Türkiye Aktivitesi
639 ziyaret
1 online
Mustafa Kılıç
Hakkında henüz bir şey yazmadı.

Türkiye Puanı

1280 puan Yeşil Kalem

Derecesi

15 [Toplam 1608 kişi]

Türkiye
Tümü(3)
Pinledikleri(0)
Mustafa Kılıç yazdı, 36 misafir olmak üzere 39 kişi beğendi, 1 yorum yapıldı.
2 Nis 16 22:00
Raif Efendi'nin Kürk Mantolu Madonna'sı

Sabahattin Ali'nin 1943 yılında yayımladığı Kürk Mantolu Madonna'sından da bildiğimiz gibi roman karakterlerinden Raif Efendi, yazarın romandaki aynasıdır. Eser ilk başta Sabahattin Ali askerdeyken "Büyük Hikaye" ismiyle 48 bölüm halinde gazetede yayımlanmış, ardından kitap haline getirilmiştir.

Bir hatıra defterine yazılanlardan tahlil ettiğimiz Raif Efendi kendi iç dünyasında yaşayan, sıkıntılarını dışarı belli etmeyi sevmediğinden kitaplarla iç içe olan bir mütercimdir. Babası gençliğinde sabunculuğun tekniklerini öğrenmesi için onu Almanya'ya gönderir. Bu olay da Raif Efendi'nin hayatını değiştireceği önemli bir nokta olmuştur.

Raif Efendi Almanya'daki vaktini sabunculuğu öğrenmek yerine resim galerilerine ve müzelere giderek geçirir. İnsana maddi şeylerin ne kadar önemsiz olduğunu ve insanın dünya dursa bile umurunda olmayacağını gösterdiği aşk, bir gün Raif Efendi'nin gittiği bir resim galerisinde gördüğü tablo ile ortaya çıkar. Tablonun adı Kürk Mantolu Madonna'dır. Raif Efendi tabloyu daha önce gördüğü bir resme benzetir. Uzun bir süre bıkmadan, usanmadan sadece bu tabloyu seyretmek için galeriye gelir ve karşısında durup saatlerce tablodaki kadına bakar. Kendi iç dünyasında bir türlü tanışamadığı kadınla hiç beklemediği bir yerde ve şekilde karşılaşmıştır. Raif Efendi'nin iç dünyasındaki kadın, bu tablodaki kadındır.

O, tabloyu seyrederken aynı zamanda da tabloyu seyreden Raif Efendi'yi de seyreden birisi vardır. Bu kişi de tablonun sahibi Maria Puder'den başkası değildir. Nihayet bir gün Puder ile tanışır. İlk başta inanamasa da o kişinin Maria olduğunu öğrenince zaten resmine aşık olduğu kadının kendisine de çok zaman geçmeden aşık olur ve bu iç dünyasının sıkıntısını da Puder sayesinde unutur.

Günler, aşkın karşılıklı olduğu Raif Efendi ile Maria arasında çok güzel geçer. Raif Efendi, Maria'nın duygularından ne kadar emin olamasa da Maria da kendisinde olan bir boşluğu Raif ile doldurmuştur. Bir yılbaşı gecesi birlikte olurlar. Bu birliktelikten sonra bir süre görüşmezler. Görüşmeme nedeni Maria'nın isteği üzerinedir ve bunun nedeni de Maria'nın hastaneye kaldırılmasıdır. Raif Efendi bunu öğrendiğinde Maria'nın hastalığı süresince onun yanında olur ve ona bakar. Bu sayede tekrar Maria'nın güvenini kazanmıştır.

Maria ile her şey güzel giderken Türkiye'den bir haber alır Raif Efendi. Babası vefat etmiş ve Türkiye'ye derhal dönmesi gerektiği söylenmiştir. Raif Efendi bu haber üzerine Maria'ya işleri yoluna koyduktan sonra tekrar geleceğini ve onu da memlekete getireceğini söyleyip Almanya'dan ayrılır.

Bir süre mektuplaşırlar. Fakat Maria'nın mektupları kesilir ve Raif Efendi ondan haber alamaz. Kendisini aldatılmış gibi hissedip Maria'nın sıkıldığını ve vazgeçtiğini düşünür. Bu olay da Raif Efendi'nin hayatını eskisinden çok daha karanlık bir iç dünyasıyla beraber yaşamasına sürükleyecektir.

Sevmediği bir kadınla evlenen Raif Efendi'nin çocukları olur. Maria'nın mektuplarının kesilmesinden on yıl kadar sonra onun pansiyonunda kaldığı bir akrabasını Ankara'da sokakta görür. Kadın yanında bir çocukla Berlin'e gidecektir ve tren de bir kaç dakika sonra kalkacaktır. İstasyona gelince ona Maria ile ilgili sorular sormaya başlar. Öğrendiği gerçek ise bundan on yıl önce Maria'nın hastalandığı ve bir kız çocuğu dünyaya getirdiğini, babasının da bir Türk olduğunu öğrenir. Raif Efendi, bu kızın babasının kendisinden başkası olmadığını anladığında vagondaki küçük kıza bakar. Bu kendi kızıdır. Maria'nın akrabası bunları söyledikten sonra trene geçerek istasyondan ayrılırlar.

Bütün bunları Raif Efendi ile aynı odada çalışan Rasim, onun masasının çekmecesinde bulunan, içinde anılarının olduğu bu siyah defteri okuyarak öğrenmiştir. Hasta olan ve öleceğini tahmin eden Raif Efendi, Rasim'den bu defteri yakmasını istemiş, fakat Rasim bu defteri yakmayıp okumuştur. Defteri alıp hızlıca Raif Efendi'nin evine gittiğinde ise onun öldüğünü öğrenir.

Bir eser ne kadar kurgu olursa olsun, içinde mutlaka bir gerçeklik barındırmaktadır. Sadece bir sözden ibaret olan herhangi bir cümleden yüzlerce sayfa roman yazılabiliyorsa böyle bir olayın da muhakkak ki bir gerçekliği vardır. Sabahattin Ali de 1928 yılında devlet tarafından Almanya'ya gönderilmiştir. Ali, Puder'in kim olduğunu da Ayşe Sıtkı İlhan'a 1933 yılında gönderdiği mektupta anlatmıştır. O mektup ise şöyledir:

“Almanya’da Frolayn Puder isminde bir hatuna ziyadesiyle âşıktım. (Bu kadın arkadaşlar arasında 28 namıyla meşhurdur.) O zamanlarda ise Berlin’de şu meşhur Deli Şarkıcı filmi oynamıştı ve oradaki Sonny Boy şarkısı herkesin ağzında idi. Şimdi bunu mırıldanınca sisli ve yağmurlu teşrinievvel günlerinde 28 ile müzelere veya sinemaya gidişim aklıma gelir. Yolda mütemadiyen kızcağızın yüzüne dalar, önümü görmezdim, o da hafif bir tebessümle başını bana doğru çevirerek bu salaklığımı mazur gördüğünü anlatmak isterdi. Âşık olduğum kimseler arasında bana bu kadın kadar iyi muamele edeni olmamıştır. Parmağının ucunu bile koklatmadığı halde beni kırmaz, aramızda genişlemeyen ve daralmayan muayyen bir mesafe muhafaza etmesini gayet iyi bilirdi...”

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Mustafa Kılıç yazdı, 3 misafir olmak üzere 5 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
14 Şub 16 05:00
Özgür Olmak

"Başını göğe çevirmekle özgürlüğü göremez insan.

Gördüğü ya bir kuştur mavilikte salınan,

Ya da griye boyanmış bir tablodur toprağı ıslatan."

Kendini dört duvar arasında bulan her insan özler güneşi. Her insan üşümek ister teninde rüzgarı hissederek. Özgürlük aslında ne gökyüzünde saklıdır, ne de bir kavgada, hiç uğruna. Özgürlük, kendine yalnızca kendinden oluşan bir sınır çizerek kendini kandırmamaktır. Özgürlük, toplumun gerçeğiyle yüzleşip onunla bütünleşmektir. Özgürlüğü toplumla bağdaşamayan insanlar ister. Eğer bir hapishanede değilse insan, toplumdaki herkes kadar özgürdür. Peki toplumsal özgürlük?

Bir gerçekte şudur ki, toplum her zaman özgür değildir. Pahasına birkaç parça kağıt biçilen insan hayatının pek de önemli olmadığı şu zamanlarda üçgenin tepesindeki insanların tutsak ettiği bir toplum, tutsaklığa alışmış bir toplumdan daha özgürdür. Dört duvar içinde olmak bile tutsaklığa alışmış bir toplumdan daha özgürdür. Fakat her toplum bir nebze tutsak değil midir? Her toplum anayasaların, kuralların tutsağı değil midir? Kuralların amacı toplumdaki bireylerin adaletini ve hakkını gözetmek olsaydı neden insan özgürlük isterdi?

Gerçek özgürlük menfaat aramadan sokaktan geçen insana selam vermekle olur. Çünkü taban sarsılırsa üçgenin tepesi de temelinden sarsılır. Özgür olmak için gereken tek şey toplumdan ayrılmak değil, onunla bir olmaktır. Toplumu sanatla süslemektir özgürlük. Aşklarını yaşatmaktır sanatın koynunda.

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Mustafa Kılıç yazdı, 4 misafir olmak üzere 5 kişi beğendi, 2 yorum yapıldı.
13 Şub 16 01:00
Güncel Sorunlar Üzerine

Son zamanlarda ülkemiz için yaşanan iki büyük sorun, Türkiye'nin güneydoğu bölgesinde süren operasyonlar ve kapımızda bekleyen mültecilerdir.

Bir kördüğüm olan Kürt meselesi, yani koca bir halkın meselesi, finansmanı uyuşturucu olan ve özgürlük vaadiyle hiçbir çıkarı olmadığını düşündükleri veya öyle söyledikleri Ortadoğu'da petrol edinme çabasıyla çırpınan ülkelerden alınan silahları binlerce gencin eline tutuşturarak siperlere davet eden örgütlerle çözülemez. Silahlı mücadele, karşı bir silahlı mücadeleyi doğurur. Avrupa Birliği ve Amerika Birleşik Devletleri'nin terör örgütünü Suriye'de yaptıklarından yola çıkarak meşru göstermeye çalıştıkları bariz ortadadır.

Ortadoğu'ya sınır bir ülke olarak özellikle bugünlerde diken üzerinde yürüdüğümüzü düşünürsek, son zamanlarda hem Kürt meselesi hem de kapımızda bekleyen mülteci meselesiyle ilgili en çok baskıyı uluslararası kamuoyundan görüyoruz. Bugün Suriye'de olan koalisyon devletleri zaten önceden beri destekledikleri terör örgütüne yönelik operasyonların durdurulması konusunda ısrarcı olurken, öte yandan sınırda bekleyen on binlerce mültecinin akıbeti konusunda çekingen davranmaktadır. Hatta Avrupa Birliği, Avrupa'ya gelmek isteyen mülteciler için de Schengen konusunda yeni önlemler almaktadır. Suriye'de savaştan kaçan insanları Türkiye'nin kabul etmesini talep edip kendilerini konu dışında tutarlarken, Türkiye'nin güneydoğusunda süren operasyonlara karşı bize insanlık dersi vermeye çalışıyorlar. Peki kendini uluslararası sorunlar için çözüm üreten bir örgüt olarak tanıtan Birleşmiş Milletler ne işe yaramaktadır? Mülteciler için insan haklarını gözetmeyen bir mahkeme olan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi neden Türkiye'nin iç meselesi olan Kürt sorununa karışmak istemektedir? Hükümetin müttefikimiz dediği Amerika Birleşik Devletleri neden terör örgütünün Suriye uzantısını bir terör örgütü olarak görmemektedir? Ve bizim ülkemiz insanlarının çok sevdiği devlet adamlarımız neden bize yapılan bu tür hareketlere karşı Avrupa Birliği ve Amerika Birleşik Devletleri'ne de Rusya'ya karşı gösterdiğimiz hassasiyeti göstermemektedir?

Yaşanan olaylar sonucunda şunu anlayabiliriz ki, terör örgütü uluslararası kamuoyunda meşru gösterilmeye çalışılırken hükümet de bu duruma sessiz kalmayı tercih etmiştir. Önemli olan şu ki; bu olanların hükümetin uygulamak istediği başkanlık sistemiyle bir alakası var mıdır? Umalım ki olmasın. Ayrıca asıl bakıcılığı bugün Ortadoğu'da askeri bulunan ülkelerin yapması gerekirken mültecilerin bakıcılığını neden biz yapıyoruz? Suriye'yi Akdeniz'den Irak'a kadar bombalayanlar biz miyiz?

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
13 Şub 23:51

Rica ederim efendim

13 Şub 23:09

Güncel sorunlara kadar edebiyata soluk almaktir kalemin saglamligi. Tebrikler Kaleminize sağlık efendim