İyi Yazarlar
İyi Okurlar

Kürşat Koyuncu

1 / Puan: 38846

Ankara

Sezer Emli̇k

3 / Puan: 8854

Bartın
İstanbul

Ömer Poyraz

4 / Puan: 7401

İstanbul

Mümi̇n Yolcu

5 / Puan: 6943

İstanbul

Mustafa Karayel

7 / Puan: 5721

İstanbul

Bulut Sever

6 / Puan: 5508

İstanbul

Payi̇taht İstanbul

8 / Puan: 5262

İstanbul

Mustafa Kılıç

9 / Puan: 3477

İstanbul

Ozan Bi̇li̇can

10 / Puan: 2613

İstanbul

Aa

11 / Puan: 2505

İstanbul

Detroi̇tli̇ Kızıl

12 / Puan: 2037

İstanbul

Sali̇eri̇ Alt Ti̇re

14 / Puan: 1823

İstanbul
Ankara

Sıla Müni̇r

15 / Puan: 1660

İstanbul

Osman Batur Akbulut

16 / Puan: 1568

Kırıkkale

Reşi̇t Akpınar

18 / Puan: 1491

Erzurum

Lagari̇ Alıntılar

17 / Puan: 1399

İstanbul

Ali̇ Turan

19 / Puan: 1364

İstanbul

Ahmet Lalbek

23 / Puan: 1276

Erzincan

Yamanduruş

22 / Puan: 1265

Sakarya

Feri̇t Çaydangeldi̇

21 / Puan: 1191

Ankara

Müsemma Şahi̇n

28 / Puan: 1082

İstanbul

Emre Keleş

25 / Puan: 1081

Ankara

Aykut Gi̇ray

27 / Puan: 1074

Yozgat

Ahmet Demi̇r

26 / Puan: 1042

İstanbul

Mücahi̇d Cesur

24 / Puan: 1013

İstanbul

Muharrem Morkoç

29 / Puan: 985

İstanbul

Mesut Toprak

30 / Puan: 972

Ankara

Bir sonraki paylaşıma yaklaşık 04 saat 42 dakika kaldı.

Bulut Sever yazdı, 418 kez açıldı, 2 misafir olmak üzere 12 kişi beğendi, 2 yorum yapıldı.
26 May 15 16:00

Bulut Sever

Puan: 5508

Cemaat / Aklın Gözyaşları - 1

Küçük bir çocuktum.

Pek sevdiğim, benden birkaç yaş büyük arkadaşımın beni elimden tutup götürdüğü o “ışık” evine giderken nasıl da heyecanlı olduğumu hatırlıyorum. Bizden büyük üniversiteli abilerin temiz ve mütebessim yüzleri dün gibi aklımda. Sonra ortaokula başladık. Gidiş gelişlerimiz zaman içerisinde sıklaşmaya başladı. Çocuktuk ve sosyalleşmeye başladığımız o yaşlarda ilgi, alaka ve pekâlâ bisküvi, sarı gazoz ve kraker ikramları, bizlerin o evlere gitmesindeki devamlılığı arttırmıştı.

Ortaokulun ilk senesinin ders çalışma ve yeme-içme faslı ile geçmesinden sonra ikinci senenin ilk aylarında ders çalıştığımız odanın “istikballi” çekyatlarının üzerinde şeffaf dosyaların içine konulmuş özensizce duran, üstünde bazı soruların olduğu kâğıtlar gördük.

Çocuk olmanın verdiği merak duygusuyla kâğıtların üzerinde yazılanları okumaya başladım: “Cinler var mıdır? Mahiyetleri nelerdir?” sonra, “Bu evrende yalnız mıyız? Uzaylılar var mı? Dünyamıza geliyorlar mı?” gibi… Çekyatların üzerinde unutulmuş olduğunu düşündüğümüz ve büyük bir iştiyakla okumaya başladığımız bu yazılanlara baktığımızı gören “abimiz”, bizlere bu soruların cevaplarını veren bir muhterem zatın olduğunu, öğle namazını kıldıktan sonra kasetten bu soruların cevabını dinleyebileceğimizi söyledi. Öğle namazı kılındı ve kaseti taktığında tam da sorulan soruların olduğu yerden başlandı konuşulmaya. Biz, o zamanlar bunların birer tesadüf olduğu zannında iken, her şey olabildiğince planlı bir şekilde ayarlanmış ve bizim devşirilme sürecimize başlanmıştı.

Artık o muhterem zatın kitaplarını okuyor, ağlamalı kasetlerini dinliyorduk. Bu din adamının kitaplarında her şey vardı; cumhuriyeti anlatıyor, musikiden bahsediyor, dava adamının diğerkâmlığından dem vururken; okuyanlarını tam bir entelektüel(!) olarak yetiştiriyordu bu kitaplar. Kumaş pantolon falan anlıyorduk da misal, namazları şartlarına uygun nasıl kılacaktık? Bizi Müslüman yapan bilgileri nasıl öğrenecektik peki? Bahsi diğer bu sorular…

Bizi kendilerinden gördüklerine inanmaya başlamıştık. Yeni devşirilmek için getirilenlerin yanında sanki özel bir muameleye tutulduğumuzu görüyorduk. Aslında kimse kimseye güvenmiyor, herkesin herkes hakkında şüpheciliği cemaat için emniyet supabı oluyordu. Unutmadan, devşirildiğimizin bir nişanesi olarak artık biz de “maklube” ile tanıştırılmıştık.

Biraz daha palazlanmaya başladığımız lise yıllarında, soru sormaya meyyal(etrafça çok konuşan) bir genç olarak ister istemez bazı halleri sorgulamaya başlıyor insan bu gibi cemaatlerin içinde. Ya da hiç sorgusuz sualsiz bu aidiyetin içinde hayatına devam ediyor, başkaca bir yere bakabilmek ya da içinde bulunduğu yapıyı sorgulayabilmek cesaretini gösteremiyor insan.

Bir bölge abisine Fethullah Gülen’in (o zamanlar Hocaefendi) bu dinde durduğu yeri sormuştum. Sağ elini belli bir mesafeye kaldırarak, “Peygamber Efendimiz burada ise,” diğer elinin üstünü de sağ elinin altına yapıştırarak, “Hocaefendi de işte buradadır!” demişti. Yani Peygamberimizden sonra ilk gelebilecek insan, öyle miydi?! Yine bir gün, “yahu abicim, hocaefendinin söylediklerine dair hiç mi bir şey denilemez, soru sorulamaz…” diye konuştuktan sonra, hocaefendinin dediklerine bir eleştiri de bulunabilmek için, ilmimizin en az onun kadar olması gerektiği, sert bir dille söylenmişti bana. Fethullah Gülen’in şahsına değil dikkat buyrun, söylediklerine. Bu ilim meselesi de, daha 15’lerini süren çocuklar olarak bizce mümkün olamayacağı için kestirip atılmıştı.

Lisenin bitmesiyle birlikte kendileriyle ilgi ve alakam çok kalmadı. Hele bir cemaat esnaflarından birinin yanında kısa bir süre çalışmam ile duygusal olarak da bütün bağlarımı koparmış oldum. Zira cemaatin hiçbir duruşu olmadığını, “Arkadaş, bu bizim televizyon öyle önemlidir ki, her gün dansöz oynatsalar bu ekranda, itirazım olmaz!” demişti de, öyle anlamıştım.

Her şeyin o “ulvi” dava uğruna mubah olabileceği içtihadı, küçüklüğünden itibaren pek de dindar bir ailede yetişmemiş bana bile fazla gelmişti.

Yapmadım, yapamadım.

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
31 May 13:49

Misafir

Yolu düşmeyen azdır.

26 May 16:14

Ömer Poyraz

Puan: 7401

Kim gitmedi ki dediğiniz yerlere, kim görmedi, kim duymadı ki o yaşadıklarınızı? "Cemaat"i çaldılar bu ülkeden, hem de kendi değerlerimizi araç haline getirerek. Çalınanlardan olmadığımıza şükrederken diyorum ki iyi ki yapmamışsınız.

Bunlar da ilginizi çekebilir..