İyi Yazarlar
İyi Okurlar

Kürşat Koyuncu

1 / Puan: 28447

Ankara

Abdullah Fakiroğlu

2 / Puan: 8033

İstanbul

Ömer Poyraz

3 / Puan: 6532

İstanbul

Bulut Sever

4 / Puan: 4784

İstanbul

Sezer Emlik

5 / Puan: 4501

Bartın

Mümin Yolcu

6 / Puan: 4250

İstanbul

Mustafa Karayel

7 / Puan: 3849

İstanbul

Payitaht İstanbul

8 / Puan: 3631

İstanbul

Mustafa Kılıç

9 / Puan: 2370

İstanbul

Ozan Bilican

10 / Puan: 2114

İstanbul

Aa

11 / Puan: 1830

İstanbul

Detroitli Kızıl

12 / Puan: 1687

İstanbul

Salieri Alt Tire

13 / Puan: 1604

İstanbul

Sıla Münir

14 / Puan: 1394

İstanbul

Osman Batur Akbulut

15 / Puan: 1352

Kırıkkale

Ali Turan

16 / Puan: 1019

İstanbul

Ferit Çaydangeldi

17 / Puan: 1016

Ankara

Lagari Alıntılar

18 / Puan: 975

İstanbul

Mücahid Cesur

19 / Puan: 940

İstanbul

Yamanduruş

20 / Puan: 886

Sakarya

Ahmet Demir

21 / Puan: 870

İstanbul

Müsemma Şahin

22 / Puan: 855

İstanbul

Mesut Toprak

23 / Puan: 843

Ankara

Ahmet Lalbek

24 / Puan: 838

Erzincan

Reşit Akpınar

25 / Puan: 834

Erzurum
İstanbul

Emre Keleş

26 / Puan: 791

Ankara

Muharrem Morkoç

28 / Puan: 753

İstanbul

Alpay Gökçe

29 / Puan: 728

İstanbul

Aykut Giray

30 / Puan: 694

Yozgat

Bir sonraki paylaşıma yaklaşık 03 saat 20 dakika kaldı.

Müsemma Şahin yazdı, 432 kez açıldı, 3 misafir olmak üzere 8 kişi beğendi, 7 yorum yapıldı.
6 Ağu 16 22:00
Kıpkırmızı Bir Şafak

Gece vardiyasında müşteri hizmetlerinden arkadaş grup sohbete not bıraktı, kullanıcılardan yoğun mesaj başlayabilir, tartışma çıkacak, diye. Hayırdır, niye çıksın dedim, canım sıkıldı, saat gece yarısı civarı. Asker yönetime el koydu, demez mi.... Nasıl sinirlendim, ne saçmalıyor bu aptal çocuk, yanımda olsa suratına yumruk atabilirim, bir insan bu boyutta bir gerzek olabilir mi.. Yine de ne olur ne olmaz hemen twitter ve birkaç gazete açtım internetten, ilk şok... Yüzüme kan hücum etti, ağlamak üzereyim, olamaz, gerçek değil, Ergenekon, Balyoz aklımdan geçti. Erdoğan nerde, konuşmuş mu, ah evet, insanları sokağa davet etmiş, ben de sizinle olacağım demiş -Allah'ım şükürler olsun- telefonda, sanki o da şok olmuş gibi, can havliyle konuşur gibi... Belki kendi ruh halimi onda görüyorum... Yine de onu öyle görmek... Allah'ım herkes yollarda, bayraklar... Twitterda takipteyim, NTV açık, komutanlar bağlanıyor, Abdullah Gül'ün efsane konuşmasını sonradan dinledim. Kimsenin söylemesine gerek yok, ilk birkaç saliselik Atatürkçüler, ABD, tereddüdünün ardından hepimiz anlıyoruz ki FETÖ yaptı, P.İ.Ç.

İlk farkettiğim şey John Kerry'nin kaypak açıklaması, daha sonra twitterda Batı'dan, Çin'den hatta Arap haber ajanslarından, hesaplarından sanki darbe olmuş bitmiş gibi bir hava, birkaç saat. Yok canım, işte Erdoğan konuştu, işte yollar, meydanlar, komutanlar darbeyi lanetliyor... Darbe olmadı bitmedi, bu ne acele... Darbeyi öğrendikten birkaç çeyrek saat sonra başaramayacaklarını hissettim. Ama aradığım, duymak istediğim şey Erdoğan'ın konuşmasıydı. O arada Bahçeli konuştu, Allah ondan bin kere razı olsun, atar tutardım, eleştirirdin hep, bin kere özür diliyorum, hakkını helal etsin. Davutoğlu, Abdullah Gül... Ah size kızmıştım ben, ama siz bizimlesiniz kader anında... Binali Yıldırım, Erdoğan bizimle konuşana kadar bizi teskin etti, çünkü beklediğimizin o olduğunu biliyordu. O çıkıp konuşmazsa, yanımıza gelmezse, elimizi tutmazsa, kalbimizin kırık, boynumuzun bükük kalacağını biliyordu. Biz de biliyorduk... Geldi... Gece İstanbul Atatürk Havaalanında artık yanımızdaydı, artık kimse bizi durduramazdı... Belki gene durduramazdı, ama yetim kalmaz mıydık?

Erdoğan İstanbul'a inmeden bir iki saat önce darbenin başarılamayacağını, biz yani, biliyorsunuz, anlamıştık. Atatürk Havaalanına inip de konuşunca artık dünya da anladı. Yabancı haber ajansları, hesaplar, darbeyle ilgili, oldu da bitti maşallah, tonunu bıraktı. Herkes meşrebince yorumlara başladı. Onları ciddiye almak zorunda kalacağımız nice aylar belki yıllar olacak önümüzde, o geceliğine onları bir yana bıraktım.

Dualar, gözyaşları, heyecan, acı, isyan, umut, öfke, korku, matem, mutluluk, sevgi, hasret... birbirine karıştı. Bu kadar duygu aynı anda insana doluşunca beden başka birşey oluyor galiba. Birkaç gün rüyada gibi yaşadık, biz geride kalanlar yani. geriye kaldığımız kadarıyla... Ruhumuzdan parçalar kopup Erol, Abdullah, Halil, Mustafa, Oğuzhan, İlhan, Ömer'in ve diğer yüzlerce sevgilinin peşine düştü hasretle. Sevgi, hürmet, dostluk, hasret.. güzel ve iyi ne varsa karışıp gözyaşı oldu, ruhumuzun kanayan yerlerine doldu. Ruhlarımıza şehitlerimizden, gazilerimizden bir şeyler karıştı, millet olduk; mübarek bedenleri toprağımıza karıldı vatan olduk. Cesur alınlarını, mutlu gözlerini soldurmayan bir ölümle, şehadetle bedenleri aramızdan ayrılırken ruhlarımızı işaretlediler. Arınmak istersen, o şehitleri o gazileri -ki o gün meydana koşan herkes gazidir itikadımızca- bir an düşün yeter.

Biz o gün, bize ölümü sevdiren o kardeşlerimizle, bir önceki gün olduğumuz şeyden farklı bir şey olduk. O gün bugün ölüm korkusu başka bir şeye dönüştü. Güneydoğu'dan gelen şehit haberlerini başka bir idrakle karşılıyoruz, artık o şehadetleri de ruhumuza sarmalıyoruz, üzülüp unutmaya, kaçmaya çalışmak yerine. Ölüm korkusu yarım kalma, tamamlanamama korkusu imiş; işte şehadetle insanın bütün yarımları tamamlanırmış.

Birileri bir şeyler dediler, hala da diyorlar, duyuyoruz, cevap falan da yetiştiriyoruz, sinirlenip tartışıyoruz da falan. Ama biliyoruz ki artık farklı bir gerçeklik algısından konuşuyoruz. Tiyatro mu, demişler; ne darbe ne dikta mı, diye bağırmışlar; sesimize, sözümüze, kılığımıza mı takmışlar kafayı... şaşırdım tabii ki en başta. Nasıl yani, herşey bu kadar açıkken bile mi? Sonra dedim, olabilir, ben de mesela caz falan dinlerken öyleyim, bu müzik mi şimdi, bu kadar sıkıcı, anlamsız, bir insan bunu neden dinler ki, derim. Halbuki kültürümde, içimde onunla bir bağlantım olsa veya bir bağ kurabilsem anlarım  ve de severim belki. Benzer bir şey bu da; vatanla, bayrakla, şehadetle, bir bağlantın yoksa; ciddi ve samimi bakışlı o esmer askeri -çok güzel çocukları olan şefkat dolu babalar öldü o gün onlarca-, ikiz polis kardeşleri -polis anneler de vardı, güçlü ve güzel-, fakir gençleri -annesi babası hastaydı kiminin-, ne bileyim işte o geceden bir tek detay bir an hafızanda canlandığında, gözlerini kırpmazsın ya hani kirpiğindeki damla olmadık bir anda düşmesin diye, biriyle konuşur, bir şey yer, çalışır veya otururken... ama hiçbir şey hissetmemek, burun kıvırmak, başka didişmelere yelken açabilmek de mümkün olabiliyor demek ki... Bağın yoksa, veya var da farkında değilsen, veya farkına varmak istemiyorsan herhangi bir sebeple inattan.

Yine de o kadar karmaşık değil diyorum-bizler için en azından. Vatan/vatansızlık bir tek kareye indirgenebilir kanımca üstelik; Macaristan sınırında kucağımızda çocuğumuzla polisten kaçarken, arsız bir gazeteciye ayağımıza çelme takma zevkini yaşatmamaktır belki de bütün kavgamız. Gerçek bu kadar yalın ve basit aslında. Biz de bu yalınlıkla, bu netlikle karşı durmaya devam edeceğiz. 

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Bunlar da ilginizi çekebilir..