İyi Yazarlar
İyi Okurlar

Kürşat Koyuncu

1 / Puan: 21190

Ankara

Abdullah Fakiroğlu

2 / Puan: 7658

İstanbul

Bulut Sever

3 / Puan: 4285

İstanbul

Ömer Poyraz

4 / Puan: 3468

İstanbul

Mümin Yolcu

5 / Puan: 3149

İstanbul
İstanbul

Ozan Bilican

7 / Puan: 1885

İstanbul

Salieri Alt Tire

8 / Puan: 1571

İstanbul

Mustafa Karayel

9 / Puan: 1553

İstanbul

Detroitli Kızıl

10 / Puan: 1503

İstanbul

Sezer Emlik

11 / Puan: 1428

Bartın

Osman Batur Akbulut

12 / Puan: 1308

Kırıkkale

Sıla Münir

13 / Puan: 1308

İstanbul

Vlad Emir

14 / Puan: 1229

İstanbul

Ferit Çaydangeldi

15 / Puan: 974

Ankara

Mustafa Kılıç

16 / Puan: 972

İstanbul

Ali Turan

17 / Puan: 936

İstanbul

Mücahid Cesur

18 / Puan: 920

İstanbul

Müsemma Şahin

19 / Puan: 794

İstanbul

Ahmet Demir

20 / Puan: 788

İstanbul

Yamanduruş

21 / Puan: 743

Sakarya

Mesut Toprak

22 / Puan: 743

Ankara

Ahmet Lalbek

23 / Puan: 719

Erzincan

Muharrem Morkoç

24 / Puan: 710

İstanbul

Alpay Gökçe

25 / Puan: 681

İstanbul

Emre Keleş

26 / Puan: 655

Ankara

Lagari Alıntılar

27 / Puan: 623

İstanbul

Ali Osman Rothschild

28 / Puan: 545

Ankara

Kumru

29 / Puan: 533

Adana

Sadık İbrahim

30 / Puan: 512

İstanbul

Bir sonraki paylaşıma yaklaşık 02 saat 35 dakika kaldı.

Muhammed Emir Yavuz yazdı, 138 kez açıldı, 12 misafir olmak üzere 13 kişi beğendi, 3 yorum yapıldı.
28 Mar 18 17:00
Cemaat Sorgulaması

15 Temmuz’dan sonra cemaatlerin ve tarikatların fonksiyonları, işleyişleri ve kurumsallıkları tartışılır hale geldi. Fetönün yeri geldiğinde nasıl vahşileştiğini, eli kanlı bir örgüte dönüştüğünü görüp tecrübe eden bizler için bu sorgulama doğal olsa gerek. Bir ‘camia’ nasıl bir ‘terör örgütü’ konumuna geldi, bu ayrı bir konu. Lakin belli olan bir şey var ki, o da bu örgütün hiç olmadığı kadar güçlü olduğu gerçeğiydi. Yargıda, bürokraside, orduda ve daha birçok yerde milletin kendisine dişlerini geçirmeye çalıştılar ama başaramadılar. Hal böyle olunca kadim geleneğimizin manevi değerleri olan tarikatlarımız, cemaatlerimiz de daha çok sorgulanır, tartışılır, eleştirilir hale getirildi.

Tarikat ve cemaat yapılarının, ülkemiz için olmazsa olmazı olarak gördüğümü başta belirteyim. Fakat yolumuzu aydınlatan bu manevi fenerler için söyleyecek başka sözlerimiz de yok değil. Cemaatler, kendilerinden başka gruplarla etkileşime kapalı olmalarından dolayı cemaat içi yapılarının açık seçik olmadığı ve fonksiyonu hakkında kendi müntesiplerinden başka diğer insanların çok fazla bilgisinin olmadığı yönleriyle diğer gruplardan ayrılır. Yani şeffaf olmadıkları su götürmez gerçek. Aynı zamanda cemaatin işleyişi, yapısı, fikirleri hakkında ne kadar çok şey sorgulanırsa o kadar kötü olduğu da bir cemaat gerçeği olarak karşımıza çıkıyor. En önemlisi, bir ülkenin maddi ve manevi gelişmişliğinin göstergesi olan ehliyet ve liyakat ilkeleri kişinin cemaati söz konusu olduğunda geri plana atılıyor ve bu yanlış artık cemaat içinde doğru olarak telakki ediliyor. İtirazı ve tenkiti düşünen, ihanetle suçlanma kılıfını yanında taşıyor. Bu da sorgusuz sualsiz itaat kültürünü beraberinde getiriyor. Bütün bunlar bir araya gelince; ürkek, yalnız ve sütten ağzı yanmış insanlar artık aynı şeyleri düşünüyor: Fetönün yerini diğer cemaatler alacak.

Herhangi bir cemaat müntesibine, devlette kadrolaşmanın yanlış olduğunu, ehliyet ve liyakat göz ardı edilerek yapılanın haram olduğu gerçeği hatırlatıldığında genelde bu cevapları almak olası: Doğru ama bizimkiler de oraya gelmeli, 90 yıldır eziliyoruz, hem bu şekilde daha iyi hizmet ederiz. Her ne kadar yıllar yılı kemalizmin tahakkümünü görmezden gelmesek de yine de bu durum yapılanları meşrulaştırmaz. Hem o kadar karşısında durduğun, belki düşman bellediğin zihniyetten farkın ne olacak bunu yapınca güzel kardeşim? Sonra, cemaatin söylediği kabul ettiği bir fikir sana aykırı geldiğinde neden karşı çıkamıyorsun? Yanlış olma ihtimali yoksa, bunu istişareye sunacağın, yeri geldiğinde bu yanlışları söyleyebileceğin bir mekanizma yoksa kendi benliğini karakterini nasıl inşa edeceksin? Bediüzzaman’dan efsane cevabı dinle: ‘’Hiçbir müfsid ben müfsidim demez. Daima sûret-i haktan görünür. Yahut bâtılı hak görür. Evet, kimse demez ayranım ekşidir. Fakat siz mihenge vurmadan almayınız. Zira çok silik söz ticarette geziyor… İşte, size söylediğim sözler hayalin elinde kalsın, mihenge vurunuz. Eğer altın çıktıysa kalbde saklayınız. Bakır çıktıysa, çok gıybeti üstüne ve bedduayı arkasına takınız, bana reddediniz, gönderiniz.’’ (Münazarat, 19) O halde önce mihengi nerelerde kaybettik sorusunun cevabını bulmak gerekiyor. Kimlik ve karakter o mihengle oluşur, en evvel bunun farkına varmak gerek.

Tarikatlar için de, her önüne gelenin kendini şeyh ilan etmesi, dinin izzetini kırıyor olmasından ve çoğu hurafelerin din gibi algılanmasından doğan arızalar düzeltilmeden insanların cemaatlere ve tarikatlara güveni tazelenmez zannediyorum. Kadrolaşmanın önüne mutlak surette geçilmeden, ehliyetsiz ve liyakatsiz insanların torpille, referansla artık Rezzak-ı Mutlakı Allahta değil de, o torpilde, referansta bulduğu müddetçe biz bu mevzuları daha çok konuşuruz. Haram olması bir yana, itikadi problemleri de barındıran bu niyet ve ameller terk edilmeden istikameti tutturmak güç görünüyor. Halbuki, ‘’Ey iman edenler! İnsanlar arasında adâlet edin ve emaneti, işi ehline (uzmanına, lâyık olana) verin.” (Nisâ Sûresi, 58.) ayetinin nüzul sebebi şöyle nakledilir:

Mekke fethedilince Hz. Peygamber (asm), Kâbe’ye gelir ve kapının açılmasını ister. Anahtar; Kâbe’nin bekçilik, temizlik, bakım vs., gibi kutsal vazifeleri; yıllardan beri babadan oğula geçerek devam eden ve Müslüman olmayan Osman bin Talha’dadır. Osman bin Talha ilk başta anahtarı vermek istemez ve Hz.Ali’nin tepkisiyle karşılaşır. Sonunda anahtar alınır, Peygamberimiz içeri girer ve artık anahtarın Hz.Ali’de olması gerektiğini düşünür. İşte ayet o sırada iner: ‘’Ey iman edenler, emaneti ehline teslim ediniz’’

Yine Bediüzzaman, bu âyeti tefsir edip yorumlarken şöyle muhteşem bir ölçüyü nazara veriyor:

“Sual: Bazı nâs, senin gibi mânâ vermiyorlar. Hem de bazı Jön Türklerin a’mâl ve etvârı pis tefsir ediliyor. Zira bazı Ramazan’ı yer, rakı içer, namazı terk eder. Böyle, Allah’ın emrinde hıyanet eden, nasıl millete sadâkat edecektir?

Cevap: Evet, neam, hakkınız var. Fakat hamiyet ayrı, iş ayrıdır. Bence bir kalb ve vicdan fezâil-i İslâmiye ile mütezeyyin olmazsa, ondan hakikî hamiyet ve sadâkat ve adalet beklenilmez. Fakat iş ve san’at başka olduğu için, fâsık bir adam güzel çobanlık edebilir. Ayyaş bir adam, ayyaş olmadığı vakitte iyi saat yapabilir. İşte, şimdi salâhat ve mahareti, tâbir-i âharla fazileti ve hamiyeti, nur-u kalb ve nur-u fikri cem edenler vezaife kifayet etmezler. Öyleyse, ya maharettir veya salâhattir. San’atta maharet ise müreccahtır. Hem de o sarhoş namazsızlar Jön Türk değiller, belki şeyn Türktürler. Yani fena ve çirkin Türktürler. Genç Türklerin râfızîleridirler. Herşeyin bir râfızîsi var. Hürriyetin râfızîsi de süfehâdır.” (Münazarat,56)

Unutmadan söylemek gerek ki; Bu satırları bir cemaat müntesibi olarak yazıyorum. Devrin cemaat devri olduğu görüşünü taşıyor; adaletten, ihlastan, doğru hürriyetten ve sırat-ı müstakimden ayrılmamak için her daim dua ediyorum..

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Bunlar da ilginizi çekebilir..