Türkiye Aktivitesi
957 ziyaret
1 online
Müsemma Şahin
Hakkında henüz bir şey yazmadı.

Türkiye Puanı

16 puan Yeşil Kalem

Derecesi

16 [Toplam 1568 kişi]

Türkiye
Müsemma Şahin yazdı, 246 kez açıldı , 3 misafir olmak üzere 8 kişi beğendi , henüz yorum yapılmadı.
6 Ağu 16 22:00
Kıpkırmızı Bir Şafak

Gece vardiyasında müşteri hizmetlerinden arkadaş grup sohbete not bıraktı, kullanıcılardan yoğun mesaj başlayabilir, tartışma çıkacak, diye. Hayırdır, niye çıksın dedim, canım sıkıldı, saat gece yarısı civarı. Asker yönetime el koydu, demez mi.... Nasıl sinirlendim, ne saçmalıyor bu aptal çocuk, yanımda olsa suratına yumruk atabilirim, bir insan bu boyutta bir gerzek olabilir mi.. Yine de ne olur ne olmaz hemen twitter ve birkaç gazete açtım internetten, ilk şok... Yüzüme kan hücum etti, ağlamak üzereyim, olamaz, gerçek değil, Ergenekon, Balyoz aklımdan geçti. Erdoğan nerde, konuşmuş mu, ah evet, insanları sokağa davet etmiş, ben de sizinle olacağım demiş -Allah'ım şükürler olsun- telefonda, sanki o da şok olmuş gibi, can havliyle konuşur gibi... Belki kendi ruh halimi onda görüyorum... Yine de onu öyle görmek... Allah'ım herkes yollarda, bayraklar... Twitterda takipteyim, NTV açık, komutanlar bağlanıyor, Abdullah Gül'ün efsane konuşmasını sonradan dinledim. Kimsenin söylemesine gerek yok, ilk birkaç saliselik Atatürkçüler, ABD, tereddüdünün ardından hepimiz anlıyoruz ki FETÖ yaptı, P.İ.Ç. 

İlk farkettiğim şey John Kerry'nin kaypak açıklaması, daha sonra twitterda Batı'dan, Çin'den hatta Arap haber ajanslarından, hesaplarından sanki darbe olmuş bitmiş gibi bir hava, birkaç saat. Yok canım, işte Erdoğan konuştu, işte yollar, meydanlar, komutanlar darbeyi lanetliyor... Darbe olmadı bitmedi, bu ne acele... Darbeyi öğrendikten birkaç çeyrek saat sonra başaramayacaklarını hissettim. Ama aradığım, duymak istediğim şey Erdoğan'ın konuşmasıydı. O arada Bahçeli konuştu, Allah ondan bin kere razı olsun, atar tutardım, eleştirirdin hep, bin kere özür diliyorum, hakkını helal etsin. Davutoğlu, Abdullah Gül... Ah size kızmıştım ben, ama siz bizimlesiniz kader anında... Binali Yıldırım, Erdoğan bizimle konuşana kadar bizi teskin etti, çünkü beklediğimizin o olduğunu biliyordu. O çıkıp konuşmazsa, yanımıza gelmezse, elimizi tutmazsa, kalbimizin kırık, boynumuzun bükük kalacağını biliyordu. Biz de biliyorduk... Geldi... Gece İstanbul Atatürk Havaalanında artık yanımızdaydı, artık kimse bizi durduramazdı... Belki gene durduramazdı, ama yetim kalmaz mıydık?

Erdoğan İstanbul'a inmeden bir iki saat önce darbenin başarılamayacağını, biz yani, biliyorsunuz, anlamıştık. Atatürk Havaalanına inip de konuşunca artık dünya da anladı. Yabancı haber ajansları, hesaplar, darbeyle ilgili, oldu da bitti maşallah, tonunu bıraktı. Herkes meşrebince yorumlara başladı. Onları ciddiye almak zorunda kalacağımız nice aylar belki yıllar olacak önümüzde, o geceliğine onları bir yana bıraktım. 

Dualar, gözyaşları, heyecan, acı, isyan, umut, öfke, korku, matem, mutluluk, sevgi, hasret... birbirine karıştı. Bu kadar duygu aynı anda insana doluşunca beden başka birşey oluyor galiba. Birkaç gün rüyada gibi yaşadık, biz geride kalanlar yani. geriye kaldığımız kadarıyla... Ruhumuzdan parçalar kopup Erol, Abdullah, Halil, Mustafa, Oğuzhan, İlhan, Ömer'in ve diğer yüzlerce sevgilinin peşine düştü hasretle. Sevgi, hürmet, dostluk, hasret.. güzel ve iyi ne varsa karışıp gözyaşı oldu, ruhumuzun kanayan yerlerine doldu. Ruhlarımıza şehitlerimizden, gazilerimizden bir şeyler karıştı, millet olduk; mübarek bedenleri toprağımıza karıldı vatan olduk. Cesur alınlarını, mutlu gözlerini soldurmayan bir ölümle, şehadetle bedenleri aramızdan ayrılırken ruhlarımızı işaretlediler. Arınmak istersen, o şehitleri o gazileri -ki o gün meydana koşan herkes gazidir itikadımızca- bir an düşün yeter.

Biz o gün, bize ölümü sevdiren o kardeşlerimizle, bir önceki gün olduğumuz şeyden farklı bir şey olduk. O gün bugün ölüm korkusu başka bir şeye dönüştü. Güneydoğu'dan gelen şehit haberlerini başka bir idrakle karşılıyoruz, artık o şehadetleri de ruhumuza sarmalıyoruz, üzülüp unutmaya, kaçmaya çalışmak yerine. Ölüm korkusu yarım kalma, tamamlanamama korkusu imiş; işte şehadetle insanın bütün yarımları tamamlanırmış. 

Birileri bir şeyler dediler, hala da diyorlar, duyuyoruz, cevap falan da yetiştiriyoruz, sinirlenip tartışıyoruz da falan. Ama biliyoruz ki artık farklı bir gerçeklik algısından konuşuyoruz. Tiyatro mu, demişler; ne darbe ne dikta mı, diye bağırmışlar; sesimize, sözümüze, kılığımıza mı takmışlar kafayı... şaşırdım tabii ki en başta. Nasıl yani, herşey bu kadar açıkken bile mi? Sonra dedim, olabilir, ben de mesela caz falan dinlerken öyleyim, bu müzik mi şimdi, bu kadar sıkıcı, anlamsız, bir insan bunu neden dinler ki, derim. Halbuki kültürümde, içimde onunla bir bağlantım olsa veya bir bağ kurabilsem anlarım  ve de severim belki. Benzer bir şey bu da; vatanla, bayrakla, şehadetle, bir bağlantın yoksa; ciddi ve samimi bakışlı o esmer askeri -çok güzel çocukları olan şefkat dolu babalar öldü o gün onlarca-, ikiz polis kardeşleri -polis anneler de vardı, güçlü ve güzel-, fakir gençleri -annesi babası hastaydı kiminin-, ne bileyim işte o geceden bir tek detay bir an hafızanda canlandığında, gözlerini kırpmazsın ya hani kirpiğindeki damla olmadık bir anda düşmesin diye, biriyle konuşur, bir şey yer, çalışır veya otururken... ama hiçbir şey hissetmemek, burun kıvırmak, başka didişmelere yelken açabilmek de mümkün olabiliyor demek ki... Bağın yoksa, veya var da farkında değilsen, veya farkına varmak istemiyorsan herhangi bir sebeple inattan.

Yine de o kadar karmaşık değil diyorum-bizler için en azından. Vatan/vatansızlık bir tek kareye indirgenebilir kanımca üstelik; Macaristan sınırında kucağımızda çocuğumuzla polisten kaçarken, arsız bir gazeteciye ayağımıza çelme takma zevkini yaşatmamaktır belki de bütün kavgamız. Gerçek bu kadar yalın ve basit aslında. Biz de bu yalınlıkla, bu netlikle karşı durmaya devam edeceğiz. 

Müsemma Şahin yazdı, 259 kez açıldı , 2 misafir olmak üzere 5 kişi beğendi , henüz yorum yapılmadı.
25 Tem 16 22:00
Fetö Retoriği

Aptallığın birinci alameti farikası, başkalarını "ahmak", herkesi sersem; kendini de herkesten akıllı zannetmektir. Muradını sinsi kelime oyunlarıyla gizliyorum zannetmek de aynı fasıldandır.

F. Gülen adlı sapık haşhaşinin, milletimizin şanlı direnişini "birtakım ahmaklar zafer kazanmış gibi bayram ilan ediyor" ifadeleriyle kendince aşağıladığı video yayınladığı gün, 21 Temmuz, B. Arınç da içinde "ahmak"geçen bir açıklamayı twitter hesabından yayınladı. 

B. Arınç şöyle söylüyordu: "Terör örgünün Fetullah Gülen cemaatine bağlı olduğunu o gün öğrendim. Bana ahmak diyebilirsiniz, ama cumhurbaşkanımız da o gün öğrendi..." -Ben o gün öğrendim, ahmak diyebilirsiniz, Erdoğan da o gün öğrendi: Ona da ahmak diyebiliriz o zaman-. Ki Gülen de dedi zaten. Hem halkımızı hem de onun başkomutanı olan Erdoğan'ı nitelerken Arınç'la aynı kelimeyi tercih etti. Bu hastalıklı ruhlardan sadır olmuş "ahmak"kelimesinin özel bir amacı/terminoloji işlevi var mıdır bilmiyorum ama dikkat çekmek istedim. 

Arınç ve Gülen'in ifade ve yaklaşımlarındaki benzerlik bununla sınırlı değil. Gülen'in en başından beri savunması "bu işe kalkışan kişilerle alakam yok, aralarında bize muhabbet besleyen insanlar olmuş olabilir". B. Arınç ise daha profesyonel: İzan sahibi herkes olayı "Feto silahlı bir terör örgütüdür" şeklinde açıklarken, Arınç "Silahlı terör örgütü Fetocuymuş" demeyi tercih etti. Yani ortada bir örgüt var ve örgüt Fetöcü, ama Fetö o orgüt değil. İki ifade arasındaki farkı Gülen'in "benim onlarla ilişkim yok, onların bana muhabbetinden de ben sorumlu değilim" tavrı açıklıyor. 

Sivil savaşın kanlı cehennemini kurtuluş reçetesi olarak gören Mehmet Altan da (kendisinin Pennsylvania'da diz kırıp sapık haşhaşinin sohbetine katılmışlığı da vakidir) "darbecilerin önemli bir kısmının FETÖcü olduğu anlaşılıyor" hikmetini yumurtladı. 

Bu sentaksı not edelim o vakit: "Fetö darbe yapmadı, darbeciler arasında Fetö sempatizanları varmış/olabilirmiş." Memleketi işgalci kuvvetlere teslim etmek üzere Fetö P.İ.Ç'in taşeron hizmetini bilfiil üstlendiğini biliyoruz. Bu işe kalemiyle, medya gücüyle, algı operasyonlarıyla entelektüel zemin  hazırlayanlar da suç ortağıdır. Sentaks cambazlıklarıyla sorumluluklarını gizlediklerini sanmaları bir devekuşu kuruntusu sadece.

Müsemma Şahin yazdı, 241 kez açıldı , 4 misafir olmak üzere 9 kişi beğendi , 2 yorum yapıldı.
23 Tem 16 14:00
Donald Trump'tan Demokrasi Dersleri
5c94c238e9663e3ef1a179b88f1893321469267638

Donald Trump dün (21.07.2016) The New York Times'a bir röportaj verdi. http://www.nytimes.com/2016/07/22/us/politics/donald-trump-foreign-policy-interview.html?smid=tw-nytimes&smtyp=cur&_r=1

Gazetenin darbe yanlısı, seçilmiş Cumhurbaşkanı Erdoğan'ı indirecek bir darbeyi demokratik (!) bulabileceğini gösteren yayınlarını ibretle izlemiştik. Başkan adayı Donald Trump'la yapılan dış politika konulu röportajda doğal olarak Türkiye'deki darbe girişimi de soruluyor. Donald Trump, özetle, darbenin başarıya ulaşmadığını, her şey bitti denirken Erdoğan'ın övgüye değer bir şekilde olayı tersine çevirdiğini, halkın kazandığını söylüyor. Darbe girişimine tiyatro diyenler olduğunu da ekliyor, ama kendisinin buna inanmadığını söylüyor. (Gülen, darbe girişiminin ertesi günü verdiği röportajda bunun bir oyun/tiyatro- sahnelenmiş olduğunu ima etmişti.)

Röportajı yapan gazeteciler, gazetenin yayın politikasına uygun olarak, tutuklu, gözaltı ve görevden almaları, hukuksuz olduğunu ima edecek şekilde soruyor, Bush'un "biz müttefiklerimizin iç işlerine karışmayız" çizgisini mi takip edeceksiniz?

Donald Trump'tan, bugünün Batı dünyasından duymaya alışık olmadığımız, dürüst bir öz eleştiri geliyor: "Ülkemizde bu kadar problemler yaşanırken, polis şiddeti, Ferguson önümüzde dururken, başkalarına sivil hakları konusunda ders verecek durumda olduğumuzu sanmıyorum," diyor özetle.

Türkiye ile doğrudan ilgili kısım DAEŞ'le mücadelede Türkiye'nin çok etkin olabileceğini, göreve gelirse bu konuda adımlar atacağını, Kürtler ve Türkiye'nin birlikte çalışması için uğraşacağını anlatıyor.

Bu kısa özetten sonra birkaç kelime ile kendi yorumlarımı eklemek istiyorum. D. Trump satır aralarında Obama'nın Gülen'i bu tip bir işe koşmakla çok yanlış bir iş yaptığını da ima ediyor diye düşünüyorum. Erdoğan'ı indirmeye çalışmak yerine onunla ittifak etmenin ABD çıkarları açısından daha akılcı bulduğunu sezebiliyoruz. Kendi temennimi analiz gibi sunmak istemem, ama bu yaklaşımdan bize Gülen'in iadesi konusunda Trump'ın çok daha işbirlikçi davranabileceği sonucu da çıkarılabilir fikrindeyim.  

Obama'nın, ne kadar inkar ederse etsin, Erdoğan'ı indirmek için, bu konuda fazlasıyla istekli olan Gülen'i  bir araç olarak kullandığı çok açık. (Benim şahsi görüşüm, Gülenciler Obama'yı Atatürkçü subayların darbeyi destekleyeceği konusunda ikna etmiş olmalılar. Ki darbeye bu şekilde giriştiklerine göre kendilerini de buna inandırmış olmalılar.) Darbenin başarılması halinde Gülen, hayalindeki haşhaşi cumhuriyetini kuracak, Amerika da fazla istikrarlı olduğu için manipüle edemediği Türkiye'yi Ortadoğu'da bir piyon haline getirecekti. Anlaşılan o ki Trump, bu yanlış stratejiyi terkedip, Türkiye'nin güçlü liderliğini,  win-win imkanlarını arttırmak için bir avantaj olarak kullanma arayışlarına girmeyi tercih ediyor.

Obama'nın dış politikası, tüm dünya ve Suriye açısından korkunç sonuçlar doğurdu. Hillary Clinton'ın da, Obama ile aynı çizgiyi takip edeceğini tahmin etmek için, dahi olmaya gerek yok. Bu durumda, ülkesindeki Müslümanları kovmak isteyen, Hispanikleri olağan şüpheli ilan eden muhafazakar Donald Trump'ın dünyaya sözümona demokratlardan daha fazla barış umudu vaad ediyor. Bize de demokrat maskesi takmış faşistler yerine, bu açık sözlü Cumhuriyetçiyi desteklemek düşüyor. 

5c94c238e9663e3ef1a179b88f1893321469267638

23 Tem 16:25

Yalan söylüyor olabilir evet. ama ben dış politika konseptini değiştirme ihtimalinin Clinton'dan daha yüksek olduğunu düşünüyorum.

23 Tem 16:20

Misafir

Son cümleye kadar iyi gidiyordu... Trump kendi düşüncelerini değil rakiplerinin söylemlerinin tersini kullanıyor. Amacı sadece daha fazla oy olduğu için Obama'nın hatasını yüzune vuruyor. Yalan söylüyor.

Müsemma Şahin yazdı, 508 kez açıldı , 4 kişi beğendi , henüz yorum yapılmadı.
21 Tem 16 14:00
Darbenin Sebepleri ve Sonuçları
63f99350a4b7fc58d8930a196a51a9dd1469091621

Dün akşam Sputnik adlı Rus haber kuruluşu takipçilerinin darbe ile görüşlerini soran bir twit attı:

Sputnik ‏@RT_sputnik #TheHeadlines What motivated failed #Turkey coup + where does country go from here? Tweet us before 1pm tomorrow!

Gördüğüm cevabi twitlerin pek çoğu Türkiye ve demokrasi karşıtı, İslamofobik ve Erdoğan nefreti ile dolu deli saçması şeylerdi. Bu saçmalıklar arasında kaybolacağı ihtimalini de aklımda tutarak görüşlerimi 10 twitle cevap yazdım. 

Önce buraya twtlerin orijinalini, altına Türkçelerini vereceğim. Türkçelerde hafif düzeltmeler yapacağım çünkü Sputnik'e hızlıca ve tabii 140 karakter sınırıyla yazmıştım. 

Türk basının sevdiği tabirle söyleyecek olursam işte o twitler: 

1. Gulenists want to gain control of the country for 40 years, but they always show themselves peaceful

(1. Gülenciler 40 yıldır ülkenin kontrolünü elegeçerimek için organize oluyorlar, ama kendilerini her zaman barışçıl gözterdiler.)

2. Gulenist prosecutors arrested secular soldiers, allegation "coup plot" we democrats were happy to stop plotters back then :/

(2. Gülenci savcılar "darbe planlamak" iddiasıyla Laik subayları tutukladıkça biz demokratlar, darbe engellendiği için seviniyordul.)

3. so that Gulenist soldiers could get control of the army we still didn't suspected, believed they wouldn't plot a coup :/

(3. Böylelike Gülenist subaylar ordunun kontrolünü ele geçirdiler. Biz hala onların darbe yapacağından şüphelenmedik.)

4. Erdogan decided to close their university preparation courses 7 months before corruption prosecution in December

(4. Erdoğan,Gülencilerin dershanelerini kapatmaya -Gülenci savcılar- Aralık ayındaki yolsuzluk davalarından 7 ay önce karar vermişti.)

5. Corruption prosecutions were Gulenists revenge from Erdogan who decided to close their main human recources (courses)

(5. Yolsuzluk davaları Gülencilerin, ana insan kaynakları olan dershaneleri kapatma kararı veren Erdoğan'dan intikam alma amacını taşıyordu.)

6. Gulen is living in Pennsylvania, Gulenist network is very powerful in western countries Erdogan is hated by western and Gulen

(6. Gülen Pensilvanya'da yaşıyor ve Batı ülkelerinde güçlü bir Gülenci network var ve Batı ve Gülen Erdoğan'dan  nefret ediyor.)

7. they easily come together to take down Erdogan. Probably Gulen assured US that Kemalist soldiers hate Erdogan adequately

(Erdoğan'ı indirmek için kolaylıkla bir araya geldiler. Muhtemelen Gülen Amerika'yı, Atatürkçü subayların Erdoğan'dan -darbe yapacak kadar/twitte "yeterince" dedim- nefret ettiklerine ikna etti.)

8. obviously Gulen was mistaken. Gulenist coup has created a democrat consensus between all parties, Muslims and seculars

(8. Ancak görüldü ki Gülen yanılmıştı. Darbe, tüm partiler, Müslümanlar ve Laikler arasında demokrasi konsensüsüne yol açtı.)

9. After this coup Muslims and seculars agreed to purge Gulenists. Today Muslims and seculars decide to fight them together

(9. Bu darbeden sonra Müslümanlar ve laikler Gülenistleri temizleme konusunda hemfikir oldu. Bugün Müslümanlar ve laikler Gülenistlere karşı birlikte mücadele etmeye karar verdi.)

10. US helped the coup becuz, Turkey is too stable to maniplate. And Turkey doesn't serve US benefits well in the middleeast.

(10. Amerika darbeye yardım etti, çünkü Türkiye maniple edilemeyecek kadar istikrarlı ve bu haliyle Amerika'nın ortadoğudaki çıkarlarına hizmet etmiyor.)


Eksik veya iyi ifade edilmemiş olabilir ama anahatlarıyla durumu bu şekilde anlıyorum.

Birkaç eksikliği sonradan farkettim. Örneğin 3 ve 4. madde arasına Erdoğan'ın artık mafyalaşmış bu yapıyı durdurmaya ciddi olarak yöneldiğini eklense daha iyi anlaşılırdı sanırım.

---

Bir darbe oldu. 

Bu darbe hepimizi değiştirdi, dün olduğumuzdan farklı bir insan yaptı.

Bundan sonra benim pusulam, tankları elleriyle durdurmaya çalışan, bombalara kurşunlara hedef olduğu halde yürümeye devam eden o şerefli milletin ferdi olduğum bilinci, bu millete nasıl daha iyi hizmet edebilirim, düşüncesi olacak. Her hareketimde vatanı için şehit olmuş kahramanlarımıza layık olup olmadığımı sorgulayacağım. 

Allah devletimize, milletimize zeval vermesin. 

63f99350a4b7fc58d8930a196a51a9dd1469091621


Müsemma Şahin yazdı, 342 kez açıldı , 3 kişi beğendi , henüz yorum yapılmadı.
30 May 16 14:00
Farklı ve Eğlenceli Melih Altınok
c2ef0106dc4993ac5b7ac5d8d1bac50c1464592514

c2ef0106dc4993ac5b7ac5d8d1bac50c1464592514

Sabah Yazarı Melih Altınok'un son vukuatı, Cumhurbaşkanlığı tören kıtasını selamlar gibi yaparak -savunma ve özür yazısından alıntılıyorum-"kendini tiye alması" oldu. Cumhurbaşkanı'nın Diyarbakır ziyaretine eşlik eden gazetecilerden biri olarak uçağa giderken olanları şöyle açıklıyor Altınok: "Selamlaştık. Ardından askerlerin biraz ötesinde bir fotoğraf çektirdim. Bu esnada askerler yaptığım mizansenin tam olması için beni önlerinde serili halının üzerindeki daireye davet ettiler. Yaklaştım ve bir poz daha çektik." 

Bu fotograf sebebiyle linç girişimine maruz kaldığını ve sebebini de şöyle izah ediyor: "Bizi seven, izleyen, teröre karşı olan, yurtsever insanların gözünde bizi etkisizleştirmek için. Liberal pozlarında sinsi sinsi yeniden çözüm süreci pazarlayıp PKK'yı diriltmek isteyenlerin maskesini düşürdüğümüz için, ekmek tekerlerine çomak soktuğumuz için." 

Bu olay, benim şahit olduğum kadarıyla Melih Altınok'un gazetecilik yaşamında imza attığı 2. skandal. Birincisinin hedefinde Paygamberimiz (SAV) olduğu için kolaylıkla, kimse duymadan atlatılabilmişti. Ama bu ikincisinde hedef beyaz Türkleri de kapsadığı için, Melih Altınok gazeteden özür dilemek zorunda gereği hissediyor. 

Öncelikle şu konuyu netleştirelim, sonra 1. skandala geri döneceğim. En çok şehit verdiğimiz, ciğerimizin en çok yandığı günlerde, bu tip şirinlikler, tiye almalar yapamazsın Melih Altınok! İstediğin kadar teröre karşıtı ol, istediğin kadar PKK düşmanı ol, askerle şakalaşmak için en azından daha az mutsuz olduğumuz bir zamanı seçeceksin. Bu yaptığının adı saygısızlıktır, patavatsızlıktır. 

Melih Altınok'un gazetede yazı yazarak özür dilemek zorunda kalmadan atlattığı ilk skandalı (geornalistte yazmıştım daha önce: https://www.geornalist.com/post/8674/ifrat-ve-tefrit-arasinda-ak-partililik) 24tv'de Murat Çiçek'le yaptıkları Günün Manşeti programında, Charlie Hebdo dergisinde Peygamberimizle (SAV) ilgili çirkin karikatürleri betimlemek olmuştu. (Tarih 15.01.2015, Günün Manşeti) Gözlerimizi sakındığımız Hebdo iğrençliklerini, hassasiyetlerimize saygılı sandığımız bir tv kanalında, kulaklarımıza sokuvermişlerdi. Melih Altınok'a twit atarak, yaptığı hatayı kendisine hatırlattığımızda bize canlı programında şöyle çemkirdi: "Biz burda faşizmle mücadele ediyoruz, sizin takıldığınız şeye bak!" 

Bugünkü savunma yazısındaki özre ne kadar benziyor: Ben PKK'ya karşıyım, askerle şakalaşmışsam ne olmuş... Üstelik bugün tören kıtasındaki erlere karşı saygısızlığı için özür dileme kıvraklığını gösteren Melih Altınok, bildiğim kadarıyla Hebdo rezilliklerini kulaklarımıza soktuğu için herhangi bir yerde özür dileme zorunluluğu hissetmemişti. 

Beni twitterda, tamamen bu hebdo konusunda kendisini uyardığım twitler sebebiyle engellediği için tiwtterda falan özür dilediyse haberim olmadı, ama gazetede özür yazısı filan yazmadığını biliyoruz. Şimdi şunu da soralım: O günkü hata bugünkü hatadan küçük müdür ki, o zaman özür dilenmedi? Yani Beyaz Türkleri de incitirsek özür dileriz ama, Müslüman hassasiyetlerini incittiğinde özür dilemeye çok gerek yok, mu? 

Melih Altınok'u linç etmeyelim, işini, saygınlığını kaybetmesin. Ama bazı şeyleri unutmasın: 

1. M. Altınok, sen Peygamberimizle (SAV) ilgili karikatürleri tasvir ederken kullandığın betimlemeleri, diyelim Atatürk için kullanmış olsaydın, şu an bir Güner Ümit'tin. Yani yaşayan ölü: ne iş, ne itibar, ne şöhret, ne gazete köşeleri, ne tv programları, ne tören kıtaları, ne cumhurbaşkanlığı uçakları... (Ama zaten nedense Atatürk'ü bu tip cümlelerde geçirmeyecek kadar bilinci yerinde gibi geliyor bana...) 

2. Bu fikre nerden kapılınıyor bilmiyorum ama: Faşizmle, terörle mücadele etmek, hiçkimseye insanların kutsallarını çiğneme hakkı kazandırmaz. İnsan inandıklarını savunmalıdır: İnanmadığın şeyleri "bizim" hatırımıza savunmana gerek yok -gerektiğinde kafamıza kakabilme lüksünden vazgeçebilirsen tabii-. 

3. PKK terörüne karşı dik duruşun, için halkın siyasi tercihlerine düşman olmadığın için teşekkür ederiz. Yalnız, bu tavrının bizlere bir sadaka olduğunu düşünüyorsan, korkarım seni çok hazin bir son bekliyor. Artık AK Partili çevreler senin bir skandalına daha tahammül edemeyecek hale geldiğinde ne yapacaksın? Şöyle mi diyeceksin: "Ben sizi savundum yıllarca!" Bence neyi neden savunduğunu, neyle neden mücadele ettiğini biraz sorgula kendin de. 

Aslında kimsenin Melih Altınok'a maletmediği ama buz gibi de onun başarısı olan ve de büyük sonuçlar doğurmuş başka bir skandal daha var. Tarih 6 Eylül 2015... Dağlıca'dan acı şehit haberleri geliyor. M. Altınok, Erdoğan'la canlı yayında röportaj yapıyor. Şehit haberleri gelirken, Erdoğan'a "7 Haziran'dan önce yerli ve milli 400 milletvekili" ifadesini kullandığını, bunun eleştirildiğini hatırlatıyor. Erdoğan da, "hangi partiden olsa farketmez, sorunları çözme iradesi gösterecek 400 MV" mealinde bir şey diyor. Hürriyet'in flash haberi: "Erdoğan: 400 MV olsaydı Dağlıca olmazdı". Sonra Hürriyet, haberi sildi, AK Partililer Hürriyet binasının önünde gösteri yaptı. vesaire. Ama kompozisyonun gelişimini görüyorsunuz. 

Melih Altınok'tan ricamız: Şehitler söz konusuyken Cumhurbaşkanına, "400 MV" ifadesi için kendisini "savunsun" diye çanak soru sormakla, faşizmle, PKK'yla mücade etmiş olmuyorsunuz; çanak gazeteci oluyorsunuz. Siz işinizi iyi yapın, inandıklarınızdan ayrılmayın, kendinize Cumhurbaşkanı uçağında yine yer bulursunuz. Ekstra gayretler filan, gerek yok bunlara... Ne demişler less is more.  

Diğer yandan, bunları yazdım diye Melih Altınok'tan bir nefret objesi yaratmaya çalıştığım düşünülmemeli. Melih Altınok, kendisinde olduğunun farkında olmadığı bazı ikilemler içinde olsa gerek. Altınok'un da bizim gibi yarı diktatörlük okullarında yetiştiğini unutmuyorum elbette. Otosansür, yani ikiyüzlülük, baskıcı rejimlerde yaşayan her insan gibi, farkında olmadan ve biz istemeksizin, bizim de iliklerimize işlemiştir. Ama milyonlarca okuru, takipçisi olan bir gazeteciyseniz, kendinizi denetlemek, bu hastalıkları bulup iyi etmek için, her gün size geribildirimde bulunan o milyonlar sayesinde daha fazla şansınız vardır. 

Müsemma Şahin yazdı, 388 kez açıldı , 5 misafir olmak üzere 8 kişi beğendi , henüz yorum yapılmadı.
18 May 16 02:00
Nokta Dergisi Yazarı Gökhan Özgün
c530ae102007e69072325964458171781463516634

Hayatımın şoklarından birini Gökhan Özgün'ün Nokta Dergisinde yazdığını öğrendiğim geçen sabah yaşadım. Nasıl yaşamayayım, şimdi bu Gökhan Özgün, Radikal'de tanıştığımız, enfes kaleminden öte katıksız demokratlığıyla bizi bizden almış bir kardeşimizdi. Norveç'ten felsefe doktorasıyla olsun, Radikal'in askeri darbe sevdalısı dinozorlarına çektiği "akıllı ol"larıyla olsun, çıtır çıtır leziz üslubuyla olsun; Taraf'ı "Mürekkebim tükendi" deyip bıraktığı güne kadar hiçbir yazısını kaçırmadığımız, o günden sonra da ah bir yerde yazsa da okusak diye bekleştiğimiz, bir nevi orta yaşlıların idolü, entelektüel celebrity... 

Ahmet Kekeç'in yazısı vesilesiyle Nokta'daki saçmalıklarından haberdar olduğum Perihan Mağden'i bizzat göreyim diyerek derginin yazarlar sayfasını açtığım gibi Gökhan Özgün karşıma çıkmaz mı! Algım Gökhan Özgün'den yana o kadar seçici ki, en tepedeki Mağden'i bile sonradan farkedebildim. Bir süre baktım o mu, evet, yaşlanmış ama, kel kafası, kemikli yüzüyle ta kendisi. Ya o yazılar?? AKP kapatılmasın diye savcı Abdurrahman Yalçınkaya'yı köşesinde bir güzel ıslatan Gökhan Özgün gitmiş, "Erdoğan ölsün hayat bayram olsun" korosunun sıradan bir neferi gelmiş.

Şurada http://www.noktadergisi.info/laiklik-allah-senden-razi-olsun-makale,144.html Erdoğan'ın, Türk tipi laikliğin bütün hastalıklarından nasıl da sinsice ve hunharca faydalandığını, "akıl okuma metodu(!)"nu kullanarak anlatıyor mesela. Erdoğan'a, İslamofobik klişeleri gıdıklayacak karikatürize iç konuşmalar atfederek muradını anlatmak istemiş... Erdoğan saplantısı felsefe doktorası falan dinlemiyor, görün, ibret alın, evlerden ırak. 

 Bir başka cevher, masum CHP'nin kötülük yuvası AKP'nin tuzaklarına nasıl da düştüğüne dair http://www.noktadergisi.info/ve-chp-yine-dokundu-makale,137.html AKP'nin CHP'yi kötü yolu düşürdüğüne mi inanmamız gerekiyor? Kolasına ilaç filan atmış olmasın? 

 Ama bence açık ara en güzeli, tüm Kürtleri terör örgütleriyle eşitlediği başyapıt http://www.noktadergisi.info/artik-adini-koyalim-makale,129.html Bu yazıya göre, "PKK ve PYD Kürtlerin tamamıdır: PKK ile savaş aslında Kürtlerle savaş demektir." Mesela Türkiye'yi yöneten siyasi parti Türklerin tamamı değildir, veya silahlı kuvvetler, hiçbir zaman tüm Türkleri temsil etmez; ama Kürtleri temsil iddiasında olan bir parti, bir silahlı örgüt, tüm Kürtler demektir. 

Neden, Gökhan Özgün? Kürtlerin PKK/HDP veya PYD'den, senin AKP'den tiksindiğin gibi tiksiniyor olma ihtimali/hakkı yok mudur? 

Çok bilmiş liberal Türkler, Müslüman hükümetin aslında kendilerini hiç de iplememiş olduğunu fark etmiş olmanın acısını, Kürtlere militarizmden başka açık kapı bırakmayarak mı çıkarmayı tercih ediyorlar? 

Yani sırf sen kendini kazıklanmış hissediyorsun diye, Kürtler kendilerini ateşe atacak kadar gerizekalıdır, öyle mi? 

Kendince Türk-Kürt kardeşliği yapanlarla da alay ediyor, neymiş eniştemiz, yengemiz, falan Kürtmüş, hepimizin en az bir Kürt arkadaşımız varmış da, geçelimmiş... Kürt haklarını savunduğunu iddia edebilmek için, tüm Kürtlerin içinde mekapları çekip dağa çıkmış aslanlar yattığını mı farzetmemiz gerekiyor? MHP seçmeninden bile geri düşen Türk liberali, senin ilacını Norveçli bilimadamları bulamaz, öyle bir vakasın. 

Özgün arkadaş sınırımızda bir Kürt devleti istiyormuş, çünkü Kürtler bizim dilimizi konuşuyormuş, tabii Kuzey Suriye Kürt Devletinin gerçekleşebilmesi için yapılacak Türkmen ve Arap kıyımının lafı bile olmaz. İşte aynı zamanda Norveç eğitim sisteminin üstünlüğünün canlı bir örneği olan böyle usta bir mantık yürütmeyle doğal olarak varacağımız sonuç: PYD-PKK'ya, Kuzey Suriye'den bir devlet çevrilince Kürtler bir bayrak, bir çatı altında, sonsuza kadar mutlu yaşayacaklar... Artık kimler erecek muradına, orasını da Norveç'te doktora yapanlar açıklasın. 

Ve de lütfen artık kimse Türkiye'deki felsefe eğitimini küçümsemesin, Norveç'in durumu ortada.

NOT: Görseldeki karizmatik mürekkep balığını, Gökhan Özgün'e armağan ediyorum. Mürekkebi hakikaten bitmiş...

c530ae102007e69072325964458171781463516634


Müsemma Şahin yazdı, 309 kez açıldı , 2 misafir olmak üzere 5 kişi beğendi , 1 yorum yapıldı.
14 May 16 18:00
Kışla Avm Park
musemma_15May

musemma_15May

"Gezi'nin ilk 3 günü" olarak ayırt edilen "masum gezi"ciler, şehirli, modern, eğitimli, çevreci ve de "Batı'yı tanıyan" -bu sıfata dikkat, geri döneceğiz- olarak anlayışla karşılanması gereken Nişantaşı, Cihangir, istiklal sakinleri ve muhiplerinden oluşmaktaydı. İllegal şiddet gruplarına yardım ve yataklıkta; en galiz küfürlerle muhafazakarlara olan nefretlerini ifade etmekte beis görmeyenler de bu masum çiçek çocuklarıydı. Ama anlayış göstermeliydik; çünkü siyaseten ifade zemini bulamadıkları; 90 yıldır doğal seçmeni olageldikleri CHP'den de bu anlamda hiçbir umut beklenemeyeceğini anlayacak kadar bari kafaları çalıştığı için mutsuz, çaresiz ve öfkeliydiler. Ve zaten itirazları da çok masumdu: onlar ağaçları korumak için yola çıkmışlardı, ama mesele ağaç değildi, onlar bir şekilde kendilerinin fikirlerinin de ifade şansı bulmasını istiyorlardı. 

Tabi burada şunu sormayalım: Yukarıda saydığımız üstün vasıflarına ek olarak bir de orantısız zekalarıyla kendilerini siyaseten ifade edecek bir dinamizm yaratamamış olmalarında bir tuhaflık yok mu? Yani o kadar vasfı haizsin, milyonlar casın (!) ama kala kala CHP'ye, tepen atınca da DHKPC'ye kalıyorsun... Nerde kaldı senin üstün zekaların, yabancı dillerin, dünyayı tanımaların, eğitimin, modernliğin? Bunu sormayalım. Çünkü onlar çok üstün bi kere!!! Biz anlamayız. 

Evet hakikaten de anlamıyorum. Erasmus'la Avrupa ülkelerine giden öğrencilere bakıyorum, hepsi çeşitli turlara katılıyor, büyük çoğunluğu gezebildikleri kadar çok yer görmeye çalışıyorlar. (Auswitchz'te Nazi selamı veren gerizekalılar hapse falan giriyor.) Tabii şimdilik, bu geziler çetele tutmaktan ibaret: Paris, Viyana, Budapeşte, Roma... görüldü diye tik atıp, sosyal medyada fotoğraf paylaşmak, bir iki ucuz hediyelik almak için gidiliyor, ama olsun, yine de bir görgüdür, yavaş yavaş kültür de oluşmaya başlar. Pekiyi Erasmus'tan önce de ailelerinin imkanları sayesinde Avrupa görmüş, tatillerini Avrupa'da geçiren, yabancı dil bilen bu pek kültürlü, geziciler - gezi parkını yıktırmayızcılar? Onlar ne yapıyor? 

Onlar farklı sanıyorsanız yanılırsınız. Şöyle anlatayım, Avrupa'da küçük veya büyük herhangi bir şehre gittiğinizde göreceğiniz ilk yer şehrin meydanıdır (main square). Bu meydanın temel bileşenleri, tercihen Rönesans, tercihen barok yapılarla çevrili taş zeminli büyük bir boş alan, belki bir iki heykelden ibarettir. Buralar  şehrin kalbidir. Meydan şehri yöneten binalarla çevrilidir. İdari, askeri, dini, hukuki yapılar bir aradadır; genellikle sivil mimari ve parklar bu ilk halkanın dışından başlar. Bu yönetim yapıları günümüzde, dini olanlar hariç, genellikle tarihi işlevleriyle ayakta durmazlar, müze, restoran, kafe, hediyelik dükkanı gibi ağırlıkla ticari, kısmen kültürel, turistik yeni amaçlara hizmet eder. Şimdi, bu çok kültürlü, modern ve de "Batı'yı tanıyan" orantısız arkadaşlara soralım: İstanbul'un main square'i neresi? Sultanahmet diyecekler. Sayılmaz! Orası Suriçi, Osmanlı yapmış, bozamamışsınız, şimdi main squareimiz orası diye üzerine atlamayın. Üstelik İstanbul gibi büyük ve kalabalık şehirlerde birden fazla meydan olur, çünkü şehrin birden fazla merkez noktası vardır. Kadıköy meydan projesi de Taksim meydanı gibi hayati bir proje. Üsküdar, Beşiktaş gibi diğer merkezler de aynı meydan mantığıyla yeniden kurulmalı. Ama nedense, dünyanın maddi ve manevi olarak en değerli yerlerinin -boğazın iki yakasındaki merkez noktaların- son yıllara kadar otobüs ve minibüs durağı olarak değerlendirilmesine, bu pek kültürlü geziciler en küçük eleştiri yöneltmemişlerdir. 

Tekrar soralım, İstanbul'un meydanı neresidir? Taksim meydanı? Taksim meydanının o Avrupa şehirlerinde gördüğünüz meydanlara benzer bir havası var mı? Tabii ki yok. O genişlik, o barok, o tarihi, o egzotik hava, hani Venedik'e, Roma'ya, gittiğinizde başınızı döndüren o atmosfer... Hatırladınız mı? İşte o. Yok. Taksim'de o yok. O Topçu Kışlası, camisiyle, müzeleriyle, kafeleriyle, restoranlarıyla, deri, kürk, kuyumcu, moda, tekstil, otantik ürünler, kitap, müzik, ve de alışveriş mağazalarıyla; daha da önemlisi mimarisinin bütün haşmetiyle Taksim'e kurulmadan da olmayacak. (İnşallah yapılır da, Cem Boyner'in orada yer almak için asıl yalvaracağını birlikte seyrederiz.) 

Yani fakir ve zavallı -hiçbir tarihi, mimari, kültürel özelliği olmayan- gezi parkınıza hiçbir turist gelmeyecek; Gezi parkında ancak otele harcayacak parası olmayan otostopçu Avrupalılar, yanlarında getirdikleri sandviçleri kemirip banklarda yatacaklar. Champs-Élysées gibi, tüm Avrupa'yı, tüm dünyanın zenginlerini ayağına getiren bir moda cennetiniz olmayacak. Güzelim İstanbul güneşi altında kahvenizi içerken şık insanların meydanda gezişini  seyredemeyeceksiniz. Neden? Çünkü Gezi parkı... Komünizmin silindir gibi ezdiği Doğu Avrupa şehirlerinden bile utanmıyorsunuz! İstanbul'un onlar kadar bir atmosferi olmayışına bile içiniz sızlamıyor... 

Topçu Kışlasının ideolojik çağrışımları varmış, Osmanlı'yı ihya etmek istiyorlamış, vs. gibi saçma sapan bazı itirazlar da var. Birincisi, bir projenin düşünsel arka planının, çağrışımlarının zengin olması güzeldir, bundan ancak budalalar korkar. İkincisi, Osmanlı ve İslam alerjisi tedavi gerektiren bir hastalıktır. Üçüncüsü, bu projenin gerçekleştirilmesi, tarihi ve ideolojik tüm çağrışımlarını domine edecek kadar yüksek bir çağdaş fayda üretme potansiyeline sahiptir. (Hangi Avrupa şehrinde hangi meydanı çevreleyen yapıların kaçının tarihini biliyorsunuz?)

Yine de her şerde bir hayır var, açıkçası pek çok kişi gibi ben de Topçu Kışlası projesinden bu gezi inatlaşması vesilesiyle haberdar oldum, ve öğrendikçe projenin ne kadar akıllıca olduğunu farkettim. Umudum o ki, inşallah bu proje gerçekleşir. Gezicilerin utanma duygusu olmadığını biliyoruz, bizden önce o kafelere kurulup, bize sövmeye devam ederler. Varsın olsun, onlara rağmen Türkiye güzelleşsin, kendine gelsin.

NOT: Yazıya koyduğum görsel 2010 Avrupa Kültür Başkenti Projesi kapsamında “İstanbul’da Tarih ve Yıkım/Hayal-et Yapılar” adlı sergide, eğer Topçu Kışlası yıkılmamış olsa bugün nasıl görünecekti konulu çalışmadan bir kare. 

14 May 20:02

Maalesef görsel eklenmemiş, buradan bakabilirsiniz: http://www.biristanbulhayali.com/taksim-topcu-kislasi-tarih-ve-bugun

Müsemma Şahin yazdı, 264 kez açıldı , 3 misafir olmak üzere 5 kişi beğendi , 2 yorum yapıldı.
11 May 16 14:00
Etyen Mahçupyan'a Sorular

Etyen Mahçupyan, her zaman saygı duyduğum ve dürüstlüğünden şüphe etmediğim biri oldu. Yazmanın bir değiştirme amacı taşıyan bir faaliyet olduğunu, kendisinin de fikirleriyle bir şeyleri değiştirme amacıyla yazdığını,  yani yazmaktan pratik bir amaç güttüğünü belirtir. Davutoğlu'nun danışmanlığı görevini de aynı kapsamda açıklıyor.

Pelikan vakasından önce de Yiğit Bulut'la ters düşmeleri sebebiyle Mahcupyan'ın Erdoğan çizgisine eleştirileri olduğunu gördük. Ben daha önce çeşitli vesilelerle itiraf ettiğim avallığımdan dolayı, ne Yiğit Bulut-Etyen Mahcupyan ne de Erdoğan-Davutoğlu arasında gerçek bir fay hattı bulunduğunu göremedim, daha doğrusu buna inanmak istemedim: çünkü bütün bu isimlerin aynı ideallere, aynı hayallere bağlı olduklarını düşündüm ve bunun aksini gösteren tüm işaretlere gözümü kapattım. Geçen günkü Pelikan Vakası gerçekler vs. yazımı da aynı avallığın devamı olarak yazmıştım; baştan sona hatalarla dolu olduğunu şimdi anladığım o yazıyı okuyan arkadaşlardan özür dilerim. Yanılıyordum. 

Fay hatlarının sandığımızdan derin olduğu Pelikan vakası sayesinde benim gibi iflah olmaz iyimserlerin bile malumu artık. Genelde gazete okurken, Erdoğan düşmanı, Erdoğan sever, ve artık Davutoğlu sever medyayı hep birlikte okurum, Ayırım yapmam. Hepsi bu görev devri hakkında özetle bir tek şeyi söylüyor: "Davutoğlu, hem partide hem başbakan olarak Erdoğan'dan ayrı bir çizgi oluşturmak istedi." Davutoğlu'nun Erdoğan'la aynı çizgide durmak istemediği bir dizi olaya şahit olmuştuk aslında: Dolmabahçe, Hakan Fidan, Schulz, PKK ile müzakere, dokunulmazlıklar... açık şekilde Davutoğlu'nun Erdoğan'la istişare etmeye ihtiyaç duymadığı konular olarak listenebilir. 

AK Parti bir projedir ve teorisyeni de orada oturmaktadır. Eğer bu projeye farklı bir güzergah belirlemek istiyorsanız, bunun için önce teorisyenini ikna etmek zorundasınız. Bu herkes için açıktır sanırım, ama ilginç bir şekilde Erdoğan'ın geri çekilmesi gerektiğini söyleyenler var. Basitleştirmek için örnek vereceğim: Her milimetresini düşünerek planladığınız bir mimari eserinizin geliştirilmesi için yanınıza aldığınız yardımcının, ne kadar değişiklik yapmasına izin verirsiniz? Örneğin kubbeyi silip, sütunları kesmesine, duvar rengini size sormadan değiştirmesine  nereye kadar izin verirsiniz?  Dikkatinizi çekerim: emekli olmuyorsunuz, projeyi geliştirmek için yardımcı alıyorsunuz... Geri çekilir misiniz?

Etyen Mahçupyan diyor ki: "Davutoğlu Başbakanlık yetkisini fiiili olarak kullanmaya çalıştığı için ekarte edildi." Kendisine şunu sormak istiyorum: Ahmet Necdet Sezer'le uyum içinde çalışmaya özen göstermiş Recep Tayyip Erdoğan'ın bugün Davutoğlu'na kullandırılmamış hangi yetkiyle donandığını iddia edeceksiniz? Yani Erdoğan, Davutoğlu ile ortak bir hukuka sahip olduğu için, kendi Cumhurbaşkanlığı yetkilerinden mi vaz geçmeliydi? (Ahmet Necdet Sezer'in sonuna kadar kullandığı; Abdullah Gül'ün ise kullansa kimsenin ses çıkaramayacağı yetkiler)

Davutoğlu sürekli itaat testine sokuldu, Erdoğan, Davutoğlu'nun adımlarını kamuoyu önünde durdurdu, diye devam ediyor Mahçupyan. Davutoğlu için siyasi ve insani olarak etik olan, kamuoyuna yansımadan önce bu son derece hayati konuları  Erdoğan'la istişare edip karar bağlamak değil midir? Yani Davutoğlu'nu kamuoyu önünde refüze etmiş olmamak için Erdoğan'ın, kendi doğru bildiklerini susması mı gerekiyordu? Erdoğan katakulliye düşmediği için mi suçlu oldu?

Etyen Mahcupyan, usul tartışması açıyor ve üsluptan yakınıyor. Hocacıların seçkinliğine dair yazılar yazıyor. Kendisine sorum şu: Davutoğlu'nu ve takipçilerini üst, seçkin, saygın vs. yapan şey, sizin kendisine danışmanlık yapıyor olmanız olabilir mi? 

Erdoğan'ın etrafında kendilerine reisçi diyen çapsız bir güruh olduğunu kabul ediyorum. Ama bu kadar kitleselleşmiş bir lider veya onun hareketinin tamamen elitlerden oluşmasını bekleyemeyiz değil mi? Bir kitle hareketini elit olmamakla suçlayabilecek kadar dünyadan habersizlik, ancak Türk Kemalistlerine özgü bir cehalet seviyesi değil miydi?

Etyen Mahcupyan'ın da aslında olup biteni anladığını ve de hak verdiğini düşünüyorum. Sonuçta bir deney yapıldı ve başarılı olmadı. Yazılarından AK Parti'yi dönüştürmek isteyen bir sinerjiyi yaratmaya çalıştıklarını, bunun Erdoğan'ın iradesinden dönmüş olduğunu anlıyoruz. 

Son sorum da şu olacak: evet AK Parti'nin, Türkiye Müslümanlarını dönüştürme gücünün tarihi bir güç olduğunun biz de farkındayız. Siz bu dönüşüme bir ivme, bir rota çizmek istediniz, bu da bir entelektüel olarak sizin hakkınız ve de görevinizdir. Ancak şunu sormak istiyorum:  AK Parti'nin operasyon gücünü kullanmak isterken aslında size ait olmayan bir şeyi dönüştürmeye çalıştığınızı kendinize hiç itiraf ettiniz mi? Yani Erdoğan'ın eserini kendi çizginize çekmeye çalışmak yerine kendi yarattığınız bir dinamizmin mimarlığına soyunmanızın daha etik olacağı bir noktada aklınıza geldi mi?

12 May 10:01

Etyen konusunda benim de kafam çok karışık. Kodlanmışlık deyip geçiyorum. Neyle beslenirseniz siz o'sunuz.

Müsemma Şahin yazdı, 351 kez açıldı , 3 kişi beğendi , 2 yorum yapıldı.
7 May 16 14:00
Pelikan Vakası Dedikodular Gerçekler

Pelikan dedikodularından bir kısmı belgenin oluşturulması, diğer kısmı da içeriği ile ilgili. Belgenin kendisi ile ilgili dedikodular: 

1. Belgeyi Erdoğan'a yakın birileri yazdı ve sızdırdı. 

 2. Erdoğan'ın bilgisi dahilinde yazıldı ve sızdırıldı. 

 3. Yiğit Bulut yazdı. (Ben buna ihtimal vermiyorum.) 

4. Cemil Barlas yazdı. (Yiğit Bulut'tan daha inandırıcı geliyor. Cemil Barlas bildiriye hayranlığını pek çok kereler izhar etti. Belki de Y. Bulut Barlas'a yazdırdı??) 

5. Fuat Avni gibi Fetöcü birileri yazdı. (Bu da muhtemel; ama gördük ki AKP içinde de aynı derecede kafayı yemiş serseriler mevcut.) 

Ayrışma ile ilgili dedikodular: 

1. Davutoğlu Cemaatle dolaylı olarak dirsek temasında. (Bu bazı AKPlilerin ve de Rıza Zelyut'un teorisi) 

2. Davutoğlu ve "7'li çete" (Cem Küçük'ün tabiriyle) Erdoğan'ı bitirmeye uğraşıyor. (Kendisini bitirmeyi planlayan birine koltuğunu teslim ettiyse bu Erdoğan'ın eksikliğidir. Cem Küçük gibiler, Erdoğan'ı hiçbir şeyden habersiz masum kundak bebeği gibi göstermeyi seviyor.) 

3. Olay fikir ayrılıklarının ötesinde Batının ikiliye bakışından kaynaklandı. (Soner Yalçın, Cem Barlas, Avni Özgürel, Hilal Kaplan, Oray Eğin... aklınıza gelebilecek herkes Davutoğlu'nun Batı tarafından Erdoğan yerine tercih ediyor olmasından bahsediyor.) 

4. Binali Yıldırım-Süleyman Karaman ikilisinin tekerine çomak soktuğu için Davutoğlu yıpratıldı. (Bu da Soner Yalçın'ın tezi.) 

5. Erdoğan, Başbakan'ın görevi bırakmasına pelikan metni dolayısıyla onay verdi. (Bu pelikancıların kendilerini güçlü göstermek amacıyla yaydığı bir tez olsa gerek. Yaptıkları işin kendi kadar haysiyetsizce.) 

6. MKYK olayı, Davutoğlu'nun açıklamayı tercih ettiği sebep. (Bu aslında dedikodu değil, benim tezim.) 

Pelikan vakası ile ilgili kimsenin hayır diyemeyeceği gerçekler: 

1. Hiçkimse AKParti gibi büyük ve güçlü bir platformu, bir başkasına "al tabii kafana göre takıl" diyerek vermez. Yani düğmesi başkasının elinde olan bir atom bombasını taşımak gibi bir şey ola gerek. 

2. Atatürk İnönü'yü azledip Bayar'ı getirmişti. O tarihten sonra da Atatürk ve İnönü bir daha görüşmediler; İnönü Atatürk'ün cenazesine bile gelmedi. (Tarihi pelikan.) 

3. Kasetle devrilen Baykal'la görüşüp, aday olmayacağım dediğinin ertesi günü aday olan birisinden AK Parti'yi anlamasını ve de utanma duygusu bekleyemeyiz. 

4. Davutoğlu, kendi tezleri olan bir kişi olarak, AK Parti gibi aşırı derece iç rekabet yaşanan bir partide uzun bile başkanlık yaptı. (Etyen Mahcupyan, ayrışmanın, hareketi güçlendirebilecek fikir ayrılıklarının bile ifade zemini bulamamasından yaşandığını anlatıyor http://www.karar.com/yazarlar/etyen-mahcupyan/turk-usulu-1009 ) 

5. AK Parti'de daha Davutoğlu ilk seçildiği günden itibaren, kendine reisçi diyen çapsız bir grup, Davuoğlu'na had bildirmeye, sınır çizmeye, yer göstermeye başladı. 6. Davutoğlu, Gül veya Arınç değildir. 

 7. Bu görev devri, Erdoğan ve Davutoğlu için bir başarısızlık; AK Parti için geriye gidiştir: 20 ayda genel başkan değiştirmek hiçbiri için başarı değildir. (Ama şerh koyalım: Daha büyük krizlerden kaçınmak için yapılmış bir manevra olabilir.) 

8. Erdoğan siyasi krizleri yönetmekte çok başarılı. Böyle bir başarısızlığı sanki hiçbir şey olmamış gibi, %50 oy alan partinin genel başkanı, başbakan değişmiyormuşçasına, herşey çok olağanmışçasına atlatabiliyoruz... 

9. Oy kaybeden partilerin liderleri yerlerinde oturuyor, oy rekoru kıran partinin genel başkanı görevi bırakıyor. 

10. Yıldıray Oğur, Etyen Mahcupyan gibi isimleri dışlayan, düşmanlaştıran siyasi hareketlerin düşmana ihtiyacı yoktur. Akrep gibi en sonunda kendileri sokarlar. 


 Ve bonus olarak bir de ihtimaller listesi de yapayım, bundan sonra ne olacak: 

1. Bekir Bozdağ veya Efkan Ala AKP genel başkanı/başbakan olabilir. (Diğer ihtimalleri yazmaya elim varmadı, gazetelerden okursunuz.) 

2. Erken seçim. (Bu ihtimali çok aptalca buluyorum, ama AKP taraftarı olan da olmayan da bundan bahsediyor.) 

3. Erken seçim+referandum (Bunu bizim evd dışında bir yerden duymadım.)

4. Erken seçime MHP'nin durumuna göre karar verilecek. 

5. Bu kriz AKP'nin oylarını azaltabilir. 

08 May 11:45

1. bölüme ek yeni bir dedikodu: Pelikan'ı Hilal Kaplan'ın kocası Sü­heyb Öğüt yazmış. (dedikoduyu bugünkü yazısında aktaran Oray Eğin)

Müsemma Şahin yazdı, 237 kez açıldı , 4 kişi beğendi , henüz yorum yapılmadı.
29 Nis 16 18:00
Tarikat

Cumhuriyet projesine gönülden bağlı kesimlerin hakaret tonuyla kullandıkları "tarikatçı" ifadesi sosyolojik bir gerçekliğe isnat ediyor. Cumhuriyet'in tekke ve zaviyeleri kapatması bu sosyolojik gerçekliği hedefleyen politikaların en açık seçiklerinden biriydi. Tarikatları yer altına iten bu zorba politikalar, bitirmek şöyle dursun tarikatları ülkenin büyük bir bölümünü oluşturan mütedeyyin insanlar için tartışılmaz bir noktaya getirdi.

Bilinçaltına itilen travmalar gibi bu yer altına atılan "sakıncalılar" da asla yok olmadıkları gibi varlığını sürdürmenin yollarını arar. Sağlıklı bir şekilde kendini ifade edemedikleri için de sürekli yeni travmalara kaynaklık ederler.

Bu denli masum bir şeyin, -hiçbir hukuk anlayışına göre toplu ibadet veya zikir suç değildir- yasaklanması dini hassasiyeti olan vicdanlarda kabul görmedi.

Bu mağduriyetler tarikatları bir kez daha kutsileştiriyor ve dayanışmayı arttırıyordu. Dayanışma ve kutsiyet duygusu ise tarikatları eleştirilemez bir noktaya yerleştiriyordu. Bu eleştirilemez noktada da bu kez kendi şahsi çıkarları için inanmışları yönlendiren, ya da düpedüz oluşan karanlıkta tarikatları itibarsızlaştırmaya yönelik operasyonlar geliyordu. Fadime Şahin olayı bu ikinci senaryonun en güzide örneklerinden olsa gerek.

Cumhuriyet kendini bu kadarla da sınırlamadı; bir yandan bilim kutsileştirilirken bir yandan zinhar araştırılması teklif dahi edilemeyecek konular listeleri yapılıyordu; Tarikatlar konusu da bunlardan biriydi ancak folklorun, tarihin konusu olabilirdi; onun dışında akademi tarikat konusuna gözucuyla bile bakamazdı, bakmadı netekim.

Ancak tarikatların tartışılması bütün Müslüman toplumların önündeki en önemli ödevdir. Tarikatların Müslüman toplumsal hayatındaki işlevi toplumsal organizasyonun en temel birimi olan birey ve aile yaşamına kadar giren İslam eğitimini sağlamaktır. Türkiye içinse "Kemalist" İslam eğitimi ile yetinmek zorunda kalmaktan hoşnut olmayan insanlar için, İslamın bir hayat tarzı olarak yaşatıldığı tarikatlar bir vahaydı. Böyle deyince dünyanın en güzel sistemi tarikatlardır gibi gelmiş olabilir kulağa, ama açıkçası tarikatların bu işlevlerini kıyasıya sömürenler için bulunmaz bir kamuflajdan bahsediyoruz burada.

Müslüman hayatı için yaşamsal olan bu toplumsal organizmalar elbette insan neslinin en temel kusurları sebebiyle çürüyen ağaçlar gibi kurtlanmaya müsait. Tarikatlar meselesi devletlerin veya ABD savaş uçaklarının insafına bırakılamayacak kadar önemli. Müslüman toplumlarının en yaygın realitesi olan tarikatlar ve dini cemaatlerle ilgili araştırmaları edebiyat tarihi, tarih, sanat tarihi alanlarına hapsetmek doğru değil. Bunların, yapılarının, nüfuz güçlerinin, liderlik modellerinin, sosyoloji, ekonomi, siyaset bilimi; bağlılarının ilişki ve iletişimlerinin sosyalpsikoloji, psikoloji alanlarında bilimsel araştırmalara konu edilmesine ihtiyacımız var. Bilmekten, öğrenmekten Müslümana da zarar gelmez, korkmayın...

Müsemma Şahin yazdı, 232 kez açıldı , 1 misafir olmak üzere 6 kişi beğendi , 12 yorum yapıldı.
26 Nis 16 14:00
Müslüman'ın Evrimle İmtihanı -2

Kilise, tarihi boyunca kendisine inanç yoluyla bağlanmış olan kalabalıklar sayesinde manevi iktidar adı altında ortak olduğu dünyevi iktidarını payidar kılabilmek için, kalabalıkların bağlılığını etkileyebilecek tüm bilimsel gelişmeleri kontrol altında tutmaya çalıştı. Sonunda yenildiğinde iktidara ortaklığını çok sınırlı alanda devam ettirebilme şansı bulmakla beraber, artık bilimsel gelişmeleri tahakküm altında tutma imkanlarını büyük ölçüde kaybetti.

İslam tarihinde ise dünyevi ve dini otorite aynı kişide toplanmıştı; kutsal toprakları hakimiyet altına alabilen Müslüman hükümdar hem dünyevi hem dini otoriteyi üstlendi. Otoriteye bağlılık inanç yoluyla değil tegallübe ile sağlandığı için, İslam alemi bilimsel gelişimle doğrudan karşı karşıya gelmedi. Diğer yandan İslam'ın en önemli kaynakları Kuran ve Hadis, her tartışma konusunda yorumların dayandırılacağı tartışmasız temel referanslar olarak tüm canlılığı ile yaşamaktadır. Dolayısıyla Müslümanların bilimsel tartışmalar konusunda dayanağı o kadar somut ve canlıdır ki kimsenin kimseyi maniple etme şansının olmayacağını varsayabiliriz. Varsayabilirdik, eğer Müslümanlar bu kaynaklara müracaat etmeye fırsat bulabilselerdi...

Darwin'in 1859'da yayınladığı "Türlerin Kökeni" adlı çalışma hala popülerliğini koruyan bir tartışma başlattı ve Darwin'in teorisi ile yaratılış teorisi karşı karşıya getirildi. Tartışma İslam aleminde bilimsel ve entelektüel üretimin artık bittiği, İslam ülkelerinin Batı tarafından sömürgeleştirildiği dönemlere rastgeldi. Müslümanlar, Kilise'nin çok sert bir tavır aldığı bu tartışmada bilimsel geriliğin ve Batı sömürgesi haline gelmiş olmanın doğal sonu olarak, Kilisenin evrim karşıtı savaşına asker yazıldılar. Ama unutulan nokta Hristiyanlık teolojisi ile İslam teolojisinin farklı olduğu ve aslında bu görüşün İslam aleminde 9. yüzyıldan itibaren doğal bir şekilde tartışıldığıydı. Darwin evrim düşüncesini ortaya atan ilk bilim adamı değildi. Hem Batı hem İslam dünyasında türlerin bir anda günümüzdeki durumuna gelmemiş olmadığına dair bilimsel araştırmalara dayalı görüşler mevcuttu. Bugün Darwin'in teorisinin dinsizlik teorisi haline gelmiş olmasında Kilisenin, skolastik alışkanlıklarıyla aşırı mütehakkim tavrı etkili olmuştur.

Bu yazıyı yazarken cevap aradığım soru tam olarak bu: Kilise'nin otorite savaşı uğruna kendi nesillerini ateizmin kucağına itmesine, Müslümanlar neden canla başla odun taşımaktadırlar?

***

Evrim karşıtı görüş Türkiye'deki popülerliğini büyük ölçüde, Harun Yahya müstear adını kullanan Adnan Oktar'ın kitaplarına borçludur. Ayrıca Pensilvanya şeyhi Fethullah Gülen de bu görüşün en büyük destekçilerinden biri.

Genetik ve ilahiyat konularında yeterince bilgi sahibi olmayan insanların bu tartışmada ne söylediklerine itibar edecek değiliz; onlar sadece en kolay ulaştıkları kaynaklarda tekrar edilen ezberlere papağanlık etmekteler. Ne dedikleri önemli olmamakla birlikte, "neden" dedikleri ve konunun ele alınış şekli ve her zaman sıcak bir gündem maddesi olması kesinlikle üzerinde düşünmeye değer.

Somutlaştıracak olursam; normal şartlarda bilimle, genetikle, biyoloji ile ilgili bilgisi lise kitaplarından ibaret olan; veya günde onlarca kez okuduğu Fatiha'nın anlamını bir kez bile merak edip okumamış milyonlarca insanın, biyoloji kaynaklı bir din felsefesi tartışmasına böylece dalıvermesinde bir tuhaflık yok mu?

Hatta daha da ileri gidilip bu konunun iman bahsine dahil edilmesi ilginç değil mi? "Evrim" lafı herhangi bir yerde edildiği anda, Harun Yahya dışında kaynak gösteremeyecek insanların, kendilerinde tartışmanın sınırlarını belirleme hakkı bulması, ne gibi bir entelektüel dinamizmle açıklanabilir?

Tabii ki evrim konusunda da, her konuda olduğu gibi, ders kitapları veya Harun Yahya literatürü dışında kaynak tanımayan insanlar da fikir belirtebilirler. Ezberlerini kendi şahsi görüşleri gibi canla başla savunabilir, hatta hayatını bu yolda mücadeleye adayıp kendinde bir çeşit mücahitlik, dava adamlığı da vehmedebilirler. Fakat bu konuların tartışılmasının, bu konularda edilecek herhangi bir sözün daha ilk anda, iman bahsinden mahkum edilerek, tartışmanın bir kalemde sonlandırılması ne demektir? Ve kendine bu otoriteyi bulan kişiler hangi kaynaklara isnat etmektedirler?

Kaynak derken şunu da netleştirelim;

bir şeyhi evliyaullah bilmiş, onu kutbuzzaman belleyip, yolunda mürid olmuş olabilirsiniz ve o kişi diyelim "evrim"in "İslamiyet'i yıkmak için uydurulmuş bir Yahudi tuzağı" olduğunu (aynı cümleyi "Hristiyanlığı yıkmak" ifadesiyle değiştirerek ifade edecek milyonlarla Hristiyan da mevcut) söylüyor olabilir. Tabii ki buna inanmakta da herkes serbesttir, ancak bir başka Müslüman'ı tekfir etmek gibi bir sorumluluğu almadan önce, şeyhinin sözünü Kuran ve Hadis süzgecinden geçirmek gerekmez mi? Yani tekfir yetkisi hatırına bari, tembelliği bırakıp Kuran'a, Hadis'e başvurulmamalı mıdır?

Şeyhler müridlerine şunu da söylerler; "Yetersiz bilginle Kuran'ı ve Hadis'i değerlendirmeye kalkmak, imanını zedeleyebilir, kendi başına, kılavuzun olmadan Kuran ve Hadis'i anlayamazsın". Pekiyi şöyle söyleyemezler mi:

"Yetersiz bilginle Kuran'ı ve Hadis'i değerlendiremeyeceğin gibi bir Müslüman'ı da tekfir edemezsin". Ama ilginç bir şekilde Kuran'a, Hadis'e kılavuzsuz yaklaşması men edilmiş bu insanların, Müslümanların imanlarını canları çektiğince ölçme yetkileri vardır.

Buradan geleceğim nokta şu dostlar; "evrim" tartışması Müslümanlarda bilim alerjisi yaratmak için bolca kullanılmış çok işlevli, çok faydalı bir konu. Bilim tarlasının en etkili mayını, adımını atanı havaya uçurmak için tuzaklanmış gibi. Müslüman olmanın şartı bilimsel tartışmalardan uzak durmak; şeyhin dediğini Kuran'la, Hadis'le tartmamak, mahalle caminin imamı, tv programları dışında hiçbir bilgi kaynağına başvurmamak mıdır? Yani evde, okulda, camide, dergahta, herkes papağan gibi aynı şeyi tekrar ediyor diye, aklımıza gelen herhangi bir konuyu araştırdığımızda"Aman ha, dinden çıkarsın" diye tehdit edilmeyi sindirmek midir Müslümanlık?

Bunları bir kez daha iyi düşünelim derim. Kendi çizdikleri mesnetsiz sınırları ihlal ettiği gerekçesiyle Müslüman kardeşini itip kakmaya çalışanlara Allah hidayet nasip etsin. İslamiyet'le bilimin arasını açmakla neyi elde edeceklerini bilmediğimiz bu gafiller sürüsünün şerrinden Allah İslam alemini kurtarsın.

28 Nis 22:40

Merak etmeyin, bunların metinlerini zaman zaman paylaşacağım. Pek inanmadınız gibi, ancak müsterih olun.

28 Nis 22:28

Hangi gazete, dergi ve televizyonmuş, bir yazında takip edelim, lütfen yahu. Gerçekten merak ediyorum.

Müsemma Şahin yazdı, 326 kez açıldı , 2 misafir olmak üzere 7 kişi beğendi , 3 yorum yapıldı.
16 Nis 16 14:00
Yapıcı Eleştiri

Dil istatistiği çalışmalarının konularından biri kelimelerin kullanım sıklıklarını (frekans) ölçmektir. Bu istatistikler kelime grupları ve deyimler için de çıkarılmaktadır. Bu tip istatistiklerde "yapıcı eleştiri" deyiminin frekansı ne çıkıyordur bilmiyorum ama benim kendi istatistiğimde oldukça yüksek bir frekansı var. Ev içinde duymadığım (ailem sağduyulu insanlardır) bu deyimi özellikle okulda öğretmenlerimden ve televiyonda çocukluğumdan beri sıkça duyarım.

Eleştiri, malum "kritik", "tenkid", bütün olarak kabul etmemek/onaylamamak, değerlendirmek, eksiğini, fazlasını tespit etmek, gibi anlamlara geliyor.

Pekiyi bu fiilin "yapıcı"sı nasıl olur, çünkü bir de "yıkıcı" hali var. Nasıl ayırt edelim?

Liderlik eğitimlerinde hatalı personele geri bildirim yaparken kullanılması önerilen tekniklerden biri "sandviç tekniği". Yani olumsuz geri bildirimi iki olumlu ifade arasına sıkıştıracaksınız: Olumlu bir söz-personelin hatası-olumlu bir söz. Böyle verince personelinizin bunu sindirmesi, kabullenmesi daha kolay olurmuş.

Ama ya olumlu laf ekmeklerinin arasına sıkıştırdığınız hata turşusunu işaret ederek, muhatabınız şöyle derse "ekmekler konusunda haklısın ama, ortadaki turşu hiç yapıcı değil"?

O zaman ekmekleri verip, turşuyu kendimiz yutmak mıdır, yapıcı eleştiri? Yani hatayı, eksiği konuşmayalım mı?

Örneğin İslam alemi hakkında konuşurken, İslamiyet'e odaklanıp, Müslümanların halini görmezden gelirsek İslam alemi hakkında yapıcı bir eleştiri üretmiş olur muyuz?

Örneğin, Peygamberimiz (SAV) ve sahabe ve İslam alimleri hakkında konuşalım, ama şeyhlerin ve kralların, Batılı siyasileriyle, holdingleriyle ortak olup, İslam topluluklarını insan onuruna yaraşır bir hayattan uzak tutmalarına; bu sistemi ayakta tutan dinamiklere göz dikmeyelim mi?

Ya da daha iyisi hepsi Siyonizmin suçu; insanlarımız ölüyor, insanlarımız başka savaşlara "İslami" kisvelerle terörist yazdırılıyor, İslam aleminin yarısı iç savaş halinde diğer yarısı mülteci durumunda, ama bunda Müslümanların hiçbir sorumluluğu yok, hepsi Batı'nın oyunu diyelim ve şöyle sormayalım: Ey Müslüman kardeşim, madem bunu sana bir başkası yapıyor, neden bu kadar aşağılanmaya izin veriyorsun?

İşte bu şekilde eleştiri yaparsak hiç yıkıcı olmayız ve de zaten Akdeniz'in Avrupa ülkelerine ulaşmaya çalışan Müslümanların mezarı haline gelmiş olması da hep bu yapıcı eleştiri eksikliğinden kaynaklanıyor.

Hasılı görüldüğü gibi insan "yapıcı eleştiri"yi 0-3 yaş arasında öğrenmelidir; çünkü belli bir kıvraklık ister, standartları, sınırları belirgin değildir. Esnek bir şekilde tarafları, odakları kollamayı gerektirir. Senin tarafında olmadığını hissettiğin birine girişirken baltayla giriş "ama bu hiç yapıcı eleştiri değil" eşliğinde gelsin "Batı özentisi; itikadı bozuk" göndermeleri; sisteme kazandırılmış bir müttefikle konuşurken amaan zaten eleştiriye ne gerek var...

İşte onun için bana "yapıcı eleştiri" ifadesi "euphemism"den ibaret gibi geliyor; yani örtmece. Asıl söyleyeceğini gözden kaçırmak, akla büründürmek, şık göstermek için kullanılan bir deyim.

Neticeten diyorum ki; birisi "yapıcı eleştiri"den bahsediyorsa aman dikkat: Kaçak güreşiyordur, içerik hakkında konuşmak yerine sizi konuşma konusu haline getirmeye çalışıyordur. Eski taktikler bunlar, yutmayın.

17 Nis 06:09

Mesele eleştiriye kapalı olmak, yada ümmetin kusurlarını örtmeye çalışmak değil. Benim gibi, sanırım siz de ümmetin bir parçasısınız. Yoksa sizin eleştirileriniz hiç bir yerde rastlayamadığımız türden şeyler değil.

17 Nis 06:01

Çocuğun yaramazlığını öz annenin anlatımı ile (çözümcü-içi ezilerek) yada üvey annenin anlatımı (yaygaracı-sevinerek) ile anlatmak gibi. Bu ikisi arasında çok fark var. Amerika'nın İsrail'i yada bir İslâm ülkesini eleştirmesi arasındaki fark gibi.

Müsemma Şahin yazdı, 204 kez açıldı , 2 misafir olmak üzere 4 kişi beğendi , 10 yorum yapıldı.
11 Nis 16 22:00
Müslüman'ın "Evrim"le İmtihanı

Mısır'da yayınlanan bir program adını duyduğumda, Nasreddin Hoca'nın karanlıkta kaybettiğini günışığında arayışı geldi aklıma. Kadınlara yönelik, ev, güzellik, sağlık vs konulu programın adı "Hz. Muhammed'in Eşleri".

Bunu yazdıktan sonra artık söyleyecek her laf saçma gelecek gibi ama riski alıp devam edeyim. Şimdi İslam aleminin durumu bu. Neyi nerde kaybettik nerde arıyoruz. Müslüman ülkelerinin bir tanesi bile barış, huzur, refah içinde değil; İslamiyet'le demokrasiyi bağdaştıramayan fetva makamları İslamiyet'le terörizmi çok güzel bağdaştırmış, Müslüman gençler kapitalist savaşların kurbanlık koyunu. Laiklik en büyük düşmanımız, yeter ki Pensilvanya'ya kapağı atmış atmamış şeyhlerimize bir şey olmasın. Hepsi ayrı kutbüzzaman, her biri Peygamberimizin (SAV) ayrı bir temsilcisi...

Pekiyi şeyh efendi nedir bu İslam aleminin hali?

Siyonistlerin oyunu, Batılılar bizi geri bıraktırıyor.

Nasıl geri bıraktırıyorlar? Müslümanların eğitimden, demokrasiden mahrum kalmasında bizim hiç suçumuz yok mu?

Pisliğimiz (Bangladeş, Tunus, gezin biraz İslam alemini görün), tembelliğimiz (tütün ve bilumumum narkotik çekerek günlerini gecelerini yüzyıllardır miskin miskin kahvelerde geçirenleri görün), eyyamcılığımız, eğitimsizliğimiz hepsi Batı'nın suçu, öyle mi?

Yani Şeyh Efendi, sence biz evrimin yalan olduğuna inanırsak birden Kahire, Viyana gibi tertemiz dünyanın gözbebeği bir şehir olacak (ay Viyana da şöyle böyle demeden önce kapı açılsa Müslüman aleminin yarısı Viyana'ya akmaz mı onu söyleyin), erkeklerimiz kahvelerden kütüphanelere koşacaklar, Müslüman idareciler rüşvetlerini yedikleri Batılı Holdinglerin değil Müslüman yetimin hakkını arayacak, öyle mi?

Öyle olacaksa, bırak evrimi en dünyanın düz olduğuna da iman ederim. Tek derdimiz evrim olsun.

17 Nis 06:18

Sizce evrim iddialarının ekseriyetle/çoğunlukla hedefi "imân" tazelemek mi? Değilse bu iddia sahiplerini araştırısanız, bu sizi mutlaka "kaynağa" götürecektir. Başarılar.

17 Nis 05:49

Kaynak mı, delil mi? Kaynak bizzat benim aklım, delilse tüm kâinat. Kısaca, ancak bu şekilde ifade edebilirim.

Müsemma Şahin yazdı, 241 kez açıldı , 1 misafir olmak üzere 4 kişi beğendi , henüz yorum yapılmadı.
10 Nis 16 14:00
Lütfen Ama Lütfen Kutuplaşalım!

Fetö yurtlarına ODTÜ'de öğrenci toplamaya çalışan başörtülü kızın görüntüleri hafızanızda mı? Hani Gezi'den 1-2 ay ya geçmiş ya geçmemişti. ODTÜ'lülerin "benim başörtülü bacılarım..." çiğliklerinden biraz sonraydı... Birkaç tane koçyiğit kabadayı ODTÜ'lü genç kız Fetöcü kızları, bizim bulunduğumuz yerde sen Fetö yurduna öğrenci toplayamazsın, hesabı racon kesen kızlar, hatırladınız umarım.

Biz tabii kendini demokrat sanan avallar sürüsü olarak -1980, 28 Şubat yapılmış darbelerine dokunulmadan, Hrant'ın katillerinin peşine düşülmeden, günlüklerden darbe planı devşirilip yargılanmasını demokrasi başarısı diye yutmuş aval demokratlar yani- hemen "ay ay ay kızceyizleri itip kaktılar" diye demokrat tribünlerinde velveleye başlamıştık. Tribünleri de velveleyi de severiz, avallığın şanındandır.

Aaa sonra bir baktık ki, Gezici, Fetöcü, PKKcı hepsi aynı safta... Meğer Gezi zamanı ışık evlerinde sabaha kadar Fetih sureleri okunurken, son kullanıcı ile tepe yöneticinin motivasyonları farklıymış. Neyse ki en sonunda "saf taban, muhteris tavan" ayrımı da "twitleri katlayın konulu hadis", "Peygamberimizin (SAV) kamyon kasasına nur halinde indirilmesi", Mısır darbesinin desteklenmesi, dershaneler için devlete savaş açılması gibi pislikleri midesi kaldıramayanların cemaati terk etmesiyle son buldu. Artık Fetö tabanıyla tavanıyla aynı sapkınlık yolunun yolcusu. İbret almak için Einstein olmaya gerek yok, her şey kabak gibi ortada. Tercih senin kardeşim.

Kutuplaşmayalım diyorlar, bence kutuplaşalım.

Bir Gezicinin Fetö mensubundan "hizmetten arkadaşlar" diye bahsetmesinden miden bulanmıyorsa senle de kutuplaşalım.

Kutuplaşmak, düşünmekten, ibret almaktan, muhakeme etmekten kaynaklanır. Toplumun bir kesimi deveyi hamuduyla götürürken, anası ağlayan kalabalıkların malsı tepkisizlikleriyle sağlanacak toplumsal barıştansa, kutuplaşmanın insan haysiyetine daha uygun olduğu açıktır herhalde.

Şehide içi yanmayıp, kuşatılmış terör bataklıkları için dünyayı velveleye verenlerle aynı safta buluşma şansımız yok.

Devletiyle girdiği bitmek bilmez bir hesaplaşmanın ardında, istanbul'da bir yalıda doğacağıma Fransa'da bir köylü olarak doğmaya razıydım, kompleksleri yatan zavallılarla neyi paylaşacağız.

Hasılı daha çok kutuplaşalım kardeşlerim, kendimizi, kimliğimizi bulmaya, daha çok okumaya, daha çok düşünmeye, çocuklarımızın daha iyi eğitim almasına yarayacaksa kutuplaşalım. Köylü köyüne, evli evine...

Toplumun bir kesiminin yerinde saydırılmasına mal olacak toplumsal barıştan hayır gelmez.

Kutuplaşıyorsak, toplumsal fay hatlarının iki tarafında da muhakeme eden, karar veren, değerlendiren, ölçüp biçen entelektüel devinim var demektir. Bu devinimi adı var kendi yok toplumsal barışa kurban etmeye değmez: KUTUPLAŞALIM!

Müsemma Şahin yazdı, 231 kez açıldı , 5 kişi beğendi , henüz yorum yapılmadı.
24 Mar 16 01:00
Teröristi " Dolmabahçe " Diye İnleyen Ülke

Tarihlerle aram yok pek ama olaylar "mıh gibi aklımda", vicdanı olan her Türk gibi. Türk diyorum lafın gelişi... Kürt veya başkası farketmez, hepimiz anlamında.

Gezi'ye ağzının suyu akıtacak ciddiyette bir muhataptan bahsediyoruz. Silahlı teröristlerini Türkiye'den çıkarmak lideri tarafından taahhüt edilmişken, "ama iyi salladık"çılarla takılmanın havalı olacağını düşünmüş olmalılar. Kibirli, küstah şehirliler köylülere he havalı görünür.

E sonra ne oldu, "30 yıldır ilk kez asker polis birlikte üzerimize geliyor" diye ağlaşan telsiz konuşmaları. O sırada bir taraftan tüm vücuduna yayılmış irinli pis Fetö çıbanlarını sökmeye çalışıyor Türkiye. Boss level durumu. Ama olmuyormuş, Türkiye'de bir derin devlet varmış, derinden içeru. 1000 yıllık devlet reflekslerini kayalara toslaya toslaya bilemiş. Anadolu gibi coğrafyada 1000 yıl devlet idare etmiş, dünyanın göz bebeğini kurda kuşa yedirmemiş. Bu kadar küçümsemeseydiniz diyeceğim, zaten küçümsemediler: Rusya'sı Amerika'sı hep birden kalkan oldular, hoppaladılar, Batı'nın en saygın gazeteleri avukatlık ettiler; ABD Başkan Yardımcısı kıçı kırık 8 terörist Cizre'de kıstırıldı diye koştu geldi- kışı kırk değildi demek ki-. Evet güçlüydünüz, belki hala öylesiniz, ama 21 Nevruz mesajlarınızın ana teması Dolmabahçe?

Rusya da Suriye'den çekiliyor. Siz Dolmabahçe diye ağlaşın.

Aldınız mı Gezi'yi!

Müsemma Şahin yazdı, 279 kez açıldı , 2 misafir olmak üzere 7 kişi beğendi , 1 yorum yapıldı.
17 Oca 16 21:00
Ak Parti'de CHP Kültürü

Öncelikle, 16 Ocak 2016 tarihli CHP kurultayında, tekrar genel başkan seçilen Sayın Kılıçdaroğlu'nu kutluyorum. Kılıçdaroğlu'nun kurultay başarıları Türkiye seçimlerindeki performansıyla büyük bir tezat oluşturuyor. Partisine üstüste 5 seçim yenilgisi yaşatmış bir liderin, kurultayda 1100 delegenin imzasıyla tek aday olarak genel başkan seçilmiş olması CHP'nin hanesine yazılmalı: Bir politikacının partisinde göreceği teveccüh onun siyasi başarılarına dayanmıyor olmalı. O halde neye dayanıyor?

AK Parti, mucize olarak değerlendirilebilecek 12 yıllık kesintisiz ve genel olarak yükselen siyasi başarısını Erdoğan'a borçlu. Erdoğan'ın işaretiyle AK Parti Genel Başkanı Ahmet Davutoğlu ise Erdoğan'ın siyasi degasının başka bir göstergesi. Davutoğlu, Erdoğan'ın kendi yerine tercih ettiği isim olmaktan önce AK Parti'nin beyin takımının en etkili isimlerinden biri, AK hareketin teorisyenlerinden biriydi. Arınç ve Gül, AK Parti'nin kurucu kurmayları olmakla birlikte, AK Parti hareketinin evrensel iddialarının entelektüel kaynağı olan şahsiyetler değillerdi. Erdoğan'ın bakış açısını anlamak için, Cumhurbaşkanlığı Vizyon belgesini referans aldığımızda, Davutoğlu yönünde kullandığı tercihi, bu durumun bir sonucu gibi görünüyor.

Böyle güçlü bir siyasi hareket, içinde doğal olarak barındırdığı vahşi rekabet yanında gücü nispetinde bir rant çevresi de yarattı. AK Parti teşkilatlarının tamamını aynı ideal etrafında motive olmuş aktivistler olarak görmeye çalışmak, onların tamamının rant için bir araya gelmiş sömürgenler olduğu iddia etmekle aynı derecede gerçeklerden uzak olacaktır. Yani diğer tüm siyasi hareketlerin karşı karşıya olduğu tüm tuzak ve açmazlar her zaman ve fazlasıyla AK Parti için de geçerlidir.

Tüm bunlardan geleceğimiz nokta şu: Son kurultay sürecinde CHP delegesi için parti liderliğine aday olan kişinin aidiyetlerinin siyasi kariyerinden daha önemli olduğunu gördük. Şu an AK Parti'de devam etmekte olan tartışmalar da benzer bir noktadan kaynaklanıyor. Bülent Arınç ve Abdullah Gül gibi isimlerin (Paralel yapıyla mücadelede yeterince aktif olmamalarının da etkisiyle) AK Parti'nin çeperine doğru itilmesinden rahatsız olan AK Partililer var.

Bugün Arınç, Gül gibi, politik kariyerlerine Pararel gölgesi düşmüş kişileri destekleyen AK Partilerle, onca seçim başarısızlığına rağmen Kılıçdaroğlu'na rakip bile çıkaramayan CHP'liler arasında bir benzerlik var ve bu eski tip politikanın gölgesi. Erdoğan ve Davutoğlu ise, aralarındaki farklara ve belki fikir ayrılıklarına da rağmen, yeni politikanın yaratıcıları ve uygulayıcıları. Hatta bu kişiler, bizatihi, aidiyete dayalı politikaya bir cevap ve misilleme.

Gezi'den beri AK Parti-Erdoğan çizgisini desteklemeye karar vermiş biri olarak şunu söyleyebilirim, benim içinde bulunduğum seçmen tipi hiçbir zaman politikacıların aidiyetlerine bakmayacak. Bu Erdoğan'ın kendisi olsa bile böyledir: "ayinesi iştir kişinin, aidiyete bakılmaz". Bugün, AK Parti'yi destekleyen milyonların 2 çok açık talebi var: PKK'yı ve Paraleli bitir. Bu iki işte en küçük zaaf gösterenin aidiyeti ne olursa olsun, ikinci bir şans verilmemelidir.

Arınç ve Gül için ağıt yakanlar, CHP'den ibret alsınlar ve lütfen kuyruk acılarına Etyen Mahcupyan'ı malzeme etmeye kalkmasınlar. Çok sırıtıyor zira.

Müsemma Şahin yazdı, 282 kez açıldı , 1 misafir olmak üzere 6 kişi beğendi , 2 yorum yapıldı.
15 Oca 16 21:00
Kutu Kutu Pense

Malum, edebiyat yorum dersi, laf lafı açar. Kim icat ettiyse Allah gani gani razı olsun, mıknatısın iki ucuna yapışmak için birbiriyle yarışan metal kırpıkları gibi kıpır kıpırız. Sorunu "kutuplaştırılma" olarak tanımlayanlara sorarsanız; efendim öyle iki uca savrulup gitmek, mazallah bölünmenin en kötü bir çeşidi... Milli mottomuz sürüden ayrılanı kurt kapar, demek ki sürüde olmak iyi bir şey. Ama gidip de eşlerinin başı kapalı olan politikacılara oy verirsek o zaman gelsin, birey olmadığımız için sürü refleksleriyle hareket ettiğimiz analizleri. Ama işte kurt kapmasın diye şeyettik. Neyse anlatamazsın. Şimdi, biz ruj bulaşmış dişlerini sıkarak bize parmak sallayan öğretmenlere çıt çıkaramayan bir nesiliz. Yeni nesilleri bilemiyorum, onlar facebookta öğretmenlerinin gönderilerine yorum yazıyorlar, dürtmedikleri sürece anlayışla karşılanabilir diye tahmin ediyorum. Öğrencisini facebookta arkadaş ekleyen öğretmenlere de yetişemedik biz. Ne Iphoneu ne tableti, teeey, jetonla telefon kulübesinden aradığım arkadaşıma yarınki ödevi sormuşluğum var. Boyum 1,5 metreydi okul kapısının önünde sigara içerdim, o zaman da öğretmenler bir şey diyemezdi. Deplasman çünkü; herkes yerini bilirdi. Şimdiki gibi sanal değildi ilişkiler. Belki bu kutuplaşma sorunu da bu değişimle ilgilidir. Sosyal bilimler buna da açık, bağlayabiliriz bunları bir noktada istersek.

Kutuplaşma bir sorun olarak tanımlandığına göre iyi bir toplum kenarlarda değil ortalarda birleşmelidir diye anlamalıyız. Belki de sorun zaten hangi ortalarda buluşacağımız? Yani senin işaret ettiğin yer benim için o kadar rahat olmayabilir, değil mi? Örneğin coğrafi kutupları ele alalım, evet Alaska'da iglolarımıza misafir geldiğinde burnumuzu sürterek merhabalaşmayı ben de istemem -belki de isterdim, context gereği sanki istememeliymişim gibi geldi bir an. Ekvator'da takılalım sıcak sıcak diyeceğim, kimi gidecek Hindistan'a, öbür kısmı Kenya dolaylarına, envai çeşit börtü böcek, dünyanın en zehirli yılanları. Yok kutuplaşmayalım dediysek, gidin tropiklerde beğendiğiniz yere yerleşin de demedik! Ah anlıyorum, mıknatısın kutupları gibi, eksi kutup artı kutup olmayalım. Yukarıda da mıknatıs olayına girmeye çalıştım, ama itiraf edeyim ben sosyal bilimciyim, mıknatısla konuyu derinlemesine açıklayabileceğimi sanmıyorum. Bilinçaltında neyin nasıl tetikleneceğini hiç bilemezsiniz, mıknatıs dendiğinde ben başlıyorum harıl harıl, Jules Verne'in Balonla Beş Hafta'sındaki sahneleri zihnimde canlandırmaya.

En sık duyduğum şikayet, Erdoğan ülkeyi kutuplaştırıyor. Üzerinize afiyet çok tuhaf bir sosyal çevrem var, birbirlerini tanısalar hem çok iyi anlaşma hem de 2. karede birbirlerini gırtlaklama potansiyelini aynı anda barındıran kişilerden oluşuyor. Ama daha da tuhaftır ki bu koca çevrede benden başka AK Parti seçmeni yok. Bazen üzerime %50'nin tamamı benmişim gibi bir ağırlık çöküyor. Özür mü dilesem, kendimi mi savunsam, ikna etmeye mi çalışsam, kavga mı çıkarsam, aptala mı yatsam, herşeyin hesabını ben vermek zorunda gibiyim. Çok özür dilerim ama, koca ülkesiniz nereye gitti 24 milyon adam? İşte böyle durumlarda, Cenab-ı Allah'ın bir hikmeti savunma mekanizması olarak, bir bakmışım kendimi Ekvator'da enfes bir plajda mango yerken hayal ediyorum, diğer herkes kutuplarda otuzar kiloluk kürklere sarılıp tipide yürümeye çalışırken bir yandan birbirlerine çemkiriyor. Benim sorunum ise mangoyu yedikten sonra çöplerimi toplayıp, tabağımı bıçağımı durulayıp nereye koyacağım.

Demek ki aslında kutuplaşmak değil de Ekvatorlaşmak gibi bir sorun icat etsek belki de daha mutlu bir ülke olacaktık. Ama o zaman da sahnenin bir yerinde insan boyunda bir yılanı ayağına çorap gibi giymiş bir adam olacak. Öfff, bu dünyada bir rahat yüzü göremeyeceğiz. Öyle derdi bir akrabam: "bu dünya saygısızla kaygısızın", sanırım belgeseller yüzünden. Belgesel seyretmek bu kadar idealize edilmeyebilirdi en başta: "Yok ben dizi seyretmem, bende sadece National Geographic'le Discovery var, bir de NTVMSNBC."

Ama sonuçta kabul edelim ki bir kutuplaşma şeysimiz var ve tropik sorunların daha iyi olacağını da kimse garanti edemiyor gördüğünüz üzre. "Erdoğan kutuplaştırıyor" diyorduk değil mi? Yani sorunun adını koyduk, sebebini de tespit ettik. Demek ki son adım olarak çözüm var önümüzde. Ben şahsen bir insan bir şeyi isterse başarır diye düşünüyorum. Yok, sürekli kişisel gelişim kitapları okuduğumdan değil. Sadece 5 Sevgi Dili, Yüde Yüz Düşünce Gücü, iki tane de Mümin Sekman okudum; kişisel gelişim for dummies aşamasında sayılırım. İradeye inanıyorum. Bir insan kişisel gelişim kitabı okuduğu için değil ama iradesiyle karar verirse bir sorunu çözer diyorum. Sorunumuz kutuplaşma, müsebbibi de Erdoğan olduğuna göre, çözüm çok basit Erdoğan'dan kurtulursak kutuplaşmadan da kurtulacağız. Pekiyi bu neden olmuyor. Çünkü istemiyoruz. Tabii biz (kendimden başkasıyla gerçek hayatta karşılaşmadım ama benden başka kişiler de olduğuna dair pek çok kanıt sunabilirim, bu sebeple teorik olarak "biz" diyorum) Erdoğan'ı seven, onu sorun kaynağı olarak görmek bir yana, sorunlarımızın çözümü olarak gördüğümüzden, bizi zaten denkleme koymayın; böyle bir sorunu sebebiyle teşhis edenler bu sorunu neden çözemiyor? Çünkü istemiyorlar; Çünkü Erdoğan giderse bir başkası gelecek. Allah aşkına, istediğin kadar CHP'ye oy ver, Kılıçdaroğlu'na kaç gün tahammül edebilirsin? Şaka bir yana, tabii ki Kılıçdaroğlu'nun da sevenleri vardır, ama anketlerdeki "AK Parti'ye oy vermiyorum ama seçimi AK Parti kazansın istiyorum", "AK Parti'ye oy vermedim ama sonuçtan memnunum" oranları da bize aynı şeyi söylüyor.

İkinci ihtimal de (yazıyı yeni açmış olanlar için tekrar edelim, birinci ihtimal "çözümü istemiyor olmak"tı) aslında böyle bir sorunun olmaması. Yani belki aslında kutuplaşma diye bir sorunumuz yoktur, onun için çözemiyoruzdur. Yani Kılıçdaroğlu'nu her gün televizyonda görmek bahasına sorunu çözecek irademiz vardır ama ortada böyle bir sorun olmadığı için çözemiyor olabilir miyiz, diyorum. (Yazının genelinden, kutuplaşmayı, sunulduğu şekliyle bir sorun olarak algılamadığım anlaşılmıştır sanırım ama yine de belirteyim, -miz, -muz'ları tamamen empatik görünmek için kullanıyorum.)

Bu 2. ihtimal başlığını özellikle açtım ve fazla irdelemeden bırakacağım çünkü, yönetmenlerin sevdikleri hikayelere devam filmi çekmek istemeleri gibi ben de bu konuya devam yazısı yazmak istiyorum.

O halde arkadaşlar, konu hazır buralara kadar da gelmişken, teklifim şu: Ülke gündemindeki daha önemli konulara geçebilmek için "kutuplaşma" konusunu kapatmayalım, niye kapatalım, yine sorun listesinde bırakalım ama "geyiğe müsait; malzeme verimli" kategorisine alalım. En azından gerilimin bir kısmını bu bakış açısı absorbe etmiş olsun.

Yasal uyarı: Sigara içmiyorum, sigaraya karşıyım, tütün ve tütün mamüllerinin uzun süreli kullanımı, diğer mide bulandırıcı ve/veya tedavi gerektiren etkilerinin yanında, cilde iğrenç bir sarı renk veriyor. bk. Sigaradan saramış parmaklar.

17 Nis 07:21

Jest olsun diye değil. Kalite bir yazı olmuş.

Müsemma Şahin yazdı, 219 kez açıldı , 1 misafir olmak üzere 7 kişi beğendi , henüz yorum yapılmadı.
14 Oca 16 17:00
Pkk'ya Akademik Kalkan

Her gün başka bir şenliğe uyandığımız sevgili ülkemizde yeni gündem, barış kisvesine bürünüp PKK adına aman dileyen akademisyenler. Üniversitelerin akademik kadrolarını işgal eden 1100 kişi devletin PKK'yla savaşmasından rahatsız olmuşlar ve kendilerine "inisiyatif" diyerek bir metin yayınlamışlar. Devletin PKK'yı kırıp geçirmesine yananların sayısı daha çoktur muhtemelen. Bu tip akademisyen Doğu'da, gelişmemiş, az gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerde bol bulunur. Gelişmiş ülkelerde de bu cinsten insanlar vardır ama genelde gülünç derecede marjinal kaldıklarından ne sesleri duyulur, ne onları ciddiye alan olur.

Bu "tip"in bizimki gibi ve daha zayıf ülkelerde bulunmasının sebebi Erol Manisalı'nın "A, B, C" şeklinde formüle ettiği Merkez-Çevre ilişkisidir. Manisalı, Merkezin merkezine (gelişmiş ülkelerin kapitalistleri) A, Merkezin çevresine (gelişmiş ülkelerin halkı) B, Çevrenin merkezine (gelişmemiş ülkelerin kapitalistleri) C diyerek hiyererşik bir şema çıkarır. C, B ve A'nın takdirini kazandığı ölçüde hayat hakkına sahiptir. Gelişmemiş ülkelerin akademisyenlerinin görevi de C'ye entelektüel destek sağlamaktır. Yani gelişmemiş ülke kapitalistlerinin bağlılıkları kendi ülkelerine değil -A'yadır. (Bu arada bu görüşlerin Yiğit Bulut'la benzerliklerine ve Erol Manisalı'nın FETÖ'nün Ergenkon kumpasında yargılandığına dikkat çekmek isterim. Hayat siyah-beyaz değil.)

Dolayısıyla A'nın Ortadoğu'da haritalar yeniden çizilirken Türkiye'yi pasif tutmak istemesinde ve bunun için C'yi kullanmasında şaşılacak bir şey yok. Türkiye'ye karşı, mezhepçi İran'ı, emperyalist Rusya'yı, çağımızın Stalin'i Esed'i destekleyen C tipi akademisyen de bulunur, bunlara kendi devletine karşı terörle savaşmaması için çağrı da yaptırılır.

Ursula K. Le Guin'in Mülksüzler'inde aklımdan çıkmayan sahnelerden biri, Shevek'in dünyaya gitmesine kendi düzenlerine bir tehdit oluşturacağı kaygısıyla karşı olanların ona taş atarak tepkilerini göstermeleriydi. Anarşist ütopyada kurumsal ceza olmadığından bireyler karşı çıktıkları şeye kendileri tepki gösterirler. Bizim için hayli aykırı olan bu durumun gerçekçi yanı şu ki; bireyin bir gücü vardır ve toplumun yozlaşmasının ilacı bu güçtür. Kendi toplumuna düşman akademisyenlerin hakkı akademik çevrelerden görecekleri tepkidir. Aidiyetlerini tekrar gözden geçirmelerine vesile olur, zihinleri açılır.

Müsemma Şahin yazdı, 266 kez açıldı , 2 misafir olmak üzere 6 kişi beğendi , 6 yorum yapıldı.
13 Oca 16 01:00
Yandaşlar Kutuplaştırıyor

CHP milletvekili Barış Yarkadaş, uzun zamandır haber blogu yönetiyor. Bir diğer işi de otobüs kiralamak. Partilere ve adaylara seçim dönemlerinde propaganda için otobüs kiralıyor. Blogunda da adayların seçim reklamlarını yayınlıyor. Bunlar dışında da İstanbul'da hayli geniş çevresi olan bir işadamı. Yarkadaş önemli birinin arkadaşı: Gürsel Tekin. Gürsel Tekin'in, Deniz Baykal'a kaset komplosu patladığında, bir kafede birine bu komployu önceden haber veren üst düzey CHP'li olarak adının geçtiğini hatırlayın. Gürsel Tekin'in bu aktif arkadaşı Yarkadaş'ın, CHP'de sesi en çok çıkan Fethullahçı olduğu bilgisini ekleyelim. Belki bir detay olarak, CHP'deki Alevi çizgiyi, Karslı grubu aktive ettiklerini ekleyelim. Bu son kısmı cem Küçük'ün yazılarından öğreniyorum. Diğer bilgilerin çoğu Yarkadaş'ın twitlerinden ve Gerçek Gündem adlı haber blogundan edindiğim bilgiler.

Konumuz da Yarkadaş'ın Gerçek Gündem'i. Sözcü vb. gibi selüloz atıklarına para verip okuyacak halimiz yok, ama açıkçası internette insan o kadar kolay kaçamıyor. Belli bir süre sonra da bir çeşit eğlence haline dönüşüyor. Gerçek Gündem, bu tip eğlence kanallarından biri. Haberleri olsun, haberlerin altına yazılan yorumlar olsun, Yarkadaş'ın son zamanda çok aksattığı düzensiz köşesi olsun, nasıl derler hem güldüren hem düşündüren, saçmalardan seçmeler koleksiyonu.

En son "%60'ı diktatörden korumak"tan bahseden bir başyapıt okudum. Aydın Doğan, Saray'ın baskılarına daha fazla dayanamayarak pes etti, minvalinde, Doğan medyaya aba altından sopa gösteren spekülatif bir haber-analiz(!) mayalanmış sitede, ya tutarsa denerek. Tutar canım sen hiç merak etme, kendi ülkesine karşı Rusya'nın, İran'ın yanında savaşmayı hayal eden, Esed, Sisi gibi diktatörleri özleyen siyasi kadro, terörizmi "demokratik mücadele yöntemi" diye yutturmaya çalışan aydın sınıfı, ve onların verdiği coşkuyla nefret bağımlısı haline gelen seçmen ve okur kitleniz oldukça göl maya da tutar, Doğan yandaş da olur. Sizdeki bu yetenek, bu birikim, bu altyapı, bu kitle olduktan sonra, "tıpış tıpış" Kılıçdaoğlu'ndan demokrat, Humeyni özentisi Fethullah'tan devlet adamı, şakirt Ekrem Dumanlı'dan gazeteci, kullanışlı Can Dündar'dan özgürlük savaşçısı bile olur... Zaten onlar da bunun bilincinde, yoğur babam yoğur, takipçilerinin algılarını hamur ettiler.

Haber-analiz diye önümüze konan spekülasyon harikasında özetle deniyor ki: Doğan medya hükümete yatacak, akıllı olun. Metin, eğitimli bir Erdoğan düşmanının, okurken Ak Parti'yi suçlaması, Aydın Doğan'a biraz kızması, biraz acıması sağlanacak şekilde ipe dizilmiş. Yazının bir yerinde de "Doğan medya da düşerse %60'ı diktatörden koruyacak tek kale olarak Sözcü'nün kalacağı" söyleniyor. Tragedyalardan tragedya beğen! Seni koruyacak şövalyenin Aydın Doğan oluşuna mı yanarsın, kala kala Sözcü'ye düşmeye mi yanarsın... Bu arada %60 nerden çıktı sorusuna hiç girmeyelim. Matematik artık burda oturmuyor.

Evet gerçekten, CHP yandaşları, toplumu tarihte görülmemiş şekilde kutuplaştırıyorlar. Sayı vererek, parti parti bölerek, "seçilmiş"lere yani demokrasiye, seçmenin hatırına bile saygı duymayarak, kutuplaşıyorlar, ve yarattıkları kutupta yalnızlıktan donarak ölecekler. Çok zaman sonra buzullar arasında bulduğumuz bedenlerinden DNA örnekleri alarak nesllerine yaşama şansı vereceğiz. Bu kez iklime ayak uydurabilirlerse ne ala!

15 Oca 10:01

Bir de aslında yazıda ben kutuplaştırmaktan dert yanmıyorum. "Kutuplaştırma edebiyatı"ndan siyasi ekmek yiyenlerin kullandıkları dile dair bir örnek verdim sadece.

15 Oca 09:59

Bu son 2,5 cümleyi literal okuduğunuz sürece hep aynı anlayacaksınız. Bu bir metafor. "Yaşama şansı verme"yi de literal alıyorsunuz? Toplum içindeki katmanlar çözülse bile onların bir şekilde yaşamaya devam etme şansı vardır.

Müsemma Şahin yazdı, 255 kez açıldı , 2 misafir olmak üzere 7 kişi beğendi , henüz yorum yapılmadı.
10 Oca 16 01:00
Akademi

Bazı konular hep orada durur ve o kadar yakıcıdır ki, üzerinde düşünmek bile enerji ve cesaret gerektirir. Akademi bunlardan biri. Hem insani hem sanayi sektörlerinin ana kaynağı olduğu için de ülkeyi tüm hücrelerine kadar etkileme gücüne sahip. Dünyanın pek çok ülkesinde olduğu gibi ülkemizde de bilim adamı olarak adlandırılan "memur"lar, üniversite adı verilen lise irisi kurumlarda görev yaparlar. Araştırma kuruluşları ve enstitüler de insan kaynakları sebebiyle üniversitelere bağlı ve bağımlıdırlar, ancak kuruluş amaçları sebebiyle lisansüstü eğitimle ilgilenen eş dost akrabanın istihdam etmekte işlevseldirler. Bu yazıda konu üniversiteler.

AK Parti hükümetleri boyunca Türkiye'de üniversite ve akademisyen sayısı yanında, üniversitelerin maddi kaynakları da katbekat arttırıldı; akademisyen maaşları Avrupa ortalamasının üzerine çıktı. Türkiye'nin en ücra yerlerindeki üniversitelerin laboratuar ve fiziki donanımları Avrupa üniversiteleriylele yarışacak seviyeye getirildi. Bütün bu maddi iyileştirmelere rağmen üniversiteler hormonlu liseler olmaktan çıkamadı. Son on 12 yılda Türkiye üniversiteleri fiziki ve maddi bakımdan gerçekten sınıf atlamasına rağmen fiziksel altyapı "insan kaynağı" sorunsalını çözemiyor. AB bilimsel proje destekleri, proje desteklerinin kurumsallaştırılması, eğitim işbirliği anlaşmaları, öğrenci ve akademisyen değişim programları yine son yıllarda akademinin insan kaynaklarına yönelik umut verici yatırımlar, ama hala işin iç acıtacak derecede başındayız.

Bu yazıda biraz ana hatlarıyla ve kendi görebildiğim kadarıyla akademi sorununun katmanlarını formüle etmeye çalışacağım.

1. Yönetim.

Abdullah Gül rektörlük seçimlerinde yaşanan rutin çatışmalara tanık olduğunda şaşkınlığını "bunca yıllık politikacıyım bu kadar çirkefi daha önce görmedim" mealinde (mutlaka çok daha nezih) bir ifadeyle belirtmişti. Durum daha güzel özetlenemez. Rektörlük seçimlerinde yaşanan entrikaları anlatacak bir Dickens'ımız olsaydı ah... Rektör denilen şey, mafya başı olarak göreve gelir, ne hukuk ne etik ne denetim ne yargı onu durduramaz, kadrolaşır, adam kayırır, hak yer, yolsuzluk yapar, bir sonraki seçimde kendisinden daha ileri bir mafya liderine koltuğu kaptırınca kendi yaptığı hukuksuzlukların aynılarına bu kez kendisi maruz kalır, biraz feryat figandan sonra onun da sesi kısılır. Üniversitelerde demokrasinin "d"si yoktur. Birbirlerine taş, sopa, tekme, tokat girişecek kadar ilkel bir takım kampların rekabeti vardır. Bel altı saldırılar ve maceralar da bu rekabetin en önemli unsurlarındandır. Bu açıdan bakılınca aslında YÖK'ün o kadar da işlevsiz veya zararlı olduğunu iddia etmek haksızlık olur.

2. Akademisyen.

Akademik personel tamamen hiyerarşik bir yapılanma içinde, el etek öperek, itaat ederek, kadrosunda mevcudiyetini sürdürebilir. Çünkü özellikle akademik hayatın ilk başında kapağı atmış olduğunuz üniversite kadrosu daimi olmayabilir. Evet, üniversitelerin akdemik kadrolarını işgal edenler, lise hocalarına hep üstten bakarlar, ancak geçici kadrolarda istihdam edilenlerin lise hocaları gibi daimi kadro elde edebilmesi o kadar da kolay değildir. Hayır hayır, zorluktan kastımız; çok çalışmak, bilimsel eser üretmek, yabancı dil bilmek, araştırmak, vs. değil elbette. Doğru zamanda doğru profesörün kapısında beklemek; doğru pozisyondaki profesöre çukulata kutusuyla ziyarete gitmek; azarlandığında, itilip kakıldığında gurur yapmamak; gerektiğinde bölüm, fakülte sekretelerine "sayın hocam" diye hitap edebilmekle elde edilebilir o daimi kadro. Tabii daimi kadroda bulunan genç akademisyenin işinin kolay olduğu düşünülmesin. Daimi veya geçici kadroda, her genç akademisyen bilimsel süsü verilmiş gevişlerini doktora tezi diye jüriden geçirmek; yabancı dil şartını karşılamak için KPDS soruları ezberlemek; ücretini başkalarının aldığı ek derslere girmek; ve daha nice angaryaya koşarken titrinin yıl yıl yükselişi için sabırla diş sıkarak (ve de bileyerek) gayret edecektir. (Bu kısmı yaz yaz doyamayacak gibiyim, en iyisi kalanını ayrı bir yazıda anlatayım.)

3. Eğitim.

Tabii aslında "öğretim". Çünkü üniversiteye kadar öğrenci "eğitim ve öğretim" görür, bu zamana kadar eğilmeyi güzelce öğrendiği varsayıldığı için üniversite eğitim değil öğretim kurumudur. Üniversite öğrencilerinin haline bakıldığında, "bunlar 11-12 yıllık okul hayatından bu kadar etkilenmemeyi nasıl başarmışlar, kayaya su damlası 12 yılda daha fazla etki ederdi" demekten alamaz insan kendini. Bazen öğrencinin okuma yazma bildiğine bile şükredeceğiniz zamanlar olur. İmamhatip mezunları doktor, hakim olamasınlar diye yapılan meslek lisesi katsayı düzenlemesi sayesinde teknik eğitim fakülteleri 4 işlem bilmeyen, meslek yüksek okulları hayatında reklam tabelasından başka şey okumamış öğrencilerle dolmuştu. Evet aslında konunun bu kısmı liselerle ilgili ve çok bilmişlerin zannettiği gibi "sürekli sistem değişiyor, eğitim geri gidiyor"dan ibaret değil. Biz liseleri sistem değişmezken de biliyoruz. (Tamam, liseleri de başka bir yazıya bırakalım.) Burayı, öğrencilerinin sıkılmaya başladığını sezen tecrübeli bir öğretmenin yapacağı gibi bir anıyla toparlayayım. Bir arkadaşım anlatıyor: "Meslek yüksek okulunda İngilizce dersi veriyorum ama sınıfın durumu korkunç zayıf. Quiz yaptım sorulardan biri 'How old are you?' çocuğun cevabı 'Fine.'" Eh ne diyelim, yaşına göre iyi hissediyor demek ki.

Şimdilik burada bırakmak zorundayım, çünkü maalesef bu kadar ağır ve büyük bir konuyu kısa bir yazıda "ağyarını mani, efradını cami" şekilde orataya koyabilecek kadar yetenekli bir yazar değilim. Akademide yukarıda anlattığım yapının istisnaları var elbette ve onların da bu yazının karamsarlığını farklı perspektiflerden de olsa paylaştıklarını tahmin ediyorum.

Diğer yandan bunları yazmak yerine akademinin gerçekten anlatıldığı romanlar, kısa öyküler, biyografiler okumak isterdim. (Nuri Bilge Ceyan'ın bize böyle bir film borcu var bence: "Kış Uykusu - Akademi" gibi bir şey?)

Yazının sonuna iki not ekleyeceğim.

Birincisi, yazdıklarımı "aa AK Parti üniversitelerimizi ne hale getirmiş" tepkisiyle okumuş olan gerizekalılar için: 2000'li yıllardan önce de durum aynı, hatta belki daha kötüydü. Yani bu çirkefi yaratan şey ne A Partisi, ne B partisi. Sorunun tarihi, sosyal, kültürel, siyasi kökenleri suçu AK Parti'ye atıp işin içinden sıyrılamayacağımız kadar derin. Üstelik üniversitelerin bu durumu sadece Türkiye, sadece Doğu, sadece yoksul ülkeler için geçerli değil. Yukarıda değindiğim yapısal sorunlar tarihi 400-500 yıl geriye giden bazı Avrupa üniversiteleri için de geçerli.

İkinci notum ise yazıdaki en önemli eksiği farkedenler için: Evet dostlar, Gülenist yapılanmanın akademiyi küf gibi nasıl kapladığını ve bu hastalıklı yapıyla nasıl da uyum içinde bütünleştiğini bu yazıda es geçtim. Çünkü denkleme o faktörü de eklediğimizde yazı hepten içinden çıkılmaz hale gelecekti. Üniversite yazısı cemaatsiz olmamalıydı haklısınız, ama mecburen onları ayrıca anlatacağım.