İyi Yazarlar
İyi Okurlar

Kürşat Koyuncu

1 / Puan: 32738

Ankara

Abdullah Fakiroğlu

2 / Puan: 8151

İstanbul

Ömer Poyraz

3 / Puan: 6870

İstanbul

Sezer Emlik

4 / Puan: 6222

Bartın

Mümin Yolcu

5 / Puan: 5112

İstanbul

Bulut Sever

6 / Puan: 4936

İstanbul

Mustafa Karayel

7 / Puan: 4452

İstanbul

Payitaht İstanbul

8 / Puan: 4140

İstanbul

Mustafa Kılıç

9 / Puan: 2561

İstanbul

Ozan Bilican

10 / Puan: 2347

İstanbul

Aa

11 / Puan: 1938

İstanbul

Detroitli Kızıl

12 / Puan: 1764

İstanbul

Salieri Alt Tire

13 / Puan: 1622

İstanbul

Sıla Münir

14 / Puan: 1442

İstanbul

Osman Batur Akbulut

15 / Puan: 1367

Kırıkkale

Lagari Alıntılar

16 / Puan: 1123

İstanbul

Ali Turan

17 / Puan: 1103

İstanbul

Ferit Çaydangeldi

18 / Puan: 1031

Ankara

Reşit Akpınar

19 / Puan: 1022

Erzurum

Yamanduruş

20 / Puan: 979

Sakarya

Ali Osman Rothschild

21 / Puan: 952

Ankara

Mücahid Cesur

22 / Puan: 942

İstanbul

Ahmet Lalbek

23 / Puan: 921

Erzincan

Ahmet Demir

24 / Puan: 902

İstanbul

Emre Keleş

25 / Puan: 883

Ankara

Müsemma Şahin

26 / Puan: 877

İstanbul
İstanbul

Mesut Toprak

28 / Puan: 850

Ankara

Muharrem Morkoç

29 / Puan: 838

İstanbul

Aykut Giray

30 / Puan: 788

Yozgat

Bir sonraki paylaşıma yaklaşık 01 saat 03 dakika kaldı.

Bulut Sever yazdı, 535 kez açıldı, 5 misafir olmak üzere 17 kişi beğendi, 1 yorum yapıldı.
29 Eyl 15 18:00

Bulut Sever

Puan: 4936

Babadan Toruna İlkokula Başlarken

Hayat an(ı)ların toplamından oluşur demişler.

Çok detaycı değilizdir biz aslında. Hayatlarımızın seyri içerisinde bizler için önemli birkaç yaşanmışlık, olur da yeri geldiğinde veyahut yaşlandığımızda iyi/kötü birer hatıra olarak geriye kalır.

O anılar, insan için yolu yarıladığına dalalettir bazen. Bazen de yolun sonuna yaklaşıldığına.

Dün okullar açıldı. Milyonlarca aile yeni bir eğitim(?)-öğretim dönemine çocuklarıyla birlikte adım attı. Onlardan biri de bizdik.

Kızım sabah hazırlandı. İlk gün olması hasebiyle okul aile birliği tarafından belirlenmiş öğrenci kıyafetini giydirmedik. İlkokuldaki ilk gününü daha rahat geçirmesi için sivil kıyafet ile gitmesinin uygun olabileceğini düşündük.

Elinden tuttum ve çok yakın olmamasına rağmen yürüme mesafesinde olan okuluna giderken, ben de ilkokula başladığım ilk güne doğru yolculuğa çıktım.

Alın tarafından düz kesilmiş ‘efendi’ tıraşı. İlla gri pantolon ve kar beyaz yakalı siyah önlük, altına düz siyah pazardan alınmış klasik pabuç. Her şey günümüzde olduğu gibi renkli değildi o zamanlar; koyu renk tercihi büyüklerin zihninde devlet ile ilgili bir mecburiyet var ise daha da ciddileşirdi. Bu sebepten koyu kahverengi, demir klipsli dikdörtgen bir çanta vardı elimde.

Benden önce 3 kardeşimin hepsinin teneffüslerde bahçesini arşınladığı okula şimdi evin son ferdi, ‘tekne kazıntısı’ gidecekti.

Babamın elinden tutup tutmadığımı hatırlamıyorum okula giderken fakat sınıf net bir şekilde aklımda. Çok eski, boruları siyahın bütün tonlarına bulaşık, demir döküm sobalı, duvarlarının rengi kirli maviye dönmüş bir sınıf. Muhtemelen senelerdir odun ve kömür yakılmasından mütevellit her adımda gıcırdayan ahşap döşemeler simsiyah. Dibinde her boydan tebeşir bulunan koyu yeşil bir tahta. Sınıfı dolduran, etrafında en az 6 öğrencinin oturabildiği yedi-sekiz adet masa, ya altlığı ya da sırtlığı bir yerinden arızalı kırık dökük sandalyeler. Yarısı, öğrenciler dışarıyı izleyip ‘dikkatleri’ dağılmasın diye kirli-beyaz renkli yağlı boya ile özensizce boyanmış, soluk çerçeveli camlar.

Tam öğretmen masasını karşıdan gören masaya oturup çocukların bazılarının ağladığını izliyorum sonra. Babam bazen yanımda bazen de alınacaklar ile ilgili öğretmenin yanına gidip geliyor. Araya bir cümle ekleyelim: devlet ücretsiz kitap dağıtmıyor o zamanlar. Hem dışarıdan ders kitaplarını alıyordu aileler o zamanlar hem de her ay sınıf öğretmeni tarafından dağıtılan dergilerin parasını ödüyordu. Aileleri ödemede güçlük çeken arkadaşlarımın, öğretmenin sert uyarıcı sesiyle bizlerin karşısında ezilip mahcup oluşlarını unutamam.

Devam edelim, “Kalayım mı oğlum?” dediğini babamın ve benim “Git baba korkmuyorum ben, sen git!” dediğimi ve benimle her daim arkadaş gibi olmuş babamın öğretmene giderek büyük bir gülümsemeyle, “Hocam bak görüyor musun beni kovuyor!” diye gururlandığı an gözlerimin önünden gözlerimi bulutlandırarak geçiyor yürürken.

Kızımın okuluna varıyoruz. Bahçe cıvıl cıvıl… Renkli kıyafetleriyle her boydan çocukların bazıları sıralarına girmiş bazıları ise koşuşturuyor. Kızım gibi ilkokulun birinci gününde endişeli gözlerle okul bahçesini dolduran kalabalığı seyreden minik öğrenciler anne-babalarının ellerinden tutmuş ürkek bir şekilde ne olacağını bekliyorlar.

Okul idaresinin hazırladığı kısa bir törenden sonra daha önceden belirlenmiş sınıfına gittik; önce Allah-ü Teâlâ’ya, sonra öğretmenine emanet ettik kendisini. Daha önceden okul tecrübesi olmasına rağmen sırasına oturduğunda ürkek ve mahzun bakışlarla bize baktı ve öğretmen sınıfın kapısını kapattı.

Ülkemizde eğitim-öğretim ile ve endişelerimle ilgili geçtiğimiz aylarda yazdığım yazı şuradadır: link Yine de mecburiyetlerden ötürü başka bir şekilde davranamadık. ‘Her zaman Allah-ü Teâlâ’ya emanet’ diye tevekkül ederek ilk günün heyecanını atlatmaya çalıştık bahçede beklerken.

Belki hemen her ergenliğini yaşayan gençlerde olduğu gibi bizde anne-babamıza karşı saygısızlık, edepsizlik yaptık zamanında. Tövbe ettim. Kendilerinden de af diledim. Geldi geçti o devirler. Yalnız hiç unutmadığım bir sözü vardı annemin haddi aştığımızda bize söylediği: “Anne-baba olunca anlarsınız!” diye. Biraz o devirlerin, biraz da baba olmak mefhumunun o zamanlarda çok uzaklarda olmasından sebep burun kıvırırdık bu sözüne. Bu cümleye başlarken, hemen şu satıra kendime dair istihzalı bir tebessüm bırakıyorum: öyle değilmiş!

Birçok duyguyu bazen kısa bir zaman diliminde yaşayabiliyor insan. Hatıraların sessizliği çığlık çığlığa gün yüzüne çıkabiliyor. Anne-babanın kıymetini anlama hali ziyadeleşiyor. Eğitim-öğretim sisteminin, öğrenci hallerinin, okulların fiziki şartlarının nereden nereye geldiğini ve bu kadar gelişmeye rağmen hala yetersiz olduğunu müşahede ediyorsun sonra. Sonrası ise tevekkül oluyor.

İslam Âlimleri, ‘hayat çok kısa!’ derken, sözün gelişine uysun diye dememişler hala tam anlayamasak da bu sözün mahiyetini.

Babamı ilkokulun birinci günü sınıftan ‘kovuşumun’ üzerinden neredeyse 30 sene geçmiş. Ne babam yanımda şimdi, ne de istediğim zaman elinden tutabilir ve hatta ‘kovabilirim.’

Annem siyah önlüğün üzerine beyaz yakamı ilikleyip, yaparken çok kızdığım kulaklarımı delercesine silmesini isteyemem tekrar ondan. Simsiyah fakat anne kokusu sinmiş tertemiz önlüğümün cebine özenle yıkayıp ütülediği ve üçgen olacak şekilde katlayıp koyduğu mendilleri tekrar göremem, hissedemem yumuşaklığını.

Artık ne kadar çok arzu etsem de elde edemeyeceğim, adına hatıra dedikleri şeyler birikmiş ve birikmeye devam ediyor.

Öznesinin bir haliyle sen olduğun tüm hatıralar kıymetlidir; değil mi ki hayat kısa.

Bir gün okunsun diye arkandan, kaleme alınır sonra hatıralar, okunduğunda ise adı hüzün olur bu defa.

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Bunlar da ilginizi çekebilir..