İyi Yazarlar
İyi Okurlar

Kürşat Koyuncu

1 / Puan: 31755

Ankara

Abdullah Fakiroğlu

2 / Puan: 8139

İstanbul

Ömer Poyraz

3 / Puan: 6818

İstanbul

Sezer Emlik

4 / Puan: 5622

Bartın

Bulut Sever

5 / Puan: 4889

İstanbul

Mümin Yolcu

6 / Puan: 4847

İstanbul

Mustafa Karayel

7 / Puan: 4324

İstanbul

Payitaht İstanbul

8 / Puan: 4018

İstanbul

Mustafa Kılıç

9 / Puan: 2512

İstanbul

Ozan Bilican

10 / Puan: 2308

İstanbul

Aa

11 / Puan: 1895

İstanbul

Detroitli Kızıl

12 / Puan: 1739

İstanbul

Salieri Alt Tire

13 / Puan: 1621

İstanbul

Sıla Münir

14 / Puan: 1428

İstanbul

Osman Batur Akbulut

15 / Puan: 1361

Kırıkkale

Lagari Alıntılar

16 / Puan: 1095

İstanbul

Ali Turan

17 / Puan: 1085

İstanbul

Ferit Çaydangeldi

18 / Puan: 1026

Ankara

Reşit Akpınar

19 / Puan: 987

Erzurum

Ali Osman Rothschild

20 / Puan: 947

Ankara

Yamanduruş

21 / Puan: 943

Sakarya

Mücahid Cesur

22 / Puan: 942

İstanbul

Ahmet Lalbek

23 / Puan: 900

Erzincan

Ahmet Demir

24 / Puan: 896

İstanbul

Müsemma Şahin

25 / Puan: 876

İstanbul

Emre Keleş

26 / Puan: 871

Ankara
İstanbul

Mesut Toprak

28 / Puan: 850

Ankara

Muharrem Morkoç

29 / Puan: 793

İstanbul

Aykut Giray

30 / Puan: 757

Yozgat

Bir sonraki paylaşıma yaklaşık 03 saat 39 dakika kaldı.

Kürşat Koyuncu yazdı, 1192 kez açıldı, 55 misafir olmak üzere 70 kişi beğendi, 3 yorum yapıldı.
28 Eyl 16 14:00

Kürşat Koyuncu

Puan: 31755

Söğüdün Gölgesinde
1093bfb1948c82b959eaa3d18be5d8f81475058026

1093bfb1948c82b959eaa3d18be5d8f81475058026

A dostlar, öldüğüm zaman benim

Bir söğüt dikin mezarıma!

Ağlamaklı yapraklarını severim,

Soluk rengi de gider hoşuma;

Ve ağırlık etmez toprağına

Gölgesi yattığım yerin...

Alfred de Musset - Mezar Yazısı (Çeviri: Hüseyin Demirhan)

Söğüde geçmeden önce yazıya “Ankara’nın 11 Eylülü” hadisesiyle başlayalım. İdris Dağı’ndan gelen Hatip Çayı, yüzyıllarca Hasanoğlan, Lalahan, Kayaş ve Mamak’ın içinden geçip Ankara Kalesi ile Hıdırlık Tepe arasındaki vadiden kıvrılarak Dışkapı’dan ovaya açılırdı. 11 Eylül 1957 günü ikindi civarlarında İdris Dağı’na büyük bir dolu yağışı olur. Bu doluların erimesiyle Hatip Çayı tarihte görülmemiş bir seviyeye yükselir ve bunun sonucunda Cumhuriyet tarihinin en büyük sel felaketine yol açar. Meydana gelen selde 169 hayatını kaybeder.

22afae2a55f3688bfd73383637d4aaf71475058137

İşte bu felaketten sonra muhtemelen sözü değil de sesi en yüksek çıkanın fikri uygulanır: “Çayın üzerini kapatalım!” Oysa doğada böyle bir şeye rastlayamazsınız. Siz hiç gök gürültüsüyle bir tohumun fidana döndüğünü gördünüz mü? Göremezsiniz. Böyle aykırı(!) fikirler, örneğin Tuna Nehri taşsa ve Buda ve Peşte kentlerini sular altında bıraksa dahi ortaya atılmaz. Ama modernleşmeyi beton yığınak yapma olarak algılayan bizim gibi memleketlerde ciddiye alınır ve uygulanır.

Her neyse biz konumuza dönelim. Yağmurun bol olduğu mevsimlerde bendine sığmayan Hatip Çayı çevresine zarar verse de, şehrin sayılı yeşil alanlarından ve ağaçlıklı semtlerinden biri olması nedeniyle burası geçen yüzyılın ortalarına kadar mesire yeri olarak kullanılmaktaymış. Eskiden beri Ankara’nın sayılı mesire yerlerinden biri olan -ve maalesef yakın zamana kadar hoş olmayan bir şekilde bilinen- Bentderesi, yeşili, ağacı ve suyu bol olan bir yermiş. Bentderesi’nde iki kıyıyı birleştiren bir tahta köprüyle birkaç taş köprü bulunurmuş. Burada Romalılar döneminden kalan bir su bendi bulunuyormuş. Eski Roma bendinin yeniden kazanımı düşünülerek, meşhur Ankara Planının müellifi Hermann Jansen tarafından çizilen plana göre Hatip Çayı üzerine beton takviyeli mini bir baraj yapılmış. Hafta sonu tatili Ankaralılar dere boyunca mesireye çıkarlarmış. Ayrıca Hatip Çayı, çay kenarlarındaki, ta Akköprüye kadar uzanan ve o zamanlar Ankara’nın sebze ihtiyacının büyük bölümünü karşılayan bostanların sulanmasında faydalanılmış.

3e616754f74debc62bd2349be55854551475058187

İşte bu ve bunun gibi bozkırın ortasında geçen çayların en büyük özelliği, girişteki şiirde de bahsedilen söğüt ağaçlarıyla sarılmış olmasıdır. Söğüt bozkırda yaşayan insanın en vefalı hemşerisidir. Yazın bozkırın sıcaklığına serin bir yeşillik katan tek ağaç odur. Türk kültüründe söğüt ağacı, yiğitlerin gölgesinde oturup, altında çadır kurdukları kutlu ağaçlardandır. Söğüdün kutu insana girdiğinde o kişi çocukları seven, duygulu ve evcimen bir huy edinir. Ancak Batı kültüründe salkım söğüt şeytanla ilişkilendirilir ve hatta Britanya’da, evin içine söğüt çiçeği sokmak, kötü talihi davet etmek demektir.

Ama söğüdün en önemli özelliği sağlık açısından faydalı bitkiler sınıfında olmasıdır. Hatta Aspirin’in ilk olarak bu ağaç sayesinde üretilmiştir. Söğüt ağacının Latince ismi olan Salix kelimesi, bu ağacın özellikle kabuk kısmında bulunan salisilik asitten gelmektedir. Salisilik asidin ağrı ve ateş düşürücü özelliğinin keşfedilmesinden beri söğüt ağacının popülaritesi uzun yıllar devam etmiştir. Ağrı kesici ve ateş düşürücü özelliklerinde dolayı söğüdü ilk tavsiye eden kişi Hipokrat’tır. M.Ö. 4. asırda, “#Söğüt ağacının kabuklarının kaynatılmasıyla elde edilen su şişliği ve ağrıyı ve ateşi dindirir. Kesin bilgi, yayalım! ;)” şeklinde bir tweet atar ve olaylar çığırından çıkar. Artık her ağrısı olan söğüt kabuğunu soymaya başlar ve bunun sonucunda neredeyse ağaçlar yok olmanın eşiğine gelir. Sonrasında bunu engellemek için ağır cezalar konur. Cezaların konmasının bir diğer nedeni de söğüdün sepet sanayisinde kullanılmasıdır. Bu cezalardan sonra söğüt uzunca bir süre sessizliğe gömülür.

Tekrar gündeme gelmesi 12. asırda, -ki kendisi 2012 yılında Azize ilan edilmiş- Hildegard von Bingen, söğüt ağacının kabuğunu ağrılar ve ateşli haller için etkili bir ilaç olarak takdim etmesi ve Hippokrat’ı mentionlayıp tweet’ini RT’lemesiyle olur. Haber artık Afrika’dan Amerika’ya dünyanın her köşesine yayılır. Hatta Vikinglerin bile söğütle tedaviden haberdar oldukları sanılmaktadır.

1897 yılında Alman kimyager Felix Hoffmann saf asetil salisilik asidi sentezlemesiyle artık ilacın hap haline getirilmesi sağlanmış ve insanların söğüt ağacının kabuklarını kemirmesinin önüne geçilmiştir.

Aslında, salisilik asit bir bitki hormonu olarak görev yapar ve istilacılara karşı savaşan proteinlerin üretimini kodlayan genleri harekete geçirir. İnsanda ise kan akışını düzenlemede yardımcı olur. Hemen birazcık yukarıda Türk kültüründeki yerinden bahsedilirken söylenen, kişinin çocukları seven, duygulu ve evcimen bir huy edinmesi işte bu hormon sayesinde olur. Yani söğüdün gölgesinde oturmak bile insanı rahatlatır.

Söğüdü sevmemiz için sırf bu erdemi bile yeterlidir. Tüm bunların dışında, söğüt her zaman güzeldir. Yazın narin, ince yapraklı iken, kışın yapraksız koyu, kesik ve ağır başlı iken, baharda sıcak sarı dalları çiçeklerle süslüdür. Bozkırın çayları, dereleri ve özlerinde uzayıp giden, tertemiz dallarıyla bozkıra ayrı bir güzellik katar söğüt ağaçları…

Thomas Jefferson diyor ki; “Bir ülkeye yapılabilecek en büyük hizmet, o ülkenin kültürüne faydalı bir bitki kazandırmaktır.” Biz ise elimizdekilerin üzerine beton döküp bir bilinmezliğe itiyoruz. Yerlerine parklar yapılıyor, ama bir işe yaramıyorlar. İnsanın öncelikle park mantığını anlamak içinde bir süre harcaması gerekiyor. Örneğin, belediye sol olunca ağaçsız, sadece çim yeşili olan, tabanı beton ve post-modern heykellerin fink attığı parklar oluyor. Eğer belediye sağ partideyse parkta illa ki bir şelale ya da benzeri bir şeyin olması gerekiyor. Böyle olunca da, mandalar yavrusunu bir sineğin kapacağı söğüt dalı bulamıyor ve yerine post-modern heykelin üzerine yuva yapmaya çalışıyor ama onu da başaramıyor. (Gerçi memlekette manda sayısı da hayli azaldı, bunların yerine Mandacılığı savunan sayısı arttı ama neyse o da ayrı bir konu…) Âşıklar söğüdün narin yapraklarında serinleyecek ama ara ki söğüt bulasın. Şelalenin altında ıslanıyorlar, sonra bozkırın ayazında tamamen üşütüyorlar.

Parka ek olarak, çim mantığını da hiç anlamadım. Sanırım anlasam İngilizlerden de hoşlanırdım. Anadolu kültüründe çim yoktur; çınarın altında, söğüdün gölgesinde oturmak vardır, hele bir de çay varsa…

MERAKLISINA NOTLAR:

1. Şurada sel felaketiyle ilgili kısa bir görüntü var: https://www.youtube.com/watch?v=YSY1PJsm6Nk

2. Her ne kadar uygulanmamış olsa da “Ankara Planı”nı çizen Hermann Jansen, Hatip Çayı aşağıdaki üzerine beton takviyeli mini bir baraj yapılmasını öngören planı çizmiş.

66db46b17375346f1b2ee32646cb883d1475058408

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
30 Eyl 11:16

Teşekkürler Kürşat Bey.. Geornalist Edebiyat devreye alınmıştır. Şiir, hikaye gibi her türlü denemelerinizi bekliyoruz. Sayfaya gitmek için lütfen üst menüdeki Geornalist logosuna tıklayınız.

28 Eyl 22:54

2. nottaki "aşağıdaki" kelimesi, "Hatip Çayı'ndan sonra değil, "öngören" kelimesinden sonra olacak. Hata etmişim affınıza sığınırım...

Bunlar da ilginizi çekebilir..