İyi Yazarlar
İyi Okurlar

Kürşat Koyuncu

1 / Puan: 29710

Ankara

Abdullah Fakiroğlu

2 / Puan: 8068

İstanbul

Ömer Poyraz

3 / Puan: 6634

İstanbul

Sezer Emlik

4 / Puan: 4838

Bartın

Bulut Sever

5 / Puan: 4820

İstanbul

Mümin Yolcu

6 / Puan: 4398

İstanbul

Mustafa Karayel

7 / Puan: 3981

İstanbul

Payitaht İstanbul

8 / Puan: 3696

İstanbul

Mustafa Kılıç

9 / Puan: 2415

İstanbul

Ozan Bilican

10 / Puan: 2220

İstanbul

Aa

11 / Puan: 1866

İstanbul

Detroitli Kızıl

12 / Puan: 1710

İstanbul

Salieri Alt Tire

13 / Puan: 1612

İstanbul

Sıla Münir

14 / Puan: 1410

İstanbul

Osman Batur Akbulut

15 / Puan: 1355

Kırıkkale

Ali Turan

16 / Puan: 1039

İstanbul

Ferit Çaydangeldi

17 / Puan: 1023

Ankara

Lagari Alıntılar

18 / Puan: 1012

İstanbul

Mücahid Cesur

19 / Puan: 941

İstanbul

Ali Osman Rothschild

20 / Puan: 909

Ankara

Reşit Akpınar

22 / Puan: 901

Erzurum

Yamanduruş

21 / Puan: 901

Sakarya

Ahmet Demir

23 / Puan: 878

İstanbul

Müsemma Şahin

24 / Puan: 862

İstanbul

Ahmet Lalbek

25 / Puan: 855

Erzincan

Mesut Toprak

26 / Puan: 846

Ankara
İstanbul

Emre Keleş

28 / Puan: 804

Ankara

Muharrem Morkoç

29 / Puan: 763

İstanbul

Alpay Gökçe

30 / Puan: 729

İstanbul

Bir sonraki paylaşıma yaklaşık 01 saat 14 dakika kaldı.

Bulut Sever yazdı, 412 kez açıldı, 5 misafir olmak üzere 17 kişi beğendi, 1 yorum yapıldı.
16 Eyl 15 18:00

Bulut Sever

Puan: 4820

Dükkânı Kapatıp Gidelim mi?

Şer bildiklerimizde bir hayır varmış demek ki.

Ne Gezi olmuştu ama!

Tamamen barışçıl niyetlerle başlayan o eylem; sen nelere kadirmişsin!

Gerçekten de kıymeti kendinden menkul müthiş bir şeydi. Çevreci birkaç insan Gezi Parkı’na çadır kurmuştu başlarda ve her şey belki de düşük tansiyonla devam edecekti. Öyle değilmiş tabii ki.

‘Zat-ı şahaneleri’nin çadır yakmalı talimatları, barışçı yasadışı örgütlerin Taksim’e dahli; medya, iş dünyası ve avenelerinin desteklemesiyle ve ayrıca ne olduğunu kendi de bilmediği ‘alfabeden seç bakalım bir harf’ kuşağının ‘iş düşürür müyüz’ü ile hem ülkemiz için hem de ‘zamanın’ iktidar partisi olan AKP için bir kırılma noktası oldu.

‘Dava Arkadaşları’nın hangi çeşmelerden su içtiğinin belli olmasının ortaya çıkması adına da ayrıca hususi bir yeri olduğunu belirtmeden geçemeyeceğim Gezi’nin.

‘Abiler ve Kardeşler’ ‘ben-sen-o-bu/biz-siz-onlar’lar, bu olayla başlayan ve günümüze kadar süren çalkantılı süreçte aslında ne olduklarının anlaşılması için ara ara kamuoyuna verdikleri beyanatları saygılarla ve cümlelerinin başını-sonunu hitabet sanatının incelikleriyle süsleyerek gösterdi.

Bazıları hâlihazırda derin bir sessizliğin kollarında uzaktan sahneyi seyre dalmış gibi görünse de, muhtemel ki bu halleri bir şekilde devam etmeyecek; günü geldiğinde gerçek yüzlerini göstermekten gönüllü olarak ve tabi ki görevleri gereği kaçmayacaklardır.

Bazıları ise hala ve her şeye rağmen ‘striker’ olma iddiasında sabit ve son vuruşlarla ağları havalandırma çalışmalarına devam ediyor. Mensubu olduğu takımın taraftarlarının kendi kalesine gol atıyor diye nitelendirdiği hareketlerini o, rakip kaleye karşı olarak görüyor. Gol atmaya hatta kendi kalesine gol atmaya da karşı olunmamalı. Karşı olunan 90 dakikanın içinde ver-kaç yaparken değil, maş bitimine çok az kala o oyuncunun tam da teknik direktörün kendisini oyundan almaya karar verdiğini gördüğü an topu ayağına alıp kendi kalesine gol atmasında. İlla kavga edilecekse soyunma odasına gidiş de beklenebilirdi.

Köşelerimizdeki, ekranlarımızdaki ‘aydın’ları saymaya gerek var mı? Pek ‘AKPCİ’, aşırı ‘ReisCİ’ olduğu sanılan bazıları, iktidar yalakası olarak nitelendirilen gazete ve TV’lerin bazı vazgeçilmezleri, son aylarda yaşanan terör olayları sonucunda artık “Doğu ve Güneydoğu’daki Kürtlerin ezici bir çoğunluğu zaten zihinlerinde bölünmüşler. Versek de kurtulsak!” mealinde konuşmalar yapıyorlar ve hem de ivedilikle. Bu ne hız?

İçi olmasa da yaşı biraz olsun geçmişler iyi bilir; ‘Ziyaretçiler’ dizisi vardı TRT’de eskiden. Sabırsızlıkla beklerdik yayınlanacağı akşamları. Dizide şu şekildeki sahneler mükemmeldi: gerçek insanlar bir pundunu bulup insan görünümlü uzaylıların derilerini yırttıklarında, ‘ziyaretçiler’ kendilerini ‘yeşil yeşil’ belli ediyorlardı. Hani aynen öyle işte.

Daha kimler sonra; canım vatanımda bitmez ki…

Minicik ve pek ehemmiyetsiz(!) dershane mevzuundan dini bütün üst düzey hizmet erleri nerelerden nerelere savruldular. Öyle bir savruluş oldu ki bu; Amerika’nın bazı şehirleri ile Avrupa’nın başkentlerine kadar ‘dönülmez akşamın ufkundayım’ sözleri yankılandı gökkubbemizde. Peki, ‘hicret’ etmekle yollar aşınmaz, cümlesini de ekleyelim buraya. Ve ayrıca, -toprağı bol olsun!- cümlenin asıl ‘nurlu’ sahibini MFÖ’nün ‘Güllerin İçinden’ şarkısıyla çok severler kendileri.

Bütün denklemler, bütün stratejiler, ittifaklar ve çıkar ilişkileri altüst oldu Gezi’den bu yana. Düşman dışarıdan ve aleni olunca şaşırmıyor insan. Bileniyor doğal olarak. Gardını ona göre alıyor.

Bilmeyenlerin, bunca zıt kutupların; siyasi, dini, ırki farkların, iktisadi ve sosyal ve diğer adı her neyse bunların hepsi, birbirine sanki hep ezelden beri kardeşmişler gibi sıkı sıkıya kenetlenmelerine nasıl oldu/oluyor diye bakakalmaları, sinirlenmeleri ve/veya üzülmeleri bizler için hiç şaşırtıcı olmadı.

Nihayetinde biliyorduk ki işte o zıt kutupları oluşturanların hayran oldukları bir İran’ları, güneyde dost ülke bildikleri İsrail’leri, çağdaşlık komplekslerinin ana yurdu olduğunu anlayamadıkları fakat son günlerde ziyadesiyle ayyuka çıkmış, meşhur insan haklarına hayran oldukları Batı’ları her daim vardı.

‘Görevli’ oldukları için şartlarına mecburen katlandıkları, işte bundan sebep bu ülkeye hiçbir zaman ait hissetmediler kendilerini ve vatan sahibi nasıl olunurmuş hiç bilmediler.

En nihayetinde, son kertede gidebilecek bir asli ‘yerleri’ vardı ve zamanı geldiğinde, şartlar tekrar onların lehine döndüğü gün, görev yerlerine dönebileceklerdi.

Ya biz? Bu topraklarda yaşayan Ehl-i Sünnet Müslüman halk…

Balkanlar’da, akıncılarla aşağıdan yukarıya Hilal çizerken, Bağdat’ı selamlayan da bizdik.

Kerbela’da bizimdi hâlbuki Halep de bizimdi.

Mekke’ye hacca, Medine’ye berat almaya gitmeden önce İstanbul’a gözüyaşlı veda eden de bizdik.

Bizdik Şam’dan trenle hızla geçerken, Medine'ye yaklaştıkça tren raylarına döşenmiş keçeye sarılıp ağlayan da.

Bastığımız toprağa bir kez daha bakalım, elimizde sadece işte bu kadar kaldı; bu toprakların hayatını idame etmesinde nefes olan diğer tüm ‘vatan’ bellediğimiz ve hepsini mukaddes kabul ettiğimiz topraklarımız bir masal sonu gibi tek tek elimizden uçup gitti.

Mahzun halleriyle onlara her baktığımızda gözlerimiz bulutlanıyor ve artık gidecek başka bir yerimiz de kalmadı.

Hiç umursamadan ve ‘haddi’ aşmadan dükkânı kapatıp gitmemizi istiyorlar hem içeriden hem dışarıdan bin türlü yüzsüzlük ile.

Cevabı sorunun içinde saklı bir sual soralım kendimize şimdi:

“Gidecek miyiz peki?”

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Bunlar da ilginizi çekebilir..