İyi Yazarlar
İyi Okurlar

Kürşat Koyuncu

1 / Puan: 38780

Ankara

Sezer Emli̇k

3 / Puan: 8828

Bartın
İstanbul

Ömer Poyraz

4 / Puan: 7401

İstanbul

Mümi̇n Yolcu

5 / Puan: 6911

İstanbul

Mustafa Karayel

7 / Puan: 5707

İstanbul

Bulut Sever

6 / Puan: 5507

İstanbul

Payi̇taht İstanbul

8 / Puan: 5249

İstanbul

Mustafa Kılıç

9 / Puan: 3475

İstanbul

Ozan Bi̇li̇can

10 / Puan: 2606

İstanbul

Aa

11 / Puan: 2504

İstanbul

Detroi̇tli̇ Kızıl

12 / Puan: 2036

İstanbul

Sali̇eri̇ Alt Ti̇re

14 / Puan: 1823

İstanbul
Ankara

Sıla Müni̇r

15 / Puan: 1657

İstanbul

Osman Batur Akbulut

16 / Puan: 1568

Kırıkkale

Reşi̇t Akpınar

18 / Puan: 1487

Erzurum

Lagari̇ Alıntılar

17 / Puan: 1397

İstanbul

Ali̇ Turan

19 / Puan: 1363

İstanbul

Ahmet Lalbek

23 / Puan: 1275

Erzincan

Yamanduruş

22 / Puan: 1265

Sakarya

Feri̇t Çaydangeldi̇

21 / Puan: 1191

Ankara

Müsemma Şahi̇n

28 / Puan: 1082

İstanbul

Emre Keleş

25 / Puan: 1079

Ankara

Aykut Gi̇ray

27 / Puan: 1073

Yozgat

Ahmet Demi̇r

26 / Puan: 1042

İstanbul

Mücahi̇d Cesur

24 / Puan: 1013

İstanbul

Muharrem Morkoç

29 / Puan: 984

İstanbul

Mesut Toprak

30 / Puan: 972

Ankara

Bir sonraki paylaşıma yaklaşık 05 saat 05 dakika kaldı.

Bulut Sever yazdı, 552 kez açıldı, 6 misafir olmak üzere 18 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
15 Eki 15 18:00

Bulut Sever

Puan: 5507

Geçmi̇şten Gezi̇'ye: Adam Sen De!

Özellikle Gezi Parkı Meselesi’yle başlayan, meşru hükümeti protesto adı altında devlet düzenine, birliğimize kastedilen şiddet ve bunun neticesinde ölümlere sebebiyet olan olayların sokaklardaki görünür aktörleri genel olarak 90 yılı ve sonrasında doğanlardı.

İster bir örgüt adı altında ya da Gezi olaylarındaki gibi ‘bir’ sebepten o meydana inmiş ve olaylara karışmış olsun, onlar için netice değişmiyor: çok şey bildiklerini düşünüyorlar ve bu kullanışlı zanları bizleri sonu belirsiz nihayetlere götürüyor. Gemi batarsa filikalarla kurtulacaklarını zannediyorlar belki de. Belki de filikaların koca koca dalgaları aşabileceğine inandırıldılar.

Bu genç vatandaşlar sobalı bir evde, sadece bir odanın ısındığı, bütün aile efradının bir televizyon karşısında tek bir programı izlediği ve bunun çoğu zaman büyük bir keyfe, bazen de katlanılması zor bir hale dönüştüğünü bilmiyorlar. Hayatla bağlarını çoğu kez sosyal mecralar üzerinden kuran bu gençler, zamanında babalarının ve belki de annelerinin gözlerinde oluşan, günün ve ay sonunu düşünmenin getirdiği yorgun ifadeyle karşılaşmıyorlar akşamları. Zira artık pek de göz göze gelmiyorlar onlarla.

Haberlerde, internette dünyanın bir ucundaki bilmem hangi şarkıcının nasıl bir ‘trend’ başlattığına dair malumatları çok geniş fakat yayın hayatına yeni giren, herkesin şaşkınlıkla izlemeye başladığı özel televizyonun o kısacık haber programında İstanbul’a dair hava kirliliği haberlerini hiç dinlemediler bir muhabirin arkasında kirli mavi İstanbul siluetiyle sunduğu. Dinlemediler ve ayrıca sokaklarda, çöp dağlarının oluşturduğu her yanı saran o pis kokuları duymamak için maske ile dolaşan insanlara da şahit olmadılar hiç.

Haftada bir, sadece Pazar günleri banyolarda yakılan kazanın sıcaklığının bütün aile fertlerine yetmesi gerektiği o idareli günlerde çabucak duş almıyorlar ve ne zaman evlerinin ıslak hacimli alanlarına girseler bol bol sıcak-soğuk suyun aktığını görebiliyorlar. Hem de tertemiz, kokmuyor da. Yoğuşmalı kombileri sağolsun. Ellerinde babalarının hiç hesapta yokken ‘satın su’ almak ve o küçük boş su bidonlarının evin annesi tarafından saklanmak zorunda kaldığını ve balkonların bir köşesinde eskimiş su bidonlarının oluşturduğu sıraları da hiç görmediler. Ellerine tutuşturulup bakkala gönderilirken avuçlarını ısıtan veresiye defterlerin sıcaklığını ise hiç hissetmediler, hadi yazalım bir daha: tabletleri de sağolsun.

Gaz lambalarının mahiyetine, kuvvetle muhtemel internet üzerinden hâkimler. Gün aşırı tam da akşam vakti elektrik kesintilerini bilmiyorlar; ertesi günün dersine veya sınavına o tavana doğru incecik uzayan sise dalıp dalıp çalışmak zorunda kalmadılar. Mum ise şimdi gittikleri kafelerin nostaljik bir objesi; o sarı zayıf ışıkta elleriyle güvercin yapmak ise hayal alemlerinin ötesinde.

Memur, işçi ya da özel sektörde çalışan babalarının iş çıkışı eve dönerken, ‘sabah işe giderken keşke şeker alsaydım…’ diye içten içe hayıflandıklarına şahit olamadılar tabii ki. Günde birkaç defa zorunlu ihtiyaç mallarına zam gelmesine de alışık değiller pekâlâ. ‘Bu ayın zam şampiyonu…’ haberlerini de bilmezler; onlar için Avrupa’da/Türkiye’de kim nereye kaça transfer olmuş daha bir ilgi çekici haberdir günümüzde oysa. İddialı bayilerinin kalabalıkları sağolmasın fakat.

Sanki ‘spontane’ gelişmiş gibi, bir ‘kitapçık’ fırlatmakla ülke tarihinin en büyük ekonomik krizinin olduğu yıla giden o kirli siyasi basamaklı seneleri arzu ettiğini her yeri yakıp yıkarak talep eden o gençler, tam da yazarkasa şovlarının yapıldığı o yıl, ‘Hayat Bilgisi’ diye yeni bir ders ile tanışmıştı ilkokul minik sırasında otururken muhtemelen, belki de daha küçüktü. Şimdi ha gayret askerlik çağına gelmek üzere ya da az biraz geçiyor yaşları ve elbette çoğu üniversite okuyorlar şimdi.

Her şehrin en dış mahallinde bulunan İl Halk Kütüphanelerini bilmezler bu adı kendinden menkul kuşak. Ellerinde koca koca kitaplar, şehrin göbeğindeki birkaç fotokopi cihazı bulunan kırtasiyelerde sıraya girmek ne demek onu da bilmezler. ‘Copy-paste’ çıktı çıkalı kitap kokusu unutuldu bir de. Kendilerini bildikleri günden beri tek ‘tık’la ellerinin altında bütün dünya. Evlerinin yanlarında bulunan bakkal amcalarına –ki pek kalmadı artık- ‘Kaç kontör?’ soru cümlesini de hiç kurmadılar, şimdi kontörleri değil ‘like’ları terennüm ediyorlar arkadaşlarına. Siyah poşetli sokak ve pazaryeri manzaralı yılları bilmedikleri gibi ve tabii ki evine gazete kâğıdı ile sarılı ‘nevale’ bulunan insanların o halinin komşularından bir özür olduğu anlayışını da kavrayamıyorlar.

Şimdiki gençler, şimdiki çocuklar, bilmem hangi harf kuşağı yani, bir zamanlar olduğu gibi dilenen bir çocuk veyahut elleri simsiyah olmuş bir çift kirli ayakkabı yolu gözleyen yaşıtlarını gördüklerinde gözlerini kaçırmıyor artık. Gözler kulaklıklarından gelen müziğin şehvetinde hayal dünyalarında neler kovalıyor neler. Her şey işte bu kadar bayağılaşmış bir halde. Dilenen her çocuk sanki bütün ruhlarıyla arzu ediyormuş gibi içinde bulundukları durumu ‘Suriyeliler işte ne olacak…!’ bakışlarına muhatap birkaç yıldır. Vatansız kalanlara şimdilik ‘Suriyeli’ deyip, hor görüyorlar bu gençler, bazı büyüklerini kendilerine örnek alarak.

Değişimi şiddetle arzulayan bu kuşak, yarın bir gün ‘Türkiyeliyiz’ dedirtilebilmesi gerçeğine de hazırlar mı acaba?

Doğru ya; sen bebekken 15 milyon nüfuslu Yunanistan zengindi, bizim ise büyük bir gururla tekrar ettiğimiz sadece o kadar milyon genç nüfusumuz vardı. Batı’nın hiç ses çıkarmadığı ve mutlu-mesut ilişkiler yürüttüğü Mısır’da Mübarek’i, Suriye’de Baba Esad’ı, Libya’da da her yere çadırını götüren Kaddafi’si vardı; yani o gençler şimdi ‘diktatör’den çok iyi anladıkları gibi. Bizde de demokrasi kahramanları ile onlara diledikleri süre için ihsan buyuran anlı-şanlı-paşalı piyonları. O kutlu Misak-ı Milli sınırlarımız içerisinde borçlardan borçlara, kıt-kanaat geçimimizle, askeri darbelerimiz ve o harikulade vesayet rejimimizle ne de mutluyduk.

Unutmadan, bir de Matrix vizyona girmişti 99’da hatırladın mı; sen bebektin, çocuktun daha…

Bu yazılanlar çok yüzeysel, sıradanlaşmış, çok bilinen ve geri gelmez gerçekler; olmaz böyle şeyler bir daha değil mi?

Adam sen de!

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Bunlar da ilginizi çekebilir..