İyi Yazarlar
İyi Okurlar

Kürşat Koyuncu

1 / Puan: 31755

Ankara

Abdullah Fakiroğlu

2 / Puan: 8139

İstanbul

Ömer Poyraz

3 / Puan: 6818

İstanbul

Sezer Emlik

4 / Puan: 5622

Bartın

Bulut Sever

5 / Puan: 4889

İstanbul

Mümin Yolcu

6 / Puan: 4847

İstanbul

Mustafa Karayel

7 / Puan: 4324

İstanbul

Payitaht İstanbul

8 / Puan: 4018

İstanbul

Mustafa Kılıç

9 / Puan: 2512

İstanbul

Ozan Bilican

10 / Puan: 2308

İstanbul

Aa

11 / Puan: 1895

İstanbul

Detroitli Kızıl

12 / Puan: 1739

İstanbul

Salieri Alt Tire

13 / Puan: 1621

İstanbul

Sıla Münir

14 / Puan: 1428

İstanbul

Osman Batur Akbulut

15 / Puan: 1361

Kırıkkale

Lagari Alıntılar

16 / Puan: 1095

İstanbul

Ali Turan

17 / Puan: 1085

İstanbul

Ferit Çaydangeldi

18 / Puan: 1026

Ankara

Reşit Akpınar

19 / Puan: 987

Erzurum

Ali Osman Rothschild

20 / Puan: 947

Ankara

Yamanduruş

21 / Puan: 943

Sakarya

Mücahid Cesur

22 / Puan: 942

İstanbul

Ahmet Lalbek

23 / Puan: 900

Erzincan

Ahmet Demir

24 / Puan: 896

İstanbul

Müsemma Şahin

25 / Puan: 876

İstanbul

Emre Keleş

26 / Puan: 871

Ankara
İstanbul

Mesut Toprak

28 / Puan: 850

Ankara

Muharrem Morkoç

29 / Puan: 793

İstanbul

Aykut Giray

30 / Puan: 757

Yozgat

Bir sonraki paylaşıma yaklaşık 03 saat 36 dakika kaldı.

Kürşat Koyuncu yazdı, 843 kez açıldı, 43 misafir olmak üzere 60 kişi beğendi, 1 yorum yapıldı.
9 Eki 16 14:00

Kürşat Koyuncu

Puan: 31755

Fotoğraf No.51: Bir Keşfin Karanlık Tarafı
a10845e6c2b180dc8102ea0362693cc51476007409

a10845e6c2b180dc8102ea0362693cc51476007409

Malum olduğu üzere, her sene Ekim ayı başında Nobel ödüllerinin açıklanmasıyla birlikte “hak etti/hak etmedi” ekseninde dönen çeşitli tartışmalar olur. İşte ben de bu yazıda, hem daha önce yazdığım bilim tarihi yazılarına devam edeceğim, hem de aslında yaptıkları çalışmalarla bilimde çığır açılmasına neden olan ancak ne Nobel komitesi, ne de meslektaşları tarafından ciddiye alınmayan, görmezden gelinen ve hatta unutturulmaya bile çalışılan birkaç kişiden bahsedeceğim.

İki genç bilim insanı, Nisan 1953 yılında, Nature dergisinde, bilim tarihinin en büyük başarılarından birine imza atarak, DNA’nın yapısını keşfettiklerini ilan eden 1 sayfalık bir makale yayınladılar. Peki, bu çok önemli keşfin bütün parçalarını bu iki genç bilim insanı mı birleştirmişti? Bunu öğrenmek için, her şeyin başladı noktaya, bir önceki yüzyıla gideceğiz.

Yıl 1865, Gregor Mendel, bugün Çek Cumhuriyeti sınırları içinde bulunan Brno şehrindeki bir manastırda bezelyelerle yaptığı kalıtım deneylerini “Bitki Hibritleri Üzerine Araştırma” başlığı altında yayınlar. Çalışmalarının bilim dünyasında büyük bir ilgiyle karşılanacağını beklerken büyük bir hayal kırıklığına uğrar. Mendel, 1884 yılında, kayıtlara kalp ve böbrek yetmezliği olarak geçse de, hayal kırıklığından ölür. 1866 yılında yayınladığı makale, ta 1900 yılına kadar dikkat çekmez.

Frederick Griffith, 1928 yılında Streptococcus pneumoniae adlı bakteriyle yaptığı çalışma kalıtımın moleküler yapısı hakkında ilk bilgileri verir. Oysa onun asıl amacı zatürreye karşı bir aşı geliştirmektir. Bunun için iki bakteri tipini yalıtır ve bu bakterilere, besiyerinde çoğaltıldıklarında şekillerinden dolayı birine S(İng: Smooth, Düzgün, Pürüzsüz) tipi, diğerine de R(İng: Rough, Pürüzlü) tipi adını verir. Daha sonra bunları farelere enjekte eder. R tipi enjekte edilenler hasta olmaz. S tipi enjekte ettiğindeyse fareler ölür. Griffith, S tipinin hastalık yapıcı, R tipininse zararsız olduğuna karar verir. Deneyin ikinci aşamasında Griffith yüksek sıcaklıklarda ısıtarak öldürdüğü S tipini farelere enjekte eder. Fareler ölmez. Daha sonra Griffith ölü S tipi bakterileri R tipiyle karıştırıp tekrar farelere verir. Fareler yeniden zatürreye yakalanır. Bu sonuç, hastalık yapıcı etkenin, öldürülmüş olan S tipinden bir şekilde R tipine geçtiğini ve onu hastalık yapıcı hale dönüştürdüğünü gösterir. Grifftih’in çalışmaları sonucunda hastalık yapıcı etkenin bir bakteriden diğerine aktarılmış olduğunu ispatlar, ama hala etkenin yapısı bilinmemektedir.

1940’lı yıllara gelindiğinde bilim dünyasında kalıtımın proteinlerce yönetildiğine inanılıyordu. Bu inanışı değiştiren Oswald Avery isimli bir mikrobiyolog oldu. 1944 yılında ekibiyle birlikte yaptığı bir seri deney sonucunda, Griffith’in deneylerinde ölü S tipi bakteriden R tipine geçerek onu hastalık yapıcı hale getiren molekülün aslında protein olmadığını bulurlar. Avery, DNA’yı parçalayan enzimleri kullanarak tekrarladığında beklediği sonuçları elde eder. Fareler zatürreye yakalanmaz. Bu bulgu, hastalık yapma özelliğini bakteriler arasında taşıyan molekülün DNA olduğunu ispatlar.

Avery’nin elde ettiği sonuçlar bilim dünyasında hemen kabul görmez. Çoğunluk, genetik malzemeyi, dört farklı baz, şeker molekülü ve fosfat atomundan başka bir şey olmayan DNA’nın değil daha karmaşık yapıdaki protein olduğuna inanmaktadır ve bu görüş o zamanlar hakim görüştür. Hatta bu görüşü savunanlar açıkça Avery’ye baskı yaparlar. Avery işte bu baskılar sonucunda emekliye ayrılmak zorunda kalır. Avery’nin keşfi aslında Nobel kazandıracak bir keşiftir, ama Avery ödül alamadan, adını hayal kırıklıkları tarihine altın harflerle yazdırarak 1955 yılında hayata veda eder. Yıllar sonra Nobel Komitesi’nin arşivleri halka açıldığında, Avery’nin Nobel ödülü almasına, Norveçli bir protein kimyacısı olan Einer Hammarstan’ın engel olduğu ortaya çıkacaktır.

1950’lere gelindiğinde artık üç grup DNA’nın yapısını çözmek için uğraşmaktadır. Bunlar; Linus Pauling’in grubu, James Watson ve Francis Crick ile Maurice Wilkins ve Rosalind Franklin’dir. Pauling, yaptığı çalışmalarla DNA’nın üçlü sarmal şeklinde olduğunu iddia eder. Ancak daha sonra yanlış değerlendirme yaptığının ortaya çıkmasıyla bu iddia geçersiz hale gelir.

Bu sırada X-ışını kristalografisinde uzmanlaşmış olan R.Franklin, mürekkepbalığı sperminden aldığı ıslak DNA’yı incelemektedir. Franklin önce DNA moleküllerinin birbirlerine paralel olarak dizilmelerini sağlar, daha sonra onları X-ışınlarına maruz bırakır. X-ışınları DNA moleküllerine çarpıp geri dönerek, geride adeta molekülün bir gölgesini oluşturur. DNA’nın gölgesi daha sonra röntgen filmi üzerine çıkarılır.

e9f98f61b4ae5eb78e09ab3049fe7b061476007567

Aslında Wilkins, rakip olmalarına rağmen Watson ve Crick arada bir görüşmektedir. Bu görüşmelerin birinde Franklin’in haberi olmadan ödünÇALDIĞI, yukarıdaki meşhur 51 numaralı fotoğrafı Watson’a gösterdiğinde ağzı açık kalır. Çünkü Franklin’in elde etmiş olduğu DNA’nın X-ışını fotoğrafları, Watson ve Crick’in düşündükleri modelin ispatıdır ve bunu 1953 yılının Nisan ayında Nature dergisinde yayınlarlar.

R.Franklin utangaç bir kişiliğe sahiptir. Erkeklerin çoğunlukta olduğu bilim dünyasında kendine bir yer edinmeye çalışmaktadır. Ancak Franklin hak ettiği saygıyı görmez, aksine erkeklerin kadınları kendilerine denk görmedikleri kendisine her fırsatta hissettirilmektedir. DNA’nın keşfinde de böyle olur. Onun adını kimse anmaz. Franklin, 1958 yılında öldüğünde, ölüm nedeninin kanser olduğu söylenir. Ancak listenin başına yerleşecek kadar büyük bir hayal kırıklığı yaşadığının kaydı hiçbir yere düşülmez. Watson, Crick ve Wilkins, DNA’nın yapısının açıklanması çalışmalarıyla 1962 yılında Fizyoloji/Tıp dalında Nobel ödülünü alırlar. Franklin’in insanlık tarihinin en önemli keşfindeki rolünün göz ardı edilmesi, bilim dünyasının en büyük ayıplarından biri olarak kayıtlara geçer.

Nobel Vakfı bile olsa, belli bir grup insanın bir araya gelerek verdiği karar, gerçeği bağlamaz. Ancak gerçeklerin ortaya çıkmak gibi bir tarafı vardır. Bilimin ışığıyla aydınlandığını iddia eden insanların, kendileri gibi bilimle uğraşan insanlara bu haksızlıkları yapmaları, onlara utanç olarak yeter…

MERAKLISINA NOTLAR:

1. 1970’lerden itibaren kullanımı yasaklanan DDT, 1948 yılında çok önemli bir keşif olarak değerlendirilmiş ve onu bulan Paul Hermann Müller, Fizyoloji/Tıp dalında Nobel ödülünü almış.

2. Kullanımı hala tartışmalı olan ve birçok yerde yasaklanan Lobotomi yöntemi de (Beyindeki ön lobların uçlarındaki prefrontal korteks bağlantılarının kesilmesi), 1949 yılında çok önemli bir keşif olarak değerlendirilmiş ve onu bulan Antonio Egas Moniz, Fizyoloji/Tıp dalında Nobel ödülünü almış.

3. Kendisi gibi Batılı(!) olmayanlar hakkındaki utanç verici görüşleriyle de bilinen James Watson'ın, 2007 yılında Sunday Times gazetesine verdiği demeçle ırkçılığı tescillenmişti. Nörobiyolog Steven Rose; onun ırkçılığının yanı sıra kadınları aşağılayan görüşleriyle de ünlü olduğunu belirtmişti.

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Bunlar da ilginizi çekebilir..