İyi Yazarlar
İyi Okurlar

Kürşat Koyuncu

1 / Puan: 38821

Ankara

Sezer Emli̇k

3 / Puan: 8843

Bartın
İstanbul

Ömer Poyraz

4 / Puan: 7401

İstanbul

Mümi̇n Yolcu

5 / Puan: 6934

İstanbul

Mustafa Karayel

7 / Puan: 5717

İstanbul

Bulut Sever

6 / Puan: 5508

İstanbul

Payi̇taht İstanbul

8 / Puan: 5257

İstanbul

Mustafa Kılıç

9 / Puan: 3477

İstanbul

Ozan Bi̇li̇can

10 / Puan: 2611

İstanbul

Aa

11 / Puan: 2504

İstanbul

Detroi̇tli̇ Kızıl

12 / Puan: 2037

İstanbul

Sali̇eri̇ Alt Ti̇re

14 / Puan: 1823

İstanbul
Ankara

Sıla Müni̇r

15 / Puan: 1659

İstanbul

Osman Batur Akbulut

16 / Puan: 1568

Kırıkkale

Reşi̇t Akpınar

18 / Puan: 1489

Erzurum

Lagari̇ Alıntılar

17 / Puan: 1397

İstanbul

Ali̇ Turan

19 / Puan: 1363

İstanbul

Ahmet Lalbek

23 / Puan: 1275

Erzincan

Yamanduruş

22 / Puan: 1265

Sakarya

Feri̇t Çaydangeldi̇

21 / Puan: 1191

Ankara

Müsemma Şahi̇n

28 / Puan: 1082

İstanbul

Emre Keleş

25 / Puan: 1080

Ankara

Aykut Gi̇ray

27 / Puan: 1074

Yozgat

Ahmet Demi̇r

26 / Puan: 1042

İstanbul

Mücahi̇d Cesur

24 / Puan: 1013

İstanbul

Muharrem Morkoç

29 / Puan: 984

İstanbul

Mesut Toprak

30 / Puan: 972

Ankara

Bir sonraki paylaşıma yaklaşık 04 saat 31 dakika kaldı.

Yusuf Basat yazdı, 356 kez açıldı, 13 misafir olmak üzere 14 kişi beğendi, 2 yorum yapıldı.
3 Ara 17 05:00

Yusuf Basat

Puan: 823

Tri̇lye

Hüzün dolu esen rüzgar pencere arasından uğultusunu dinletiyordu. Rüzgar bir şeyler anlatmaya çalışır mı? Çalışır. Sabah sabah öten horozlar ne anlatıyor peki? Yada Ramazan davulcuları, demir parmaklıklarla örülmüş pencereden dışarıya bakan mahallenin koca karısı, simitçiler, servis bekleyen işçiler, sokak çocukları, fakirler, zenginler... Herkes kendince derdini anlatmak edasıyla bir şeyler fısıldıyor hayata, peki ya ben? İnsanların beni anlamadığını düşündüğüm şu dönemde ben ne anlatmayı amaçlıyordum yazdıklarımla? Bir şeyler çıkmalı içimden, bir şeyler anlatmalı, bir şeyler fısıldamalıyım elimde boş boşa dönüp duran kalemin aracılığı ile kağıda, kağıt vasıtasıyla hayata. Nedendir bilmiyorum ama; çoğu zaman bir gün son bulacağını bildiğim halde ciddiye aldığım şu hayatın beni ciddiye almadığını düşünüyorum.

Çünkü Müzeyyen'i görmüştüm ve durum, hayatın her saniyesini gözümü kırpmadan ciddiye almam gerektiği kanısını doğuruyordu içimde. Hayatımın hangi bölümünde olursam olayım, ne kadar zaman geçerse geçsin onu sadece bir defalık görebilmek için kilometreleri hiçe sayarak daima ona koşmaya hazırım, yani Müzeyyen zihnimde çözülemeyen bir kuram ve bende çözülemeyen o kuramın bu hayattaki tek tutsağıyım. Şimdi sen orada ben burada, böyle uzaktan uzağa sana gözlerimle dokunarak severcesine ve savurduğun o saçlarının rüzgarında peşinden sürüklenircesine bakalım daha ne kadar tutsak kalacağım sana.

Saat: 23:45

Bursa'dan Trilye'ye kalkan bir minibüs durağındayım, neden ve ne uğruna burada olduğumu bilerek gelecek olan minibüsü sabırsızlıkla bekliyorum. Ah Müzeyyen ah bir bilsen sana geldiğimi ama hu sefer seni almaya değil, seni bulmak için yollara düştüğümü... Yaşadığın yere, sana geliyorum Müzeyyen. Cebimde üç kuruş yol parası var, bir yandanda midemin isyan bayrağı direnmeye çalışıyor, saatin on iki olması ve minibüsünde gelmeyişi bir hayli canımı da sıkıyor. Karşımda bir taksi durağı ve kapısında sineklenen bir bey amca, hemen kalkıp yanına gittim.

-Selamün aleyküm.

-Aleyküm selam delikanlı.

-Buradan Trilye minibüsü kaçta geçer dayı?

-Bu saate kadar geçmediyse hiç bekleme, geçmez.

-Başka ulaşım yok mu?

-Arzu edersen bir tek taksi var.

-Eyvallah dayı kolay gelsin.

-Hadi selametle.

Döndüm arkamı ve kafamda ne yapacağıma karar verirken elli metre kadar yürüyüp bir fırına girip, sabahtan kalma duvar sertliğinde ki bir simiti aldım. Her şeyden önce midemdeki sesleri yatıştırmak önceliğimdi. Nitekim de öyle oldu, biraz olsun dindi midemin çığlıkları. Üstünde cebimdeki sarma cıgaramdan bir tane yaktım. Oh, işte şimdi kan gidiyordu beynime. Geçtim yeniden durağın önüne ve belki hala iyi insanlar kalmıştır umuduyla başladım otostop çekmeye. Bir, iki, üç, beş, on derken yaşlı bir bey amca durdu ve camı aralayarak;

-Ne tarafa evlat?

-Trilye'ye dayı.

-Atla.

Küçük bir çocuk gibi sevinircesine bindim arabaya.

-Hayırdır tatile mi?

-Bir nevi tatil diyelim.

-Ne iş yaparsın sen?

-Yazarım ben dayı.

-Haa kâtipsin yani

-Yok dayı yok öyle değil, hem okur hem yazarım.

-Ne yazarsın?

-Ne bulursam onu yazarım.

-Yaz, Benim hayatımıda yaz. Sene 1976 askerliği bitireli dört sene kadar olmuş Nermin ile deliler gibide seviyoruz birbirimizi. Nişanlandık falan derken geriye bir tek evlenmek kaldı. O zamanlar genciz delikanlıyız, genciz Tarlabaşı'nda bizim Rüstem abinin kumarhane vardı orada takılıyoruz, burnumuz dik gelene geçene ahkam kesiyoruz. Bir gece yine mekandayken olay çıktı, nasıl çıktı neyden çıktı anlamadık silahlar patladı bir kurşun da ben yedim. Tabi sonra yengenin abisi isyan etti ben ite kopuğa kız vermem diye, o gün onu oracıkta indirecektim ya neyse...

-Sonra dayı?

-Anlayacağın evlenemedik. Birkaç kere kafaya koydum kaçıracaktım ama kayınpeder pamuk gibi adam, sırf onun hatrına yapamadım. Bir iki sene içindede mekan kapatıldı, bende elimi ayağımı çektim o işlerden Bursa'ya taşındım işimi, gücümü, düzenimi burada kurdum.

-Hanım ablaya ne oldu dayı?

-Hanım ablanın hanımlığı gitti evlat, çok sonra öğrendim Kadıköy'de Bulgar kilisesinin papazına kaçmış, papaz öldükten sonra açıkta kalınca şimdi Beyoğlu'nda bir pavyonda sahne alıyormuş.

-Yaş kaç dayı?

-Ben 55, Nermin çiçek gibi kadın o 45 yaşında.

-Hala takip ediyorsun yani?

-İnsan vazgeçtim dese de, bunu kendine itiraf edemiyor be evlat.

-Bilirim dayı bilirim, bende edemedim.

-Bak evlat 55 senede şunu öğrendim; ne kimseyi peşinden sürüklet, nede kimsenin peşinden sürüklen.

-Eyvallah dayı.

On, onbeş dakika kadar içim geçmiş gözlerimi açtığımda Trilye meydanındaydık.

-Ben burada ineyim dayı.

-Tamamdır evlat, ha unutmadan ne yaparsan yap geçmediğini senden başka kimse anlayamaz.

-Eyvallah dayı, sağolasın. Diyerek kapıyı çektim ve indim. Anlattığı hikayesinin verdiği meraktan dolayı ismini bile soramadığım hızır gibi yetişen bu dayının lafları mıh gibi çarpmıştı aklıma. Sanki doğru zamanda, doğru yerde karşıma çıkmış gibiydi. Ellerimi cebime koyarak sahile doğru yürüdüm ve denizin o görkemli kokusunu cebimden çıkarıp yaktığım cıgarayla birlikte ciğerlerime çektim. Durdum, düşündüm. Buraya gerçekten neden geldiğimi düşündüm. Kimseyi peşimden sürükletmiyordum lakin sürükleniyordum. Belkide dayının dediği gibi; "ne sürüklet, nede sürüklen". Cıgaramdan son bir duman daha alarak ufacık kalanı izmariti denizin karanlığına fırlattım.

Sonunda geldim ve buradayım Müzeyyen senin muhitinde, saçlarının kokusunu, adımladığın her sokakta hissetmeye, sadece senin görmek arzusuna kapıldım da geldim. İki yakamız bir araya gelmedi; sen bana bir geldin ben senden bir uzaklaştım, ben sana bin kere geldim sen bana bir kere gelmedin. İki yakamız bir araya gelmedi Müzeyyen. Yaşadığın muhite geldim; bir gece vakti saçlarının kokusu ile sarhoş ettiğin sokakları adımladım özgürce, gözlerinin ihtişamını yaydığın denize bakıyorum şimdi sensiz. Ama iki yakamız bir araya gelmedi be Müzeyyen, gelmedi. Trilye küçük bir yer, herkes birbirini tanır bilir. Attığın her adımı komşun duyar. Biraz düşünüp kafamı toparladıktan sonra kafelere ve çay bahçelerine doğru yürüdüm ve ne olduysa işte tamda o anda oldu... İlk hırkasından tanıdım onu, sonra elindeki tepsi ile dönerken yüzünü gördüm, işte tamda o an battı bıçkın gibi sancılar yüreğime. Bir kafede çalışıyordu, tişörtünün üzerine giydiği hırka ve altına giydiği şort. Güzelliğinden hiçbir şey kaybetmemiş Müzeyyen duruyordu orada. Oturdum kafenin karşısında bir banka, hoşgeldin dedi dalgalar bir hışımla. Hoşbulduk dedim güzelliğinin verdiği bir özgürlükle Müzeyyen. Sen bilmeyeceksin belki ama buradan birkaç metre uzağından seni izleye duracağım kalbimin dayandığı yere kadar. Bu bile hayatın bir adaletsizliği gibiydi. Nedendir bilmiyorum ama; çoğu zaman bir gün son bulacağını bildiğim halde ciddiye aldığım şu hayatın beni ciddiye almadığını düşünüyorum. Çünkü Müzeyyen'i görmüştüm ve durum, hayatın her saniyesini gözümü kırpmadan ciddiye almam gerektiği kanısını doğuruyordu içimde. Hayatımın hangi bölümünde olursam olayım, ne kadar zaman geçerse geçsin onu sadece bir defalık görebilmek için kilometreleri hiçe sayarak daima ona koşmaya hazırım, yani Müzeyyen zihnimde çözülemeyen bir kuram ve bende çözülemeyen o kuramın bu hayattaki tek tutsağıyım. Şimdi sen orada ben burada, böyle uzaktan uzağa sana gözlerimle dokunarak severcesine ve savurduğun o saçlarının rüzgarın da peşinden sürüklenircesine bakalım daha ne kadar tutsak kalıp, sürükleneceğim sana.

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
03 Ara 16:16

Misafir

Eline Saglik yusuf rabim ilmini artirsin

03 Ara 10:32

Misafir

Güzel olmuş ufak rutuşla daha akici olur eline sağlik kalemine kuvvet

Bunlar da ilginizi çekebilir..