir havada ve hafif bir hüzünle bir şiir de yazabiliriz.

Ölü evi sensin cenazeyi istediğin gibi kaldırabilirsin. Ciğer denilen organ bütün rolleri üstlenebilir burada...

Ölümün tüm soğukluğu ve insanlık denen cenaze gözlerinin önündedir şuan. Ve hiç bir metafora gerek yok, tasvire gerek yok sadece ayak ucu mesafesindesin insanlığın.

Loş bir odanın içinde, masanın başında tüm fikirlerini açmaya hazırsın, karşında sadece senin gölgen ve tartışmaya başlıyorsun, boğuşuyorsun onunla ama o hiç ses etmiyor bir suçlu gibi, suçunu kabullenmiş gibi...

Aslında kendine söylüyorsun ve kendini haklı çıkarmak için ve suçunu hafifletmek için gözlerini gölgenden kaçırıyorsun.

Kapıyı sonuna kadar çarpıyorsun, nereye gidiyorsun gölgeni duvarda bırakıp nereye !

Perdeler arasından caddeyi seyrediyorsun hiç yağmur yağmadığı kadar insanlar ıslak ve arabalar ne kadar sessiz, her şeyin yansıması gözlerini kamaştırıyor ve dilinden cenaze türküleri çalınıyor; hayat hayat Habil ve Kabil arasındaki mesafe kadar ve insanlık şuan bir cenaze kadar hareketsiz. Hiç bir şey hareket etmiyor gölgen bile taklidini yapıyor ve ona bile karşı bir şeyler saklıyorsun.

güven ve güvenmişliğin sırtındaki her şeye yeni kelimeler arıyorsun. Bir kapı gıcırtısında bir tehlike hissediyorsun; yaklaşan bir tehlike mi yoksa isim ve anlam veremediğin şey mi?

şimdi üzgün olacağımız kadar üzgünüz haber bültenleri arasında bir kaç ölü haberi ve sonra magazin tutarsızlığı.

Tutarsızlık dediğimizde iyi ve kötü; günah ve mübah...

Biraz da sosyolojik anlam yükleyebiliriz, artık her şey terminojisinde konuşabilir.

Ve içerdeyiz perdeler örtük yağmur yağmadığı kadar ıslağız, rüzgarın esmediği kadar savurganız bir şeylere.

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Meyzen Ruha yazdı, 1 kişi sahiplendi, 1 misafir olmak üzere 16 kişi beğendi, 2 yorum yapıldı.
1 Eyl 15 22:00

Meyzen Ruha

Puan: 304

Birilerinin Fikir Artıklarıyız

Hep yollarımız aşınıyor otomatik arabalarla kesif kesif, buram buram lastik kokuyoruz.

Gülmüyor yüzümüz, hasrettir karşı surete bir tebessüm

Hep kaçıyoruz toplumsal yalnızlıklara.

Bir köşe bulsak bir soluklansak bir metre kareye ama hep kentsel dönüşüm alanlarındayız.

Ruhumuz, ruhumuz diyorum neye dönüştü biliyor musunuz?

Hep sahte tavırlar, boş ilhamlar...

Karnımız doydu diye bir Martıya simit atıyoruz, simit bir yiyecek de değil artık bizim için,

Yusuf yüzlü bir çocuk, kaç mendil sattı trafik ışıklarında veya yüreği kaç defa attı kırmızı ışıklar yanarken,

Hep aynalarda kaldı bizim yüzümüz, gök bizim değil, aldığımız nefes bizim değil, bu vücut bizim değil; susmuyoruz, susmuyoruz bir hit müziği eşliğinde tempo tutuyoruz hayata,

Camlarımız kapatıyoruz Yusufların yüzüne. Hayır kuyuda olan o Yusuflar değil biziz; biziz insanlık denen çukurda, insanlık insanlık ne kadar soyut bir kelime...

Her şeyin bir ölçüsünü kaçırmışız, her şey artık bir nesne değil bizim için,

Ve her şeyin öznesi de değiliz.

Üzülerek söylüyorum, tüm ideolojilere yenik bir şekilde, şeksiz ve slogansız şişeler üzerinde yürüyoruz, birilerinin fikir artıklarıyız...

Plastik çiçekler elimizde terliyor, plastik makyajlar karşısında, evlenmelerimiz ve boşanmalarımız borsaya bağlı,

Her şeyin bir başlangıcı ve her şeyin bir sonu an itibariyle düşüncelerimizi hapsediyor.

Ne bir şiir bizi kandırıyor, ne de bir şair yok;

Nedensellik ilkesi bağlamında çok boyutlu aşk insanlarıyız artık. Kitabın ilk ve son sayfalarız, ortalarda kaybolmuyoruz, takılmıyoruz en zor en girift cümlelere. Hep boşuna zaten varoluşumuz veya bir yağmurun ki bulutun nereye döküleceğini bildiğimiz gibi varsayımlar; varoluşlar...

Yağmur değince ıslanmak geliyor aklımıza, sanki rızkımız sadece ıslanmak ve taşıyor seller gibi kibirlerimiz saçlarımızın ucundan.

Ve gözlüğümüzü hafifçe indiriyoruz, dünyayı çıplak gözle izliyoruz, ne kadar yabancıyız ne kadar kaybolmuşuz.

Gözlerimiz meğer hiç değmemiş ne tarihe ne de tarihin içindekilerine.

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Onur Gündüz yazdı, 1 kişi sahiplendi, 7 misafir olmak üzere 9 kişi beğendi, 2 yorum yapıldı.
8 Ağu 15 10:00

Meyzen Ruha

Puan: 304

Onur Gündüz

Puan: 423

Aşk Çocukça Sevmenin Adıdır

"Siz hiç aşık oldunuz mu?" diye bir soru vardır ya. Aslında onu "Siz hiç çocukça birini sevdiniz mi?" diye sormalı. Çocukça diyorum, masumca, saf bir sevgi ile karşılıksız.

Günümüz aşkları, sevdaları, hissiyattan uzak, adanmışlıktan uzak, batı dillerinde olmayan gönül kelimesinden uzak, bedenden ileriye geçemeyen bir olgu olmaya başladı sanki.Gayri meşru ilişkiler,birini sevdiğini söylerken aslında aynı şeyleri bir kaç kişiye daha utanmadan,çekinmeden gözlerinin içine bakarak cesurca söyleyebilme cesaretini gösterenler aşık statüsünde anılmaya başlandı.

Oysa ki kadim ve köklü medeniyetimizde, edebiyatımızda böyle miydi aşk mefhumu ? Aşk, aşığın, maşuğa kavuşma arzusu değil miydi ? Kavuşma arzusu diyorum.Çünkü aşık sevdiğine kavuşsa dahi kavuşma arzusunda olduğu kadar mutlu olabilir mi ? Aşığa çektiği çile değer katmıyorsa, maşuk neden aşığın en güzel cefası oluyor ?

Aslında günümüz evliliklerinin son bulma nedeni de burada ortaya çıkıyor. Çiftler,evlenene kadar senelerce birlikte olabiliyor da evlendikten sonra birbirlerine bir an dahi tahammül edemez hale geliyorlar.Neden? Çünkü insanı cezbeden arzudur.Ona ulaştıktan sonra, ulaşılan eski değerini yavaşça yitirmeye başlıyor.Zamanla da arada ne o eski günlerdeki aşk kalıyor nede sevda.

Araya bedenler girince ön plana saygıyı,hoşgörüyü koymak gerekiyor ki bedenler çiçek misali solunca saygı ve hoşgörü baki kalsın.

Yaşlar ilerledikçe, çocuklaşan bedenlerimizde de tekrar çocukça bir sevgi hasıl olsun.

Aşk aslında saf ve çocukça sevmenin adıdır,ne okunur ne yazılır,Üstad Abdürrahim Karakoç'un dediğin gibi;

"...

Yar deyince, kalem elden düşüyor

Gözlerim görmüyor, aklım şaşıyor

Lambada titreyen alev üşüyor

Aşk kağıda yazılmıyor Mihriban

..."

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
19 Şub 00:22

Kader...

Puan: 193

Harika olmuş , tebrik ederim. Kaleminize sağlık...