Ni̇da Tandoğan
Hakkında henüz bir şey yazmadı.

Türkiye Puanı

223 puan Mavi Kalem

Derecesi

61 [Toplam 1642 kişi]

Türkiye
Tümü(7)
Pinledikleri(0)
Ni̇da Tandoğan yazdı, 38 kez açıldı, 1 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
3 Oca '17 01:00
Anti̇tez

Sözlerime derdimi anlatacak bir alıntıyla başlasam ama ne olsa diye telefonumda notlarımı karıştırırken aklıma gülümseyerek Atatürk’ün Sakarya Meydan Muhaberesinde söylediği şu söz geldi:”Hattı müdafaa yoktur sathı müdafaa vardır,o satıh bütün vatandır.” O gün için bu cümleler askerlerin tüfek ve süngüyle mücadelesinde karşılık buldu,bizim için ise anlamı toptan tüfekten çok başka.Bizim için o satıh bütün fikirlerin,farklılıkların bir arada toplandığı çatı;hoşgörüyü kucaklamak.Ülkemizde gerçekleşen her bir terör eylemi bu çatının ayaklarına sıkılmış kurşun. Evet tüm bunlar canımızı yakıyor ve evet soğukkanlı olmak zor ama Malazgirt de İstanbul’un fethi de Sakarya Zaferi de bizim.Tarihimizde bunun çok örneğini gördük,biliriz ama ben burada sözü başka bir mecraya taşımak istiyorum:Avrupa. Sürekli eleştirdiğim,sevmediğim ve kızdığım çok şey var ama geçenlerde bir tartışma programını izlerken bazı şeyleri es geçtiğimi fark ettim:Avrupa Birliğinin temelinin atılması.Almanya ile Fransa’nın zengin kömür yatakları mücadelesini biliriz;nam-ı diğer Alsace Loren.Fakat İkinci Dünya Savaşından sonra her iki tarafın da güç kaybetmesi onları işbirliğine zorladı.Almanya’nın kazdığı tünellerle Fransa’dan kömür çaldığı bir maden kazası sonucu anlaşılınca her iki devlet savaşmaktan vazgeçti ve iki ülkede çıkarılan kömürlerin aralarında paylaşılmasını kararlaştırdı.Bu anlaşmaya diğer devletler de çelik,magnezyum gibi madenler ekleyerek iştirak ettiler ve 1951 yılında Avrupa Birliği’nin temeli sayılan Avrupa Kömür ve Çelik Topluluğu ortaya çıktı. Elinde silah olan iki devletten bahsediyorum.Bizim silahlarımız ise daha masum;fikirlerimiz ve farklılıklarımız. Velhasıl düşman düşman da olsa aynı masaya oturmayı biliyor biz ise aynı nehrin suyunu içsek de birbirimiz boğazlamayı. Artık sosyal medyanın ne olduğunu hepimiz anladık;amaçlar,operasyonlar,provokasyonlar ayyuka çıktı. Bilinçliyiz,tetikteyiz ve kararlıyız sadece yekvücut olmak kaldı geriye.Yekvücut olmak,safları sıkı tutmak,birbirimize değil düşmana nişan almak,terör örgütlerinin kendi propagandalarını bizim ellerimizle gerçekleştirmelerine karşı uyanık olmak…Belki buraya daha ziyade cümle eklemek isterim ama gerisini sizin takdirinize bırakıyorum ve son cümle:Zafer inananlarındır!

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.

Misafir

Ni̇da Tandoğan yazdı, 27 kez açıldı, 3 kişi beğendi, 5 yorum yapıldı.
29 Eki '16 21:00
İmam mı Şortlu Kız mı? Bence Ümran!

b4682d5fbebbce2e63ecca8db12de34e1477739878

Aslında her şey On Beş Temmuz gecesi vatan görevini ifa eden imamların sadece “sela” okuduğu için dövülmesi ile başladı. Evet sela,o muhteşem direniş gecesinin sembollerinden biri ve sadece On Beş Temmuz’un değil yıllar önce Türk Milletinin Kurtuluş Mücadelesinin de sembolü aynı zamanda. İmamlara karşı yapılan davranışlar toplumun hiç bir kesimi tarafından hoş karşılanmadı. Bunu yapanlar da zaten üç beş sivri uçtan başkası değildi. İşte bu üç beş sivri uç yaşanmış olduğunu düşündüğüm ama artık başka taraflara çekildiğini hissettiğim başka bir olayı daha servis etti medyaya. Burası Türkiye Cumhuriyeti ve 93 yıldır böyleydi böyle kalacak dediğim bir 29 Ekim günü işte bu güce karşı oynanan oyunları,manipülasyonları yazma isteği hasıl oldu bende. En başta şunu söylemeliyim ki “Hanımlarınızı üzmeyin. Onlar Allahü Teala’nın size emanetidir. Onlara yumuşak olun,iyilik edin!”(Müslim) diyen bir Peygamberin ümmetiyim ve kadın haklarını bildirilerden değil doğrudan dinimden öğrenirim.Olayı duyduğumdaki tepkimde biraz önce kurduğum cümlelerden farksızdı.İlerleyen günlerde Twitterın çok konuşulanlar listesinde bir başlık gördüm. “Ayşegül Terziye Adalet!” Bir dakika ne oluyor ya daha geçen gün kahraman şehit Ömer Halisdemir’in ailesine açıldığı iddia edilen tazminat davasıyla sarsılan gündemde şimdide darbeci Semih Terzi’nin ailesinden birine adalet mi dileniyorlar dedim kendi kendime. Gündemdeki haberleri tarayınca gerçeği anladım,meğer şortlu kızın adı Ayşegül soyadı da ne tesadüf ki “Terzi” imiş. Daha sonra Ayşegül Terzi ile ilgili davanın haberlerini okudum. Duruşmada sanığın ifadesinde şu cümleler yer alıyor: “Murat diye bir hoca efendi vardı. Bu hoca efendiye gitmiştim 2 yıl önce. İlaç vermişti bana iyi olmuştum. Bu hoca efendi en son hastalığım kendi kendime konuşma hallerim artmıştı. Aradım kendisini ilaçları bana göndermesini istedim…..”

Terziler,hocaefendiler,yüzyıllardır birlikte yaşamayı bilmiş hoşgörü timsali bu milletin asla ve asla kabul etmeyeceği olaylar üzerinden istismar edilen duygular… Ve ne yazık ki bunlara göremeyen gözlerin “Bu ülkede adalet yok” diye şaha kalkması.Eğer adaletten bahsedeceksek en büyük adaletsizlik benim ülkemde oynanan böylesi bayağı oyunlardır. Peki neden Ümran? Çünkü ben bunları yazarken Halep’e İdlib’e bombalar yağıyor. Ey Adalet ve İnsan Hakları savunucuları dün Daeş’in Musulu savunmak için SEKİZ BİN AİLEyi canlı kalkan olarak kullandığından haberiniz var mı? Dünya fokur fokur kaynıyor. Kaynayan bu kadar kazanın arasında ortalığa atılmış yemlere dadanmak. Komik!

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.

Misafir

01 Kas '16 19:22

Yaşanmış bir olaya karşı bir olay servis edip bunu medyaya sürmek ayrıştırmak bunun da altını çizeyim herhangi bir kesimden insanın dökülmesini kabullenmediğimi de zaten belirttim,nasıl anlamak isterseniz.

CEVAPLA
01 Kas '16 19:19

Yazımda farkettiyseniz imamların dövülme hadisesini her kesimden insan kabullenmedi ama bunu sulandırmak için bu olay servis edildi dedim,ne demek yem!Müezzinler darbe girişimi gecesi dövüldü sıradan bir gün de değil!

CEVAPLA
01 Kas '16 14:01

Misafir

O zaman belki dövülen müezzinlerde yemdir? Canımızın istediğine ülkemizin asıl sorunu bu, istemediğimize yem olarak bakarsak sadece ülkenin bölünmesine kutuplaşmasına yardımcı oluruz diye düşünüyorum.

CEVAPLA
Ni̇da Tandoğan yazdı, 16 kez açıldı, 3 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
11 Ağu '16 01:00
İdamın Hukuki̇ Yönü 

d21ef2b1bec8a727d19bf32506bb54fc1470852335

     15 Temmuz gecesi yaşadığımız menfur darbe girişimden sonra akıllara yine idam cezası geldi.Bu konuda Avrupa Birliği’nden ya da başka kesimlerden gelen tepkiler olsa da ceza kanunlarının ülkeselliği yani kendi ülkemizde kendi kurallarımızı belirleme egemenliğinin bir uzantısı olarak bu konuyu tartışabileceğimiz kanaatindeyim. Hatta uluslararası hukuk normlarının çoğu zaman ‘norm’ olarak kaldığı ve fiili duruma geçirilmediği bir dönemde ve demokrasi mefhumunu yeniden yazarcasına bir darbe girişimini halk olarak engellemişken idam temelinde uluslararası hukuk sistemini neden yeniden ele almayalım? İşin değişik fikri tezahürlerini size bırakırken ben daha çok ülkemizde idam cezası mevcut şartlarla ya da değişikliklerle nasıl uygulanır onu anlatmak istiyorum.            Anayasa,hukukumuzda amir kanundur; çıkarılan bütün kanunların,tüzüklerin ,yönetmeliklerin vs Anayasaya uygun olması gerekir. “Suç ve cezaların geriye yürüyememe” durumu yani “Kimse,işlendiği zaman yürürlükte bulunan kanunun suç saymadığı bir fiilden dolayı cezalandırılamaz;kimseye suçu işlediği zaman kanunda o suç için konulmuş olan cezadan daha ağır bir ceza verilemez.” İlkesi Anayasal bir ilke olarak hukukumuzda yer almakta ve ceza kanununu bu anlamda bağlamaktadır. Bu ilke hem olağan dönemde hem de olağanüstü hallerde uygulamadadır. Yukarıda alıntıladığım 38. Maddesinin ilk fıkrası ‘olağan’ dönemlerde bu ilkenin dayanağını oluşturur. Olağanüstü durumlarda ise bu ilke sert çekirdek dediğimiz haklar arasında bulunmakta ve 38. Madde ile birlikte 15. Maddenin ikinci fıkrasında “Savaş,seferberlik,sıkıyönetim veya olağanüstü hallerde …….. suç ve cezalar geçmişe yürütülemez” şeklinde temel bulmaktadır. Mevcut sistemde idam cezasının uygulanabilirliği söz konusu değildir ve zaten Anayasa değişikliği kanaatimce biraz da bu yüzden gündemdedir. 15. Maddenin ikinci fıkrasında yapılacak bir değişiklik ile mesela olağanüstü durumlarda belirli suç tipleri için bu ilkeden ayrılma durumu, idam cezasının yeniden maddeye girme ihtimali söz konusu olabilir ve Anayasanın bağlayıcılığı gereği ceza hukukunda idam cezasının önü açılabilir.Tabi ki bu düzenlemeyi ya da farklı değişiklikleri yapmada en geniş yetki bildiğimiz gibi kanun koyucu da yani yasama organındadır ve takdir de onundur.Burada belki şu soruyu da sorabiliriz ? Acaba kendi içimizde bu ceza için bir konsensus sağlayabilir miyiz? Aslında Anayasa değişikliği usulü bunu konsensusa hizmet edebilecek nitelikte olabilir. Şöyle ki Anayasa değişikliğinde kritik iki çoğunluk var: 330 ve 367. Eğer değişiklik mecliste 330dan fazla ama 367den az bir çoğunlukta kabul edilirse Cumhurbaşkanının onaylama yetkisi yoktur;ya meclise geri gönderecek ya da halkoylamasına başvuracaktır. Belki de halkoylaması en güzel ihtimal olurdu,darbe girişimini engelleyen halk darbecilerin cezasını da kendi belirlerdi. Diğer ihtimal de buna açıktır. 367 den fazla çoğunluk ile değişiklik teklifinin kabul edilmesi Cumhurbaşkanına doğrudan onaylama yetkisi verir ve zaten 367 çoğunluğu da bütün partilerin katılımıyla gerçekleştirilecek ve onlar nezdinde yine halkı temsil edebilbecektir. Son olarak altını kalın çizgilerle çizmek istediğim bir husus daha var ki bu kanun yapma usulünden çok daha elzemdir. O da Fetö dediğimiz terör örgütünün ne kadar takiyyeci olduğudur. Bu yüzden bizi -olursa-idam cezasına götüren süreçte soruşturmaların ve yargılamaların titizlikle sonuçlanması gerekmektedir.Temennimiz adaletin keskin kılıcının ihanet edenler üzerinde tecelli etmesidir. 

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.

Misafir

Ni̇da Tandoğan yazdı, 15 kez açıldı, 2 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
10 Haz '16 21:00
" Yaratan Rabbi̇ni̇n Adıyla Oku "

fa7e0a7dee9b1b50f42ea55e7d6867871465563581

Yıl 2014…Bu fotoğraf, Aya Yorgi Kilisesi’nde düzenlenen ayin sonrası Papa Francesco ile Fener Rum Patriği Bartholomeos tarafından verilen birlik mesajı. Ve bu birlik çabaları şüphesiz 2014 yılında başlamadı,elli yıldır süren bir çalışmanın olduğunu haberlerden anlıyoruz. Yazımı detaylandırmadan önce Pelin Çift’e sunduğu “Gündem Ötesi” programı ve hazırladığı kitaplar hasebiyle teşekkürlerimi bildirmek istiyorum. Çünkü uzun zamandır yazı yazmıyordum. Ta ki “Ayasofya’nın Gizli Tarihi” kitabını okuyana kadar. Kitabın sonunda yer alan bu haber,beni tekrar yazı başına geçirmeye yetti. Çünkü her şeyin ötesinde “Müslüman” olmanın sorumluluğu bir çift kelam etmeye değer diye düşündüm. Gelelim beni bu kadar düşündüren mevzuya. Bildiğimiz üzere 1917 yılında Birinci Dünya Savaşı yıllarında yayınlanan Balfeour Deklerasyonu ile Filistin’e Yahudi göçüne izin verildi. İkinci Dünya Savaşı’ndan hemen sonra Birleşmiş Milletler kararıyla İsrail devleti kuruldu. Ve son olarak Sabah Gazetesi’nin 30 Kasım 2014 tarihli arşivinden,yukarıda fotoğrafını paylaştığım ayin sonrası Bartholomeos’un konuşmasından bir alıntı yapmak istiyorum: “Çünkü eğer gelecek için bir anlam ifade etmeyecekse geçmişlerimize sadakatin ne anlamı var? Devraldığımızla övünmenin, eğer bunları bugün ve yarın insanlığın ve dünyanın hayatına geçiremeyeceksek ne faydası var?” İşte bütün bu yazılanlardan maksadım bizlerin Müslüman olarak nereye gittiğimizi,nasıl gittiğimizi ve niçin gittiğimizi bilmememiz.Yahudiler ellerine geçen her fırsatta kutsal kitaplarının emirlerini tek tek yerine getirmekle iştigaller.Hristiyanlar yüzyıllardır birbirlerini aforoz eden kiliselerini birleştirip yekvücut olma gayreti içindeler. Müslüman alemine düşen ise gaflet ve tefrik…Bunu kendimden bilerek söylüyorum.Bir kaç gün öncesinde Kehf suresinde “Zülkarneyn” ile ilgili okuduğum ayetler beni kendime getirdi.Yanıbaşımda bir derya var ve ben o deryadan bir yudum su almaktan acizim. Bize gerçek “insanlığı” öğreten Peygamberimi tanımaktan bihaberim. Ezberlerle,rutinlerle bir hayatı yaşama peşindeyim. Peki o zaman her şey bu kadar güzelse, madem hepimiz her şeyi biliyor ve “Ticari (güya) amaçlı iftar programlarına ne gerek var?” ise neden “İslamafobi”? Neden İslam coğrafyası kan revan...Belki de bugün bizlere düşen Rabbimizin ilk mesajını yeniden yeniden okuyabilmektir: “Yaratan Rabbinin adıyla oku.”. Hayırlı ramazanlar efendim…  

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.

Misafir

Ni̇da Tandoğan yazdı, 13 kez açıldı, 4 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
26 Mar '16 00:00
Who Are You?

25 Eylül 1396 Niğbolu Savaşı...Avrupa'nın dört bir köşesinden toplanan yüz yirmi bin kişilik Haçlı ordusuna karşı mevcudu en fazla yetmiş bin kişi olan Osmanlı ordusunun kazandığı büyük zafer! Zaferin detayları malumunuzdur lakin daha çok muharebe şahidi Hristiyan Dlugosz'un anılarına dikkat çekmek isterim. "Swantos Laus adında Polonyalı bir şövalye de suda idi. Sigismund'un bindiği gemiye çıkmaya çalıştı. Fakat geminin yükü artar diye gemiciler onun ellerini kestiler." Sigismund,yenilgi sonrası arkasına bakmadan kaçan Macar Kralı. (Kayı-1/Ahmet Şimşirgil,sahife 131)

1789 Fransız İhtilali...Milliyetçilik akımı nedeniyle ayaklanmaların her yanı sardığı Fransa'da Kral 16. Louis idam edilip yerine Napolyon Bonapart geçirilir. Bu akımın yayılıp kendi başlarını yakmasından korkan Avrupa Devletleri Avusturya arşidükü Meternik başkanlığında bir kongrede toplanırlar ve "Meternik Sistemi" adı verilen bir politika oluştururlar. Buna göre Avrupa'da çıkan isyanlarda birlikte hareket edilecek ve milliyetçilik ayaklanmaları desteklenmeyecekti. Aynı Avrupa milliyetçilik akımı nedeniyle Osmanlı Devleti'nde çıkan Yunan isyanının en büyük destekçisi oldu.

Bu gün yaşadığımız olayları anlayabilmek adına tartışma programlarına,köşe yazılarına elbette ki ihtiyacımız var ama tarihten aldığım şu örnek iki kesit aslında bütünün özeti. Bu gün Suriyeli mültecilere kapılarını kapatan, yardım etmek için bile şart koşan aslında Swantos Lous'un ellerini kesen zihniyet. Ya da Türkiye'de gerçekleşen her terör olayında üç maymunu oynayıp kendi kalplerinde bomba patlayınca "We are Paris, We are Brussels" diyen Avrupa Medeniyeti. Hadi onlar Mehmet Akif'in deyimiyle "Nerde-gösterdiği vahşetle 'bu: bir Avrupalı'", peki benim aynı bayrağa bakıp duygulandığım gardaşım niye onlardan daha çok Avrupalı. Oryantalizm dedikleri bu olsa gerek! Kendi ülkesinin Doğu Anadolu'da gerçekleştirdiği başarılı operasyonları görmezden gelen, yetinmeyip bunu 'katliam' diye nitelendiren,her terör olayı sonrasında Brüksel'de kurulan çadırı -nedense unutup- yayın yasağı getirdi diye devleti eleştiren bir grup var. Misafir ettiği milyonlarca Suriyeli kardeşimizle tüm dünyaya İnsanlık dersi veren ülkesini bırakıp -hatta mültecilerden şikayet edip- basın özgürlüğünü bahane ederek Avrupa'nın bildirgeden ibaret İnsan Haklarından bahseden tayfayı da unutmamak gerek. Niye bu haldeyiz diye çok soruyorum kendime? Tek bir cevap geliyor aklıma: Tarihte yalnızca 93 yıllık bir geçmişi olduğunu zanneden her şeyi kendisinin değil başkalarının güzel yapacağına inanan bir ruh var içimizde. Halbuki biz Mustafa Kemalle birlikte Türkiye Cumhuriyetiyiz, Fatihle birlikte Osmanlıyız, Alparslan ile Selçukluyuz,Göktürküz,Gazneyiz ve daha nicesiyiz. Bizim biz olabilmemiz için dayatılmış kriterlere ihtiyacımız yok! Dinimiz ,töremiz bize yeter! Aynada sana seni 'sen' olarak göstermeyen oryantalizme değil sadece kendi Tarihimizi anlamaya ihtiyacımız var. Bir vesile ile bu vatan toprağı ve dahi İslam için can vermiş Çanakkale başta bütün şehitlerimizin ruhlarına el-Fatiha derim vesselam.

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.

Misafir

Ni̇da Tandoğan yazdı, 10 kez açıldı, 5 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
18 Şub '16 08:00
Azi̇z Mi̇lleti̇me

Bu gün hangi dünya görüşüne sahip olursa olsun -vatan hainleri müstesna- sosyal medyada herkes haklı. Çünkü dün olduğu gibi bugün de ölenler bizim soydaşımız. Acı hangimizi ayrıştırabilir; Ankara'ya yapılmış hain saldırı Türkiye'nin her köşesinde, her hanede, her gönülde lanetlenirken.

Peki ne oldu? Aslında bu sabah okuduğum bir yazı üzerine bir şeyler karalamak istemiş önce vazgeçmiştim, bu elim olaydan sonra tekrardan yazmak hasıl oldu. Neydi konu Üçüncü Dünya Savaşı... İbrahim Karagül diyorki kabul edelim artık savaşıyoruz. Evet doğru ama bizim savaşımız ne zaman bitti ki? Orta Asya'dan Anadolu'ya oradan Balkanlara ve atalarımın atlarının ulaştığı bütün coğrafyalara adaleti, medeniyeti ve en önemlisi İslâm'ı götürdüğü günden beri hangi savaş bitti ki? Konuyu nereye bağlıyorum değil mi ama zaten mesele de bağlandığı yerden çözülmüyor mu? Bugün isyan ettiğimiz her hadise geçmişte de yok muydu? Haçlı Seferleri neden vardı biz ne için Kurtuluş Savaşı verdik? Evet şimdi kızıyoruz şöyle olsaydı böyle olmazdı diye hayır kardeşim şöyle olsaydı da böyle olurdu. Biz buna Türk'ün mukadderatı diyoruz. Ve yine gelelim Üçüncü Dünya Savaşı'na... Ben buna Üçlü Koalisyon diyorum ve dünyanın gelmiş geçmiş en donanımlı savaşını yaşıyoruz belki de: Siber Savaş, Psikolojik Harp ve Bilek Gücü. Ve diyorum ki üç, beş, yedi kaç koldan gelirse gelsin, Tarih kaç defa tekerrür ederse etsin Yılmayacağız! Sevdası vatan olan bayrak olan, yüreği İslamla coşan ecdadım gibi.

"Bu vatan toprağın kara bağrında

Sıradağlar gibi duranlarındır,

Bir tarih boyunca onun uğrunda

Kendini tarihe verenlerindir."

(Öncelikle Ankara'da ölen vatandaşlarımızın ve dahi bütün şehitlerimizin ruhuna el-Fatiha.)

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.

Misafir

Ni̇da Tandoğan yazdı, 26 kez açıldı, 1 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
11 Şub '16 08:00
Neden Şi̇mdi̇ Deği̇l

Günlerdir kafamda bir sürü konu uçuşuyor.Acaba şu konuyu mu ele alsam yok hayır onu biraz daha araştırmam gerekiyor,hayır bu da olmaz şu ilham bir gelse..Bir anda kalbim hararetle çarpıyor kalemler sayfalar havada uçuşuyor sonra hop ortada güzel bir metin..Ve tabi ki bunlar bir hayal.En sonunda zaten hayatım beklemekle geçiyor bir de ilhamımı beklemeyeyim dedim ve geçtim klavyenin başına.Bu kadar çene yaptığıma göre bir derdim var elbette.Çok değil bir sene evveline kadar bu garip bir üniversite talebesiydi-Nasıl geçti habersiz o güzelim yıllarım diyesi geliyor insanın- ve yine bu saatlerde "Hukuk Metodolojisi" diye bir seçmeli dersi geçme gayreti içerisinde idi.Şimdi hakkını vermek lazım dersin ufkumu açmıştı ve zaten asıl mesele de burdan başlıyor.Her zaman Hukuk Fakültelerinin eğitiminden dem vururuz,nasıl daha iyi olabilir diye işte o gece kendimce bir sistem oluşturmuş ve Tıp Fakültelerinde uygulanan "Üç yıl teori Üç yıl Pratik" eğitiminin Hukuk Fakülteleri için de faydalı olabileceğini düşünmüştüm.Bu fikir eminin bana münhasır değildir ve şu an staj yapıp hayal kırıklığına uğrayan her stajyer avukat biraz bendendir.Velhasılı kelam geçenlerde Adalet Bakanı Bekir Bozdağ Hukuk Fakültelerinim sisteminin değişmesi üzerine -benim hayal ettiğim gibi-bir çalışma içerisinde olduklarını duyurdu.Önceden var olan bir proje mi yoksa yeni mi bilmiyorum ama tek bildiğim şey kafamı duvarlara vurduğumdur.Çünkü hep aynı şeyi yaşıyorum ve neden diyorum neden sesimi birilerine duyurmuyorum neden o adımı atmakta hep geç kalıyorum ve Neden Şimdi Değil!Hadi ben kendimi biliyorum sabahları hep beş dakika daha uyuyayım derken bir saate vurduğum için bu olay geliyor başıma ya sen kardeşim sen neyi bekliyorsun?

Ve tabi ki sözlerimi böyle bitireceğimi zannetmeyin son söz üstadın:

"Yarın elbet bizim,elbet bizimdir!

Gün doğmuş gün batmış,ebet bizimdir."

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.

Misafir