İyi Yazarlar
İyi Okurlar

Kürşat Koyuncu

1 / Puan: 28789

Ankara

Abdullah Fakiroğlu

2 / Puan: 8054

İstanbul

Ömer Poyraz

3 / Puan: 6553

İstanbul

Bulut Sever

4 / Puan: 4792

İstanbul

Sezer Emlik

5 / Puan: 4605

Bartın

Mümin Yolcu

6 / Puan: 4295

İstanbul

Mustafa Karayel

7 / Puan: 3877

İstanbul

Payitaht İstanbul

8 / Puan: 3646

İstanbul

Mustafa Kılıç

9 / Puan: 2385

İstanbul

Ozan Bilican

10 / Puan: 2157

İstanbul

Aa

11 / Puan: 1842

İstanbul

Detroitli Kızıl

12 / Puan: 1693

İstanbul

Salieri Alt Tire

13 / Puan: 1606

İstanbul

Sıla Münir

14 / Puan: 1396

İstanbul

Osman Batur Akbulut

15 / Puan: 1353

Kırıkkale

Ali Turan

16 / Puan: 1025

İstanbul

Ferit Çaydangeldi

17 / Puan: 1017

Ankara

Lagari Alıntılar

18 / Puan: 986

İstanbul

Mücahid Cesur

19 / Puan: 940

İstanbul

Yamanduruş

20 / Puan: 889

Sakarya

Ahmet Demir

21 / Puan: 870

İstanbul

Müsemma Şahin

22 / Puan: 857

İstanbul

Reşit Akpınar

23 / Puan: 847

Erzurum

Mesut Toprak

24 / Puan: 844

Ankara

Ahmet Lalbek

25 / Puan: 840

Erzincan
İstanbul

Emre Keleş

27 / Puan: 792

Ankara

Muharrem Morkoç

28 / Puan: 753

İstanbul

Alpay Gökçe

29 / Puan: 728

İstanbul

Aykut Giray

30 / Puan: 699

Yozgat

Bir sonraki paylaşıma yaklaşık 02 saat 11 dakika kaldı.

Gökhan Mestan yazdı, 499 kez açıldı, 3 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
21 Tem 15 04:00
Sosyal Medya Üzerine

Sosyal paylaşım siteleri her geçen gün daha fazla yer kaplıyor hayatımızda. Twitter, Facebook, Instagram gibi siteler, doğru habere ulaşmamız, sansürsüz bilgi edinmemiz için çok değerli kaynaklar hepimiz için. Bugün sosyal paylaşım siteleri, televizyon kanallarından, radyolardan, gazete ve dergilerden daha güçlü bir etkiye sahip.

Ancak öte yandan sosyal mecralar bizim üzerimizde bir baskı oluşturmaya da başlamış durumda. Hepimiz bu sitelerde daha iyi bir performans gösterme kaygısına düşmüş durumdayız. Arkadaşlarımızı etkilemek, onlardan geri kalmamak için çaba sarf ediyoruz. Sosyal medya hesaplarımız artık kimliğimizin değişmez bir parçası. Bizim kim olduğumuzu en çok sosyal medyada nasıl var olduğumuz belirliyor. Üstelik bu alemin bir de ölçümü (raiting) var. Eskiden telefon defterimizdeki insan sayısıyla ölçtüğümüz "arkadaş" sayısı, şimdi Facebook’taki, Twitter’daki takipçi sayısıyla ölçülür oldu. Üstelik kimin ne kadar takipçisi olduğu da ayan beyan ortada.

"Bir şey kaçırdım mı acaba?" endişesiye yaşıyoruz sürekli olarak. Eşimizin dostumuzun neler yaptığını merak ediyoruz.

Facebook’u her açtığımızda arkadaşlarımızın hayatlarını kendimizinkiyle karşılaştırıyoruz. Eskiden televizyonda ünlülerin tatile gittiklerini, eğlendiklerini, yeni giysiler aldıklarını, çok güldüklerini, mutlu olduklarını, kedi-köpek beslediklerini, evlerini çok iyi döşediklerini görürdük. Onlar gibi olmak istesek de, kendimizi onlarla bir tutmazdık; çünkü onlar ünlüydüler, bizden farklıydılar. Paraları da imkanları da bizden kat be kat daha fazlaydı. Şimdi ise Facebook’u açtığımızda ünlüleri değil en yakın arkadaşımızın mutlu bir anda çekilmiş fotoğrafını görüyoruz. Gittiği tatili, yediği yemeği, katıldığı etkinliği, gördüğü filmi, okuduğu kitabı...

Fakat başkasının "mutluluğu" her zaman mutluluk vermeyebiliyor. Bir arkadaşının mutluluğunu görmek -onun adına sevinse bile- insana kendi eksiklerini hatırlatıyor. Alain De Botton’un dediği gibi, “İnsanın arkadaşlarının kendisinden daha iyi bir durumda olması, insanda buruk bir etki yaratıyor.”

Facebook, Instagram, Pinterest gibi sitelerde arkadaşlarımızın yaptıklarını ve sahip olduklarını görmek bize “eksik olduğumuz” konuları hatırlatıyor. Bu sitelere girip arkadaşlarımız kadar iyi yerlerde tatile gitmediğimiz, onlar gibi bir sosyal hayatımız, evimiz, arabamız olmadığı, onlar kadar neşeli anlar yaşamadığımız hissine kapılıyoruz.

Uzmanlar arkadaşlarının Facebook zaman tünellerine bakıp kendi hayatını onlarla kıyaslayan ve kendilerini "başarısız" olarak niteleyen insanların hızla arttığını ve bunun bu çağın hastalığı olduğunu söylüyorlar.

Aslında çok basit bir gerçeği hepimiz göz ardı ediyoruz. Duyduğumuz güvensizlik, bir nitelik ya da yetenek eksikliğiyle ilgili değil çoğu zaman. Kendimizi yeterli ve değerli hissetmiyor olmamız, nesnel koşullardan çok kendimizi nasıl algıladığımızla ilgili. Alain de Botton’un dediği gibi, “Egomuz hava kaçıran bir balona benziyor. Hor görülmeler ve görmezden gelinmeler egomuzu ‘pıss’ diye söndürüyor. Önem verdiğimiz birisinin bize ilgisi, bizi neşelendirirken ilgisizliği üzebiliyor. Bir iş arkadaşımızın bize gönülsüzce selam vermesi dünyamızı karartabiliyor ya da tam tersine aynı insanın bize değer verdiğini göstermesi bize hayatı birden bire yaşamaya değer kılabiliyor."

Eskiden kendimizi sadece yakın çevremize kanıtlama telaşı içindeyken şimdi çevremiz sürekli en geniş halinde durmakta. Ve biz kendimizi bu geniş çevremize anlatmak, tanımlamak, beğendirmek zorunda hissediyoruz. Eskiden mahalle baskısı vardı şimdi sosyal medya baskı var.

İnsan kendini başkasıyla kıyaslayıp sürekli olarak eksiklerine yoğunlaştığında mutsuzluğu da garantilemiş oluyor. Sosyal paylaşım sitelerine insanların koydukları “en mutlu an” fotoğraflarının neredeyse tamamı özenle “üretilmiş” görüntülerdir. Bunların tesadüfi bir şekilde çekilmiş masum görüntüler değil aksine çoğu kez “düşman çatlatmak” için kasten çekilmiş görüntüler olduğunu bilsek de etkilenmeye devam ediyoruz..

Ünlü psikolog Alfred Adler, insandaki yetersizlik ve eksiklik duygusunun, aslında bireyin gelişimi ve insanlığın evrimi için gerekli bir dürtü olduğunu söyler. Daha da ötesi bu dürtünün insanın yaşamını sürdürebilmesi ve gelişebilmesi için zorunlu olduğunu söyler. Alfred Adler’e göre, insanda bebeklikle başlayıp ölünceye kadar var olan “aşağılık duygusunun” ve bundan kurtulma çabasının aslında insanın ilerlemesinin itici gücü olduğunu iddia eder.

Arkadaşlarımızın ve takip ettiğimiz ünlülerin Facebook, Instagram, Pinterest sayfalarını kendi çıtamızı yükseltmek için bir itici güç olarak kullanmamıza hiç itirazım yok. Aksine bunları son derece öğretici ve yararlı buluyorum. Bize sağladıkları yeni bakış açıları ve verdikleri ilhamla bizim ilerlememize, olgunlaşmamıza katkı sağladıkları açık.

Üstelik sosyal paylaşım siteleri, insanları bilgilendirmek, ana akım medyanın yetersiz kaldığı zamanlarda iletişimi üstlenmek, sivil toplumun sesini duyurmak çok önemli bir işlev üstleniyorlar.

Ama diğer taraftan da sosyal paylaşım sitelerinde yayınlanan içeriğin bize kendimizi kötü hissettirmesine engel olmamız gerekiyor. Burada bizim arkadaşlarımız da dahil pek çok kişinin paylaştığı içeriğin başkalarını etkilemek üzere kasten tasarlanmış olduğunu bilerek davranmamız gerektiğini düşünüyorum.

Bir davete, bir arkadaş toplantısına, bir eğitim programına, bir iş toplantısına ya da kendi başımıza bir kafeye, alışverişe gittiğimiz zaman “o anı yaşamak” yerine, yaptığımız etkinliğin fotoğrafını çekme derdine düşüp onu bir an evvel Facebook’a, Instagram’a koyma çabasına girmek bence hayatı yaşamak değil ıskalamaktır.

Sosyal paylaşım siteleri “yaşanmış anlar”dan çok “özel üretim fotoğraflarla” dolu. 2012 TED Mid-Atlantic konferanslarında konuşma yapan top model Cameron Russell yaşanan “gerçek an” ile “yapım” arasındaki farkı çok iyi anlatıyor.

Önemli olan, Russell’ın da dediği gibi önemli olan insanın “nasıl göründüğü” değil, “ne olduğudur”. Kendimizi iyi göstermek için çaba göstermek yerine iyi olmaya çalışmalıyız. Kendi imajımızı oluşturmak elbette hepimizin hakkıdır ama insanın çok değerli yıllarını da sadece imaj oluşturma peşinde koşarak harcaması da kabul edilecek şey değildir.

Facebook ve Twitter de takipçi sayımızı arttırmak ve imajımıza yakışacağını düşündüğümüz “yapımları” bu sitelere yerleştirmeye çabalamak yerine gerçek ilişkiler kurmak ve onları gerçekten yaşamak için gayret etmeliyiz.

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Bunlar da ilginizi çekebilir..