İyi Yazarlar
İyi Okurlar
Ankara
Bartın
İstanbul

Ömer Poyraz

İstanbul

İstanbul
İstanbul
İstanbul

Bulut Sever

İstanbul

İstanbul
İstanbul
İstanbul
İstanbul

Aa

İstanbul

İstanbul
İstanbul
İstanbul
İstanbul
Kırıkkale
Erzurum
İstanbul

Ali̇ Turan

İstanbul

İstanbul
Erzincan
Sakarya
Ankara
Yozgat
İstanbul

Ahmet Demi̇r

İstanbul

İstanbul
İstanbul
İstanbul
Ankara
Mesut Toprak yazdı, 548 kez açıldı, 8 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
29 Şub '16 00:00
Fatih Altaylı'nın 28 Şubattaki Çılgın Vatandaşlık Görevi

Popülizm denen şeyin ne menem bir şey olduğunu görmek için ‘28 Şubat’ gibi olaylar bildiğin turnusol görevi görüyor. Altaylısından altaysızına, jölelisinden jölesizine kimin ne çapta insanlar olduğunu görebiliyoruz, tabi ki benim gibi yaşı yetenler için. Yaşı yetmeyenler için de arşivler bizleri bekliyor. Ancak toplum olarak -en azından benim tanıdığım kısmı ile- pek arşivlere bakmaya düşkün değiliz. Ben yine de o günleri hatırlamayanlara -ama özellikle daha çok o günkü davranışlarını unutturmaya çalışanların hakkında- biraz bilgi vermek niyetindeyim. Umarım başarılı olurum.

Malum, 28 Şubat dönemi, ‘gerici’ler pıtırak dikeni gibi her köşe başından çıkıyorlardı. Memlekette ‘kamusal alan’ kavramı iyice laçkalaşmıştı. Bu ‘kamusal alan’ denen şey nerede başlayıp nerede bitiyordu? Memleketin en önemli sorunu buydu. Başörtülü bir kadın veya sakallı bir adam elektrik faturasını yatırmak için kurumun herhangi bir şubesine rahatça girip çıkması bu ‘kamusal alan’ın ihlali sayılmalı mıydı? Peki, bu insanlar buralara giremeyince faturalarını ödeyemeyecek ve elektrikleri kesilecekti, dolayısıyla elektriği açtırmak için kurumun bir başka şubesine nasıl girecekti? İşte böyle meseleler memleketin en hayati meseleleriydi.

İşte bu ‘gerici’lere artık dur demenin zamanı gelmişti. Çünkü bunlar o kadar çoğalmışlardı ki, hayatın her alanında değişimler meydana geliyordu. Örneğin, son yıllarda ‘Hac’ bu ‘gerici’ler yüzünden sürekli ‘Kurban Bayramı’na denk geliyordu. Yine bu ‘gerici’ler yüzünden ‘Cuma Namazı’ sadece Cuma gününe hapsedilmişti. Eskiden ne güzel istediğin gün kılabiliyordun. ‘Çağdaşlaşma’ ve ‘Batılılaşma’ büyük tehlike altındaydı. Birinci suçlusu başörtüsüydü. Memleket uzay çağına ulaşmasına başörtüsü sürekli engel oluyordu. Artık buna bir son verilmeliydi. İnsanların kılık ve kıyafetleri sürekli kontrol altında tutulmalıydı.

Bu denetimlerin icra edilmesinde medyaya çok büyük bir görev düşüyordu. Başta Fatih Altaylı olmak üzere Hürriyet ve şürekâsı işte bu süreçte çok zorlu -neredeyse hepimizi ağlatacak kadar- ve çılgın bir vatandaşlık görevini üzerlerine aldılar. Tüm iyi niyetleriyle(!) çılgın bir vatandaşlık görevi icra ettiler.

Aslında bu görev, Hürriyetin hiç de yabancısı olduğu bir görev değildi. 25 Ağustos 1960’ta çıkan nüshasında -yani Fatih Altaylı (Doğum Tarihi: 1963) portakalda vitaminken- ‘Çarşafla Mücadele’nin üçüncü haftasının başladığını büyük puntolarla duyuruyordu. Bunun için o gün en çok çalışan Mustafa Kemal Derneği’ydi. Hatta Ülker Aslan isimli bir kadın çarşafını çıkarıp atmış ve kendisine Olgunlaşma Enstitüsünün Türk İşleri Atölyesi Şefi Semiha Başbuğ tarafından bir manto hediye edilmişti. Muhtemelen o sıralar 12 yaşında olan Nur Serter’in (Doğum Tarihi: 1948) o müthiş ‘İkna Odası’ fikrinin kökeni buraya dayanıyordu. (Merak edenler bu haberlerin görsellerini twitter hesabımdan görebilirler.)

Her ne kadar memleketin, bankaları batmış, hazinesi boşalmış ve neredeyse tüm tersaneleri ele geçirilmiş olsa da bunların bir anlamı yoktu. Aslolan herkesin vatandaşlık görevini yerine getirmeliydi. Para dediğin nedir ki, elimizin kiriydi. Kalbimizin kiri ise mevzu bile değildi…

NOT: Nereden aklımda kalmış bilmiyorum ama aklımda şöyle bir cümle hatırlıyorum: Geçmişi yazanlar, genelde olduğu gibi değil kendisinin olmasını istediği gibi yazar. Bunu ’28 Şubat’ gibi dönemlerde sık sık görüyoruz. Bunda sanırım hafızamızın biraz zayıf olmasının payı var. Şurada ne yazarsam yazayım, o günlerde ‘İkna Oda’larında hayatları kararanlara hiçbir faydam olmaz. Zaten amacımda o değil. Beni bu yazıyı yazmaya iten sebep, bu dönemlerde hortlayan bir ‘mağdur edebiyatı’dır. Zaten genellikle bu dönemleri en çok mağdur olmadığı halde mağdurmuş gibi yapanlar kullanırlar. Bunu yaparken de bu zayıf hafızamızı kullanırlar.

Bu zayıf hafızalılığımız yüzünden insanları hep olduğundan farklı gösterirler ve hala gösteriyorlar. Örneğin, benim için Ecevit, Merve Kavakçı’ya söylediği ‘Burası devlete meydan okuma yeri değildir. Bu kadına haddini bildirin.’ dediği bu sözlerle aklımda kalmıştır. Ve böyle de kalacaktır. O yücelttiğiniz, ‘Karaoğlan’ diyerek övdüğünüz hallerine hiç denk gelmedim. ‘Güneş Motel Vakası’na hiç girmiyorum bile. Belki Demirel çoğu için ‘Baba’dır, ama benim için Demirel, başörtülüler için söylediği ‘Başörtülüler Arabistan’a gitsin’ sözünden ibarettir. Bunu bugünlerde Deniz Baykal için yapıyorlar. Yani doğru tespitlerde bulundu diye bir ‘Deniz Baykal Güzellemeleri’ almış başını gidiyor. Yani bıraksan, ‘Deniz Baykal’ında annesi başörtülüymüş, babası hacıymış, kardeşi her bayram kurban kesermiş’ ya da soyu ’Seyyidlere’ dayanıyormuş diyecekler. Bu kadar abartmayalım. Meşhur örnektir; bozuk saat bile günde iki defa doğruyu gösterir. Yarın, Yılmaz Özdil veya Bekir Coşkun vs. gibilerin beğendikleri yazılarından sonra aynı muameleyi yapacaklar diye korkuyorum.

Allah bize doğruları doğru bir şekilde görmeyi nasip etsin...

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.

Misafir

Bunlar da ilginizi çekebilir..
Siz de Türkiye yazarı olmak ister misiniz?
Kaydol