İyi Yazarlar
İyi Okurlar

Kürşat Koyuncu

1 / Puan: 28447

Ankara

Abdullah Fakiroğlu

2 / Puan: 8033

İstanbul

Ömer Poyraz

3 / Puan: 6532

İstanbul

Bulut Sever

4 / Puan: 4784

İstanbul

Sezer Emlik

5 / Puan: 4501

Bartın

Mümin Yolcu

6 / Puan: 4250

İstanbul

Mustafa Karayel

7 / Puan: 3849

İstanbul

Payitaht İstanbul

8 / Puan: 3631

İstanbul

Mustafa Kılıç

9 / Puan: 2370

İstanbul

Ozan Bilican

10 / Puan: 2114

İstanbul

Aa

11 / Puan: 1830

İstanbul

Detroitli Kızıl

12 / Puan: 1687

İstanbul

Salieri Alt Tire

13 / Puan: 1604

İstanbul

Sıla Münir

14 / Puan: 1394

İstanbul

Osman Batur Akbulut

15 / Puan: 1352

Kırıkkale

Ali Turan

16 / Puan: 1019

İstanbul

Ferit Çaydangeldi

17 / Puan: 1016

Ankara

Lagari Alıntılar

18 / Puan: 975

İstanbul

Mücahid Cesur

19 / Puan: 940

İstanbul

Yamanduruş

20 / Puan: 886

Sakarya

Ahmet Demir

21 / Puan: 870

İstanbul

Müsemma Şahin

22 / Puan: 855

İstanbul

Mesut Toprak

23 / Puan: 843

Ankara

Ahmet Lalbek

24 / Puan: 838

Erzincan

Reşit Akpınar

25 / Puan: 834

Erzurum
İstanbul

Emre Keleş

26 / Puan: 791

Ankara

Muharrem Morkoç

28 / Puan: 753

İstanbul

Alpay Gökçe

29 / Puan: 728

İstanbul

Aykut Giray

30 / Puan: 694

Yozgat

Bir sonraki paylaşıma yaklaşık 03 saat 27 dakika kaldı.

Kürşat Koyuncu yazdı, 743 kez açıldı, 18 misafir olmak üzere 28 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
5 Oca 16 17:00

Kürşat Koyuncu

Puan: 28447

Bir Medeniyet Yıkma Aracı Olarak Tuz

Hemen baştan söyleyeyim. Bu bir diyet yazısı değildir. Daha fazlasıdır. Ama siz yine de tuzla çok fazla samimi olmayın. Tuza karşı bir mesafeniz olsun. Her neyse, konumuza dönecek olursak;

M. Ö. 149, senatodaki hemen hemen her konuşmasını ‘Ceterum censeo Carthaginem esse delendam!’ (Bu arada, kanaatime göre, Kartaca yıkılmalıdır!) diyerek bitiren, Romalı Senatör Marcus Porcius Cato ölür. Roma, onun bu isteğine yine aynı yıl cevap vererek Kartaca’yla 3. Pön Savaşını başlatır. M. Ö. 146 yılına gelindiğinde Roma, sonunda taş üstünde taş bırakmamacasına Kartaca’yı bir daha dirilmemek üzere yıkar. Ve yine bir daha kalkınamaması içinde bereketli topraklarını tuzlar. Böylelikle bir medeniyet tarihin tozlu sayfalarına karışır. Sonuçta, Akdeniz bir Roma gölü haline gelir.

Diğer taraftan, 14. yüzyıldan 16. yüzyıla kadarki güney ve doğu Baltık kıyılarının gelişimi, önceden seyrek olarak iskân olunan sınır bölgelerinde yeni teknolojik ve ekolojik modelin istikrara kavuşturulmasına bağlıydı. Burada en kritik faktör, bol miktarda ucuz tuz arzının sağlanmasıydı; sonuç, Polonya ve başka yerlerde, muhtemelen tuz madenlerinin keşfi ve geliştirilmesi olmuştu. Yeteri kadar ucuz tuzla, ringa balıkları ve lahanalar, salamura yatırılıp uzunca bir süre muhafaza edilebiliyordu. Bunun bir sonucu olarak da, çavdar ekmeği, lahana ve zaman zaman bayram günlerinde ringa balığından oluşan görece ucuz ve besin değeri yüksek bir beslenme biçimi, bütün yıl boyunca halkın tüketimine hazır hale getirebilmişti.

Daha erken zamanlarda, avcılık, bir tür ilave beslenme imkânı sunuyordu; ancak avcılıkla geçinebilmek için az miktarda nüfusun olması gerekiyordu. Lahananın ve ringa balığının önemi, görece yoğun nüfusların bu kaynaklardan uygun denecek şekillerde beslenebilmesini mümkün kılabiliyor olmasında yatıyordu. Tesadüfi olarak, Batı Avrupa’da besin değeri yüksek fasulye ve bezelye üretimi, genelde halkın yegâne beslenme kaynağı olan hububata ilâve katkılarda bulunması bakımından benzer bir rol oynamıştır. Ne var ki, bu baklagiller Baltıkların kıyı bölgelerinin zayıf topraklarında ve daha kısa süreli tarıma elverişli mevsimlerinde yetiştirilemiyordu.

Elbette ki tuz, oldukça pahalıydı. Bu sorun, tam da kuzey-batı Avrupa’nın eski ve yoğun olarak iskân olunan topraklarında ihtiyaç duyulan ürünlerde, yani tahıl ve kerestede ihracat ticareti geliştirmekle hallediliyordu. Tuz burada, Baltıkların gelişiminde önemli bir rol oynamıştır.

Ancak günümüzde tuzun, çok daha büyük çapta bir yıkıma neden olabilecek bir etkisi daha var ve bu etki bertaraf edilmezse ya da etkisi azaltılmazsa dünyanın gelecekteki çatışmalarında önemli bir yer tutacağı kanaatindeyim.

Yarı kuru bölgelerde yeraltı suları genelde çok miktarda erimemiş tuz içerir. Nehir vadilerinde, deltalarda olduğu gibi, taban suyu yüzeye yakın ise, kılcal hareketler yeraltı suyunu toprağa taşır. Su buharlaşıp uçar ve taşıdığı tuzlar toprakta kalır. Buharlaşma hızı yüksek olduğu zaman, devamlı sulama ile biriken tuz bitkileri zehirler. Sulama, tarımsal üretimi dramatik ölçüde arttırsa da, nehir vadilerinin güneşten yanmış sel yataklarını yemyeşil tarlalara dönüştürmesi uzun vadede alınacak ürünü kısa vadeli üretime feda etmek demektir.

Geçmişte arazilerin tuzlanmasına esas olarak tatlı su ile denizin karışması neden olmuşken, şimdi karşımızda hiç umulmadık önemli bir suçlu var: Kar ve buzu eritmek için yollara dökülen tuz. Yollara saçılan tuz hemen yeraltı suyuna, derelere ve nehirlere, tarlalara ve ormanlara karışıyor. Kış mevsiminde yolların açık tutulması için giderek daha fazla sayıda şehir ve kasabada tuz kristalleri serpilmeye başlandı. Sıradan sodyum klorür, alternatifi olan ve bitkilerin çok daha kolay dayandığı kalsiyum klorürden daha ucuz olduğu için en çok kullanılan tuzdur.

Çevreye böyle büyük miktarlarda başka bir madde atılsaydı halktan herhalde büyük bir feryat yükselirdi. Ne var ki büyük çoğunluk için tuz bedava bir maddedir. Oysa arabaları ve otoyol köprülerini yavaş yavaş kemirerek çürütme gibi büyük ve görünmez maliyetleri vardır. Ancak yurttaşlar ve politikacılar kışın daha güvenli seyahat uğruna böyle bir maliyetlere katlanıyorlar. Çevresel maliyetler de genel olarak katlanılması gereken zorunlu maliyetler olarak görülüyor. Tuz uzun zamandır araçların kaygan zeminde patinaj yapmasını önlemek amacıyla kullanılmaktadır. Tuzun buzların eritilmesi için kullanımı olağanüstü arttıran olgu, şehirlerarası otoyol sisteminin inşası ve buna paralel olarak otomobil sayısındaki patlama oldu. Tuzlanmanın yol açtığı toprak kaybının küresel çaptaki çevresel etkileri, milyarlarca insanı beslemek için ihtiyaç duyacağımız tarım arazilerinin yitirilmesinde saklı bulunuyor.

ABD Çevre Koruma Ajansının geliştirdiği çözümler var. Birçok karayolu boyunca tuza dayanıklı bitkilerin kullanılmasını yaygınlaştırıyor. Bunların arasında yıllık tuzlu bataklık yıldızçiçeği, tuzlu çayır otu, dar yapraklı su kamışı, çok yıllık sazlar ve deniz kenarlarında yetişen altın başak gibi çok çeşitli bitkiler var. (Ben bulamadım, ancak bizde de benzer çalışmalar varsa bu güzel bir durum) Tuz sıkıntısının bu bitkilerin gelişmesini kolaylaştırdığını hiç kimse kesin olarak kanıtlayabilmiş değilse de, tuz ile bu bitkilerin yetişmesi arasındaki bağlantı açık. Yollara serpilen tuzlar sudaki ve tarlalardaki tuzlanmayı kesinlikle arttırıyor. Tuz, suyun ve toprağın koşullarını değiştirir ve böylece nerede hangi bitkilerin yetişeceğinin belirlenmesinde etkili olur.

Bir medeniyetin yaşam süresi, başlangıçtaki toprak derinliğinin toprak kaybına oranıyla ölçülebilir. Yakın zamandaki erozyon oranlarını uzun süreli jeolojik oranlarla kıyaslayan araştırmalar, en az iki misli ve bazen yüz misli oranlar bulmuştur. İnsan eylemleri, erozyon hızlanması olmayan bölgelerde dahi erozyonu birkaç kat arttırmış bulunuyor. Biline sorunları olan bölgelerde ise, erozyon oranları jeolojik olarak normal olanın yüz veya bin katı olabiliyor. Ortalama hesaplar yapılacak olursa, gezegenimizin tümünde insanlar erozyon oranlarını on kat arttırmış bulunuyorlar.

Sonuç olarak, insanoğlu hâlâ toprağa bağlı olarak yaşıyor. Dolayısıyla toprağa nasıl davranırsak kendimize de öyle davranmış oluyoruz. Bu sorunlar daha da büyümeden mantıklı çözümler üretmeliyiz. Bunu yaparken de, günümüzün ‘doğayı sev, yeşili koru’ mantığını aşamamış çevrecilerinden olabildiğince uzak durarak yapmalıyız. Çevre illa ki bozulacak, ama önemli olan bunu en alt seviye de tutarsak başarılı olmuş oluruz. Her yere ağaç dikmekle -özellikle çam ağacı- hiçbir sorunu çözmüş olmayız. Sadece öteleriz. Yani mesele sadece ağaç değil, daha fazlası…

MERAKLISINA NOTLAR:

1.Tuza dayanaklı bitkilere ilâve olarak şunlar var: frenk üzümü, Sibirya dikenli fundalıkları, yabani iğde, Amerikan karaağacı, defne gibi.

2.Bir zamanlar liman kenti olan ve Hz. İbrahim’in doğduğu yer olarak bilinen Ur kentinin harabeleri şimdi denizden 240 kilometre içeride bulunuyor. Bunun nedeni, yanlış tarım uygulamaları sonucu toprağın aşırı tuzlanması olarak görülüyor.

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Bunlar da ilginizi çekebilir..