Türkiye Aktivitesi
402 ziyaret
1 online
Muhammed Emir Yavuz
Hakkında henüz bir şey yazmadı.

Türkiye Puanı

389 puan Turkuaz Kalem

Derecesi

38 [Toplam 1606 kişi]

Türkiye
Tümü(7)
Pinledikleri(0)
Muhammed Emir Yavuz yazdı, 15 misafir olmak üzere 16 kişi beğendi, 3 yorum yapıldı.
28 Mar 18 17:00
Cemaat Sorgulaması

15 Temmuz’dan sonra cemaatlerin ve tarikatların fonksiyonları, işleyişleri ve kurumsallıkları tartışılır hale geldi. Fetönün yeri geldiğinde nasıl vahşileştiğini, eli kanlı bir örgüte dönüştüğünü görüp tecrübe eden bizler için bu sorgulama doğal olsa gerek. Bir ‘camia’ nasıl bir ‘terör örgütü’ konumuna geldi, bu ayrı bir konu. Lakin belli olan bir şey var ki, o da bu örgütün hiç olmadığı kadar güçlü olduğu gerçeğiydi. Yargıda, bürokraside, orduda ve daha birçok yerde milletin kendisine dişlerini geçirmeye çalıştılar ama başaramadılar. Hal böyle olunca kadim geleneğimizin manevi değerleri olan tarikatlarımız, cemaatlerimiz de daha çok sorgulanır, tartışılır, eleştirilir hale getirildi.

Tarikat ve cemaat yapılarının, ülkemiz için olmazsa olmazı olarak gördüğümü başta belirteyim. Fakat yolumuzu aydınlatan bu manevi fenerler için söyleyecek başka sözlerimiz de yok değil. Cemaatler, kendilerinden başka gruplarla etkileşime kapalı olmalarından dolayı cemaat içi yapılarının açık seçik olmadığı ve fonksiyonu hakkında kendi müntesiplerinden başka diğer insanların çok fazla bilgisinin olmadığı yönleriyle diğer gruplardan ayrılır. Yani şeffaf olmadıkları su götürmez gerçek. Aynı zamanda cemaatin işleyişi, yapısı, fikirleri hakkında ne kadar çok şey sorgulanırsa o kadar kötü olduğu da bir cemaat gerçeği olarak karşımıza çıkıyor. En önemlisi, bir ülkenin maddi ve manevi gelişmişliğinin göstergesi olan ehliyet ve liyakat ilkeleri kişinin cemaati söz konusu olduğunda geri plana atılıyor ve bu yanlış artık cemaat içinde doğru olarak telakki ediliyor. İtirazı ve tenkiti düşünen, ihanetle suçlanma kılıfını yanında taşıyor. Bu da sorgusuz sualsiz itaat kültürünü beraberinde getiriyor. Bütün bunlar bir araya gelince; ürkek, yalnız ve sütten ağzı yanmış insanlar artık aynı şeyleri düşünüyor: Fetönün yerini diğer cemaatler alacak.

Herhangi bir cemaat müntesibine, devlette kadrolaşmanın yanlış olduğunu, ehliyet ve liyakat göz ardı edilerek yapılanın haram olduğu gerçeği hatırlatıldığında genelde bu cevapları almak olası: Doğru ama bizimkiler de oraya gelmeli, 90 yıldır eziliyoruz, hem bu şekilde daha iyi hizmet ederiz. Her ne kadar yıllar yılı kemalizmin tahakkümünü görmezden gelmesek de yine de bu durum yapılanları meşrulaştırmaz. Hem o kadar karşısında durduğun, belki düşman bellediğin zihniyetten farkın ne olacak bunu yapınca güzel kardeşim? Sonra, cemaatin söylediği kabul ettiği bir fikir sana aykırı geldiğinde neden karşı çıkamıyorsun? Yanlış olma ihtimali yoksa, bunu istişareye sunacağın, yeri geldiğinde bu yanlışları söyleyebileceğin bir mekanizma yoksa kendi benliğini karakterini nasıl inşa edeceksin? Bediüzzaman’dan efsane cevabı dinle: ‘’Hiçbir müfsid ben müfsidim demez. Daima sûret-i haktan görünür. Yahut bâtılı hak görür. Evet, kimse demez ayranım ekşidir. Fakat siz mihenge vurmadan almayınız. Zira çok silik söz ticarette geziyor… İşte, size söylediğim sözler hayalin elinde kalsın, mihenge vurunuz. Eğer altın çıktıysa kalbde saklayınız. Bakır çıktıysa, çok gıybeti üstüne ve bedduayı arkasına takınız, bana reddediniz, gönderiniz.’’ (Münazarat, 19) O halde önce mihengi nerelerde kaybettik sorusunun cevabını bulmak gerekiyor. Kimlik ve karakter o mihengle oluşur, en evvel bunun farkına varmak gerek.

Tarikatlar için de, her önüne gelenin kendini şeyh ilan etmesi, dinin izzetini kırıyor olmasından ve çoğu hurafelerin din gibi algılanmasından doğan arızalar düzeltilmeden insanların cemaatlere ve tarikatlara güveni tazelenmez zannediyorum. Kadrolaşmanın önüne mutlak surette geçilmeden, ehliyetsiz ve liyakatsiz insanların torpille, referansla artık Rezzak-ı Mutlakı Allahta değil de, o torpilde, referansta bulduğu müddetçe biz bu mevzuları daha çok konuşuruz. Haram olması bir yana, itikadi problemleri de barındıran bu niyet ve ameller terk edilmeden istikameti tutturmak güç görünüyor. Halbuki, ‘’Ey iman edenler! İnsanlar arasında adâlet edin ve emaneti, işi ehline (uzmanına, lâyık olana) verin.” (Nisâ Sûresi, 58.) ayetinin nüzul sebebi şöyle nakledilir:

Mekke fethedilince Hz. Peygamber (asm), Kâbe’ye gelir ve kapının açılmasını ister. Anahtar; Kâbe’nin bekçilik, temizlik, bakım vs., gibi kutsal vazifeleri; yıllardan beri babadan oğula geçerek devam eden ve Müslüman olmayan Osman bin Talha’dadır. Osman bin Talha ilk başta anahtarı vermek istemez ve Hz.Ali’nin tepkisiyle karşılaşır. Sonunda anahtar alınır, Peygamberimiz içeri girer ve artık anahtarın Hz.Ali’de olması gerektiğini düşünür. İşte ayet o sırada iner: ‘’Ey iman edenler, emaneti ehline teslim ediniz’’

Yine Bediüzzaman, bu âyeti tefsir edip yorumlarken şöyle muhteşem bir ölçüyü nazara veriyor:

“Sual: Bazı nâs, senin gibi mânâ vermiyorlar. Hem de bazı Jön Türklerin a’mâl ve etvârı pis tefsir ediliyor. Zira bazı Ramazan’ı yer, rakı içer, namazı terk eder. Böyle, Allah’ın emrinde hıyanet eden, nasıl millete sadâkat edecektir?

Cevap: Evet, neam, hakkınız var. Fakat hamiyet ayrı, iş ayrıdır. Bence bir kalb ve vicdan fezâil-i İslâmiye ile mütezeyyin olmazsa, ondan hakikî hamiyet ve sadâkat ve adalet beklenilmez. Fakat iş ve san’at başka olduğu için, fâsık bir adam güzel çobanlık edebilir. Ayyaş bir adam, ayyaş olmadığı vakitte iyi saat yapabilir. İşte, şimdi salâhat ve mahareti, tâbir-i âharla fazileti ve hamiyeti, nur-u kalb ve nur-u fikri cem edenler vezaife kifayet etmezler. Öyleyse, ya maharettir veya salâhattir. San’atta maharet ise müreccahtır. Hem de o sarhoş namazsızlar Jön Türk değiller, belki şeyn Türktürler. Yani fena ve çirkin Türktürler. Genç Türklerin râfızîleridirler. Herşeyin bir râfızîsi var. Hürriyetin râfızîsi de süfehâdır.” (Münazarat,56)

Unutmadan söylemek gerek ki; Bu satırları bir cemaat müntesibi olarak yazıyorum. Devrin cemaat devri olduğu görüşünü taşıyor; adaletten, ihlastan, doğru hürriyetten ve sırat-ı müstakimden ayrılmamak için her daim dua ediyorum..

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Muhammed Emir Yavuz yazdı, 19 misafir olmak üzere 20 kişi beğendi, 2 yorum yapıldı.
14 Şub 18 09:00
Sıffin'den Afrin'e
ee63d4e0581532c66a2d8a15c762ae931518596596

ee63d4e0581532c66a2d8a15c762ae931518596596

Ülkemizi içerden ve dışarıdan sömürmeye ve yıpratmaya çalışan, beynelmilel güçler tarafından finanse edilen teröristlere karşı sürdürülen Afrin operasyonu büyük bir başarı ile devam ediyor. Tabi bir toprağı küffardan temizlerken, her türlü namertlikleriyle karşımızda duran bu şer odaklarına karşı şehitler de veriyoruz. Cenab-ı Hak şehitlerimizin makamını ali, bizlere de şehit olmayı nasip eylesin.

Şehitlik makamını en iyi bilen ve şehit olabilmek için en ön saflarda savaşa gitmek için birbirleriyle yarışan bir millete bu konu yabancı değil elbette. ‘’Vatan sağ olsun’’ lafı; her türlü hamasetten, yapmacıklıktan uzak, içinde iman barındıran bir söylem olduğu açık. Lakin bazen, şehitlerimizin acılarını, geride bıraktıklarını ta yüreğimizde hissediyor oluşumuzdan veya hassas bir dönemden geçiyor oluşumuzdan mütevellit öfkemizi kontrol edemeyip, sözlerimizde ölçüyü kaçırabiliyoruz. ‘’Afrin’de sivil, çoluk çocuk kim varsa ölsün de bir şehit daha gelmesin’’ minvalinde sözler, Müslüman Türk kimliğinin bir özelliği olmadığı gibi, özünde yanlışlık ihtiva eden cümleler olarak karşımıza çıkıyor. ‘’Yanlışlık, tatbik-i nazariyattan ve mukteza-yı hali düşünmemekten çıkar’’ kaidesince; demek ki savaş ve şehit gibi mevhumları nazarımıza nasıl tatbik ettiğimizle alakalı bir yanlışlık ve mukteza-yı halin yani durumun, şartların neyi gerektirdiği ile ilgili bilgi eksikliğimiz olsa gerek, bize bu yanlış cümleleri kurdurtabiliyor. Bu tür cümlelerin zaten adaletle bağdaşmadığı bir yana, dünyadan bu kadar uzak olan adaleti tesis etmek için; hiçbir Müslüman, bir kralın boyunduruğu altında yaşamasın diye, her nereye gidilirse ilk götürülecek olan adalet olsun diye yüzyıllar boyu savaşmış bir millet olarak Afrin’de de, inşallah Membiç’te de bu tarihi sorumlulukla hareket etmek bizim asli vazifemizdir. Adil olmak, biz Müslümanları diğerlerinden ayrı kılan vasfımızdır. Milliyetimizin ve milletimizin fethettiği topraklara vurduğu en belirgin mühür adalettir. Hatta öyle ki; Adaletin tesisi için, "Birinin hatasıyla başkasının mesul olamayacağı" (Necm 38) ayeti müdafaa edilerek savaşlar ortaya çıkmıştır. Bunun en belirgin örneği sahabeler arasında yaşanan Sıffin savaşıdır.

Savaşın çıkış sebebi, bir konudaki içtihat (görüş) farklılığına dayanıyordu. Konu siyasî bir konu olduğu için de savaşla sonuçlandı. Yoksa içtihat farkı sırf ilmî olsaydı, kitap üzerinde kalmış olacaktı. Savaşa giden yol özetle şöyle gelişti:

Hz. Osman (r.a.) halifeyken Medine-i Münevvere’ye bir grup isyancı geldi. Uzun bir müddet Hz. Osman’ı (r.a.) kuşatma altında tuttuktan sonra, o grubun içinden birisi veya birileri Hz. Osman’ı şehit etti.

Bunun üzerine Hz. Ali (r.a.) halifeliğini ilân etti ve Hz. Osman’ın kàtilini aramaya başladı. Ancak o isyancı grup içinde bizzat kàtilin kim olduğu tespit edilemiyordu. O zaman Şam vâlisi olan Hz. Muaviye adalet-i izafiyeyi savunarak “milletin selâmeti için kulun hukuku feda edilir” demiş, o isyancı grubun tamamının cezalandırılmasını istemişti. Hz. Ali de (r.a.) adalet-i mahzâyı savunarak, “Hak haktır. Ferdin hukuku hiçbir şeye feda edilemez.” demiş, o isyancıların içindeki asıl kàtil veya kàtillerin tespit edilmesi için çalışmaları sürdürmüştü. Kàtilin tespiti gecikince rahatsızlık had safhaya vardı. Arada İslâmiyet'in zayıflığını isteyen fitnecilerin de körüklemesiyle iki tarafın ordusu karşı karşıya geldi. (https://sorularlaislamiyet.com/hz-ali-ve-hz-muaviye-arasindaki-siffin-savasi-ve-hakem-olayi-hakkinda-bilgi-verir-misiniz)

Konuyla alakalı Bediüzzaman’ın şu tespitlerini dikkate alıp, yazımızı sonlandıralım:

"Amma, Hazret-i İmam-ı Ali'nin Vak'a-i Sıffin'de Hazret-i Muaviye'nin taraftarlarıyla muharebesi ise, hilâfet ve saltanatın muharebesidir. Yani, Hazret-i İmam-ı Ali, ahkâm-ı dini ve hakaik-i İslâmiyeyi ve âhireti esas tutup, saltanatın bir kısım kanunlarını ve siyasetin merhametsiz mukteziyatlarını onlara feda ediyordu. Hazret-i Muaviye ve taraftarları ise, hayat-ı içtimaiye-i İslâmiyeyi saltanat siyasetleriyle takviye etmek için azimeti bırakıp ruhsatı iltizam ettiler, siyaset âleminde kendilerini mecbur zannedip ruhsatı tercih ettiler, hataya düştüler." (Mektubat, 15.Mektup)

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Muhammed Emir Yavuz yazdı, 18 misafir olmak üzere 20 kişi beğendi, 2 yorum yapıldı.
24 Oca 18 13:00
Dinleyin Ey Vakti Duymak Doruğuna Varanlar

   Emsali olmayan bir dönemden geçerken, dini hassasiyetleri olan insanların aklında aynı soru cevap bekliyor: Yaşadığımız bu modern dönemde ve hatta zamanın ahirinde, bir Müslüman olarak nasıl bir duruş sergilemek gerek? Böylesi yozlaşmış, kof, duygu ve hislerin köreldiği ve çoğu zaman çaresizlikle sınandığımız bir zamanda neyi nasıl rehber edinmeliyiz ki, hadiselerin tazyikatından kurtulabilelim? Bu denli sorulara cevap arayan belki de yüzlerce kitap yazıldı, çizildi. Bütün bunlar bize gösteriyor ki; ciddi ve son derece önemli bir durumla karşı karşıya kalmakla birlikte yol haritamızı da net bir şekilde göremiyoruz. Belki de yol haritası 1400 yıl öncesinde saklıdır da, gaflet bizi çepeçevre sarmıştır…

   Mekke’nin fethinden bir süre öncesindeyiz. Peygamberimizin sütkardeşi Ebu Süfyan bin Haris (Mekke reisi Ebu Süfyan Bin Harb’le karıştırılmamalı), ticaret maksadıyla Şam’a gider. –ki kendisi, Hz. Muhammed aleyhisselam peygamberlikle görevlendirildiğinde Mekke müşrikleri gibi O’na karşı durmuş, O’nu reddetmişti; Hz. Peygamber de süt kardeşinin bu tutumuna, anlayışsızlığına çok üzülmüştü. – orada Rum Kayzeri ile görüşür. Kayzer dahil herkesin Hz. Peygamberden ve O’nun davetinden çokça söz ettiğine şahit olur. O zaman durup düşünmeye başlar; sıradan bir Mekkeli gibi yanı başındaki insanın sözlerini kale almadığına, O’nu anlamaya çalışmadığına hayıflanır. “Onlar bir yol tutup gittiler, biz de o yolu tutup gittik” der. Oysa Mekke’den fersah fersah uzaklardaki bu yerlerde herkes Hz. Muhammed’den ve O’nun risaletinden söz etmektedir. Bu arada Hz. Peygamber’in konumu da giderek güçlenmiştir. Yaptığı bu özeleştiri ve nefis muhasebesi, nihayet Müslüman olmaya karar vermesiyle sonuçlanır. Mekke’nin fethine saatler kala, yanına oğlunu da alarak Medine’ye yönelir. Yolda İslam ordusuyla karşılaşır. Hz. Abbas’tan kendisini Hz. Peygambere götürmesini ister. Rasullulah onu görünce derhal tanır ve kendisinden yüz çevirir. Ebu Süfyan b. Haris İbn-i Abbas’tan aracı olmasını ve Peygamber’in kendisiyle ilgilenmesi için ricada bulunmasını isteyince İbn Abbas, “Peygamberin yüz çevirdiği insana ben değer vermem” cevabını verir. Belli ki, Peygamberimiz, Ebu Süfyana çok kırgındır ve belki de onun Müslüman olmak konusundaki kararının kesinlik derecesini test etmektedir. Ebu Süfyan bu kez Hz. Ali’ye vararak, aracı olmasını ister. Hz. Ali de “Peygamberin yüz çevirdiğine ben değer vermem” diyerek reddeder. Sonra Hz. Ebubekir’den de aynı tepkiyi alır. Hz. Ömer’e gitmeye cesaret edemez. Nihayet, Hz. Peygamberin çadırının önünde sıcak güneşin altında, O kabul edinceye kadar oğluyla birlikte aç susuz beklemeye karar verir.

   Hz. Ali, Ebu Süfyan b.Haris’in samimiyetini görünce yanına yaklaşarak bir teklifte bulunur: Hz. Peygamber’e karşısından değil de arkasından yaklaşıp Yusuf suresinin 91.ayetini okumasını ister; Hz. Yusuf’un kardeşlerinin O’nu tanıyıp da yaptıklarından pişmanlık duyduklarını ifade eden ayeti: “Dediler ki: Allah’a yemin olsun ki, seni Allah bize üstün kılmıştır. Doğrusu biz büyük bir hata/suç işlemiştik.” Yani Hz. Ali, Ebu Süfyan’ın kendisini Yusuf’un kardeşleri ile özdeşleştirerek kesin bir tevbede bulunmasını ister. Ebu Süfyan b. Haris ayeti aynen okur.

  Peygamber aleyhisselam bunu işitince tebessümle ona döner ve Hz. Yusuf’un ağzından şu ayetle (12 Yusuf 92) mukabelede bulunur: “Yusuf dedi ki: Bugün size bir kınama, bir ayıplama yok. Allah sizi bağışlayacaktır ve o merhametlilerin en merhametlisidir.”

  Bu hadise, Peygamber Efendimizin binlerce yıl öncesinde yaşanan bir olayı, kendi çağına da tatbik ettiğine güzel bir örnek olduğu kadar uygulanması gereken bir sünnettir aynı zamanda. Bizim için ise, ne kadar zaman geçerse geçsin bir yol haritamız, bir rehberimiz, bir umudumuz her daim vardır. Peygamberimizin sünneti; çağların ötesinde bir numune, çölün ortasında bir vaha gibidir. Bu yönden O’nun baştan başa edep olan sünnetine tarihsellik penceresiyle bakılmaz. Çünkü öyle inanıyoruz ki; O’nun her yaptığı bir hikmete binaendir. Ahlak, edep ve hikmetin ise her çağa söyleyecek sözü vardır.

  İsmet Özel’in; ‘’Dönünce bütün gövdesiyle dönerdi, Bir bu anlaşılsaydı son yüzyılda, Bir bilinebilseydi nedir veche’’ dizesi kadar işte söylemek istediğimiz.. Halık-ı Rahman bizi O’nun sünnetinden ayırmasın.

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Muhammed Emir Yavuz yazdı, 18 misafir beğendi, 3 yorum yapıldı.
26 Ara 17 17:00
Tek Adam

   Cenab-ı Hak bazen bir kulunun omzuna, birçok insanın sorumluluğunu ve vebalini yükler. Kimseye kaldıramayacağı yük verilmez taahhüdü gereğince o kul, bu sorumluğu yerine getirebilme gücüne hasıl olur. Tarihte bu insanlara çokça rastlayabildiğimiz mümkün. Fakat bu devirde de, görebilen için bu misyonu yüklenen insanlara şahit olabiliyoruz.

   Trump’ın Kudüs kararı sonrası yine çaresizliğimizle baş başa kalacağımız ve elimizden gelenin sadece dua etmek olacağını düşünenlerin sayısı az değildi. Dua etmek son derece mühim bir ibadettir orası ayrı, lakin ‘bir zulüm, bir kötülük görüldüğünde önce elinizle düzeltin’ hadisi şerif gereği en önce yapılması gereken, belirtildiği üzere bir müdahaledir. Zaten duanın mahiyetinde de önce fiili dua sonra kavli dua gelir. Cumhurbaşkanı R.Tayyip Erdoğan’ın Kudüs için çabası, tam da bu noktada yapılması gereken için bir örnektir. Önce Kudüs’ün, kırmızı çizgimiz olduğunu hatırlatıp sonrasında İslam ülkelerine çağrıda bulunan Reisi Cumhurumuz elinden gelen neyse onu yaptı, sonra diliyle de kötülüğü tüm dünyaya anlattı. Bu çabaları sonuç vermiş olacak ki Birleşmiş Milletlerde yapılan Abd’nin Kudüs kararını geri almasını öngören tasarı, Trump’ın çoğu ülkeyi, dolarla korkutmasına rağmen ezici çoğunlukla kabul edildi. Bu aynı zamanda amerikayı bir nevi ilah gibi görüp putlaştıranlara karşı, ‘Amerikalı değilim, hiç olmayacağım’ mottosunun artık yüksek sesle duyulduğunun göstergesiydi. Hiç şüphe yok ki, bu kararın amiral gemisi Türkiye, ve kaptanı R.Tayyip Erdoğan oldu. Bunu gösteren ve bu hislerimizi pekiştiren ise Cumhurbaşkanımızın hafta sonu gittiği Sudan’da yaşananlar oldu.

   İşin aslı, şahsım adına bu kadar gururlandığım, bu kadar duygulandığım, bu kadar sevindiğim, bu kadar üzüldüğüm, bu denli girift duyguları bir arada yaşadığım bir an’ı pek az yaşadım. Sudan’a ilk indiği andan, Sudan Meclisi’ndeki konuşmasına kadarki yaşananlar bir Müslüman olarak benim Cumhurbaşkanımın gördüğü itibar, saygı ve hürmet bu duygularımın müsebbibi. Hele Sudan Meclisinde tekbirlerle karşılanması, salondakilerin uzun süre ayakta alkışlamaları; Tayyip Erdoğan’ın ne anlama geldiğini gösteren sahnelerdi. Gönül coğrafyası kavramı bu anlarda tecessüm etti de; göremeyen, görmek istemeyen yine perde çekti gözlerine. Perde çekti ve ekledi: ‘Siz dünyanın en doğru işini de yapsanız sizi alkışlayacak halimiz yok!’

     İster sevin ister sevmeyin, ister muhalefet edin ister etmeyin ama şunu artık kabul edin ki; Recep Tayyip Erdoğan, mağdur ve mazlum İslam devletlerinin ağabeyliğini, tüm dünyanın da onur ve namusunun bir nevi bekçiliğini tek başına yapıyor, bu su götürmez bir gerçek. (Ha bizde tam bu sebeplerden onun karşısındayız diyorsanız o ayrı tabi.) Bize düşen görev de; vatan,millet ve İslamiyet için onun arkasında durmaktır. Gayret bizden, takdir Allahtan’dır..V

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Muhammed Emir Yavuz yazdı, 10 misafir beğendi, 3 yorum yapıldı.
5 Ara 17 09:00
Tarafım Türkiyedir

 Cemil Meriç’in ‘’Bu ülkede sağ-sol yoktur, namuslular ve namussuzlar vardır’’ sözü, son zamanlarda dahili ve harici çeteler tarafından her türlü kirli ve namertçe saldırılarla boğuşan bu ülkede yaşayan herkes için mihenk vazifesini görüyor. Anlaşılan o ki, sağ soldan ziyade namuslu olup olmamak, her türlü ideolojiden bağımsız bir taraf seçmektir. Bu seçimle insan, kendini Cemil Meriç’in kategorize ettiği sınıflardan birine yerleştirir.

  Hikmet Kıvılcımlı’yı bilirsiniz. 1954 yılında Vatan Partisini kurmuş, sosyalist bir liderdi. O kendine bir taraf seçmiş ve 1957 yılında Eyüp Sultan’da yaptığı mitingde tarafını belli etmişti. Şöyle başlıyordu konuşmasına:

 ‘’Muhterem Vatandaşlarım! Sevgili İşçi kardeşlerim! Bugün, Müslüman İstanbul'umuzun, İstanbul'dan önce Müslüman olan Eyüp bölgesinde Vatan Partisi'nin sesini duyurmaya geldik.’’

  Merak edenler devamını https://www.timeturk.com/tr/2013/01/06/hikmet-kivilcimli-nin-tarihi-eyup-sultan-konusmasi.html buradan okuyabilirler.

  Yalnız bu giriş cümlesi bile şimdiki Türk solu akla geldiğinde insanı şaşırtmaya yetiyor.. Müslüman İstanbulumuz ifadesi zaten başlı başına bir duruşu gösteriyor. Zulüm 1453’de başladı diyenlere o zaman verilen tarihi cevaptır bu aslında. Evet Hikmet Kıvılcımlı bir taraftı. Şimdi ise, karşı tarafta mevzilenmeyi kendilerine görev bilen bir sol çoğunluk var. Öyle olmasaydı bugünlerde her zamankinden daha çok birlik beraberliğe, yerli ve milli duruş sergilemeye ihtiyacımız varken, Vatan neredeyse tam karşısında durabilecek kadar aleni bir örgütlenmeye şahit olmazdık. Günümüz solcuları belki de Hikmet Kıvılcımlıyı, feodal düzene karşı çıkamayan veya komünist öğretilerden nasibini almamış biri olarak tanımlıyordur, kim bilir. Ama bilinen bir gerçek var ki; o da Hikmet Kıvılcımlının her şeyden öte yerli olduğudur. Moskova’dan devşirme solculardan farkı da budur. Ve bu fark öyle belirgin hale gelmiştir ki, ömürlerini ve ses tellerini kapitalist Amerika’ya karşı mücadeleye adayan güzide solcular, Amerika’da görülen bir davadan dolayı o ülkeyi abi belleyip medet umarak paradigmanın iflasını bilmem kaçıncı defa gözler önüne sermiş oldular. Marx’a mezarında attırdıkları kaçıncı ters takla, insan düşünmüyor değil.

   Solun garabeti sadece bu kadarla bitmiyor. Bir gün, bahsettiğimiz bu solun bu topraklarda bir seçim kazandığını varsayalım. O günün akşamında solcularımız ellerinde Türk bayraklarıyla seçimi kutlar mı dersiniz? Kendini bu topraklara ait hissetmeyenin bayrakla herhangi bir taalluku mümkün mü?

    Gönül istiyor ki, ideoloji ne olursa olsun, kökü bu topraklardan çıkmış olsun. Kökü bu topraklarda olmayanların 15 Temmuz’ da neler yapabileceklerini gördük. Gerçi onlar da, Türkiye ne demekmiş onu gördüler. Lakin biz, hissiyatımızı ve fikriyatımızı diri tutmayınca oluşabileceklere de şahitlik ettik. Türkiye vatandır, vatan sevgisi imandandır. Bu düşünce yönümüzü tayin edip, bizi diri tutmaya yetecektir . Ya, ne diyorduk: ‘’Türkiye ağır yüktür, bilmeyen ne bilesi’’

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
06 Ara 16:58

Allah razı olsun, sagolun.

06 Ara 15:56

Misafir

Çok güzel bir yazı olmuş ve tam da şu anki solun girmiş olduğu çıkmazı çok veciz ifadelerle kaleme almışsınız. Teşekkür ediyoruz.

Muhammed Emir Yavuz yazdı, 7 misafir olmak üzere 8 kişi beğendi, 2 yorum yapıldı.
28 Kas 17 13:00
Ayna Herkese Lazımdır

     ‘’Her cemal ve kemal sahibi, cemalini ve kemalini görmek ve göstermek ister.’’ Bediüzzaman’a ait bu söz, Cenab-ı Hakkın kainatı ve canlı cansız her şeyi ve dahi insanı yaratmasının hikmeti olarak anlaşılır. Cemal ve Kemal sahibi olan Allah, bu sıfatlarını kainat üzerinden biz insanlara göstererek lutfediyor. Dolayısıyla eşrefi mahlukat olan insan da marifetullah vechesiyle bu pencereden O’nun cemalini ve kemalini görebiliyor, hissedebiliyor. Nasıl ki, denizin kabarcıklarında Güneşin aks’i bir güneşin varlığına delalet ediyor ise, küre-i arzda tecelli eden Allah’ın esmasının her biri bizi O’na ulaştıran bir ayna olarak telakki ediliyor.

      Ayna, insanın günde normal olarak en az bir veya birkaç kez bakıp, kendisinin nasıl olduğunu görmesine yarayan, her gün kendisini seyrettiği bir yüzeydir. İnsan, Allah’ın isimlerinin mazharı olduğundan, kendi güzelliğini görmek ve göstermek ister. Bu sebeple ayna, insanın bu hislerini kısmen de olsa gerçekleştirebilir özelliktedir. Fakat çoğu zaman insan, kendini nasıl görmek istiyorsa aynanın karşısında öyle duruyor. İlk önce kendisi kendisini beğenecek ki sonra insanlar hangi gözle bakacaksa bakacak, diye düşünüyor. Her insanının fıtraten kendisini sevmesi gereği, aynanın karşısından genellikle kendini beğenmiş olarak ayrılıyor. Bu burada dursun.

    İnsanların neden bir mürşid bulmaları gerektiği, neden onun dizinin dibinde rahle-i tedrisattan geçmeleri yıllarca tartışılmış, günümüzde belki de bu tartışma nirvana noktasına ulaşmıştır. Bazı aklı evveller tarafından mürşid, bir aracı olarak görülmüş; insanın tövbe edecekse de ibadetini yapacaksa da araya bir vasıta konulmaması gerektiği söylenmiştir. Modernite her alana bir alternatif koyarak boş geçmeme vasfını bu noktada da konuşturmuş, yeni modern mürşidler icat etmiştir. Böylelikle mürşidi kabul etmemek üzere odaklanmış kimseler; moderniteyi, aklı, bilimi ve Batı referansını mürşid olarak kabul etmiştir. Neyse, bu hamur çok su götüreceğinden, anlatmak istediğimiz noktaya gelelim.

     Malumdur ki insan yalnız akıl, kalp, vicdan vs. gibi mefhumlardan ibaret olmadığı gibi binlerce letaifle techiz edilmiştir. Bazı letaiflerin ismi dahi olmasa da insanda mevcut bütün latifenin hissesi vardır. Aklımızın onayladığı, vicdanımızın rahat olduğu bazı anlarda hala tam mutluluğu yakalayamamız bu sebepledir zannediyorum. Eğer insan sadece akıl,kalp vesaireden ibaret bulunmuş olsaydı, söz gelimi aynanın karşısındaki tavrı, hal, hareketleri, zahiri görünüşü insanı gerçek manada mutlu edebilirdi. Mutlu etmiyor çünkü insanın hakikatini her ayna yansıtmıyor, latifeler hisselerini alamıyor. Halbuki müslümanın hor görülmeye, gerçek nasıllığının kendi gözleri önüne serilmeğe çok daha ihtiyacı vardır. Çünkü nefsin en belirgin özelliği kendini asla eksik görmemesi, bilakis sevdirmesidir. Bir müslümanın her gün kendini beğenmemesi, böylelikle bir günü önceki günden daha hayırlı bir vaziyette geçirmesi, üzerine düşendir. Öyle bir ayna ile kendini görecek ki, nefsinin bütün ayıplarını o aynada görecek, pişman olacak, tövbe edecek, nefsin nadanlığıyla yüzleşecek. O ayna bir öğretmen olacak, karşısındakini aynı zamanda eğitecek. İşte mürşid-i hakiki bu aynadır, hakikatin aynasıdır. Bu mefkureyle bir mümin, aynaya her baktığında mürşid terbiyesiyle bakacak ,bu hakikati idrak edebilecek vaziyete dönüşecektir.

   Velhasılı kelam alttaki dizeleri anlayabilirsek, amaç hasıl olacaktır. Buyrun:

Aynalar, bakmayın yüzüme dik dik;

İşte yakalandık, kelepçelendik!

Çıktınız umulmaz anda karşıma,

Başımın tokmağı indi başıma.

Suratımda her suç bir ayrı imza,

Benmişim kendime en büyük ceza!

Ey dipsiz berraklık, ulvi mahkeme!

Acı, hapsettiğin sefil gölgeme!

Nur topu günlerin kanına girdim.

Kutsi emaneti yedim, bitirdim.

Doğmaz güneşlere bağlandı vade;

Dişlerinde, köpek nefsin, irade.

Günah, günah, hasat yerinde demet;

Merhamet, suçumdan aşkın merhamet!

Olur mu, dünyaya indirsem kepenk:

Gözyaşı döksem, Nuh tufanına denk?

Çıkamam, aynalar, aynalar zindan.

Bakamam, aynada, aynada vicdan;

Beni beklemeyin, o bir hevesti;

Gelemem, aynalar yolumu kesti.

Necip Fazıl KISAKÜREK

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
28 Kas 20:26

Teşekkürler.

28 Kas 19:32

Misafir

Mükemmel !

Muhammed Emir Yavuz yazdı, 10 misafir beğendi, 4 yorum yapıldı.
24 Kas 17 09:00
Barzoların Şerri Büyük Olur
dac37061250b262be0b69d8f3be039021511511288

dac37061250b262be0b69d8f3be039021511511288

  Son bikaç yıldır aynı paydada buluşmuş bazı insanları rahatsız eden olaylar gerçekleşiyor. Entelektüel seviyesi yerlerde, toplumu lümpenleştirmeyi kendine görev bilen ama bunu büyük bir titizlikle ve ekrana çıkarılmasını sağlayan güçlerin desteğiyle görevini yapan zevattan bahsediyorum. Belki birkaç yıl önce ekranlarda görüldüğünde çok ciddiye alınmayan veya konjonkturel olarak desteklenen (!) bu insanlar artık kabak tadı vermeye başladı. Öyle bir hal aldı ki üstelik, içinde yaşadıkları toplumu aşağılayan, manevi değerleri hiçe sayan ve bunu hiç gocunmadan söyleyiveren bir ekiple karşı karşıya kaldık.

İmtihanımız büyük. Dava kelimesi bu insanlar yüzünden bir anlam ifade etmiyor artık. Çünkü ne halt yiyorlarsa bu kelimeyi kendilerine kılıf yaparak yiyorlar. Lüks hayatlar, medya patronlukları ve bilumum onlarca şeyi bu kelimeyi kullanarak elde ettiler. Uluslar arası her ziyarette Reis-i Cumhurun yanında yer edindiler. Her fotoğraf karesinde mutluluklarını belli eden pozlar verdiler ve sonra.. Sonrası karışık. Bu zevat, ekrana her çıktıklarında istediklerini söyleme özgürlüğüne kavuştular. Herkesi kendileri gibi düşünmek mecburiyetindeymiş gibi bir hava oluşturdular. Normal hayatlarında bazısı sarhoş gezen, bazısı at yarışı hastası olduğu bilinse de, toplumun belli bir kesimi bunları ‘Dava Adamı, CIA ile bağlantısı olan, Büyük Resmi Gören Müslüman, Komploları Çökerten Ümmet Sevdalısı vs.’ olarak gördü ne hikmetse. Sarhoş gezmesi yada at yarışı hastası olması kınanacak şeyler değil lakin, bunları yaparken ekranlarda İslamcı pozu vermeleri insanları irrite etmek için yetti bile. Velhasıl bu destekleri arkalarına alınca, hayvan terbiyecisini putin’in danışmanı olarak tanıtıp, GTA’nın şifresini darbenin şifresi olarak pespayelikle haber yaptılar. Yıllar yılı kemalizmle mücadeleye hafif bulan ağabeyler, canlı yayında İzmir’in dağlarında çiçekler açtırdılar. Bunlar yetmemiş olacak ki, herhangi bir eleştiriye de kulak asmadılar, hatta eleştirenler kripto fetocu ilan edildi onların nezdinde. En son, son yılların en eyyamcısı kimdir diye sorulsa, yüzü kızarmadan ‘O benim’ diyebilecek zat; her iktidara yaptığı kendi o çirkin eyleminin içine Bosna kelimesini yerleştirince tepkileri üzerine çekti. Sözüm bunları ayırt etmeksizin hepsine. Pelikan vb. gruplandırmanın ötesinde bu kirli ve çirkin siyaseti kim yapıyorsa onlara.

    Ortada ivedilikle çözülmesi gereken bir mesele, bir omurgasızlık olduğu aşikar. Her geçen gün bunlardan birinin o absürd, o ukala, o kendinden menkul lafları gündeme düşüyor. Gündeme düşüyor düşmesine de bu insanlar ekranlardan, patron koltuklarından düşmüyorlar, sendelenmiyorlar bile.. Turnusol kağıdı işlevi gören bir dönemden geçerken, üstümüze düşen vazife bunların paçozluğunu korkmadan çekinmeden dile getirmek ve bu ahlaksızlığa hiçbir gerekçeyle çanak tutmamaktır zannediyorum. Değerli bir büyüğüm, bu hali ‘barzolaşma’ diye tabir etmişti. Ona selam ederek, şöyle bir dua ile bitirelim o halde: Allah bizi bu barzoların şerrinden korusun.

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
28 Kas 20:26

Teşekkür ederim Allah razı olsun.

28 Kas 19:32

Misafir

Ancak bu kadar güzel duygulara tercüman olunur kalemine kuvvet !