İyi Yazarlar
İyi Okurlar

Kürşat Koyuncu

1 / Puan: 38799

Ankara

Sezer Emli̇k

3 / Puan: 8834

Bartın
İstanbul

Ömer Poyraz

4 / Puan: 7401

İstanbul

Mümi̇n Yolcu

5 / Puan: 6912

İstanbul

Mustafa Karayel

7 / Puan: 5711

İstanbul

Bulut Sever

6 / Puan: 5507

İstanbul

Payi̇taht İstanbul

8 / Puan: 5251

İstanbul

Mustafa Kılıç

9 / Puan: 3476

İstanbul

Ozan Bi̇li̇can

10 / Puan: 2609

İstanbul

Aa

11 / Puan: 2504

İstanbul

Detroi̇tli̇ Kızıl

12 / Puan: 2037

İstanbul

Sali̇eri̇ Alt Ti̇re

14 / Puan: 1823

İstanbul
Ankara

Sıla Müni̇r

15 / Puan: 1658

İstanbul

Osman Batur Akbulut

16 / Puan: 1568

Kırıkkale

Reşi̇t Akpınar

18 / Puan: 1487

Erzurum

Lagari̇ Alıntılar

17 / Puan: 1397

İstanbul

Ali̇ Turan

19 / Puan: 1363

İstanbul

Ahmet Lalbek

23 / Puan: 1275

Erzincan

Yamanduruş

22 / Puan: 1265

Sakarya

Feri̇t Çaydangeldi̇

21 / Puan: 1191

Ankara

Müsemma Şahi̇n

28 / Puan: 1082

İstanbul

Emre Keleş

25 / Puan: 1079

Ankara

Aykut Gi̇ray

27 / Puan: 1073

Yozgat

Ahmet Demi̇r

26 / Puan: 1042

İstanbul

Mücahi̇d Cesur

24 / Puan: 1013

İstanbul

Muharrem Morkoç

29 / Puan: 984

İstanbul

Mesut Toprak

30 / Puan: 972

Ankara

Bir sonraki paylaşıma yaklaşık 05 saat 36 dakika kaldı.

Mesut Toprak yazdı, 657 kez açıldı, 6 misafir olmak üzere 15 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
11 Mar 16 17:00

Mesut Toprak

Puan: 972

Akbabaların Dünyası

11 Mart 1993… Sudan’ın güneyi…

Birleşmiş Milletler (bir yakınımın tabiriyle ‘Birleşmiş İlletler’), Güney Sudan’da bir köyün yakınına gıda dağıtım merkezi kurmuşlar. Foto Muhabiri Kevin Carter, BM merkezinin etrafında dolaşmaktadır. Oraya yakın bir köy bulunmaktadır. O tarafa doğru ilerlemeye başlar. Köyün yakınında hayatını değiştirecek görüntüyle karşılaşır.

Bir minicik kız çocuğu merkeze doğru gelirken yere çökmüş ve yığılıp kalmış. Demek ki açlıktan ancak oraya kadar gelebilmiş. Ama her şey bu kadarla da sınırlı değil. Minik kız çocuğunun hemen arka tarafında, birkaç metre gerisinde bir akbaba beklemektedir. İşte Kevin Carter burada devreye girer. Kevin Carter bu sahneyi kaçırmamak için ve bu arada akbabayı da kaçırmamak için biraz daha yaklaşır. Ve deklanşöre basar…

Fotoğraf iki hafta sonra New York Times gazetesinde ve daha sonra da birçok gazetede yayınlanır. İnsanlar minik kız çocuğunun akıbetini sormak için gazetelerle temasa geçer. Sudan’a yapılan yardımlarda patlama yaşanır. (Tıpkı Aylan’da olduğu gibi…)

Kevin Carter ertesi sene Pulitzer Ödülünü alır. Ama kimse minik kız çocuğuna ne olduğunu bilmemektedir. Fotoğraf üzerinden bir tartışma başlar. Suçlamaların merkezinde Kevin Carter vardır. Kendini; ‘yardım görevlisi değilim, fotoğrafçıyım ben, ayrıca bulaşıcı hastalıklar yüzünden kimseye dokunmamamız söylendi’ diyerek savunur (Tıpkı Suriyeli mültecilere Avrupa’daki sınırlardan birinde -yanlış hatırlamıyorsam Macaristan’daydı- eldivenli ve maskeli yaklaşıldığı gibi…)

Tartışmalar bir süre devam eder. Bu arada 27 Temmuz 1994’te Kevin Carter intihar eder. Sonra tüm bu tartışmalar unutulur. (Ve yine Aylan’da olduğu gibi…) Aslında Kevin Carter’ın yaptığı diğer beyazların yaptığından çok da farklı bir şey değildir. Afrika ile ilgili çekilen fotoğrafların, belgesellerin ve filmlerin genelinde sonunda güçlü olanın hayatta kaldığı şeklinde resmedilir ve tabi ki siyahlar çoğunlukla çıplak gösterilir. Buradaki asıl amaç yaşam tarzı veya cinsellikle vs. ile ilgili değil onların da diğer hayvanlardan farklı olmadığı gösterilmeye çalışılır. Ve bu çekimlerin tamamında görünen beyazlar ise giyiniktir. Aslında bu fotoğraf tam da Afrikalıların başına Akbabalar gibi çökmüş sömürgecilerin en net görüntüsüdür.

Ve 9 Temmuz 2011… Sudan ikiye bölünür, Kuzey Sudan ve Güney Sudan…

Güney Sudan’ın altındaki siyahlar üstündeki siyahlardan daha değerlidir. Ve biz hala o minik kız çocuğunun akıbetini bilmiyoruz ya da bilmek istemiyoruz. Bu minik kız çocuğu da tıpkı Hanzala gibi hiç büyümeyecek ve hiç yüzünü göremeyeceğiz.

Her neyse, yazıyı Senegalli yönetmen Ousmane Sembene’nin Kraliçe Elizabeth’in onuruna verdiği ödül törenindeki konuşmadan bir bölümle nihayetlendirelim:

“… İngilizler geldiklerinde ellerinde İncil, bizim elimizde topraklarımız vardı. Bize, gözlerimizi kapayarak dua etmesini öğrettiler. Gözümüzü açtığımızda ise; bizim elimizde İncil, onların elinde topraklarımız vardı.

İngilizlerin dinini, dilini öğrendik. Uzak dünyadan gelen yeni dil ve din bizi hep çalışmak zorunda kalan itaatkâr köleler yaptı. Özgürlük için her karşı geldiğimizde, bizi birbirimizle savaşmak için ikna ettiler ve silah verdiler. İngilizler gelmeden önce topraklarımızda sadece mücadele vardı. İngilizlerin kutsal dini bizim mücadeleciligimizi kullandı; Evlatlarımızı savaşçı yaptı. Hem de sadece kendi kardeşleriyle savaşan dünyayı İngiliz dilinden ve İncil’den ibaret sanan vahşi savaşçılar.

Hastalıklar yaydılar. Ne olduğunu bilmediğimiz içeceklerle bizleri hasta ve zayıf yaptılar. Atalarımızı zincirleyerek büyük şehirlerine köle olarak götürdüler. O büyük binaları, caddeleri, tünelleri ve kiliseleri insan etinin üzerine inşa ettiler. Kendilerini temizlemek için sanatçılarına fikir adamlarına; sadece kendilerini kapsayan insan tariflerini yaptırdılar. Her çeşit yiyeceklerin büyüdüğü topraklarımıza ilaçlar döktüler. Toprağın altındaki yanıcı siyah cehennem kanı için bizleri öldürdüler. Büyük acılar ve ölümcül işkenceler ördüler. Her gelen gemiden; kıyılarımıza hep ikiye bölünmüş tekneler yanaştı. İlk gelenler zulüm ettiler, arkasından gelen arkadaşları zulmü durdurma vaadiyle bizleri ele geçirdiler. Bu gün gelenlerde aynı sistemle hala işgale devam etmekteler…”

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Bunlar da ilginizi çekebilir..