İyi Yazarlar
İyi Okurlar

Kürşat Koyuncu

1 / Puan: 34911

Ankara

Abdullah Fakiroğlu

2 / Puan: 8218

İstanbul

Sezer Emlik

3 / Puan: 7167

Bartın

Ömer Poyraz

4 / Puan: 7026

İstanbul

Mümin Yolcu

5 / Puan: 6001

İstanbul

Bulut Sever

6 / Puan: 5031

İstanbul

Mustafa Karayel

7 / Puan: 4905

İstanbul

Payitaht İstanbul

8 / Puan: 4482

İstanbul

Mustafa Kılıç

9 / Puan: 2950

İstanbul

Ozan Bilican

10 / Puan: 2452

İstanbul

Aa

11 / Puan: 2170

İstanbul

Detroitli Kızıl

12 / Puan: 1795

İstanbul

Ali Osman Rothschild

13 / Puan: 1690

Ankara

Salieri Alt Tire

14 / Puan: 1636

İstanbul

Sıla Münir

15 / Puan: 1464

İstanbul

Osman Batur Akbulut

16 / Puan: 1384

Kırıkkale

Lagari Alıntılar

17 / Puan: 1235

İstanbul

Reşit Akpınar

19 / Puan: 1151

Erzurum

Ali Turan

18 / Puan: 1151

İstanbul
İstanbul

Ferit Çaydangeldi

21 / Puan: 1038

Ankara

Yamanduruş

22 / Puan: 1026

Sakarya

Ahmet Lalbek

23 / Puan: 1001

Erzincan

Mücahid Cesur

24 / Puan: 951

İstanbul

Emre Keleş

25 / Puan: 933

Ankara

Ahmet Demir

26 / Puan: 914

İstanbul

Aykut Giray

27 / Puan: 901

Yozgat

Müsemma Şahin

28 / Puan: 886

İstanbul

Muharrem Morkoç

29 / Puan: 879

İstanbul

Mesut Toprak

30 / Puan: 859

Ankara

Bir sonraki paylaşıma yaklaşık 03 saat 28 dakika kaldı.

Mesut Toprak yazdı, 610 kez açıldı, 6 misafir olmak üzere 15 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
11 Mar 16 17:00

Mesut Toprak

Puan: 859

Akbabaların Dünyası

11 Mart 1993… Sudan’ın güneyi…

Birleşmiş Milletler (bir yakınımın tabiriyle ‘Birleşmiş İlletler’), Güney Sudan’da bir köyün yakınına gıda dağıtım merkezi kurmuşlar. Foto Muhabiri Kevin Carter, BM merkezinin etrafında dolaşmaktadır. Oraya yakın bir köy bulunmaktadır. O tarafa doğru ilerlemeye başlar. Köyün yakınında hayatını değiştirecek görüntüyle karşılaşır.

Bir minicik kız çocuğu merkeze doğru gelirken yere çökmüş ve yığılıp kalmış. Demek ki açlıktan ancak oraya kadar gelebilmiş. Ama her şey bu kadarla da sınırlı değil. Minik kız çocuğunun hemen arka tarafında, birkaç metre gerisinde bir akbaba beklemektedir. İşte Kevin Carter burada devreye girer. Kevin Carter bu sahneyi kaçırmamak için ve bu arada akbabayı da kaçırmamak için biraz daha yaklaşır. Ve deklanşöre basar…

Fotoğraf iki hafta sonra New York Times gazetesinde ve daha sonra da birçok gazetede yayınlanır. İnsanlar minik kız çocuğunun akıbetini sormak için gazetelerle temasa geçer. Sudan’a yapılan yardımlarda patlama yaşanır. (Tıpkı Aylan’da olduğu gibi…)

Kevin Carter ertesi sene Pulitzer Ödülünü alır. Ama kimse minik kız çocuğuna ne olduğunu bilmemektedir. Fotoğraf üzerinden bir tartışma başlar. Suçlamaların merkezinde Kevin Carter vardır. Kendini; ‘yardım görevlisi değilim, fotoğrafçıyım ben, ayrıca bulaşıcı hastalıklar yüzünden kimseye dokunmamamız söylendi’ diyerek savunur (Tıpkı Suriyeli mültecilere Avrupa’daki sınırlardan birinde -yanlış hatırlamıyorsam Macaristan’daydı- eldivenli ve maskeli yaklaşıldığı gibi…)

Tartışmalar bir süre devam eder. Bu arada 27 Temmuz 1994’te Kevin Carter intihar eder. Sonra tüm bu tartışmalar unutulur. (Ve yine Aylan’da olduğu gibi…) Aslında Kevin Carter’ın yaptığı diğer beyazların yaptığından çok da farklı bir şey değildir. Afrika ile ilgili çekilen fotoğrafların, belgesellerin ve filmlerin genelinde sonunda güçlü olanın hayatta kaldığı şeklinde resmedilir ve tabi ki siyahlar çoğunlukla çıplak gösterilir. Buradaki asıl amaç yaşam tarzı veya cinsellikle vs. ile ilgili değil onların da diğer hayvanlardan farklı olmadığı gösterilmeye çalışılır. Ve bu çekimlerin tamamında görünen beyazlar ise giyiniktir. Aslında bu fotoğraf tam da Afrikalıların başına Akbabalar gibi çökmüş sömürgecilerin en net görüntüsüdür.

Ve 9 Temmuz 2011… Sudan ikiye bölünür, Kuzey Sudan ve Güney Sudan…

Güney Sudan’ın altındaki siyahlar üstündeki siyahlardan daha değerlidir. Ve biz hala o minik kız çocuğunun akıbetini bilmiyoruz ya da bilmek istemiyoruz. Bu minik kız çocuğu da tıpkı Hanzala gibi hiç büyümeyecek ve hiç yüzünü göremeyeceğiz.

Her neyse, yazıyı Senegalli yönetmen Ousmane Sembene’nin Kraliçe Elizabeth’in onuruna verdiği ödül törenindeki konuşmadan bir bölümle nihayetlendirelim:

“… İngilizler geldiklerinde ellerinde İncil, bizim elimizde topraklarımız vardı. Bize, gözlerimizi kapayarak dua etmesini öğrettiler. Gözümüzü açtığımızda ise; bizim elimizde İncil, onların elinde topraklarımız vardı.

İngilizlerin dinini, dilini öğrendik. Uzak dünyadan gelen yeni dil ve din bizi hep çalışmak zorunda kalan itaatkâr köleler yaptı. Özgürlük için her karşı geldiğimizde, bizi birbirimizle savaşmak için ikna ettiler ve silah verdiler. İngilizler gelmeden önce topraklarımızda sadece mücadele vardı. İngilizlerin kutsal dini bizim mücadeleciligimizi kullandı; Evlatlarımızı savaşçı yaptı. Hem de sadece kendi kardeşleriyle savaşan dünyayı İngiliz dilinden ve İncil’den ibaret sanan vahşi savaşçılar.

Hastalıklar yaydılar. Ne olduğunu bilmediğimiz içeceklerle bizleri hasta ve zayıf yaptılar. Atalarımızı zincirleyerek büyük şehirlerine köle olarak götürdüler. O büyük binaları, caddeleri, tünelleri ve kiliseleri insan etinin üzerine inşa ettiler. Kendilerini temizlemek için sanatçılarına fikir adamlarına; sadece kendilerini kapsayan insan tariflerini yaptırdılar. Her çeşit yiyeceklerin büyüdüğü topraklarımıza ilaçlar döktüler. Toprağın altındaki yanıcı siyah cehennem kanı için bizleri öldürdüler. Büyük acılar ve ölümcül işkenceler ördüler. Her gelen gemiden; kıyılarımıza hep ikiye bölünmüş tekneler yanaştı. İlk gelenler zulüm ettiler, arkasından gelen arkadaşları zulmü durdurma vaadiyle bizleri ele geçirdiler. Bu gün gelenlerde aynı sistemle hala işgale devam etmekteler…”

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Bunlar da ilginizi çekebilir..