Türkiye Aktivitesi
751 ziyaret
1 online
Ömer Furkan Parmak
Hakkında henüz bir şey yazmadı.

Türkiye Puanı

51 puan Koyu Mavi Kalem

Derecesi

120 [Toplam 1623 kişi]

Türkiye
Tümü(2)
Pinledikleri(0)
Ömer Furkan Parmak yazdı, 8 misafir olmak üzere 10 kişi beğendi, 4 yorum yapıldı.
11 Kas 15 13:00
Ben Köyümü Özledim…

Köy, terim olarak nüfusu iki binin altındaki yer manasında kullanılmaktadır. Kavram olarak ise pek çok çağrışım yapmaktadır. Büyük şehirlerde yaşayan insanların çoğunluğunun birer köyü vardır aslında. Ülkemizde kütük olarak gerçek manada şehirli insan sayısı oldukça azdır. Bunun sebebi ise Anadolu’nun Sanayi Devrimi’nden iki yüz yıl sonra bile tam manada şehirleşememesidir. Aslında bu bir dezavantaj değildir. Köyler pek çok insanın çocukluğunun geçtiği, bazı insanların ise müsait oldukları zaman -çoğunlukla yaz mevsiminde- şehrin gürültüsünden, kargaşasından kaçıp kafa dinlemek için sığındıkları yerlerdir. Daha sayısız nedenden ötürü köylerin Anadolu insanının kalbindeki yeri çok başkadır.

Şehirlerdeki yapaylıktan, betondan, asfalttan bunalan insanlar biraz olsun nefes alabilmek, köylerin insanı capcanlı hale getiren doğal atmosferinde yorulan ruhlarını dinlendirebilmek için birkaç günlüğüne de olsa, bu sıcak, samimi mekânlara -tabir yerindeyse- kaçmaktadırlar. Köyün insanı da kendisi gibi sıcacıktır. Toprak kokan nasırlı elleri, on yılların hayat tecrübesini anlatmaktadır anlayana. Köyün ihtiyarlarının kırışmış yüz hatlarının ardındaki gülümseyen yüzleri ise her türlü zorluğa, sıkıntıya rağmen mutlu olmayı öğretir insana. İnsan bir hayat okulunda nasıl yoğrulur, hayat ona her şeyi nasıl öğretir, işte bu samimi insanlar bilir bu soruların cevabını. Onlar, gelen misafirlerini dinlemeye heveslidirler, ama asıl kaynak onlardır. Asıl soruların cevabı onlardadır. Onlar öyle bir formül verir ki hiçbir zorluk karşısında yılmamayı öğrenir insan.

Bu sıcak insanlar muhataplarını her zaman hoşgörüyle karşılarlar. Toprakla sürekli uğraştıklarından olsa gerek, topraktan yaratılan insanın yine oraya döneceğini unutmazlar. Ölümün olduğu şu hayatta hiçbir şeyin kalp kırmaya değmeyeceğini bilirler. Bu yüzden yüzlerinde hep bir tebessüm vardır. Söz gelimi, bir babaannenin vazosu kırıldığında üzülmez, torunu kendisi için öyle değerlidir ki o, torununu kırmaya cesaret edemez. Torunu bir vazoyu değil bin vazoyu kırsa da sesini çıkarmaz. Çünkü o, torunundan aylarca uzak kalarak onun hasretini çekmiş ve onun değerini gerçek manada anlamıştır. Şehirde yaşayan insan ise o babaanne kadar iyi anlayamaz sevmenin kıymetini. Şehirde ihtiyacı olan her şeyi vardır. Hayat telaşesi bahanesiyle ne köyünü hatırlar, ne anasını ne de babasını özler. Hâlbuki köyün kargaşadan uzak, sıcak ortamında öylesine özlenir ki çocuklar ve torunlar… Telaşe bahanesine sığınıp da sevdiklerini unutmaz köydekiler. Parayla satın alınabilecek herhangi bir şeyi sevdiklerinin önüne koymazlar.

Özellikle yaz geldiğinde köy, misafirlerini için süslenmeye başlar âdeta. Sevgiyle kucaklar misafirlerini ve onları memnun etmek için elinden geleni yapar. Yaza denk getirilir düğünler rengârenk olsunlar diye, şehirlerden çocuklarımız da gelsin diye bekler anneler. Herkes toplanınca vurulur davullar, çalınır zurnalar. Köyün yiğitleri oynarken ortada, küçücük çocuklar şeker peşinde koşarlar. Tüm köy davetlidir bu düğünlere. Hizmette kusur, ikramda eksik olmasın diye dört döner etrafta düğün sahipleri. Yemekler yenir, oyunlar oynanır ve sıra gelini almaya gelir. İşte yine burada köyün doğal ve samimi ortamı kendini bir kez daha ortaya çıkarır ve gelin ata bindirilip öyle alınır. Orta Asya bozkırlarında yüzyıllarca at koşturan atalarını unutmadığını da gösterir böylece Anadolu insanı.

Yaz mevsimleri birer şenlik havasında geçtikten sonra yavaş yavaş sonbahar yaklaşırken köy için de çok sevdiği misafirleriyle ayrılık vakti yaklaşır. Bir sonraki seneye kadar sürecek olan bu hasret köyü de köy sakinlerini de mahzunlaştırır ve yüzlerdeki tebessümün arkasında gizli bir hüzün oluşur. Sevdiklerini bir gün bile unutmayacak olan köylüler, onları uğurlarken arkalarından birer tas su dökerler, su gibi çabuk dönsünler, akıp geri gelsinler diye. Bu gidiş onlar için bir ayrılık da sayılmaz çünkü onlar sevdiklerini her zaman kalplerinde taşırlar. Şehre giden sevdikleri mi..? Keşke onlar da geride kalanlar kadar vefalı olsalar…

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Ömer Furkan Parmak yazdı, 2 misafir olmak üzere 4 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
8 Kas 15 21:00
Bilinmeyen Adaya Yolculuk

Bilinmezler bilinene dek, bilinmez oldukları bilinemez. Bu sebepten olsa gerek, pek çok insan bilinmezleri farkında olarak ya da olmayarak inkâr eder. Bilinmez olan kimi zaman bir kavramdır, kimi zaman bir duygudur, kimi zaman bir olaydır. Bazen insan insanı bilemez, bazen de insan insanlığını bile bilemez. Bilmemek, bilmediğinin farkında olmamak kadar kötü değildir. Çünkü bilmediğini bilen en azından bilmesi gereken temel şeyi biliyordur. Bilmediğini dahi bilmeyen ise öğrenmenin yolunu daha işin başından kapatmıştır. Peki, bilmediğini bilmeyen insan neden ısrar eder bilmemekte?

İnsanın pek çok hatasında rol oynayan ön yargı bu problemde de ana etkendir. Kimileri tek doğrunun kendi bildikleri olduğunu iddia eder. Kimileri sahip oldukları bilginin yeterli olduğunu düşünür, daha fazlasını bilmek istemez. Kimileri de hayatında en ufak değişikliklere bile karşı olduğu için yeni şeyler öğrenmenin hayat düzenini bozacağını düşünür. Ve korkar insan. “Tek doğru budur.” dediği durumlarda yalancı çıkmaktan, yeterli bilgiye sahip olduğunu düşündüğü durumlarda aslında daha öğrenecek çok şeyi olduğunu öğrenmekten, hayatında değişiklik yapılmasından ve bu değişikliğe uyum sağlayamamaktan korkar. Görüldüğü gibi insan bilmediğinden korkar. Bilmediğinin kendisini küçük düşürmesini istemez. Bugüne kadar yanlış bildikleriyle yanlış yaşamış olmaktan ve bunu itiraf etmekten korkar. Bilmediğini itiraf etmedikçe, öğrenmek için ilk adımı atmadıkça korkmaya ve ön yargıyla yaşamaya da devam edecektir.

Tüm insanlar böyle değildir tabii. Hiçbir meselede insanlar üzerinden genelleme yapmak doğru olmayacağı gibi bu meselede de doğru olmaz. Bir de bilmediğiyle yüzleşenler vardır. Korkusuzca “Bilmemek ayıp değil ki!” diye haykıranlar, bilmediklerinin üzerine koşarcasına gidenler vardır. “Her şeyi bilmem hiçbir zaman mümkün olmayacak ama yeni bir şey öğrendiğimde bir önceki durumuma göre daha çok şey biliyor olacağım.” diye düşünüp bilginin hazzına ulaşanlar vardır. Elindekiyle asla yetinmeyip “Daha yok mu?” diye yaşayanlar vardır. İşte bilmemek, bilmediğinden korkup ona ön yargıyla yaklaşmayı değil, bu insanların yaptığı gibi öğrenmek için koşturmayı gerektirir. İnsanlık ancak bu yolla ilerlemiştir. Bundan sonra da ancak bu yolla ilerleyecektir. Teknolojinin, hayat kolaylığının geometrik biçimde arttığı günümüze gelmemizde “Bilmenin sonu yoktur.” diye düşünen insanlar rol oynamıştır. Günümüzde de pek çok sıkıntı mevcuttur elbette. Ama bu durumda, yine problemleri görmezden gelenler değil, bu problemlerin sebeplerini ve kurtuluş yollarını araştıranlar, bir diğer ifadeyle öğrenmeye çalışanlar, bilmemezlikten gelmeyenler, bilmedikleri sıkıntılardan korkup kaçmayanlar bu sorunları aşmamıza vesile olacaktır. Söz gelimi, cep telefonunun kanser yapma ihtimali olduğunu yok sayanlar bir yere varamayacaktır. Buna karşın, bu hipotezi araştıranlar, doğruluğunu öğrenmeye çalışanlar insanlığa kıymetli bir bilgi kazandıracaklardır. Yani, bilim yaparken dahi bilmediklerinin çokluğunun farkında olan insanlar, öğrenme isteklerini devam ettirdikleri müddetçe insanlık ilerlemeye devam edecektir.

Aslında bilmekten daha önemlisi bildiğini uygulamaktır. Bilmediğinden kaçmayan insan, bilinmezleri bilinir yapma yolunda ilk adımı atmıştır. Fakat bilinmezlerin bilinmeye başlamasının insanlık açısından bir değer ifade edebilmesi için hayata geçirilmesi en temel şartlardandır. Yine kanser örneğini verecek olursak, cep telefonunun kanser riskini artırdığı öğrenilirse, telefon kullanımının bu keşfi yapanlar arasında azalması gerekir. Yine çok göz önünde olan bir meseleyi misal olarak verirsek, sigara içmenin devlet eliyle zararlı olduğu duyurulmaya çalışılırken, sigara paketinin üzerinde bile zararlı olduğu yazarken hâlâ çok yüksek oranda sigara içiliyor olması bu bilginin pratik hayata uygulanmasında sıkıntı olduğunu göstermektedir. Hâlbuki insanların yarısı bile kendisinden mesul olduğunu düşünse ve bildiğini uygulasa bu gibi zararlı alışkanlıkların yaygınlığı da azalacaktır. Bırakmak isteyip de kendinde güç bulamayanlar, toplumdaki bildiğini uygulama akımından güç alacaklardır. Sonuç olarak, bilinen uygulanmazsa yapılan yanlışlar devam eder, toplumda iyi yönde ilerleme zorlaşır.

İnsanlık yolunda ilerleme olması için öncelikle bilinmeyenlerin bilinmediği kabul edilmelidir. Sonrasında bu bilinmeyenleri öğrenme yolunda çaba sarf edilmeli ve korkup ön yargıyla yaklaşılmamalıdır. Peki, öğrenmek işin son noktası mıdır? Hayır, henüz işimiz bitmedi. Öğrendikten sonra hayata aktarılmayan bilgi bir kıymet ifade etmez. Kitaplarla yüklü bir merkep için kitaplar sadece merkebin hayatını zorlaştıran yüklerdir. Aynen bunun gibi, bildiklerini uygulamayan insan da bu bilgilerin kendisine yük olduğunu hisseder. İnsanı merkepten ayıracak olan şey, bildiklerini yani tabir yerindeyse taşıdığı yüklerini hayatına uygulaması olacaktır. Bundan sonra da insan hâl diliyle çevresine örnek olmalı ve doğru bildiklerini de anlatmaktan çekinmemelidir. Bilinmezler bilindikçe, bilinenler pratiğe döküldükçe, doğru bilinenler paylaşıldıkça insanlık ilerleyecektir, bu yolda bilinçli insanların sayısının artması yine insanlığın yararına olacaktır.

---

Yazının ilham kaynağı Jose Saramago-Bilinmeyen Adanın Öyküsü kitabıdır.

Resim:link

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.