İyi Yazarlar
İyi Okurlar

Kürşat Koyuncu

1 / Puan: 38177

Ankara
İstanbul

Sezer Emli̇k

3 / Puan: 8578

Bartın

Ömer Poyraz

4 / Puan: 7369

İstanbul

Mümi̇n Yolcu

5 / Puan: 6814

İstanbul

Mustafa Karayel

7 / Puan: 5660

İstanbul

Bulut Sever

6 / Puan: 5490

İstanbul

Payi̇taht İstanbul

8 / Puan: 5188

İstanbul

Mustafa Kılıç

9 / Puan: 3291

İstanbul

Ozan Bi̇li̇can

10 / Puan: 2589

İstanbul

Aa

11 / Puan: 2446

İstanbul

Detroi̇tli̇ Kızıl

12 / Puan: 2014

İstanbul

Sali̇eri̇ Alt Ti̇re

14 / Puan: 1820

İstanbul
Ankara

Sıla Müni̇r

15 / Puan: 1652

İstanbul

Osman Batur Akbulut

16 / Puan: 1561

Kırıkkale

Reşi̇t Akpınar

18 / Puan: 1442

Erzurum

Lagari̇ Alıntılar

17 / Puan: 1378

İstanbul

Ali̇ Turan

19 / Puan: 1349

İstanbul

Yamanduruş

22 / Puan: 1255

Sakarya

Ahmet Lalbek

23 / Puan: 1251

Erzincan

Feri̇t Çaydangeldi̇

21 / Puan: 1188

Ankara

Müsemma Şahi̇n

28 / Puan: 1072

İstanbul

Emre Keleş

25 / Puan: 1069

Ankara

Aykut Gi̇ray

27 / Puan: 1060

Yozgat

Ahmet Demi̇r

26 / Puan: 1040

İstanbul

Mücahi̇d Cesur

24 / Puan: 1011

İstanbul

Muharrem Morkoç

29 / Puan: 982

İstanbul

Mesut Toprak

30 / Puan: 971

Ankara

Bir sonraki paylaşıma yaklaşık 11 saat 16 dakika kaldı.

Zi̇hni̇ Yıldız yazdı, 318 kez açıldı, 4 misafir olmak üzere 6 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
16 Kas 17 17:00
Toprağın Tuzu Bi̇beri̇

Toprağın Tuzu (The Salt of the Earth) filmini izledikten sonra zihnimde oluşan ve dağınık halde bekleyen düşüncelerimi paylaşmak istiyorum. O kadar dağınık ki klasik yazı stilimizin dışına çıkıp madde madde sıralayarak işin içinden çıkmaya çalışacağım:

- Yazının sonunda kuracağım "bu filmi mutlaka -ibret nazarı ile- izlemelisiniz" cümlesini dikey geçişle en baştan söyleyelim, sizin işiniz de kolaylaşsın. İsteyen istediği çıkıştan ayrılabilir. Biraz can sıkıcı konulara gireceğiz, yüreği yananlarla baş başa kalmamızda fayda var.

- Öncelikle Sebastião Salgado "usta"dan bahsetmek gerek. Gerek de ben kendisi hakkında hiç bir şey bilmiyordum bu güne kadar. Ara Güler'in arkadaşı imiş. TRT'de çalışırken Ara Güler'le röportaj çekimleri yapmıştık. (60'lı yıllarda çektiği bir İstanbul fotoğrafını bana hediye etmişti. Şimdi kim bilir nerede o siyabeyaz Karaköy fotoğrafı) O çekimler sırasında dostu Salagado'dan bahsetti ise ismini o zaman duymuşumdur. Yoksa bu güne kadar Salgado'nun ismini bile duymadım desem yalan olmaz. Bugünlerde biraz tanıdıktan sonra "bir kameraman eskisi olarak bu ayıp da bana yeter" dedim kendi kendime. Enteresan bir hayat hikayesi var. Brezilya'da varlıklı bir ailenin çocuğu olarak dünyaya geliyor. Babası onun ekonomi okumasını istiyor, o da sonuna kadar bu alanda okuyup uzmanlaşıyor. Dünya Bankasında çalışmaya başlıyor, ülkesindeki dikta rejiminden kaçıp Avrupa'ya göçüyor. İngiltere ve Fransa'da hayatını devam ettirirken yanında hep mimar eşi var. Eşi Lelia'nın fotoğraf makinesini iş gezilerinde yanına almasıyla başlayan fotoğraf merakı kısa sürede onu işi gücü terk edip tek uğraşı haline geliyor. Ondan sonra o ülke senin, bu ülke benim dolaşıyor dünyayı. Hep de problemli ülkeler. Savaşlar, kötü hayat şartları, göçler, krizler... Ömrünün sonuna doğru başlangıç noktasına, yani baba ocağına geri dönüyor ve kıraç toprakları yeniden yeşertmek için eşiyle birlikte saygı duyulacak bir projeye başlıyorlar. Ana hatları bu hayatının. Tabi bu arada oğlu da kendisi fotoğraf ve film alanında uzmanlaşmış. Bir de ilginç bir bilgi; fotoğraf çekmek için geldiği Türkiye'de esnaftan dayak yemiş.

- Yönetmen Wim Wenders ve oğlu Juliano, Salgado'nun 40 yıllık fotoğrafçılık serüvenini orijinal bir kurgu ile bu biyografik belgesel hazırlamaya karar vermişler. Çoğunlukla siyahbeyaz fotoğraflar ve Salgado'nun yine siyahbeyaz izahlarından oluşuyor. Etkileyici bir anlatım. 2 saatlik belgeseli dikkatiniz hiç dağılmadan seyredebileceğiniz konusunda garanti verebilirim.

- Çünkü bu belgeselde anlatılan çiçek-böcek değil, çoğunlukla biz insanlar. İnsanın yeryüzünde yapabileceği zulüm ve vahşet fotoğraflarla belgelenmiş. Donup kalıyorsunuz. Sürekli bir sağ yanağınıza, bir sol yanağınıza tokat atılıyor ve gözünüzden çıngılar çıkıyor. Şok üstüne şok yaşıyorsunuz. Kurmaca falan değil. Dünyanın dört bir yanından gerçek olayların fotoğrafları bunlar.

- Onun için filmin ismini "Toprağın Tuzu" koymuşlar. O tuz biziz, biz insanlar. Tuz dedikse olumlu manada değil tabi ki. yani "çorbanın tadı tuzu yok" derken buradaki "tuz"dan lezzet artıran bir unsuru kastederiz. Toprağın tuzu olan "insan" ise toprağı çoraklaştıran, çürüten ve yaşanmaz hale getiren bir karabasan gibi bir şey. En azından ben böyle anlıyorum. Tuz gıdaları korumakta kullanılır ama toprakta bulununca onu kurak hale getirir. Hiç bir şey bitemez, canlı yaşayamaz hale gelir. "Yeryüzünde yaşayan insan toprağı çoraklaştırıyor, yaşanmaz hale getiriyor" demek istemişler.

- Hatta Salgado, filmin sonlarına doğru "Biz insanlar korkunç hayvanlarız. Yaşanan bir delilik öyküsüdür. Biz gaddarız, tarihimiz savaşlar tarihinden ibaret, türümüzün ne kadar korkunç olduğunu görmek için herkes bu fotoğrafları görmeli" diye iddialı cümleler kuruyor ki buna katılmam mümkün değil. İnancım buna müsaade etmez. Biz insanız, hayvan değil.(hayvanları aşağılamak için söylemiyorum bunu. Salgado "korkunç hayvanlarız" derken hayvanları da aşağılamış oluyor farkına varmadan) İnsan gibi yaşarsak, tabiatımıza uygun davranırsak öyle "korkunç"luklar yap/a/mayız. İnsanda asıl olan iyiliktir, güzelliktir. Kötülük arızidir, hastalıktır ve tedavi edilebilir.

- Salgado'nun bu rijit cümleleri kurmasına sebep olan Ruanda'daki katliama bir parantez açmamız gerekecek. 1994'te 100 gün içinde 1.000.000'a (bir milyon) yakın insan tekinin öldürüldüğü insanlığın yüz karası katliam. Modern dünyanın gözü önünde Hutu ve Tutsi kabileleri arasındaki ölümcül kapışma. Horoz döğüşü seyreder gibi seyretti insanlık bu vahşeti. Salgado amcamız her zaman olduğu gibi tam zamanında orada. Fotoğraf makinesi ile şahit oluyor bu kadar insanın katledilmesine. Baş sorumlu Fransa. Salgado da bir Fransız ajansın muhabiri olarak orada. En "etkileyici" ve "estetik" ceset görüntülerini burada çekiyor. Hepsi siyahbeyaz.(Kan revan görüntü belli olmasın diye mi acaba?) Fransız ordusundan ayarlanan kepçeler cesetleri kavradığı gibi alıyor, birinin kolu, diğerinin bacağı sallanıyor. Açılan çukurlara boşaltıyor ve üstünü örtüyorlar. Salgado bu vahşetten acayip etkilenmiş olacak ki "biz insanlar korkunç hayvanlarız" deme noktasına geliyor. Tamam da bu zavallı kabileler durduk yerde mi birbirine girdi? Vahşi kapitalizmin hiç mi suçu yok? Ne diyordu Sezen Aksu: "masum değiliz, hiçbirimiz"

- Sonunda Salgado usta yaptığı işten nefret etmiş olacak ki, doğduğu topraklara dönüyor ailesi ile beraber. Babasının bakımsızlıktan çöle dönmüş arazisini ağaçlandırıp bir tabiat parkı haline getirmek için var güçleri ile çabalıyorlar eşi ile birlikte. Kendisi dağa taşa vuruyor, ot böcek resimleri çekmeye başlıyor, el değmemiş alanlara yöneliyor, doğanın kendi kendisini yenilemesine katkı babından kendi çapında bir şeyler yapmaya çalışıyor. Halen de devam ediyormuş bu uğraşları. Aslında saygı duyulması gereken bir davranış bu. Ama bana biraz da günah çıkarma gibi geldi, ne yalan söyleyim. Pişmanlık sayılmaz ama geçmişine bakıp "bu fotoğrafları çektim de ne oldu, o katliamları, sürgünleri, işkenceleri belgeledim sadece, engelleme yönünde hiç bir katkısı olmadı" diye mi düşündü acaba.

Neyse, Toprağın Tuzu böyle karışık çağrışımlara sebep oldu bende. İzleyin sizin de kafanız karışsın. "İnsan insanın kurdudur" sözünün sağlaması gibi bir şey. Esfelessafilin noktası yani. Oysa sarkacın diğer ucunda "insan insanın yurdu" olma potansiyeli her zaman vardı. Yazık ki ne yazık. İnsan "insan"lıktan çıkınca hem kendisinde hem de toprakta olumsuz/ölümsüz iz bırakıyor şekilde görüldüğü gibi.

59e17aa210bbc749d15a30b7ee7b8db11510837022

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Bunlar da ilginizi çekebilir..