Türkiye Aktivitesi
638 ziyaret
1 online
Mümtaz Fuat
Hakkında henüz bir şey yazmadı.

Edebiyat Puanı

871 puan Mavi Kalem

Derecesi

6 [Toplam 182 kişi]

Edebiyat
Tümü(16)
Pinledikleri(0)
Mümtaz Fuat yazdı, 4 misafir olmak üzere 8 kişi beğendi, 1 yorum yapıldı.
6 Ağu 16 14:00

Mümtaz Fuat

Puan: 871

Oğluma Mektuplar - 16
a6e8f452273258f6e534eb217067fe1a1470474492

a6e8f452273258f6e534eb217067fe1a1470474492

Dedenin hikâyesini anlatmak istemezdim sana.

Hısım akrabanın ve ahvali kendinden menkul bir zamanlar özgürlük teraneleriyle aldatılmış bu milletin hazin öyküsünü.

Anlatamam da. Anlatmak istemiyorum buradan.

Bir önceki mektuplarımı tekrar gözden geçirirsin artık bu mektubu okuduktan sonra.

Doğru mu?

Senin baban olmama hasebiyle her dediğimin doğru olduğunu, ‘babalar yalan söylemez, yanlış etmez’ lafına sığınarak sana bir şeyler anlattığımı sanma sakın.

Atasözlerinin azizliğine inanırım ve bilirsin ki baban ‘eski’ ne varsa hayrandır ona.

Sen annenin kucağında, doğal olarak en güvenilir limanında keyif yaparken inşallah bir gün dönüp baktığında maziye, bu ülkenin henüz sen daha ilk yaşını doldurmadan ne kadar hazin bir süreçten geçtiğini okuyacak ve bu süreçte yaşananların görsellerini seyredeceksin.

Merak etme, babandan da birkaç kare fotoğraf o günlerden yadigâr kalacak sana.

Bu toprakların insanlarının dini hassasiyetlerini sevgi, kardeşlik, hoşgörü, istiklal marşı ve uzun senelerin verdiği o ezik kalmışlık duygusunu yurtdışındaki okullarla yüceltme hokkabazlığını kullanarak, herkesin dediği gibi demeyeceğim, bu topraklardan çıkmamış ve aslında bu ülkeye ve bu millete hainlik etmeyip, tasmalarını tutan el sahiplerinin verdikleri görevi icra etmiş insanların oluşturduğu topluluk mefhumu altına saklanmış bir terör örgütü, insanın havsalasının alamayacağı bir şekilde öncelikle darbe olarak görülen, aslında vatanımızı işgale hazırlık sürecine sokacak bir girişimde bulundu.

Son yazılacak cümleyi buraya yazayım; milletin feraseti, cesareti yani topyekûn kahramanlığı aldıkları bu haince görevi çok şükür akamete uğrattı.

Keşke hiç yaşamasaydı bu millet bunları da anlasaydı fakat sanırım hem devletin belli kesiminin, hem de insanımızın ciddi bir çoğunluğunun bu ‘hizmet hareketi’ adı altında büyümüş örgütün ne menem bir musibet olduğunu anlayabilmesi için böyle bir sarsıntı geçirmesi gerekiyormuş demek ki.

Zira ülkede kargaşa çıkarma adına son bir kaç senedir düzenledikleri her olay neticesinde dahi bu milletin en azından bir kesimi onlara hala sempati ile bakıyordu.

Bu gerçeği de sana yazdığım bu mektupta not düşmek isterim.

İnsanların uzun senelerdir bu gruba inanmalarının ve en değerli varlıklarını bu grup mensuplarına teslim etmelerinin bir sebebi vardı. Hem biz öğrenemedik dinimizi onlar öğrensin iyi niyeti, hem de dünyalarını kurtarmaları…

Fakat öyle olmadı. O teslim ettikleri minik yavrulardan, çok değil en fazla, 25-30 sene sonra robotlaşmış bir hale gelerek komşusunu, eşini, dostunu, akrabasını yani kendi milletini öldürebilecek canavarlar çıktı.

Ehli Sünnet İslam Âlimlerinden süzülmeyen içi boş, kalpleri de zihinleri de berrak Müslüman çocuklarının hem dünyasını hem de ahiretini çalacak dini bilgilerle donatılmasına zemin sağlayan ebeveynler de memleketin içinde bulunduğu hazin halden sorumludur ve tövbe etmeleri elzemdir.

Çocuklar babasız annesiz kaldı Oğlum. Anne babalar evlatsız. İsanlar eşişiz, kardeşsiz, komşusuz kaldı. Tüm Müslüman coğrafyalarının neredeyse tamamında her gün olanların küçük bir sahnesi o gece yaşandı.

O güzel insanlar gelecek yıllara ve nesillere ibret ve misal olmak adına Allah-ü Teâlâ’nın ihsan ettiği bir lütuf olarak inanılması güç bir şekilde tank toplarının, zırh delici mermilerin, birazdan ezilebileceğini bilmesine rağmen o koca koca, içindekiler tarafından vatan evlatlarına kin kusulan o devasa araçların önüne çıktılar ve göğüslerini vatanımızın selameti için siper ettiler.

Senin gibi, senden büyük ve belki de henüz bu dünyaya ‘selam’ edememiş nice yavrular başsız kaldı.

Babalarından duyacakları bir selamın hasretiyle bir ömür sürecekler. Babalarının kahramanlıkları, devletin sarmalaması onları asla o geceden bir önceki gün gibi olmasını sağlayamayacak hayatlarını fakat rütbe gibi taşıdıkları o şehit evladı olmanın makamı ve gururu bizler için geleceğimiz adına bir mihenk taşı olacak.

Dedelerin ömürlerini darbelerle geçirdi, böyle bir ömür sürmek kaderlerinde vardı.

Baban ise ‘post’larını gördü. Bu tecrübeleri tattı. Sen ise daha yaşını doldurmadan, ne yazık ki, darbe adı altında bu memleketin işgal edilmesine zemin hazırlanması için yapılan kalleşliğin şahitlerinden oldun.

Yeter mi?

Biter mi?

Yeter Oğlum. Fakat bitmeyecek. Bil isterim.

Sen Ehli Sünnetin bayrağını taşıyan neferlerden bir kul olduğun sürece… O mukaddes İslam Sancağını ve vatanımızın şanlı bayrağını bükülmez bir şekilde tutan ellerden biri olduğun sürece bu kutlu mücadele bitmeyecek.

Baban ise…

Dua bekliyorum Oğlum.

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Mümtaz Fuat yazdı, 3 misafir olmak üzere 10 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
13 Haz 16 18:00

Mümtaz Fuat

Puan: 871

Oğluma Mektuplar - 15
bulut_sever_140616

bulut_sever_140616

Kıymetli Oğlum,

maşallah bir Ramazan ayına daha yetişmenin heyecanıyla başlıyorum bu mektubuma. Geçen sene bu zamanlar bu dünyaya henüz teşrif etmemiştin ve ben bilmezdim seninle bir sonraki Ramazan ayında beraber iftarlarda buluşabileceğimizi.

Henüz birkaç aylıksın. Ay hesabıyla ifade ediyoruz yaşını daha. Maşallah, günden güne de büyüyorsun.

Mevsimlerden yaz. Bu sene de son birkaç senedir olduğu gibi Ramazan ayı sıcak günlere tekabül ediyor.

Fakat öyle mi?

Bizatihi Allah’ın verdiği bu duyu organlarıyla müşahede etmesem de, birisi bana anlatsaydı inanmazdım lakin birebir bunu yaşıyor, hissediyoruz; her sene Ramazan ayının başlamasıyla beraber havalar serinliyor Oğlum.

Senin ise inşallah oruç tutmanın farz olacağı yaşın geldiği zaman şubat ve ocak aylarında oruç tutuyor olacağız. İlk oruç günlerin kısa olacak ve ilk vakitler için alışman daha da kolay olacak.

Kış bebeğinin kış oruçları yani…

En çok sevindiğim ise, benim de Ramazan ayı gelince çocukluğumdan kalanlar ile sen büyüdüğünde çocukluğunda kalan Ramazanlar birbirinin benzeri olacak olması. Her açıdan değil, az da olsa benzeyecek olması çok sevindiriyor.

Şimdi neredeyse saat dokuz gibi iftar ediyoruz ve sahurla iftar arası hepi topu 3-5 saat kadar. Yani biz iftarı ediyoruz Oğlum, yatsı idi ve arkasından teravih, eve varışımız oluyor gece yarısı. Benim şimdiki yaşıma gelmişsen eğer sen de artık sıcak ve uzun günlerin o keyifli Ramazanlarını yaşıyorsun demektir.

Ama sadece bu değil. Çocukluğumun Ramazanlarının kendine has bir kokusu vardı. Zahiren duyduğun kokular belki de çocukluğunda içinde bulunduğun zamana ayrı bir anlam katıyordur.

Mesela, sıcak pidenin kokusu hala aynı fakat yaşadığın şehrin kokusu aynı değil. Kış günleri olması sebebiyle Ramazanlarımız kömür kokardı, odun kokardı. Balkon kapısının önünde perde arkasından cama ağzınla buğu yapmanın ve adını biraz sonra kaybolacağını bildiğin halde yazmanın mutluluğunu sana nasıl anlatabilirim ki?

Şimdi şehirlerin gürültüsü her şeyi bastırmış durumda. Ben sana benim babamın bize dediği gibi; “durun bakalım, top patlayacak şimdi!” diye heyecanlı heyecanlı söyleyemeyeceğim ve sen benim bu heyecanımın arasında kulak kesilemeyeceksin iftar sofralarında pencereye bakarak…

Sadece Ramazana özel içine katılabilen babaannenin yaptığı o güzelim minik sucuk parçalarıyla pişirilmiş tarhana çorbasının şimdi daha dahası var ama kendisi yok artık…

Senede bir alınabilen, her iftarda çoğunlukla birer istihkakımız olarak yediğimiz o acem hurmaları halen var şimdi ve her mevsim alınabiliyor artık… ama insanın, sofranın karşısından bir göz kırparak mütebessim yüzüyle çaktırmadan bir hurma daha veren siyah saçlı babası şimdi yok…

Bil ki Oğlum, devirler kıyamete kadar hep ama hep kötüye doğru gidecek. Biz Müslümanlar bu kötülük selinin içinde sanki bir odun parçasına tutunup gibi ancak iyi olmaya, iyi kalmaya çalışarak kurtulabiliriz. Pek de düzeltebileceğimiz bir şey yok ne yazık ki… Zaten mesele de bu değil midir; atalar sözleri, özlü sözler hep buradan çıkmamış mıdır? Önce aynaya bakıp, sonra çevremize bakabilmek...

İşte sene 2016. ‘Şehr-i Ramazan’ güzel söylenişinin kerameti sadece Ramazanlık iftar ve sahur programlarında kaldı.

Artık özellikle büyük şehirlere Ramazan ayının geldiği falan yok Oğlum. Kimseyi yargılamak elbette hakkımız değil fakat Ramazan insanların gönüllerini terk etti terkedileli yol kenarları herhangi bir ayın umursamazlığından farklı değil.

Sene 2016 dedim ya; ben daha çocukken hatırlıyorum da şehirde bir ya da iki yer açık olurdu Ramazan ayında. Orası da değil yemek yiyenler, çalışanlarının bile kapı önünde gözükmediği, dükkânın camlarının boydan boya kalın perde ile yahut gazete kâğıtlarıyla örtüldüğü yerler olurdu. Kalan işyerleri ya tadilatlarını bu aya denk getirerek ya da senelik izinlerini kullanarak dükkânlarını mübarek ay boyunca kapalı tutarlardı.

Şimdi düşünüyorum da, hal buraya döndüyse, sen benim yaşlarıma geldiğinde nasıl olacak tahayyül bile etmek istemiyor; senin için hem üzülüyor ve hem de büyük bir endişeye kapılıyorum.

Sen de büyüğünde anlatırız birbirimize ve yakın tarihi okuduğunda göreceksin ki, bu memleketin muhafazakârlaştığı, dindarlaştığı düşüncesi büyük bir yanılgıdır. Sadece şu denilebilir, kendine Müslüman diyenler bir miktar daha rahat yaşamaktadırlar artık, bu kadar.

İşte bundan sebep Oğlum, iyilerle beraber olmayı, çalışmayı hayatının bereketi bil. İçimizde mütedeyyinleşmediğimiz sürece başına siyasal getirilen bize ait olan bütün kelimelerin anlamını yitireceğini ve kimselere son tahlilde faydalı ol(a)mayacağını bil.

Büyüyorsun. Korkuyorum.

Hüzün ki bu mübarek aya yakışır; bir gemi olup gitmeli bazen, bir gemiye binip gitmeli.

Dua et Oğlum.

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Mümtaz Fuat yazdı, 5 misafir olmak üzere 10 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
7 May 16 18:00

Mümtaz Fuat

Puan: 871

Oğluma Mektuplar - 14

Oğlum,

zamanında doğdun, zamanla büyüyorsun.

Her gün o minik bedeninin fıkır fıkır oynamasını nasıl sevinçle ve hayranlıkla izliyoruz bilemezsin. Bu duyguyu senin de yaşaman duasıyla Oğlum.

Bunca mektup yazdım sana. Yazıyorum. Yazmaya devam edeceğimi umuyorum. Bu mektuplar tamamen sana kaldığında kaç adet olur bilemiyorum. Belki sen tashihini yapar, “Babadan Yadigâr: Oğluma Mektuplar” diye bir isimle kitaplaştırırsın. Nasip. Belki.

Bir onluğu geçmesine rağmen sana mektuplarım, ne yalan söyleyeyim bazı bazı kıskandığım; âşık olduğun, ona bakarken bakışlarının şimdiden aşkla dolduğu birinden, kıymetli annenden hiç bahsetmediğimi fark ettim.

Annen, belki sana mübalağalı gelebilir fakat Osmanlı Hanımefendisi nasıl oluyorduysa eskiden, o hallerin günümüze tezahür etmiş halidir. O zamanlarda yaşasaydı annen veyahut bir zaman makinesi olsaydı da o devirlere gidebilseydik, annen sadece dönemin Müslüman kadınlarının kıyafetini giyerek etrafta hiç dikkat çekmeden dolaşabilirdi.

Annen, çocukluğunda maddi manevi sıkıntılar yaşamış bir insan. Buna mukabil bu sıkıntılarının sonrası hiçbir zaman açgözlülük, bana yetmezlik ya da şımarıklık olarak tezahür etmemiştir kendisinde. Pek kanaatkâr, evinin ve ailesinin ihtiyaçlarını her zaman kendi ihtiyaçlarından önde tutmuş cefakâr bir insandır.

Ahlakı ise dinimizin çizdiği ölçülerde oturmuş, ne bir eksik ne bir fazladır. Her kadında olabileceği kadar zaman zaman huysuz, fakat zahirde görünen bu halleri genel halinde görünmez olmuştur.

Şimdi asıl meseleye gelmeliyiz belki…

Benim ne kadar nasipli olduğum mevzuuna.

Benim gibi ailesi ve çevresi dinden bir haber olan ve bu ortamlar içinde büyümüş ve her zaman dine merakı ve yakınlığı olmasına rağmen manevi gelişimi tam tersi istikamette seyretmiş bir adamla nasıl oldu da evlendi…?

Hiçbir şey eşit değil demiştim sana. Eşitliğin olmaması insanlar için de kaim elbette. İmtihan da demiştim sana.

Annenin imtihanı dinini tam tekmil, hassasiyetle yaşamayı her ne kadar şiddetle istese de bir türlü istikrarı yakalayamayan ve bunun ezikliğini, pişmanlığını her an içinde huzursuzluk olarak yaşayan bir insan ile Allah-ü Teâlâ’nın verdiği ömürce birlikte yaşamak, bu hüzünle hayat geçirmek belki, idare etmek ya da…

Benim imtihanım ise böyle bir hanımın nasip olmasının şükrünü nasıl yerine getirip getiremeyeceğimdir belki de…

Gerçi bunlar bahsi diğerdir ya, bil istedim.

Annen pek kıymetli bir insandır Oğlum. Allah-ü Teâlâ’nın öyle kulları vardır ki, kendilerinin ne kadar kıymetli olduklarından bihaberdirler; illa ki evliyalık makamlarından nasiplendirilmişlerdir de haberleri yoktur, buyurmuşlardır İslam Âlimleri. Annen farkında değildir muhtemelen ama ben bütün kalbimle buna inanıyorum.

İşte Oğlum, annen ocak yakandır, o ocağı tüttüren, söndürmeyendir.

Bu mektubu Şeyh Edebali’nin Osman Gazi’ye nasihatinin içinden bir alıntı ile bitirmek istiyorum:

“Ana çile yumağıdır, oğul da dua kaynağıdır. Ana yüreği narin bir ipek, ata bileği Hakk’ın diktiği en sağlam direktir. Ne ananın ince yüreğini yakasın, ne de babanın kapı gibi bileğini kırasın oğul. Yarın yuva kurduğunda ocağınla onlar arasında köprü olasın. Ana ve ata düşmemek için sırtımızı dayadığımız duvardır, yarın duvar yıkıldığında kıymetini anlarsın.

Sen bizim rüyamız, sen bizim devamız, sen bizim duamızsın oğul. Daima başın dik, alnın ak, gönlün pak olsun.

Ananı, atanı say; bereket büyüklerle beraberdir!”

Bereket annen iledir Oğlum.

Onun hatırını Allah-ü Teâlâ’nın hatırından sonra en yukarıda tut.

Beni de duadan ayrı tutma Oğlum.

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Mümtaz Fuat yazdı, 1 misafir olmak üzere 5 kişi beğendi, 2 yorum yapıldı.
30 Nis 16 02:00

Mümtaz Fuat

Puan: 871

Oğluma Mektuplar - 13

Kıymetli Oğlum,

Şu an bu satırları okurken sen, hayatta mıyım ben yoksa sen okurken sana yazılmış mektupları, odanın bir köşesinden merhamet ve şefkatle seni mi izliyorum veyahut başka bir evden ya da ahiret yurdundan seni hissedebiliyor muyum acaba?

Hayat sınırlı süreli, iki ucu belli bir tarih aralığında imtihandır. Bir yerde belki çok şükretmeliyiz; bizlerden önce yaratılmışlar, onlardan önce kimsenin sınanmadığı şeyler ile sınanmışlar ve bazen kaybedilmiş bu imtihanlar ve bazen de kazanılmış. Kazanılmış olsa da ya da kaybedilmiş, bizlere yaşamadığımız fakat karşılaşırsak nasıl davranmamız gerektiğini ihtar edecek birer mesel olarak kalmış.

İnsanlar üç şey ile helak olur buyurmuşlar Oğlum: tekebbür, ihtisar ve haset.

Arzu edersen bu üç kelimeyi aklımızın erdiğince birazcık açalım.

Tekebbür, kibirlenme, büyüklenme demektir. Bu kelime için sanırım en güzel misal İblis olabilir. Allah-ü Teâlâ insanı (topraktan) yaratmak murat ettiği vakit bütün meleklerine bu muradını buyurdu. Ara hatırlatma yapalım; bazı kitaplarda anlatıldığı gibi melekler sanki “şaşkınlıktan” ya da “edebe mugayir” bir şekilde “soru” sormadılar. Rablerinin bu muradının sebebi hikmetini öğrenmek adına “sual” ettiler. “Soru sormak” ile “sual etmek” arasındaki farkın ne olduğunu elbette hatırlıyorsun.

En nihayetinde Allah-ü Teâlâ tarafından “Âdem” ismi uygun görülen varlığa, yani insana bütün meleklerin secde etmesini emretti. Bu kısım için de kısa bir izah yapalım. Rabbimiz meleklerden daha üstün ya da hayvanattan daha düşük olabilecek bir varlığı yaratmasına binaen bu muradına ve emrine “secde” edilmesini istemiştir. Bizatihi Hazreti Âdem’in şahsına değil. Kendisinden daha üstün olabilecek bir varlığın hayatiyetini istemeyen meleklerin hocası mevkiinde bulunan İblis’in “Âdeme secde etmem” itirazı tabii ki Rabbinin emrine itiraz ve isyan idi. İblis’in bu tekebbürü Rıza-i İlahi’den sonsuza kadar kovulmasına ve ebedi lanetlenmesine sebep oldu. Bu yüzdendir ki, hangi şekil ve şartta olursa olsun kibir insanı bu dünyada ve ahirette zelil eder.

İhtiras ise bir şeye karşı aşırı istek, tutku demektir. Malumundur, bütün insanlığın sebepler dairesi içinde dünya âlemine intikali Hazreti Âdem’dir. Cennetten dünyaya gönderilişi zamanlar içinde dilden dile aktarılırken çoğu kez pek kaba bir dil ile anlatılır; imtihan sırrının ve insanın iradesizliğinin, tutkulu oluşunun onu tepetaklak edebilecek duruma getirebileceği fakat aynı zamanda bu irade ve tutku iyiden yana kullanılırsa yaratılış muradındaki rızayı ilahiye kavuşabilme ve meleklerden daha ötelere gidebilme kutsiyetine kavuşulabileceği hususu hep atlanılır. Nihayetinde Hazreti Âdem Efendimiz ihtirasının yani tutkulu oluşundaki imtihan sırrı hususunun hassasiyeti mahfuz ve edebe riayet ederek demeliyiz ki, böyle olmuştur. Bizler aciz ve acziyetine mahkûm insanlar olarak ve dahi Müslümanlar, dünyevi ihtirasların peşinde sürüklenerek ahiretimizi berbat etmemeliyiz ve evet dünyamızı da Oğlum.

Son olarak haset var; en kısa anlamı ile kıskançlık, çekememezlik. “O sahip de neden ben değil!” duygusunun tek kelimelik izahı belki. Aynı zamanda bu kelime, içinde hem ihtirası hem de tekebbürü barındırıyor. Kıskançlığın sebebi daha çok kibir oluyor ve illa tutku ile elde olmayanı istemek. Bu kelime ilgili sanırım en güzel misal ilk mazlum insan Habil ile ilk haset eden olması sebebi ile ilk cinayeti işleyen Kabil’dir.

Tevatür ile bizlere ulaşan bilgiler odur ki, Allah-ü Teâlâ Hazreti Âdem’den ilk oğullarının kendisi için emir buyurduğu bir yerde birer kurban sunmalarını emreder. Gün gelir Habil ile Kabil kurbanlarını sunmak için emredilen yere giderler. Habil semiz bir koç getirmiştir. Ve Rabbine şükürler içinde ve boynu bükük bir ifadeyle koçu boğazlar. Kabil ise elinde olan sebze-meyve gibi nebatattan bir şeyler bırakır. Her iki kardeş de kurban için sunduklarını bıraktıkları yerden bir miktar uzaklaşırlar ve beklerler. Allahu Âlem rivayet odur ki, bir ateş topu gökten inmiştir ve Habil’in kestiği koçu içine alarak arşa doğru ykselmiştir. Bu, Habil’in kurbanının kabul olunduğuna bir nişanedir aslında. Kabilin kurban için sundukları ise bıraktığı yerde durmuştur.

Kabil, özellikle bu kabul edilmeyişten sonra günden güne kardeşine bilenir. Haset düşmanlığı döner ve bu düşmanlık öyle bir hal alır ki, en sonunda mutlu olabilmesi için kardeşini öldürmesi gerektiğine inanır. Bir gün kardeşini yaşadıkları yerden bir bahaneyle uzaklara götürür. Durur. Kardeşi Habil durumu anlar, iyi niyetlerini ifade eder ve kendisini öldürmeye teşebbüs edecekse ona karşı mukavemet etmeyeceğini söyler. Kabil hasedine, hiddetine yenik düşer ve bir taş parçası ile Habil’in canına kıyar.

Sonrası insanlık tarihidir ki, herkesçe bilinmese de her şey görülür.

Velhasıl Oğlum, okuduğun üzere tekebbür, ihtisar ve haset Allah-ü Teâlâ muhafaza etsin insanı ebedi felakete sürükleyebilir.

Eşitlik ve bu eşitliğin siyasi karşılığını vadeden sol’lu sağ’lı –izm’ler ham hayalden ibaret olup; dünyadaki nizamın, iman etmeyen insanlar için eşitsizlik, biz iman edenler için ise eşitsizlik gibi gözükenlerin aslında birer imtihan olduğudur.

Bu halleri imtihan olarak bilip, istikametini bozmaz ve “hayırlısı inşallah” düsturunu kendine kılavuz edersen her iki hayatın huzur ve mutlulukla neticelenir ve ebediyen böyle devam eder.

Oğlum, bir insanın bir insana, bir babanın evlada dua etmesi ve bir babanın kendisine her daim dua eden bir evlada sahip olması, arkasında duası makbul bir evlat bırakması ne kadar önemli ve ne büyük bir nimettir biliyor musun?

Beni dua dua hatırla.

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Mümtaz Fuat yazdı, 2 misafir olmak üzere 9 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
23 Nis 16 02:00

Mümtaz Fuat

Puan: 871

Oğluma Mektuplar - 12

Sevgili Oğlum,

hayatının ilk aylarında bize alışma safhasındasın. Günden güne büyüyor, bizlerin hayatına kardeşinden sonra neşe saçıyor, iyice belirginleşen gülücüklerinle huzurumuza huzur katıyorsun. Rabbim gülen yüzünü hiç soldurmasın.

Bir mektubumda sana, son yıllarda vatanımızın çok çetin imtihanlardan geçtiğini yazmıştım.

Son 150 yıldır Ehli Sünnet bu topraklardan silinmeye çalışılmışsa da başarılamamış fakat farklı dini fraksiyonların palazlandırılmasıyla din diye sunulan şey aslında dindışılık, dinde aşırılık olarak insanların hayatlarında vuku bulmuştur.

Şimdi adına paralel denilen ve ülkemizin son 40 yılına damgasını vuran; dini bir oluşum diye ortaya çıkan, aslında kendini hiçbir “geleneksel” dini oluşumlardan görmeyen ve adına her daim “hizmet” diyen hareketin ne olduğu herkesin gözünde ayyuka çıkmıştır.

Bu oluşum anlaşılmıştır ki, dış mihraklar eliyle kurulmuş ve ülkemizde daha yumuşak bir “İranvari” oluşum için devletin sinir noktalarına yine dış mihrakların devlet içindeki uzantılarıyla yer etmesi sağlanmıştır.

Akp hükümeti ile beraber ivme kazanan bu ilerleyişleri zannederim ki, “devlet” dediğimiz sistemin içindeki bazı dibi belirsiz yerlerce zamanında dikkate alınmış ve bir kenara not edilmiş veyahut tam da o eller vasıtasıyla ülke geleceği içinde yeni bir elbise biçilerek bu oluşumun ivedi olarak tasfiyesine başlanmıştır.

Bu mesele ilk ortaya çıktığında bir ortamda şöyle dediğimi hatırlıyorum Oğlum: “Devletin yerinde kendini görmek isteyen bu oluşuma yapılmaya başlayan operasyonlar, bedeli ne olursa olsun ve sonuçları nereye kadar giderse gitsin başarıya ulaşacaktır. Artık soru şu olmalıdır: Devlet bu oluşumun yerine neyi ikame edecektir o halde?”

Korktuğum(uz) başımıza geldi Oğlum. Son 10 günden beri iyice meydana çıktı ki, belki devlet belki değil fakat hükümet nezdinde “mezhepsizlik” devlet kademelerinde hızla yer etmeye başlamıştır.

Şiilik ise yüzyıllardır Ehli Sünnetin ve ümmetin kalbine saplanmaya çalışılan bir hançer olmaktan çıkmış gibi durmaktadır devletin en üst kademelerinde. İşin ilmi boyutu ise resmi makamlarca evlere şenlik bir hal almış; her ne kadar Diyanet’i bu ülkede Sünni camiayı temsile yetkili görmesek de bu kurumun başındaki görevlinin Şiiliğin İslam dini için ayrıştırıcı bir unsur olarak görülmemesi gerektiği mealinde beyanları bizi yine bu toprakların geleceği adına endişeye sevk etmiştir.

Oğlum,

Pek kısaca Şiilikten ve mezhepsizlikten bahsetmek gerekirse şunları diyebilirim. Ehli Sünnet İslam Âlimleri (Allah-ü Teâlâ hepsinden razı olsun ve yüksek dereceler ihsan etsin ve şefaatlerine nail eylesin) Şiiliğin Abdullah bin Sebe denen bir Yahudi tarafın ortaya çıkarıldığı hususunda ittifak halindedir. İlmi olarak ise yüzyıllardır bütün yapılan ilmi münazaralarda Ehli Sünnet İslam Âlimleri, Şii Âlimlerinin iman ettikleri dini görüşleri ilmi deliller ile yerle bir etmiştir.

Mezhepsizlik ise dinde yenilik gerektiği çerçevesinde İngilizlerin Mısır’a resmi olarak ayak basmalarından önce din âlimi kisvesi altında sızdırdıkları ajanları ile önce El-Ezher’de hâkimiyet kurmuşlar ve maalesef Osmanlı’nın yıkılışını da bu zemin üzerine inşa etmişlerdir. Ayrıca Vahhabilik denilen garabette hali hazırda İngilizler marifetiyle kur(d)ulmuş ve halen yaşatılmakta ve yayılmasına çalışılmaktadır.

Olabildiğince kısa yazdım. İnşallah sana en büyük miras olarak kalan/kalmış olan kütüphanemizde Ehli Sünnet İslam Âlimlerinin ömrünü bu yola kurban ederek yazdıkları göz nuru kitaplarda daha detaylı izahlarını bulacaksın. Muhtemelen hepsini okumuş ve kalbine sindirmişsindir. Fakat ne demişler Oğlum: “Et tekraru ahsen velev kane yüz seksen!”

Sana bir daha söylemek isterim ki Oğlum ve bu son kez de olmayacak. Adının hususiyetine yakışır bir hayat sür. Her yapacağın işten önce ismini düşün, ona göre hareket et.

Bu memleketin hali aktif yanardağlara benzer. Ne zaman duman, ne zaman toz, ne zaman ateş püskürteceği belli olmaz. İşte bu sebepten sen fitneye karşı ısrarla ve hep uzakta dur. Bu seni dünyada da ahirette de mamur edecektir.

Bil ki, benim son nefeste ve ahiretteki kurtuluşum kulağına okuttuğum İsim’de saklıdır. Bunu bil, adına layık ol. Babana da şefaatçi.

Seni seviyorum ve sevmekten vazgeçmeyeceğimi bilmeni istiyorum.

Dua dua sarılıyoruz hâlâ öyle değil mi Oğlum?

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Mümtaz Fuat yazdı, 3 misafir olmak üzere 7 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
15 Mar 16 17:00

Mümtaz Fuat

Puan: 871

Oğluma Mektuplar - 11

Oğlum.

Sevgili Oğlum.

Görüyor musun şu an yaşanılanları? Hissediyor musun? Bilemiyorum.

Senin kardeşlerinden on binlercesi daha ilk anne-baba deyişlerini duyuramadan etrafına, kara toprağın bağrına, bir daha hiç dönmek istemeyecekleri bu vahşet dolu dünyaya sırtlarını çevirerek düşüyorlar.

Ülkemiz, tabiri caizse değil, tam anlamıyla bir hayat-memat meselesinden mütevellit, kalbi boğazına doğru sıkılarak geçiyor.

Her gün onlarca Müslüman, kadın, çocuk demeden vahşice katlediliyor ya da soğuk sularda, inşallah Cennette uzanacakları sıcacık döşekleri göre göre, arkalarında bizler için derin bir acı bırakıp gidiyorlar.

Daha geçen gün, şimdi sen bu satırları okurken başkentimizin adı değiş midir bilemiyorum, Ankara’da onlarca genç, yaşlı, yani onlarca masum insan, ki sayısı bir de olabilirdi, ve hatta daha değil bu dünyaya, belki annesinin karnında daha gözlerini açamamış, senin şu halindeki gibi masum ve küçücük bir bebek katledildi.

Eline silah alarak, bir araca bomba yükleyerek veyahut kendine bağlayarak o melun katledici nesneyi inandığı dava uğruna özgürlük getireceklerini sanan zavallı ve hatta samimiyetimle söylemek isterim ki sana, acınacak mahlûkatlar, önce katledilenlerin geride bıraktığı yakınlarına ve bu toprakların inanmış Müslüman halkına her ne kadar hayatın seyri içinde hafiflemiş olarak gözükecek olsa da ileride, derin bir yara bırakıp hak ettikleri yere inandığımız biçimde defolup gittiler.

Başarının ve davalarına sadakatin, davalarının müspet bir sonuca varacak olmasına masumları katlederek varacaklarını sanan aciz, tutarsız ve hakikaten ahiretleri adına acınası bu mahlûklar kullanışlı ve ahmak birer piyon olduklarını, o menfur eylemleri gerçekleştirdikleri andan bir an sonra ahiret kulvarına gözlerini açtıklarında anlamış olmuşlardır. Ne kadar yazık…

Bu toprakları, -şimdilik- son yurt edinmiş bu topraklarda yaşayan her insan İslam’ın son bayrağının tam da bastıkları yerde dalgalandığını ve vatanımıza karşı gerçekleştirilen bütün saldırıların aslında İslam’a karşı yapıldığının topyekûn farkına vardıkları anda hâlihazırdaki muvaffakiyetlerimizin daha da hızlanacağını rahatlıkla söyleyebilirim sana.

İşte Oğlum, “Vatan sevgisi, imandandır!” Hadis-i Şerif’i belki de tam da bizlerin durumunu ifade eder bu zamanda. Bu hususta yanlış bir şey söylemekten Rabbime sığınır, peşinen tövbe ettiğimi şahit tutmak isterim seni lakin şuna tüm kalbimle iman ediyorum ki, bu vatanı sevmek, ecdadımızı yani Osmanlı’yı sevmek, hürmet etmek iman dolu bir göğsün olduğunun en önemli alametlerindendir.

Oğlum,

sana, büyüdüğün zaman güzel vatanımızın durumu ile ilgili toz pembe bir tablo çizebilmek isterdim. Sıkıntısız, müreffeh ve her şeyin çok güzel olduğu bir ömür bu vatanda…

Ne yazık ki böyle diyemeyeceğim.

Bu ümmet ilk defa ölmüyor, ilk defa şehit olmuyor ki sıkıntılarımız bitsin.

Bu vatandan, bu ümmetten korkanlar, vatanımız şimdiki gibi azıcık başını kaldırdığında bin bir türlü hain planlar yapanlar, kuvvetle muhtemeldir ki sen büyüdüğünde de boş durmayacaklardır. Az ya da çok bu sıkıntılar her daim baş gösterecek, kâfirler kâfirliklerinden bir lahza olsun geri adım atmayacaklardır.

Dinine sıkı sıkı sarılırsan hem bu dünyada, hem ahirette ve hem de tahminim odur ki ömrünü geçireceğin bu vatanda huzurlu bir hayatın olacağı inancı ve duasındayım.

Rabbim seni görünür görünmez bütün kazalardan, belalardan muhafaza buyursun. O’na dua edip de, duasını kabul ettiklerinin hatırı ve hürmetine bu duamı kabul buyursun.

Dua...

Beni dualarından ayrı koyma Oğlum.

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Mümtaz Fuat yazdı, 5 misafir olmak üzere 7 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
21 Şub 16 17:00

Mümtaz Fuat

Puan: 871

Oğluma Mektuplar - 10

Oğlum,

Nasipti. Artık evimizdesin.

Sanki birkaç asır geçmiş gibi gelen bekleyişinin ardından, senin sağlıkla ve sıhhatle kollarımın arasına sakince kurulma nimetinin şükrünü nasıl eda edebilirim ki?

Süt beyaz tenini saran ince fakat kat kat kıyafetlerinin içinde; bir kelebeğin yeşil bir yaprak üstünde usulca kanatlarını hareketlendirmesi gibi gözlerini bir açıp bir kapıyor olmanı müşahede etmek tarifi mümkün olmayan bir neşe sebebi.

Anlatmanın mümkün olamayacağı o ‘asude bahar’ kokan teninle zaman zaman ortalığı velveleye veren sesini duymak babana ayrı bir keyif veriyor ve dertlerini unutturuyor.

‘Doğmak ölmenin alametidir!’ demişler ya Oğlum; Rabbime duamdır, sana hayırlı, bereketli, sağlıklı, dinini ve vatanını seveceğin ve dinine ve vatanına hizmet edeceğin uzun bir ömür nasip etsin inşallah. Rabbimiz bu duamı, kendisine dua ettiklerinde dualarını kabul ettiklerinin hatırı ve hürmeti için kabul buyursun.

Dünya hayatı bir rüyadan ibarettir Oğlum.

Evet. Rüyana hoş geldin!

Sen de, bu rüya âlemine senden önce milyarlarca insanın geldiği ve senden sonra da bilemeyeceğimiz kadar çok insanın geleceği gibi geldin ve gözlerini umarsızca açtın. Bir gün gelip gözlerini kapadığında, Peygamberimizin buyurduğu üzere bizden önce bu rüya âleminden göçenler gibi gözlerimizi gerçek hayata hiç kapamamacasına sonsuza değin açacağız.

Oğlum, bu satırları okuduğun ana kadar, belki de bana çekmişsen eğer, her gece rüyalardan rüyalara seyre dalmışsındır. Kimi zaman kâbuslar görmüş, kimi zaman göklerde uçmuş, kimi zaman da ne olduğunu bilemediğin işlerle meşgul olmuşsundur.

İşte rüyada gördüğün kâbuslar bazen seni korkutmuş ve terletmiştir fakat uyanıp da yatağında doğrulduğunda bu haline gülmüşsündür. ‘Oh be!” demişsindir. Dünyadaki sıkıntılar da, Ahiret yurdunu gören insan için böyledir. Eğer, ahirette cehenneme müstahaksa, ‘yahu dünyadaki sıkıntılar da neymiş’ der. Eğer Cennet nasip olmuş ise kendisine, ‘o kadar az bir şeyler yaptım lakin bu kadar az şeyin karşılığında Rabbim bana ne güzel şeyler ihsan buyurmuş’ der.

Yani Oğlum, aslolan Ahiret hayatıdır. Tüm işlerinde bu minval üzere yürürsen, hem bu rüya hayatında hem de aslolan Ahiret hayatında mutlu olursun. Bu hususta sana olan inancım, Osmanlı sevgimizin sağlamlığı kadar tamdır.

Ömür boyu duamdır: Rabbim hayırla ve hayırlısıyla ne bu dünyada, ne de ahirette seni benden ayırmasın!

Oğlum, bu satırları okuyuncaya kadar bana devamlı surette dua ettiğini biliyorum.

Güneş doğmadan ve gözlerin uykunun kollarına atılmadan, her gün ve hiç durmadan dualarda buluşuyoruz değil mi?

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Mümtaz Fuat yazdı, 3 misafir olmak üzere 7 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
8 Oca 16 21:00

Mümtaz Fuat

Puan: 871

Oğluma Mektuplar - 9

Kıymetli Oğlum,

beklemenin verdiği heyecan, sabırsızlık halim daha önce de yazdığım üzere zaman zaman endişeye doğru seyrediyor.

Ne yapayım, aciz bir kulum işte.

Geçen hafta her yer karlarla kaplıydı. Beyazın soğukla hemhal oluşu tarifsiz bir huzur vesilesi olmuştu benim için. İşte birkaç gün kardan sebep sevince boğan bembeyaz yerler, şimdi hiç yağmamış gibi… Kar yağacak derken, yağdı ve lodosla beraber gökyüzünün gözleri yaşla dolarak bütün karları eritti gitti.

Mavi nasıl ki gökyüzüne yakışıyorsa; siyahı sevdiğim kadar beyazı seviyorum. Beyaz en çok sana bir de kışa yakışıyor Oğlum.

Mevsimler mevsimleri kovaladığı gibi, hava şartları da bir öyle oluyor bir böyle. İçinde bulunduğun her ne ise eğer, şartlar hiç değişmezmiş gibi geliyor ve çoğu zaman insanoğlu ihtimaller üzerinden birilerine, bir şeylere güveniyor.

Bu bazen hanımın oluyor. Bazen evladın. Bazen işyerin, patronun… İyi günlerini paylaştığın gibi huzursuz olduğun zamanlarda da çay-sigara eşliğinde içini döktüğün bir arkadaşın…

Ama kendince, bunca dayanak noktaları arasında insan asıl sahibini ve tek kudret sahibi olan Rabbini unutuyor. Dua dua yalvarmadan durumunu O’na, baltayı çoğu zaman hep taşa vuruyor.

İnsan aciz ve muhtaçtır. İnsan aynı zamanda çiğ süt emmiş ve nankör bir varlıktır da. İnsan, ihsanın kulcağızıdır sözünü hiç unutma. Gün gelir gaflete düşerek Allah-ü Teâlâ’yı unutup, O’ndan önce derdini kullarına açarsan bil ki, ya en hafif tabirle dirsek göreceksindir ya da daha ağırı ki, birazdan yazılacak olana Peygamberler de imtihan olmuştur, Rabbinden tokat yiyeceksin belki de.

Bak anlatayım.

Yusuf Aleyhisselam ömrünün ilerleyen senelerinde buyurmuştur. Daha kendisine Peygamber olduğu bildirilmeden önceymiş. Kendisi ağabeylerini çok ama çok severmiş. Ağabeyleri tarafından kuyuya atılacağı gün hep beraber giderlerken, abileri yayan kendisi de merkep üzerindeymiş. O esnada Yusuf Aleyhisselam içinden geçirmiş, “İnsanın böyle ağabeyleri olduktan sonra hiç sırtı yere gelir mi!” diye. Kendisine Peygamber olduğu bildirildikten sonra anlamış çocukken abileri tarafından kuyuya atılma hadisesinin sebebini. “Ağabeylerim oldukça sırtım yere gelmez…” diye düşünüp Rabbinden başka bir yere tevessül ettiği için “imtihan tokadı”yla kuyuya atılarak uyarıldığını… Yusuf Aleyhisselam mealen böyle buyurmuş.

Ne demişler Atalar Oğlum: “Rızkı maaştan, sıhhati doktordan bekleyenler hep sıkıntıya duçar olmuştur.”

İşte Oğlum, bundan sebep her şeyden ve herkesten önce sadece ve sadece el açılacak, istenecek, talep edilecek tek yer Allah-ü Teâlâ’nın kudretidir. Güvenilecek tek kapı Allah-ü Teâlâ’nın kapısıdır. Halini gizleyip sadece O’ndan istersen, emin ol ki senin isteklerinin ya da müşküllerinin halli için her manada imkânları önüne şaşıracağın bir şekilde sunacaktır inşallah. Sunmasa dahi bir Müslümana yakışan elbette budur.

Kul isen sana düşen Oğlum, talep etmek ve kimseye yük olmamaktır.

Bu seni Rabbin nazarında şerefli bir kul, halkın arasında itibarlı bir insan eder.

Oğlum,

dualarda sarılıyoruz değil mi?

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Mümtaz Fuat yazdı, 5 misafir olmak üzere 9 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
30 Ara 15 13:00

Mümtaz Fuat

Puan: 871

Oğluma Mektuplar - 8

Oğlum,

Saniyeler saniyeleri, dakikalar dakikaları, saatler saatleri ve günler haftaları, ayları takip edip duruyor.

Zaman su gibi akıp gidiyor demişler ya; edebiyatın nezaketindendir o. Su gibi ifadesi bile yavaş kalıyor.

Şimdi, tam karşımda, çalıştığım ofisin camından dışarıya bakıyorum. Lapa lapa kar yapmaya başladı. Hep olduğu gibi önce sırasıyla çimenlerin, ağaçların, kaldırımların üzerine beyaz bir örtü gibi keyfince kurulmaya başladı kar.

Kış çocuğu olacaksın; vakit pek az kaldı inşallah. Karın sanki düzensizce yağıyormuş gibi olması insanları göze görünen karmaşıklığın içinde ayrı bir nizamın olduğu gerçeğine uyandırmalı aslında. Senin de sanki canının istediği zamanlar canının istediği şekilde hareket ediyor olduğunu müşahede etmek gibi bir şey bu. Baba avuçlarımın merhamet dolu içinde senin hareketlerini hissetmek işte bu yağan kar kadar kutsal ve masumane.

Kar yağıyor.

Halen ve sabırla, dua dua seni bekliyorum.

Günümüz insanının hayat gailesinde işlerini her ne kadar az-çok sekteye uğratsa da kar, karın masumiyeti ve getirdiği heyecan her sene ayrı bir sevinç vesile olur.

Küçüktüm ve okula gidiyordum. Mevsimlerden kış. Kış gibi kış… Karın şimdiki gibi “beyaz afet” olarak nitelendirilmediği, gayet olağan ve sıradan görüldüğü; belki biraz daha odun ve kömürün fazla yakıldığı ve illa ki sobanın sıcaklığının daha fazla hissedildiği kış zamanları.

Hep sabahçı olurdum ilkokuldayken ve karın yağıp yağmayacağı merakım beni geceleri uykumdan uyandırırdı. Aynı babam gibi… Gecenin bir vakti kalkar, o kırmızı çiçekli desenli perdeyi aralayıp balkon kapısının kenarından sokak lambasının zayıf ışığına bakardım. Ve illa ki babam benden önce kalkmış olurdu da, balkon camının orada onu görür, kolunun altının sıcaklığına sığınarak beraberce bakardık kar taneleri sokak lambasının o zayıf ışığında görünüyorlar mı görünmüyorlar mı diye.

Artık hepsi birer hayal oldu. Ne ben o kar taneleri kadar beyaz ve masum çocuk olabilirim. Ne babamın kolunun sıcaklığında camdan bakabilir artık, ne de o evin balkon kapısında kar yağıyor mu diye dışarıyı izleyebilirim.

Belki birçok imtihandan azade o minik çocuk çok uzaklarda kaldı.

Rabbimden duamdır, bana kaldıramayacağım yükler yüklemesin inşallah, hele evlat acısıyla imtihan etmesin. Bir gün bu satırları okurken ben yanında değilsem bil ki, senin içinde en samimi dualarımdan biri budur.

Derdin ve imtihanın hası kendi canından olandır. Babanın gözleri bu dert ve imtihanın acısıyla yoğrulmuş; gözlerinde hayata dair umut ışığı sönmüş, kerhen yaşayıp hayatını idame ettiren, yüzünde kısa süre zarfında oluşmuş çizgilerden hayatın sillesi saklı insanlar gördü.

İşte bu sebep itibariyle, kadere rıza göstermek illa farz olmakla birlikte ve illa ki de bu hususta duadan gayrı kalmamak insani zaruri bir ihtiyaçtır.

Seni bekliyorum Oğlum.

Müslüman coğrafyalarda anne-babaların gözlerinin sevinci olan senin gibi nice evlatların zulüm altında ezildiğini ve birçoğunun toprağa karıştığını bile bile, o anne-babaların gözlerinin mutluluğunun sönmüş olduğunu bile bile seni bekliyor; hem o evlatlara, hem o anne-babalara ve hem de bizler için yeri geliyor belim iki büklüm, boynum kırık, gözlerim nemli dua ediyorum.

Kar yağıyor.

Bizlere öğretildiği ve iman ettiğimiz gibi her bir kar tanesini bir melek indiriyor yeryüzüne.

Senin yanında da meleklerin olduğunu biliyorum.

Ne çok şey bilmiyorum aslında Oğlum; sadece seni seviyorum…

Bana dua dua açılan ellerini uzatmayı sakın unutma.

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Mümtaz Fuat yazdı, 5 misafir olmak üzere 11 kişi beğendi, 1 yorum yapıldı.
16 Ara 15 21:00

Mümtaz Fuat

Puan: 871

Oğluma Mektuplar - 7

Oğlum,

Sevgili Oğlum.

Şu an bulunduğun korunağın içinde kalbinin o kadar hızlı atması, her dünyaya gelecek insanın yaşadığı bir durum olsa da, ben senin sanki helecan doluymuşsun gibi duran bu halini çok seviyorum.

Tüm ömrün boyunca samimiyete dair ilgi ve merakının hiç kaybolmayacağı kanaatini ve ümidini taşıyorum.

Kıymetli Oğlum,

kuvvetle muhtemel bildiğin ve bu zamana kadar kavradığın üzere insan denilen varlık, yani bizler, girift bir mahlukuz. Çok bildiğini sanan bu varlık aynı zamanda en çok yanılan varlıktır. Bu durum, az-çok hepimize şamil bir tespittir.

Doymak nedir bilmeyen bizler, modern bilimlerde ego, dini literatürde nefs denilen; bizle kaim fakat bizden ayrı bir varlığı olan, sınırsız sorumlu olduğunu zanneden o içimizdeki “biz’le birlikte bizden ayrı” olanın ayağına pranga vurmakla mükellefiz.

Bu mükellefiyeti de en çok kendi bahçemizde gezinirken uygulamalıyız. Zira karşı mahalleye dair tespitlerimizin, karşı duruşlarımızın bir anlamının ve tesirinin olmasını istiyorsak bu durumu korumak elzem olmaktadır.

Prangaların birincisi edebe azami riayet etmek olmalıdır. Edep, anlamının içinde kul hakkını da barındırmaktadır ayrıca. Kendi bahçemizin en nadide çiçeklerinden biri olan cami edep ve adabına riayet bizi biz yapan, insan olma şerefine ulaştıracak en önemli haslettir.

Bir Müslüman olarak cami ve cami ile irtibatlı her bir yerin temizliğine hassasiyet göstermek hakiki Müslüman ile “işte ona göre Müslüman” arasındaki ayrımın mihenk taşıdır.

İnşallah hem ecdat yadigârı hem de sanattan mahrum olsa da yeni yapım camilere bol bol gideceksin. İşte gittiğin ibadethanelerimizin içlerine bir bak lütfen. Göreceksin ki cümlesi tertemizdir. Cami görevlilerinin, bağlı bulundukları devlet kurumunun bu husustaki titizliğine şahit olacaksın. Peki, bir de cemaatle namaz kılarken bir bak bakalım etrafında ibadet edenlere. Birçoğunda sadece şekilden ibaret, mekanikmişçesine hareket eden ve bunu da edeple yapmayan; ayakları birbirinden neredeyse bir kulaç açık şekilde namaz kılanları, etrafa duyurduğu ve namazın en önce gelen hallerinden biri olan huşu’u bozan kokuları, sesleri müşahede et. Çok yukarılara gerek yok; en basitinden müftü bey camii cemaatine özel sohbet edecek deseler, müftü beyin karşısına o şekilde çıkmayacak, oturuşuna ve duruşuna azami önem verecek olanlar, kendilerini her an varlıkta tutan ve nimetlendiren Allah-ü Teâlâ’nın huzurunda nasıl da duruyorlardı öyle değil mi?

Belki, ‘bunlar göreceli şeyler baba…’ diyorsundur bunları okurken, peki oğlum söyle o zaman, benim çocukluluğumdan beri sürekli cami görevlilerinin her fırsatta anlattığı ve dinimizin şiarı olan “Temizlik imandandır!” o mübarek sözünü dinleyen bu ümmet neden insanın en mahrem alanlarından biri olarak kabul edilebilecek cami tuvaletlerini arkasından temiz bırakmaz?

Müslümanlara reva görülen bunca zulümden, insan haklarından dem vuran bu ümmet, bu garabete kul hakkı penceresinden bak(a)mıyor mu acaba?

Edeb, temizliktir. Edeb, hem zahiri hem kalbi saf duruşundur. Seni insanlardan bir insandan, insanlardan hakiki bir Müslüman yapan en önemli ölçüdür.

Dinimizin Büyükleri (Allah-ü Teâlâ o Büyüklerin cümlesinden razı olsun) edebe riayet etmeyen kişinin, her şeyden mahrum kalacağının üstünü kalın çizgilerle çizmişlerdir.

Edeb, sükût etmektir Oğlum.

Bir de, kısa oldu bu sefer sana mektubum, üzgünüm biraz.

Bazen, ruhuna baston değmeden, bir daha toparlanması mümkün olmayan kırılmışlar da vardır.

Ama, sen hep iyi ol.

Yorulmadan, kırılmadan sus.

Oğlum,

secde secde dualarda kavuşuyor muyuz?

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
16 Ara 23:22

Tebrikler

Mümtaz Fuat yazdı, 3 misafir olmak üzere 9 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
9 Ara 15 17:00

Mümtaz Fuat

Puan: 871

Oğluma Mektuplar - 6

Oğlum,

daha önce de cümlelere döktüğüm üzere, miniciktin ve günden güne büyüyorsun.

Zaman anlaşılması muhal bir mefhum. Şu an bu satırları okuyorken kaç yaşındasın bilemiyorum fakat gece yatarken kalbinin sesine dikkatini ver, dinle. Dünya hayatına gözlerini açmana epey bir merhale varken, kalp kaslarının yaratıldığı o günden, işte şu an bu satırları okuyana kadar on binlerce kez senin hiçbir dahlin olmadan, tık-tık tık-tık tık-tık… diye attı. Doğmak ölmenin alameti ise, bil ki günü gelinceye kadar atmaya da devam edecek.

Vakit çok hızlı geçiyor; geçmiş geçmişte kalıyorken ve gelecek henüz gelmemişken, içinde bulunduğumuz an ve hatta bu cümlelerin kelimelerini yazdığım o an, o anın sonrasında gelen diğer anın gelmesiyle geçmiş zaman oluyor.

Zaman mefhumu ve istikamet üzere olmak arasında sıkı bir bağ vardır. Zamanını bir daha ele geçirilemez bir hazine olarak gören ve arzu ettiği doğrultuda istikamet üzere olan insanlar için başarı hiç de zor değildir. Bu iki hale sarılmak insanı hem dünya hem de ahiret hayatında muvaffakiyete götürür. Elbette bizler için ahiret hayatı için muvaffak olabilmek birinci ve muhakkak en önemli önceliğimiz olmalıdır.

İstikamet üzere olmak dedim. İstikamet üzere olmak ile bir daha ele geçirilemez hazine olan zaman birbirlerini besledikleri gibi aynı zamanda birbirlerini de tamamlar. Zamanını verimli değerlendirenler çoğunlukla istikamet sahibi olanlardır. İstikamet sahibi olanlar ise zamanını geri döndürülemez nimet sayanlar.

Şimdi bir düşün, her gün yatmadan önce bir bardak su içeceğim ve bunu hiç aksatmayacağım, diye. İlla ki bir gün aksatacaksındır. Ve bu aksatışının gelişi çok uzun sürmeyecektir. Basit bir fiili hayata geçirebilmek dahi o kadar zordur.

İstikamet üzere olma önceliğimiz ahiret hususunda olmalı diye okudun az önce. Bunun birinci şartı oğlum, talib ve ilim sahibi olmak için devamlı surette yapılagelmesi elzem olan, dua dua yakarışlardır. Talebe olmak, ilme istidadınca vakıf olabilmek ancak hususi duaların neticesinde ihsan edilir.

Evliyaullah ise hem zaman mefhumunun hem de istikamet üzere olabilmenin sırrına ancak ve ancak dua dua Allah-ü Teâlâ’dan niyaz ederek bu ihsana kavuşabilmişlerdir. Sen de O Büyüklerin kana kana içmelerinin nasip ve ihsan edildiği çeşmeden bir damla tatmanın nasip ve ihsan edilmesini istiyorsan, Onların çizdiği yoldan bir lahza olsun ayrılma düşüncesini dahi aklına getirmemen gerekmektedir. Derdi dost edinmiş bir zatın yazdığına inandığım bir şiirde şöyle geçer:

“…

Evliyaullahın doğru yolları

Yolda bulunagör alırlar seni

Gelirsen demezler gelme dön geri

Kapıdan savmazlar alırlar seni”

O Büyüklerdir ki, bu zamana ve kıyamete kadar var olacaklardır ve kapılarına edep, samimiyet ve sadakatle gelen hiç kimseyi geri çevirmemişlerdir. Sen yeter ki Onların da iman ettiği ve ilerlediği Peygamber Efendimizin yolunda duruşunu sabit kıl. O yol üzerinde bulunur ve o büyüklerin peşlerinden ayrılmazsan senin ellerini ne bu dünya hayatında ne o kalbinin son kez çıkaracağı tık-tık-tık sesinden sonra asla bırakmazlar.

İşte bunları yazdıktan sonra, tüm bu yazılanlara kavuşabilmek için edilmesi gerek olan dua belki de, dert sahibi olabilmek duasıdır.

Yunus Emre Hazretlerinin buyurduğu gibi:

“Dolap niçin inilersin

Derdim vardır inilerim”

Baban bunun için dua gayretindedir. Nasip, ne zaman bilinmez…

Oğlum,

lütfen beni de dua gayretinden ayrı kılma.

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Mümtaz Fuat yazdı, 2 misafir olmak üzere 7 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
5 Ara 15 17:00

Mümtaz Fuat

Puan: 871

Oğluma Mektuplar - 5

Oğlum,

seni iki gece-bir gündüzde muhafaza eden Rabbime hamdolsun!

Hangi durakta inmen gerektiğini bilemediğin bir tren yolculuğu yapmak gibi seni beklemek... Her istasyona yanaşırken, tozlu camların ardından peşi sıra geçen, muhtelif siluetleri içeren karelerin parça parça gözünün önünden geçişini izlemek ve seni her durakta görememenin getirdiği üzüntü, alışık olmadığın temiz havanın başını döndürmesi gibi bir şey…

Hangi durakta beni bekliyorsun, hangi durakta mülaki olabileceğiz, bunu bilmemenin acısı, kavuşacağımız o menzilin tereddüdü ile bir olup, içinin sıkılmasıyla birlikte oluşturduğu merak…

Yani oğlum, insanın içini kemiren huzursuzluk hali bu.

Bir zamanlar içinde bulunduğumuz bu toplum huzurluydu. Bunun sebebi de kanaatkâr olmasıydı. Küçük şeylerle yetinmeyi bilir, hayatların akışı daha fazla istemek üzerine değil, mutlu olmak üzere seyrederdi. Yokluğun getirdiği “ne yapalım”cılık değil de, idare etmenin, tedbirli olmanın, eski zamanlara daha yakın olmanın ve toplum içerisinde birbirine duyulan güvenin getirdiği huzurdan bahsediyorum. Mütevazı olmaktan.

Tüketim toplumunda artık bu ve buna benzer hasletlerin çok azlığı insanı azgınlığa, daha istemeye, daha da istemeye ve hep istemeye itiyor.

Bencil olmak ve hatta özgün olmamak da bu değil midir sence? Her neye sahip olunuyorsa senin de sahip olman, herkes gibi sosyal/medya nasıl diyorsa öyle düşünmen, birbirine çok benzeyen şekilde giyinmen, sadece ve sadece popüler olanla ilgilenmen, okuman, aynı şeylere imrenmen, kavuşamadıkça kıskanman, böyle bir şey değil midir?

Bencillik ve hesap insanı olmak bu devrin insanının en belirgin özelliği ne yazık ki.

İş yaşamında, kadirşinaslığın ve kuyruğuna basıldığında bin bir türlü maskelerin takılıp çıkarıldığı yüzlerin ortak bir yerde çalışmasına ve devamında hiçbir şey olmamış gibi birbirleri yüzlerine samimiyet okunmayan gülümsemelerde bulunmalarına profesyonellik deniyor.

En ufak gürültüde ve rahatsızlık halinde anlayış göstermemenin, tahammülsüz olmanın adına site yaşamı deniyor bu zamanlarda. “Komşu komşunun külüne muhtaçtır.” sözünü diyen atalar ve neredeyse mirastan pay düşecek diye ümmeti için endişe eden bir Peygamberin ümmeti olmakla şereflenen ve buna uygun komşuluk hassasiyeti taşıyan insanlar nerelere yol aldılar acaba? Çok ama çok uzaklardan üzülüyorlar mıdır torunlarının bu halini görüp sence?

Ortak müştereklerde buluşup, herkesin kendi sınırları içerisinde özgür, karşısındaki insanın hakkına riayet eden; kaba olmayan beylerin, daha fazlasını istemeyen ve dırdır etmeyen hanımların birlikte ahiret yolculuğuna hazırlandıkları evlilikler hangi ab-ı hayat çeşmesinden su içmeye gittiler de dönmek nedir bilmediler?

En iyisi nedir biliyor musun oğlum?

Babanın da, nefsini mazeret gösterse de pek yapamadığı; diline sahip olmak ve her şeyin izahatını getirme çabası içerisinde olmamaktır.

Yani daha açığı: susmak, susmak, susmak…

En büyük yanılgımız, bu dünyada özgür olmanın, huzurlu olmanın ufukta beliren gökkuşağına varmak için ne kadar gitsen de kavuşamayacağın gerçeğine vakıf olmak gibi olduğunu anlamamakta ısrar etmemizdir.

İşte bu yüzden belki beceremediğimiz fakat gayreti içinde olmamız gereken şey, sükûtun o neticesi itibariyle insanın kalbini teskin eden, kendisini sımsıkı kavrayan kollarına sığınmak ve çok kısa olan bu dünya hayatından alnının akıyla geçip gitmektir.

Oğlum,

dualarda ayrı düşmüyoruz değil mi?

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Mümtaz Fuat yazdı, 2 misafir olmak üzere 11 kişi beğendi, 3 yorum yapıldı.
1 Ara 15 21:00

Mümtaz Fuat

Puan: 871

Oğluma Mektuplar - 4

Oğlum,

küçük bir çocukken ben, evimizin en büyük odasının duvarında bir tablo vardı. Bir orman kenarının göl ile birleştiği ya da bir denizle belki, müstakil, iki katlı bir ev… Çatı katı da olan bir ev... Balkonunun korkulukları sarının birkaç tonuna haiz sazdan yapılmış; bütün dünyadaki evlerin en sağlamı gibi gelirdi bana.

Bacalı bir ev idi. O güzelim göle ya da belki bir denize nazır bu evin bahçesi yeşilin tüm tonlarının iç açıcılığına sahipti. Uzaktan uzağa puslu bir havanın arkasına saklanmış, mor ile pembenin hemhal olduğu arka planı gözlerimi ayırmadan seyretmek tarifsiz bir huzurun kollarına atardı beni.

Bu tabloyu kim hayal etmiş ve bir kompozisyon oluşturmuştu hiç bilemedim. Resimden hiç anlamamama rağmen pazaryeri etrafından seçilmiş bu tabloyu belki de dünya sanat tarihine adı altın harflerle yazılmış birçok ressamın eserlerine yeğlerim. Ayrıca babama da müteşekkirim böyle bir tabloyu çocuğunun hayal dünyasına kazandırdığı için… Hayata, ömrü çalışmakla ve yokluklar içerisinde ailesine bakmaya gayret etmiş bir adamın hasbelkader böyle bir seçimde bulunması, bir cilvedir belki de, oğlu içinmiş. Sen de bana müteşekkir olacak mısın acaba?

Tabloda bir gariplik vardı. Bu tabloyu, fırçalarının dokunuşlarıyla benim izlememe sunmuş ressam neyi hayal ediyordu acaba diye çok düşündüm ilerleyen yıllarda.

İçinde bulunduğu şehrin boğuculuğundan kurtulmak için, hayatın getirdiklerinden dolayı ailesine böyle bir yaşamı sunamamış bir babanın kendi iç buhranlarını bastırabilmek için kendine merhamet etme çabası mıydı bu resmin ortaya çıkışı acaba?

Merhamet büyük bir nimettir oğlum. Kendi nefsini baskı altında tutmak dini bir vecibe ise de, ona zulmetmemek yani dini ölçüler içinde ona merhamet etmek de bir zorunluluktur.

İnsan önce kendisinden başlayarak merhametli olmalı. Daha sonra ailesine, akrabalarına, komşularına ve içinde bulunduğu sosyal yaşamdaki hiç tanımadığı dahi olsa her insana ayrı ayrı merhametli olmak kulluğunun bir borcudur.

Karşılıklı sohbet ederken anlatmışımdır belki bu zamana kadar. İki mesel vardır. Çölde yol alan, belki istemeden o batağa düşmüş, “kötü” kadının bir su kuyusunun dibinde susuzluktan neredeyse ölmek üzere olan bir köpeğe ayakkabısıyla kuyudan su çekip, hayvanın susuzluğunu dindirmesini. Ki bu merhamet hali onun ebedi saadete kavuşmasına sebep olmuştur.

Bir diğeri ise sahte dahi olsa -ki sahte olmamalı muhakkak, zengin ve kibirli birinin, burnundaki pisliği silecek bir yer bulamayıp da o an gördüğü garip bir yetimin başını severmiş gibi yaparken elini temizlemesini. Bu hal, hor görülen o garip ve yetim çocuğun kendisine merhamet edilip sevildiği zannına sebep olmuştur da, hüsn-ü zannından sebep o zengin ve kibirli adamın da ahirette kurtuluşuna vesile olmuştur.

Meseller acıdır. Az önce okuduğun meseller gibi bazen ifrat ve tefritte dolaşan, tevatür olarak tarihin bilinmez zamanlarından imbikten süzülür gibi bizlere ulaşanlar, kulluk terazisinin hassasiyetini ihtar eder bizlere.

Vicdanlı olmak, merhametli olmak benliğinden (nefsinden) birçok şeyi alıp götürebilir. Bazen merhametli davrandığından, vicdanının sesine kulak verdiğinden yenildiğini, aldatıldığını, yine kendinin zarara uğradığını düşüneceksin. Rahat bir kafa lakin sorunlu bir vicdan ile yaşamaktansa; bırak sabahlara kadar düşünedur, huzursuz ol, başına ağrılar girsin fakat merhametli davrandığından sebep vicdanının o rahat ve yumuşak kollarında tesellinin varlığına kavuşabilecek ol.

Akşamlar hep karşımdasın fakat görüşemiyoruz seninle bilinen anlamda. Gerçi bu haller de aslında izafi bir durum… fakat elbette karşılıklı sohbet edeceğimiz günlerinin sabırsızlığı içerisindeyim.

Beklemek zor da olsa, insan beklemenin güzelliğini de yaşayabilmeli.

Oğlum,

duanın kıblesi olan semaya ellerini açtığında, yalvarışlarına beni de dahil ediyor musun?

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
01 Ara 22:28

Nermin Kayacan

Çok güzel yapanlarln emeklerine sagllk ölenlerden ALLAHU TALA rahmet etsin yattlklarl yeller nuru ala olsun i sallah

01 Ara 21:25

Tebrikler

Mümtaz Fuat yazdı, 4 misafir olmak üzere 10 kişi beğendi, 1 yorum yapıldı.
28 Kas 15 17:00

Mümtaz Fuat

Puan: 871

Oğluma Mektuplar - 3

Önümüzdeki hafta seni tekrar görme zamanı…

Vakit hiç geçmiyor bilesin.

Sabırsız halimi teskin eden tek gerçek, çok şükür sağlıklı olduğunu biliyor, bu güzel haberlerinle bu durumu müşahede ediyor olmak.

Vakit geçmiyor dedim az önce.

Böyledir bu. Bu satırları okurken kocaman bir delikanlısındır sen veyahut yaşını almış bir adam… Belki kaçıncı okuyuşundur bu satırları bilemiyorum.

Bizler aciz birer varlık olduğumuz için zaman mefhumunun çabucak geçmesinin farkına varmayız da, bir sevinçli halin gelişini beklemek ya da üzüntülü, sıkıntılı bir durumun bir an önce bizden gitmesini beklerken zaman hiç akmaz gibi gelir. Bir öğrenci için beden eğitimi derslerinin hızlıca bitip, sözlü yapılacak herhangi bir dersin son 5 dakikasının hiç bitmeyecek olması gibi.

Şimdi ülkece içinde bulunduğumuz siyasi sıkışmışlık halinden nasıl bahsedebilirim ki sana. Ben de şu tarihten 30 sene önce küçük bir çocuktum, daha önceleri için ise aynı senin şu an olduğun gibi hayata daha gözlerimi açmamıştım.

Okuduğum kitaplar (sana miras bıraktığım ya da bırakacağım), o dönemleri yaşamış insanların sohbetleri bana belli fikir verdi muhakkak. Fakat şu konuda babana itimat etmeni istirham ederim; sakın günlük gazetelerin, köşe yazarlarının sıcak sıcak yazdıklarına ve her iki tarafın manipülatif yorumlarının verebileceği heyecana kapılma.

Bir de, son birkaç senedir yeni bir algı oluşturma silahına dönüşmüş sosyal medya gerçeği var ki, sen benim yaşlarıma geldiğinde daha neler çıkacak, hâlihazırda olanlar nerelere ve nasıl evrilecek kim bilir, orada yazılanlara de pek aldırış etme.

Bir olayın mazlumunu zalim, zalimini mazlum gösterme ve bunlara inanacak yüzbinlerce insan bulma hususunda hiçbir zorluk çekmeyen bu alan inşallah seni de milyonları içine kattığı girdaba çekmez.

Bir duruşun olması için elimden geleni yapmaya kararlıyım. Duruşun ki, benim şahsi tecrübelerim ve kanaatlerimin dışında tarihi meselelere ve günlük yaşanan, toplumu şekillendirme amacı güden olaylara bakış açını –her ne ve ne şekilde olursa olsun- her zaman fitneye bulaşmaman manasındadır.

Bir Müslüman akıllı ve uyanık olur. Zeki olmak ile akıllı olmak arasında ciddi bir fark vardır zira. Uyanıklık ise takdir edersin ki bir durumu menfaatine çevirme manasında değildir; ahmak olmamaktır. Zeki olmak bir problemi çözme hızını ifade ederken akıl, insanın iyiyi kötüyü ayırabilme ve ona göre karar verebilme hasletidir. Çok zeki olmanı istemem lakin aklının pek ziyade olmasını Allah-ü Teâlâ’dan niyaz ederim.

Hem zahiren hem de kalbi olarak kulakların açık olsun. Etkileşim içinde olduğun her ne olursa olsun, denilenleri her iki anlamda da iyi dinle. Bir Müslümanın olması gerektiği gibi her zaman Allah-ü Teâlâ’nın rızasına uygun olan iyiden yana tavır al. İyiden yana tavır alırken fitneye ve yanlışa düşmekten sakın.

Bir mesel anlatılır, dinle şimdi. Bir kelime geçecek bu meselde ve bu kelimeyi kullandığım için kusuruma bakma oğlum, doğru anlatabilmek için mecburum. Yaşlı bir amca varmış, kulakları da pek ağır işitirmiş. Aylardan mübarek Ramazan ayı imiş. Gün içinde hoca vaaz verirken camide, orucu bozmayan halleri anlatıyormuş. Bunları anlatırken balgamın ve tozun orucu bozmadığını söylemiş. Bunu dinleyen kulakları ağır işiten amca, namazdan sonra hemen eve gitmiş. Hanımından yemek ve içmek için hemen “şalgam” ve “tuz” istemiş. Hanımı oruçlu olduğunu ve bunların orucunu bozacağı ikazında bulunsa da yaşlı amcamız hemen itiraz etmiş: “Hanım, camide hoca şalgamın ve tuzun orucu bozmadığını söyledi. Ondan daha mı iyi bileceksin!”

Tebessüm ettiğini hayal ediyorum bu satırları okurken. Allah-ü Teâlâ gülen yüzünü hiç soldurmasın inşallah.

Bu meselden dersler çıkaracak temele ve olgunluğa sahip olduğuna inanıyorum. Bunun için detaya girip uzatmayacağım.

Akıllı olmak, ilim sahibi olmak ve her denilene anında inanmamak yani amiyane tabirle “gaza gelmemek” sana Rıza-i İlahi’ye uygun bir hayat yaşamana ve mutlu olmana sebep olacaktır inşallah.

Oğlum,

bana dua ediyorsun değil mi?

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
29 Kas 04:05

Zevkle okuyorum tebrikler

Mümtaz Fuat yazdı, 1 misafir olmak üzere 7 kişi beğendi, 1 yorum yapıldı.
24 Kas 15 09:00

Mümtaz Fuat

Puan: 871

Oğluma Mektuplar - 2

Oğlum.

Günden güne büyüyorsun.

Ayda bir dahi olsa siyah-beyaz bir ekranın solukluğunda siluetini görebilmek ve pek tabii sağlıklıyken sen, bir harika.

Millet ki sen de duymuşsundur muhtemelen, ‘mucize’ diyorlar buna. Hayır. Bu satırları okuyorken artık biliyorsundur ki, mucize ile şu satırları yazarken senin içinde bulunduğun durum arasında bir fark var. Teşbih derler dediklerine fakat teşbihlerde de hata olur, aksine inanma. Senin halin Allah-ü Teâlâ’nın bir ihsanı ve kudretinin bir nişanıdır.

Duadan gayrı değilim. Birbirimize en naif dokunuşlarımızın geleceği o kutlu günün anına kavuşabilmek içi bütün dualarım.

Şehirler göreceksin oğlum. Geçmişten bize miras kalan medeniyetimizin en görünür nişanelerini nasıl berbat etmişiz sen de şahit olacaksın buna.

İsterdim ki geçmiş asırlarda olalım ikimiz. Düzayak müstakil bir evin geniş bahçesinde kümes hayvanlarımız olsun. Gördüğünde çok seveceğini hissettiğim bir atımız olsundu mesela…

Toprakla haşır-neşir olabileceğin, ellerinin çamur içinde kalacağı bir ortamın içine doğabilecek olsaydın keşke.

Her yediğin, içtiğin sade ve doğal olabilseydi. Gürbüz ve olması gerektiği gibi bir mukavemet sahibi olabilecek olsaydın. Kış günü bütün gün evin önünde oynayabilseydin de, kuzinemiz samimi bir yüzle karşılasaydı seni.

Maalesef; marketlerin o ruhsuz organik diye ayırdıkları reyonların çaresizliğinde dolanacaksın sende istemesen de.

Kibrit kutusu gibi üst üste, yan yana dizili kocaman -bir evin değil- konutların o riyakâr sıcaklığında bir apartman çocuğu olarak büyüyeceksin.

Birbirine birebir benzeyen, çok fiyakalı ve fonksiyonel evlerimiz var ama ruhları yok. En güzeli dedikleri bile bir Osmanlı yapısı göznuru dökülmüş ev ile kıyas edilmesi için yanına dahi yaklaştırılamaz.

Şehirleşmenin (yerleşik düzene geçmenin nev’inin) medeniyet oluşumunda çok önemli bir etkisi vardır.

Okulların mimari yapısı dahi çocukların eğitim düzeyini artırıcı bir etkiye sahiptir. Osmanlı yapısı hemen hemen bütün okulların, göreceksin inşallah, sınıflarının tavanları hep yüksektir. Sınıf içindeki ufuk açısının genişlemesi, zihnin kavrama ve kendini aşma hali üzerinde büyük öneme sahip olduğu söylenebilir. Yüzyıllarca Osmanlı toplum yapısının sağlamlığının plastik manada sebeplerinden biri de budur.

Güzel olana, eski dedikleri fakat bizce hep yeni olan estetiğin zirvelerindeki medeniyete hayranlığını ziyadeleştir. Osmanlı medeniyet tasavvurunun bir zamanlardaki muvaffakiyetini kızıl elma gibi önünde tut ve ona; en azıdan onlara benzer nezaketin, letafetin, şerefin kıymetine sahip olma azminden bir lahza olsun ayrılma.

Oğlum,

lütfen beni duadan gayrı kılma.

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
24 Kas 12:39

Merhamet ve sevginin aynı zaman da bu güçlü inancın kelimelerde can bulmuş hali..

Mümtaz Fuat yazdı, 2 misafir olmak üzere 9 kişi beğendi, 2 yorum yapıldı.
19 Kas 15 13:00

Mümtaz Fuat

Puan: 871

Oğluma Mektuplar - 1

Oğlum.

Sana bu dünya sesiyle ‘oğlum’ diye hitap etme hakkına sahip oldum mu bilemiyorum.

Daha bu iki kapılı, şu an içinde bulunduğun dar alandan inan ki çok daha dar mı dar bir yere doğru seyrediyorsun gözlerin kapalı.

Seni bir an önce kucağıma almak, ilk duyacağın sözlerin ‘La İlahe İllallah Muhammedün Resulullah’ olmasını istemek, o anı sabırsızlıkla beklemek ne garip, ne tuhaf bir duygu… Elhamdülillah.

Sana her hafta bir mektup yazabileyim, doğduktan sonra da buna devam edebileyim; bir darb-ı mesel olsun, belki bir iç sıkıntısını paylaşmak; neşeyle hüzün arasında bir yerlerden, sana dair ya da bize, bilemiyorum…

Ülkenin içinden geçtiği şu buhranlı günleri, sahi bir de gülmeyi unuttuk diyeceğimiz günler uzak olsun hep sana, günü gelip ‘babam yazmış’ dediğin bu insandan okumak yüzünde hüzün gülleri açmasına sebep olmasını dua dua niyaz ederim.

Gözle görülemeyecek kadar küçüktün. O zamanlarına nazaran henüz göremesem de kocaman adam oldun diyebilirim. Gün geçmiyor ki büyümeyesin, çok şükür.

Beklemenin heyecanı, günler ilerledikçe endişeye, hüzne, telaşa devriliyor. Tevekkül bahsini de beraber okuruz inşallah fakat şimdi sana bu cümleleri fısıldayan bir melek hep yanındaysa olursa sakın babana kızma.

Ve lütfen her şeyden önce Allah-ü Teâlâ’ya verdiğin sözü sakın unutma!

Fakat en nihayetinde aciz bir varlığım. Mukaddes kitabımız olan Kuran-ı Kerim’de buyurulduğu gibi, aceleci bir varlık... Seni beklerken zaman akmıyor, bütün eşya zaman mefhumu ile mündemiç bir halde sanki; akarken akmıyor.

Sen şimdilik öyle olma lütfen. Sabretmek istemeden de öğrenilen bir mefhumdur zira.

Tevekkül demiştim. Şükretmem, şükretmen ve şükretmemiz gerek. Henüz bilmediğim ve inşallah dünyaya geldikten sonra da bir müddet ilgi alanına girmeyecek olan İslam dünyasının içler acıtıcı, o kahredici geçmişe doğru iki yüz yıllık hali, son birkaç on yıldan beri süregelen zulümler… sana, geçmiş bizden daha uzak ve belki de daha az acıtıcı gelecek; sakın canı az acıyanlardan olma.

İşte bunca zulüm içerisinde, senin gibi daha bu can sıkıcı zulüm denen bir gerçeğin olduğu bu dünyaya gözlerini hiç açmamış nice kardeşlerin annelerinin en müstesna koynunda derin uykularından hiç uyanamadan Cennet bahçelerinde uçan o güzel, akla hayale gelmeyen kuşların yeşil kursaklarında nimetlendiriliyorlar Rableri Allah-ü Teâlâ tarafından.

Onlar mı nasipli yoksa senin sırtına mı o ulvi yük yüklendi acaba?

Hep aynı şekilde başlayıp bitirmeliyim sana yazacağım mektupları:

Oğlum,

Sakın beni duadan gayrı kılma.

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
22 Kas 16:26

Kaleminize sağlık ! , bir baba merhametini ancak böyle kelimelere aktarabilirdi..

19 Kas 20:46

Nermin Kayacan

Emeklerinize sagllk