Türkiye Aktivitesi
381 ziyaret
1 online
Dio Pane Libertà
Yazarım, çizemem. Okurum, okutamam. İlgi alanlarım klişelerdir. Edebiyat, Felsefe ve Hukuk. Sonuncusu mecburiyetten biraz da. Bir de inanç çok ilgimi çeker. not: insanı en iyi okuyarak tanırsınız.

Türkiye Puanı

141 puan Mavi Kalem

Derecesi

53 [Toplam 1575 kişi]

Türkiye
Tümü(7)
Pinledikleri(0)
Dio Pane Libertà yazdı, 168 kez açıldı , 3 misafir olmak üzere 4 kişi beğendi , henüz yorum yapılmadı.
30 Oca 17 14:00
Trump ve Yaşananlar Üzerine / Değerler

Lafı uzatmayacağım, sonda söyleyeceklerimi başta söylüyorum. Demokrasi, özgürlükler ve temel değerler herkes için ihtiyaç. Bunu ben söylemiyorum, Rousseau, Montesquieu falan söylüyor ama sen onları da boşver, bizzat yaşananlar gösteriyor bunu bize.

Suriye'de savaş bitmek bilmiyor, 2011 senesinde Suriye halkının temel hak ve özgürlük talepleriyle başlayan süreç biraz küresel güçlerin biraz da ideolojik olarak hareket eden ve özgürlük mücadelesini mezhepçi bir iç savaşa dönüştüren grupların etkisiyle bitmek bilmeyen bir savaşa dönüştü. Bunun sonucunda yüzbinlerce ölü, daha fazla yaralı ve çok daha fazla mülteci.

Şimdi gelelim günümüze, malum Trump cuma günü yayımladığı kararname ile Amerika sınırlarındaki ve gümrük kapılarındaki 'insanları' geri çeviriyor.[1] Burada Trump'ın temsil ettiği değerlere bakalım. 'Cumhuriyetçi, muhafazakar, milli' yaptığına bir bakalım, bu değerlere uyuyor mu? Fazlasıyla. Küreselleşmenin tüm nimetlerinden faydalanarak zengin olan ama küreselleşmeye karşı bir tavır takınarak sınırlarını kapatan, yedi ülkeye ambargo uygulayan bir başkan.

Bu arada bahsetmeden geçemeyeceğim, bunlar yaşanırken Amerikan halkı da havaalanına koşuyor ve Müslümanlara uygulanan yasağı protesto ediyor.

‘Women’s March’ yürüyüşünde olduğu gibi ABD vatandaşları evlerinde hazırladıkları pankartlarla Trump’a ‘mesaj’ gönderdi: ‘Ailemin üzerinden elini çek’, ‘Mülteciler hoş geldiniz’, ‘Ne yasak ne de duvar’ ve ‘Önce Müslümanlar için geldiler ve biz de ‘Bugün değil aşağılık’ cevabını verdik.’ [2]

Bunun üzerine bir aralar çok ünlenen Kanada Başbakanı Truadeau aynen şunları dile getiriyor. "Zulüm, terör ve savaştan kaçanlara kucak açıyoruz. İnancınız ne olursa olsun. Çeşitlilik bizim gücümüzdür. Kanada'ya hoş geldiniz" [3] Şimdi açık açık konuşalım. Burada Kanada başbakanın temsil ettiği değerlere bir göz atalım: "Özgürlük, çoğulculuk, insanlık"

Burada mesele Trump meselesi de değil zaten. Benim amacım ne Trumpı kötülemek, ne de Trumpın politikalarını eleştirmek. Bunu yapan milyonlar var zaten. Bu olay üzerinden bir ilke-değer okuması yapmanın anlamlı olacağını düşünüyorum sadece.

Evet Amerikan yaşam tarzı bize çok uzak, evet oradaki siyasetin bizdeki ile alakası yok ve çok farklı değerler üzerinden yürütülüyor. Ancak bazı şeylerin farkına varmamız gerekiyor. Amerika'da bizzat devlet eliyle Müslümanlara yapılan haksızlığa senelerce nefretle baktığımız Amerikalılar karşı çıkıyor. Ve mağdur edilenleri Kanadalı, aynı zamanda liberal parti başkanı olan birisi ülkesine davet ediyor.

Bonus: Havaalanındaki protestolar:

youtube.com/watch?v=GF9B-9PH4qQ

-

[1] http://aa.com.tr/tr/dunya/trump-gocmen-vizesi-almayi-zorlastiran-baskanlik-kararnamesini-imzaladi/736474

[2] http://www.diken.com.tr/abd-havalimanlarinda-musluman-yasagi-protestosu-ailemin-uzerinden-elini-cek/

[3] http://t24.com.tr/haber/kanada-basbakani-trudeau-savastan-kacanlari-kanadalilar-memnuniyetle-karsilayacaktir,385811

17 Ocak 2017 Salı 20:54 tarihinde yazdı, anasayfaya çıkmadı.
Yükselenim: Dolar

Ülke olarak zor günlerden geçtiğimiz aşikar. Bunu artık sadece muhalifler yahut hükümet taraftarları değil, ülkenin tüm kesimleri biliyor, görüyor. Bir yılı aşkın süredir doğuda PKK'nın kazdığı hendekler, batıda taşeron örgütü TAK'ın patlattığı bombalar, IŞİD'in sınır ötesinde ve şehirlerimizde yaşattıkları... Tüm bunlar yetmezmiş gibi Fethullahçı terörislerin 15 Temmuzdaki kalkışması. Bunların hepsi kendi ideallerinin ve hizmet ettikleri abilerinin çıkarlarını ülkenin çıkarından / insanların hayatından değerli görenlerin icraatleri. Bütün bunlar yetmezmiş gibi bir de son üç ayda yaklaşık 3,00 seviyesinde iken, 3,86 seviyelerini bulan doların önlenemez yükselişi söz konusu. Başlarda Trump'ın seçimleri kazanmasıyla sermayede meydana gelen tedirginlik olarak okunsa da zamanla Türkiye özelinde farklı bir durumun söz konusu olduğu anlaşıldı. Her şeyden evvel çözüm üretebilmek için öncelikle sorunun ne olduğunu tespit etmek gerekliydi.

Sorun ne olabilirdi? Birilerine göre Türkiye bağımsızlık mücadelesi veriyordu ve bütün bu oynanan oyunların sebebi bununla sınırlıydı. Bu iddiaya uzun süre katıldım lakin Türkiye'nin tam da bu süreçte İsrail'e karşı Mavi Marmara davasını vermek, Kırımın işgaline tepkisizlik ve Suriyedeki vekalet savaşlarında Rusya'ya yaklaşma çabaları bağımsızlıktan ziyade bağlılığın yönünü değiştirmek oldu. İsmet Özelin deyimi ile kolera ile veba arasında tercih yapılıyor, bu tercihin sonucu bize malum medya ve sosyal platformlardaki militanları tarafından bağımsızlık mücadelesi olarak yutturuluyor.

Bunlarla birlikte Obama yönetimindeki ABD'nin ve taşeron örgütlerinin Türkiye sevdalısı olduğunu düşünmüyorum. Fakat gerçekten de doları düşürmenin, demokrasiyi güçlendirmenin, hukuku tekrar bağımsız kılmanın yolu 'dış mihraklar' popülizminden mi geçiyor?

Pekala bizler Türkiye olarak parlamenter sistemde de bağımsızlık mücadelesini verebiliriz-böyle bir şey hedefleniyorsa şayet-. Yargıyı bağımsız kılarak yeni FETÖ'lerin önünü kapatabilir, eğitim sistemini sil baştan düzenleyerek bundan bir on sene sonrasının bilim ve sanayi devi haline gelebiliriz. Üstelik bunları yaparken ne dolar yükselir ve benim dertli arkadaşım istediği diz üstü bilgisayarı 100 lira fazla ödeyerek alır, ne de benim canım milletvekilim bacağından ısırılır.

Dio Pane Libertà yazdı, 198 kez açıldı , 2 misafir beğendi , henüz yorum yapılmadı.
16 Oca 17 10:00
Anayasalcılık ve Hayal Kırıklığı

Anayasalcılık; iktidarı sınırlandırmak, temel hak ve özgürlükleri etkin bir şekilde güven altına almaktır. Anayasaların ruhu da bu doğrultuda olmalıdır. Devletin temel işleyişini belirten; yasama yürütme ve yargıyı düzenleyen maddeler, özgürlüklerin ve hakların yer aldığı maddeleri sayıca geçmemeli.

Bu ülke verdiği kurtuluş mücadelesini anayasal düzleme oturtan ve elde ettiği kazanımları ‘hak’ o kazanımları korumayı da ‘sorumluluk’ kabul eden nadir ülkelerden.

Amerikan anayasası, dünyaca en fazla örnek alınan anayasadır şüphesiz. We the people of the United States.. ile başlar, özetle bütün insanların eşit yaratıldığını ve bu sebeple Tanrı tarafından kendilerine vazgeçilemez bazı haklar verildiğini söyler Amerikan bağımsızlık bildirisi.

Başkanlık sisteminin olabildiğince teorisine yakın uygulandığı Amerika’da durum böyleyken Federal Alman Cumhuriyeti Anayasası bize Almanların kendi kaderini tayin haklarını serbestçe kullanarak bu anayasayı yaptıklarını bildiriyor.

İlk 20 maddesinde yalnızca belirli meseleler üzerinde duruluyor, bunlar kısaca insanın onur ve haysiyeti, yaşam hakkı, kişi özgürlüğü, yasa önünde eşitlik, din ve vicdan özgürlüğü, düşünce ve basın özgürlüğü, sanat ve bilim özgürlüğü, toplanma özgürlüğü ve benzeri temel, insan olmakla kazanılan haklar.

Bu verdiğimiz iki örnek de anayasalcılığın tanımına uygun düşmekte. Bizim anayasalarımıza baktığımız zaman kişinin haklarını en fazla koruyan ve özgürlüklerden bahseden anayasanın 61 anayasası olduğunu görüyoruz. O anayasadan önceki süreci düşündüğümüzde işin içinden çıkmak zorlaşıyor.

Fazla uzatmanın anlamı yok. Ülkemiz anayasasında ormanlarla ilgili meseleler bile düzenlenirken kişinin yalnızca kişi olarak kazandığı haklar, özgürlükler hep ikinci plana itilmiştir. Yıllar sonra gelecek olan bir anayasa değişikliği teklifi ise bu belirtilen anayasalcılıktan epey uzakta, yine devletin işleyişi hakkında olacaktır.

Bu değişiklikler; temel hak ve özgürlükleri güvence altına alacak ya da iktidarı sınırlandıracak mı meselesine üzerine konuşmadan önce bu hayal kırıklığını yaşamak gerek. Onu zaten herkes konuşuyor…

Dio Pane Libertà yazdı, 181 kez açıldı , 3 misafir olmak üzere 4 kişi beğendi , henüz yorum yapılmadı.
15 Oca 17 02:00
Aydınlanma ve Sağlıklı Kuşkuculuk-Bölüm 1

Immanuel Kant’a göre Aydınlanma “insanın kendi suçu ile düşmüş olduğu bir ergin olmama durumundan kurtulmasıdır.” Doğu toplumlarının düştüğü ergin olmama durumu bizzat biz doğulular tarafından fark edileli epey oluyor. Fark edilemeyen yahut farkına varmaya çekindiğimiz bahis; bu ergin olmama durumuna kendi suçumuz ile düşüp / düşmeyişimizdir.

Kant bunu; ergin olmama durumunu tembelliğe ve korkaklığa bağlıyor. Korkmak. Hakikatten mi korkuyoruz, yoksa yanılgımızın yüzümüze vurulmasından mı? Hakikat yüzyıllar boyu Doğu toplumundaydı. Bu yüzden ikinci görüşü ilk görüşe tercih ederim.

Türkiye ekseninde baktığımız zaman da ‘yanılgı’ ve ‘yanılmak’ kavramları üzerinde durmamız gerektiği anlaşılıyor. Ekonomik / politik / ideolojik pek çok yanılgının ve hakikatten sapmanın farkına varmamız gerekiyor. Eleştirel / kritik düşünen bir yaklaşımla gündelik politik dilden ve siyasi çıkmazlardan sıyrılmalı, önce yanıldığımızın ve ‘hüsrana uğradığımızın’ farkına varmalıyız.

Tembellik ve korkaklıktan ziyade gurur ve fanatizm sebebiyle düştüğümüz bu ergin olmama durumundan bir an önce çıkmamızın zamanı geldi. Sarık yerine fes gelince fese düşman olan, fes yerine şapka gelince fesi sahiplenen atalarımızın aksine gündelik tavırlardan ziyade geçmişten ‘epistemeyi’ bulup günümüze taşımalı, günümüzdeki ‘doxayı’ ise geleceğe aktarmalıyız.

Bir bilinç inşasında aktif rol almalı, fanatizmin yerine sağlıklı kuşkuculuğu esas kılmalıyız.

Dio Pane Libertà yazdı, 185 kez açıldı , 2 misafir olmak üzere 3 kişi beğendi , 1 yorum yapıldı.
20 Kas 16 06:00
Dilime Gelen Her Ne İse Söyledim

•Charles Lynch, Amerikan Bağımsızlık Savaşı esnasında başkanı olduğu düzmece mahkeme ile verdiği hukuksuz kararlar sebebiyle soyadını insanlığa miras bırakmış. Biz insanoğlu ne devrimler, ihtilaller, buhranlar, dünya savaşları görmüşüz ve akıllanmak bir yana; bıraktığı yerden devralmışız vazifeyi. Lynch etmeye bayılıyoruz çünkü düzmece mahkemelerimizde kararı zihnimiz değil, hislerimiz veriyor.

•Hislerimiz, kimi zaman bir televizyon dizisiyle, kimi zaman bir destanla harekete geçiyor. Ya kazanırsın, ya kaybedersin bu dünyada. Ya ölürsün, ya da öldürür. Üçüncü yol olmaz masallarda, destanlarda, palavralarda. Önce seni kahraman olduğuna inandırırlar, sonra da senden kahramanlık öyküleri beklerler. Anlat ki, yazalım; anlat ki yayınlayalım.

•Medya hiçbir zaman zayıflığa gelemez. Basım-Yayın'ın vicdanı olmaz, sahibi olur. Önce emir alırsın, ötekileştirirsin, lynch edersin; sonra bir iki satır tekzip ve durma sıradaki gelsin. Bu dünya acımasız, bağımsızlık yalnızca bir savaş adı, müstakilse gayrimenkul külliyatından.

•Muktedirin meşruiyetini ne aldığı halk desteği belirler, ne de dalkavukları. Tıpkı haksızlığın da haksızlık olup olmayışını belirleyecek kriter gibi. Bunu belirleyecek olan özne değil, nesne; süje değil, objedir. Zalim geçici, zulüm kaimdir.

•Özgürlük karanlıktır. Tüm şov bittiğinde, ışıklar sönecek ve geriye yalnızca karanlığın kalacak. Unutma, senin karanlığın, ışığı açma özgürlüğündür.

Dio Pane Libertà yazdı, 204 kez açıldı , 7 misafir olmak üzere 9 kişi beğendi , 1 yorum yapıldı.
21 Eki 16 06:00
Fekku Ragabe-Kölelere Özgürlük!

Kur’anın bize anlattığı ilk kıssa Kalem suresinde geçen bahçe sahipleri kıssasıdır. Bu kıssada “bahçe sahipleri” bahçelerinde yetişen ürünleri toplamak ve bunları yoksullarla paylaşmamak gayesiyle erkenden yola çıkıyorlar fakat Allah’ın bir afetle ürünleri kullanılamayacak hale getirdiğini görüp, bunun üzerine gerçekten biz haddi aşan kimselerdik diyerek Rablerinden bağışlanma diliyorlar.

Allah, bize bahçe sahiplerinden bahsediyor. Egemenlerden, kodamanlardan, zenginlerden bahsediyor. Kazandığını yoksullarla paylaşmayan, yetimlerin başını okşamayan, gariplerin ellerinden tutmayan, aşağı yukarı yetmiş senelik yaşamında daha fazla kazanmayı ve kazandıklarını nefsi uğruna harcamayı görev bilmişlerden bahsediyor.

Bahçe, gördüğümüz ve görebileceğimiz her şey. Biz mülkün Allah’a ait olduğuna inananlar biliyoruz ki doğada gördüklerimiz, adil bir düzen içerisinde hepimize yetecektir. Bizler bahçenin yaşadığımız dünya olduğunu bilen ve bu dünyayı bir emanet olarak görenler olarak bu bahçede bizim de hakkımız var diyoruz.

Üzerinde ter döktüğümüz, emek verdiğimiz bu dünyadaki nimetlerde bizim de hakkımız var demek için savaşıyoruz. Bizler kıssada geçen ve egemenlerin keyfini kaçıran geniş halk kitleleriyiz. Onların gözünde bir hiç olsak da Allah’ın gözünde bizler hak sahipleriyiz.

Her özgür insan köleleştiğini fark ettiği anda öncelikle kendisini köleleştiren neymiş onu bir görmeli. Fakat zincirlerimize o derece alıştık ki ne zaman köleleştiğimizi dahi bilmiyoruz, üstelik zihnimizi uyuşturan modernitenin “kitle imha araçları” bunu farkına varmamıza engel oluyor.

Bu düzene hizmet ediyoruz ucundan kıyısından. Bize yaşamak için çalış diyenler çalışmak için yaşadıklarını fark edemiyorlar. Hayatında bir film izlememiş, bir türkü söylememiş, bir kitap okumamış adamlar kazandıkları paralarla övünüyor, başarıya hizmet ediyorlar.

İzlediğimiz televizyon programları, takip ettiğimiz diziler bizi uyuşturuyor. Dünyada olup bitenlerden yalnızca bize izin verildiği ölçüde haberdar oluyoruz. Uzun süredir ölen insanları kimliklerine göre tanımladık, bir süredir de sayılarına göre üzülüp üzülmeyeceğimize karar verir olduk.

Kredi kartlarımızın limitleri ölçüsünde yaşıyoruz. Ayakları çıplak garipler için yalnızca dua ediyoruz. Üzerinde bir hırka ile vefat eden peygamberin yolundan gittiğimizi iddia ediyor, kadınların yüzlerce lira harcayarak kendilerini köle pazarındaki esirler gibi beğendirmeye çalıştığı programları seyrediyoruz.

Küresel sermayenin ve medya patronlarının bizlere biçtiği değer bundan ibaret. Sen vücudunu para için satanlara fahişe derken, podyumlarda kendini pazarlıyorsun, televizyonlarda puan alıyorsun. Üstelik bunu güzellik ve estetik adı altında yapıyor ve bize izlettiriyorsun. Söylesene neden yapıyorsun bunu?

Gelin, bu iğrenç kültürden ve bu kültürün iktidarından kurtulalım. Bizi bu iğrençliğe mahkum etmek isteyen ne kadar siyasetçi, gazeteci, televizyoncu, kanaat önderi, üst akıl varsa hepsinden uzaklaşalım ve günün birinde öleceğimizi aklımızdan bir an olsun çıkarmayalım. Öleceğiz ve geriye yalnızca ürettiklerimiz kalacak. Tükenmemek için üretmeli ve kandırılmamak için sorgulamalı.

12. O sarp yokuş nedir bilir misin?

13. Köle azat etmek, / (Fekku Ragabe)

14. Veya açlık gününde yemek yedirmektir,

15. Yakınlığı olan bir yetime.

16. Veya hiçbir şeyi olmayan yoksula.

17. Sonra iman edenlerden, birbirlerine sabrı tavsiye edenlerden ve birbirlerine acımayı öğütleyenlerden olmaktır.

Zulmedenler nasıl bir devrimle devrileceklerini yakında görecekler. (Şuara227)

Biz ezilenleri yeryüzünde önderler kılmak istiyoruz. (Kasas 5)

Lehul Mülk / Mülk Allah’ındır.

21 Eki 19:14

Kaleminize sağlık...

Dio Pane Libertà yazdı, 261 kez açıldı , 3 misafir beğendi , 1 yorum yapıldı.
19 Eki 16 14:00
Kim Kaldı Eski İslamcılardan?

İslamcılık bir tepkidir.

Herkesin ağzında bir islamcılıktır gidiyor ama sahi nedir bu islamcılık? Kimlerdir ilk islamcılar diyebilirsiniz. Bir süre düşününce daha önce bu konuda hakkında bilgi sahibi olmadığımı, yüzeysel olarak duyduklarımla yetindiğimi fark ettim. Ha bu arada sanmayın ki şu anda çok şey biliyorum. Aksine henüz araştırmaya başlayalı birkaç hafta oldu ancak dayanamadım ve bir meseleye dikkat çekmek istedim.

Öncelikle sizi belki sıkacak olan birkaç bilgi vermeyi ve sonrasında asıl söylemek istediğimi söylemeyi düşünüyorum. Bu soru formatında olsa da esasen cevabını kendi adıma verdiğim için bu yazıyı kaleme alıyorum. Bu düşünce zihnimi öylesine meşgul ediyor ki bunları yazmak artık benim için bir zorunluluk oldu. Samimi bir havada geçecek olan yazıda ilmi bir şeyler aramamakta fayda var.

İslamcılık dediğimizde akla hangi isimler gelir? Şahsen benim aklıma ilk olarak klasik bir kaç isim geliyor. Cemaleddin Afgani, Reşid Rıza ve Muhammed Abduh. Onları islamcılığın fikir babaları yapan yalnızca yaşadıkları dönem miydi? Bunun etkisi gözardı edilemez elbette. Zira Fransız devrimi olmuş etkileri tüm dünyayı kasıp kavuruyor, sanayi devrimi desen İngiltere sınırlarını çoktan aşmış ve işçiler patronlarına karşı örgütlenme yarışına girmiş. Bilginin çoğalması, kitapların, mecmuaların basımı ve iletişimin gelişimiyle beraber dünyanın bir ucundan öbür ucuna ulaşım bir hayli kısalmış. Küreselleşme yahut globalleşme hangisini kullanıyorsanız iliklerimize kadar hissedilir olmuş. Bu dönemde Asya ve Afrika toprakları başta olmak üzere ümmet coğrafyası Fransızların, İngilizlerin ve türevlerinin postalları altında ezilirken, Müslümanlar kimliklerini kaybetmemek için çıkıp bütün bunlara itiraz ediyor ya. İşte o itirazın adıdır İslamcılık.

Cemalettin Afgani Muhammed Abduh Reşid Rıza.

Bu yönüyle islamcılık ve islam, aralarındaki yüzyıllara rağmen benzer süreçlerden geçmiştir. İslam da tıpkı islamcılık gibi bir tepkidir, bir itirazdır. Yakıp yıkmaya, kız çocuklarını gömmeye, cehalete, faize, mal mülk biriktirme yarışına, koltuk sevdasına, fitneye ve fesada. Bütün bunlara bir itiraz İslam. Haliyle İslamcıların da sürmekte olan düzene sessiz kalmaları beklenemezdi.

Peki ama bu İslamcıların derdi tam olarak ne? Kısaca bahsedelim.

Cemaleddin Afgani

Dileyenler hayatı hakkında detaylı bilgiyi çeşitli yayınlardan elde edebilir. Biz onun hayatıyla ilgili anektodlara ve görüşlerine yer vererek üzerinde kısaca durmayı düşünüyoruz. İlk olarak ilgimi çeken hayatının bir kesiminde İstanbul’a da gelmiş olan Afgani, önce Türkçe öğrenmiş ardından burada çeşitli dersler, konferanslar vermiştir.

Fakat birçokları gibi o da tepkilerden nasibini alarak İstanbul’u terk etmek zorunda kalmıştır. Onun din adamları tarafından tepkiyle karşılanan konuşmasından kısa bir kesit paylaşmak istiyorum.

Nübüvvet ilahi bir hediyedir ki, bu nimete çalışmakla ulaşılamaz. Cenâb-ı Hak kulları arasından kimi isterse ona verir bu nimeti (En’am Suresi, 124). Hikmet işi düşünmeyle, fikir ve düşünce gelişmesiyle, malumat zenginliğiyle elde edilir. Bir de nübüvvet hükümleri iğrenç batılın hücumundan uzak olan ilâhî ilim üzerine oturmuştur ki, insanoğlu ona inanmakla mükelleftir. Hikmet sahiplerinin ileri sürdüğü fikirlere gelince, bunlar ilâhî hükümlere uydukça kabule şayandır, hepsini kabul etmek mecburiyeti yoktur. Akla uygun olmayanlar reddedilir.

Tepkilerin ardından 1871’de Kahire’ye gitmek zorunda kalan Afgani, Muhammed Abduh ile ortak çalışmalarda bulundu. Bununla birlikte Mısır’da mason localarıyla ilişki içerisinde olan Afgani zaman zaman siyasi ve sosyal çıkarları uğruna bu localara -işbirliği yapmak için- kaydolsa da daha sonra Mısır Locasını ziyaret için gelen İngiltere Veliahtı Mısır’dayken bir hutbe okuyarak masonluğu kınadı ve istifa etti.

Hayatı boyunca Afganistan, İstanbul, Mısır, Hindistan, Fransa, İran, Rusya ve Londra gibi önemli bölgelerde bulunan Afgani İstanbul’da vefat eder. Ne yalan söyleyeyim bir insan yaşayacaksa böyle yaşamalı. Hayaller/hayatlar hakikaten.

Sıradaki isim: Muhammed Abduh

Muhammed Abduh, Afgani ile tanışarak birlikte hareket etmiş ve görüşlerinden etkilenmiştir. El-Ezher’de ciddi başarılar da elde eden Abduh Türkiye toprakları dışında çıkan ilk Türkçe gazete olan Vaka-i Mısriyye’de editörlük yapmış ve Afgani ile birlikte Urvat’ül Vüska’yı çıkarmıştır. Daha ziyade mutezile’ye yakın görüşleri olan Abduh’un tüm görüşlerini, fikirlerini kabul etmediğimi de buradan belirtmek isterim. Asıl Reşid Rıza’yı görün siz, bu üçlüden en çok onu severim zira.

Reşid Rıza, Suriye’de doğup Mısır da vefat etmiş ve Abduh’un sıkı takipçilerinden olmuştur. Kendisi hakkında yapılan en güzel yorumun “yer yer reformist, yer yer radikal” olduğunu düşünüyorum. Batılı sömürgeye karşı mücadelesinin yanında eleştirel düşüncenin ilerlemesi için de uğraş vermiştir.

Dinin bidatlardan ve Batı etkilerinden arındırılması gerektiğini belirtse de içtihadlar yolu ile çağdaş gerçekliklere uygun olduğunu savundu. Sufîleri ve tarikatları eleştirdi. Ulemanın düşünmekten ve sorgulamaktan uzak olduğunu belirttiği kör taklitçiliğinin bilim ve teknolojide geri kalınmasının nedeni olduğunu öne sürdü.

Tabii ben buraya bütün görüşlerini almıyorum, alamam da. Bunun ilmi bir makale olmadığını da başta söylemiştim, esasen amacım bir noktaya dikkat çekmekti. İslamcılığın fikir babası sayılacak üç isim saydık ve açıkça gördük ki üçü de dönemin din adamları tarafından eleştirilmiş, tekfir edilmiş. Şimdi soruyorum size, o İslamcılardan günümüzde kim kaldı?

İktidar hırsı için darbe teşebbüsünde bulunarak sivilleri öldüren caniler mi?

Din tüccarlığı yapıp terlik ve kefen satmaya çalışanlar mı?

Hocalarının kitaplarını, Allah’ın kitabından fazla okuyanlar mı?

Yoksa yalnızca Allah’ın kitabını yüceltmek adına ömrünü feda etmiş, devrimci peygamberin devrimci ilkeleri uğrunda mücadele veren; mal mülk, makam, koltuk peşinde değil, Allah rızası peşinde olanlar mı?