Türkiye Aktivitesi
2224 ziyaret
1 online
Ömer Poyraz
Tekne kazıntısı, kendi halinde çocuk bakan, ailece severek izlenmek isteyen...

Türkiye Puanı

5 puan Sarı Kalem

Derecesi

5 [Toplam 1568 kişi]

Türkiye
Ömer Poyraz yazdı, 191 kez açıldı , 6 kişi beğendi , 1 yorum yapıldı.
1 Ara 16 22:00
#aladağ-2

1. Bölüm https://www.geornalist.com/post/12909/aladag

Kaldığımız yerden devam edersek,

Gelelim zurnanın zırt dediği yere!

Denetleme yetkisini kimin kullandığı ve denetlenip denetlenmediği, denetlenip sorun tespiti yapıldıysa işlem uygulanıp uygulanmadığına vs. Neticede yetki ve sorumluluk sahibi zincirlerden bir veya birkaçı görevi ihmal etmiş belli ki. Madde 39 denetleme esasları bölümünde diyor ki;

b) Yurtlar, bu Yönetmeliğe göre gerekli görüldüğünde Bakanlıkça, mülki idare amirleri tarafından ise hazırlanan plan doğrultusunda yılda iki defa denetlenir.

c) Mülki idare amirlerince yapılan denetimler sonrasında, eksikleri tespit edilen yurtların denetleme raporları ile eksikleri bulunmayan yurtların listesi, denetlemenin sona ermesini müteakip 15 gün içinde valiliklerce Bakanlığa gönderilir.

Demek ki ortada olması gereken ve olmayan kişilerden birisi de Kaymakam Bey’dir. Kaymakam Bey çıkar der ki, biz denetimi yaptık Bakanlığa bildirdik. O zaman gider Bakanlığa sorarız hesabını. Öyle diyor yönetmelik madde 40.

“Yurtların Bakanlık denetimleri, Bakanlıkça teşkil edilen ekiplerce yapılır.

Yurtların mülki idare amirlerince yapılan denetimleri, mülki idare amirlerinin görevlendireceği iki kişiden oluşan ekiplerce yapılır. Bu ekipler; il/ilçe milli eğitim müdürlüğünün ilgili şube müdürünün başkanlığında, yurdun sahibi olan gerçek kişi veya özel hukuk tüzel kişiliğini denetlemekle görevli kamu idaresinin il/ilçe temsilcisinden teşekkül eder.

İlçede denetim ekibinin oluşturulamaması halinde ilde oluşturulan denetim ekibi denetlemeleri yapar.”

Kısacası yönetmelikte yetki ve sorumluluklar dağıtılmış. birinci sırada sorumlu İlçe Milli Eğitim Müdürü, İl Milli Eğitim Müdürü ve Milli Eğitim Bakanlığı görünüyor.

İkinci sırada sorumlu Kaymakam ve dolayısıyla İçişleri Bakanlığı.

Peki biz sahada kimi görüyoruz AFAD’dan sorumlu Başbakan Yardımcısı, Aile ve Sosyal Politikalar Bakanı, İçişleri Bakanı.

Başbakan yardımcısı Veysi Kaynak burada facia sonrası duruma vaziyet etmesi bakımından yerinde ve görevinin başında gözüküyor. İçişleri Bakanı da yerinde ve görevinin başında olmasına rağmen olayın sorumluluk makamındaki kaymakam ve mülki idare amirlerinin ortada olmaması muamma. O kaymakam görevi ihmal etmiş gözüküyor. Etmediyse konuya ilişkin bir açıklama beklemeyi hak ediyoruz. En garip açıklama Sayın Aile ve Sosyal Politikalar Bakanı’ndan geldi bence “En ufak bir ihmali olanlar cezasını çeker zaten” diyor sayın bakan. Ortada ihmal olduğu kabak gibi ortada. Bence olaydan etkilenen çocuklar ve aileleriyle ilgilenmeli ve pozitif mesajlar vermeli sayın bakan.

Asıl soru şu? Biz bu faciadan bir hayır çıkarabilecek miyiz. Ölen yavrucakları dualarla yad ederken, bu meseleyi çözebilecek bir irade gösterebilecek miyiz? Yoksa bu da birkaç gün sonra gazetelerin tozlu sayfalarına mı havale edilecek? Bunu vesile kabul ederek, gereksiz paralarla ve gerzekçe planlarla harcadığımız paraları gerekli ve acil güvenlik işlerimize ayırabilecek miyiz?

Denetimi bir zulüm olmaktan çıkarıp bir rutine, doğala bağlayabilecek miyiz? Bugün Türkiye’de lüks plazalarda da benzer olaylar olabilir ve insanlar ölebilir. Eğitim derken örgün öğretim anlıyoruz millet olarak. Herkesin her konuda eğitimli olması mümkün değil. Hepimizin eğitime ve kendimizi sorgulamaya ihtiyacı var. Ölü bedenler üzerinden lağımlarını milletin, din ve dindarların üzerine boca edenleri bir kenara bırakalım. Bu gerzek kafanın, bu bedenini hak etmeyen, kafa israfı beyinsizlerin ülkeye faydası ne zaman oldu ki? Ateşin kendilerini yakmadığını zanneden seküler süpersalaklar teneke çalmaya devam etsin.Sağduyulu muhafazakar, liberal, sol neyse, kısacası ideolojiden bağımsız aklı başında her vatandaş, medya, siyaset üzerine düşeni yapsın. Bu acı bir daha yaşanmasın. Kendi kızı yangında ölen yurt müdür bu işin tek sorumlusu olamaz. ‘99 depreminde tüm suçu yıkıp kolay mahallinden uzaklaştığımız facianın tek sorumlusunun Veli Göçer olmadığı gibi. Suçlu da ihmalin ne olduğu da belli! Çözüm de belli! Azıcık mantık, bir tutam zeka çok değil birazcık da vicdan. Allahu Teala ölen kardeşlerimize rahmet kalanlara sabrı cemil ihsan eylesin. Başımız sağolsun.

Ömer Poyraz yazdı, 315 kez açıldı , 7 kişi beğendi , 1 yorum yapıldı.
30 Kas 16 14:00
#aladağ

Adana'nın Aladağ ilçesindeki özel bir öğrenci yurdunda çıkan yangında 11'i öğrenci, 1'i bakıcı olmak üzere 12 kişi hayatını kaybetti. 22 kişi yaralandı.

Sinanpaşa mahallesinde bulunan yurtta çevre köylerde oturan ailelerin orta okul ve lise dengi okullarda öğrenim gören kız çocukları kalıyordu. Yaralananların bir kısmı panikle camlardan atlayan öğrenciler.

Adana Belediye Başkanı Hüseyin Sözlü NTV ve Habertürk'e yaptığı açıklamada yangın merdiveninin kilitli olduğunu belirterek, "Yangın merdivenin kapısı içeriden kilitliymiş. Çocuklar çıkmayı başaramamış" dedi. Sözlü, cesetlerin yangın merdiveninin olduğu noktada bulunduğunu belirtti, "Kapı plastik. Yangın merdiveni var ama fonksiyonsuz. Çöken çatıda ahşap malzeme kullanılmış" dedi. Sözlü, konuyla ilgili soruşturma açılacağını da belirtti.

Olayın ardından Aladağ'a giden bakan Aile ve Sosyal Politikalar Bakanı Fatma Betül Sayan Kaya, Belediye Başkanı Sözlü'nün yangın merdiveninin kapısının kilitli olduğu şeklindeki sözlerine ilişkin, "Araştırmalar yapılıyor. Bunlar sadece bir iddia. Sonuna kadar araştırılacak. En ufak bir ihmali olanlar cezasını çeker zaten" dedi.

Başbakan Yardımcısı Kaynak, hastane çıkışında yaptığı açıklamada, Türkiye'nin acı bir olayı hep beraber yaşadığını belirten ve yurdun Milli Eğitim Müdürlüğü tarafından izin verilmiş bir yurt olduğuna dikkati çeken Kaynak, şöyle devam etti:

"O Bakanlığımız kendi çalışmalarını yapacaktır, Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığımız psikososyal destek yönünden, olayın ilk anından itibaren 32 görevlisiyle sahada. Biz hem yaralananların hem de hayatını kaybeden çocuklarımızın, yavrularımızın ailelerinin yanında olacağız. Neticede olaya sebebiyet veren, yangına sebebiyet veren her neyse bu ortaya çıkacaktır ve sorumlularla ilgili işlemler yapılacaktır. Şimdilik böyle söylemekle yetinelim. Büyük bir acı ve dram halen sıcak."

Adana Valisi Mahmut Demirtaş, "12 cenazeye ulaştık, yaralanan 22 kişi de hastanelere kaldırıldı. Çalışmalar sürüyor. Ümit ediyoruz ki bu sayılar artmaz" diye konuştu.

Hayatını kaybeden 11 öğrenci ile 1 eğitmenin cenazesi, otopsi için Adana Adli Tıp Kurumu'na gönderildi. Büyük çoğunluğu yandığı için cesetlerin kimlik teşhisi için DNA testi yapılacağı bildirildi. Bunun için ailelerden kan örneği alındı.

Vali Demirtaş, "Yangının elektrik kontağından çıktığı anlaşılıyor" dedi.

Aladağ İlçesi Belediye Başkanı Mustafa Alpgedik, yangının zemin katta çıktığını, kısa sürede alevlerin yükseldiğini, 3'üncü kat ahşap olduğu için yangının büyüdüğünü söyledi. Ahşap katın yanması ile çatının da tamamen çöktüğü belirtildi.

Akış ve yetkililerin açıklamaları özetle böyle. Yetkililere bakılırsa sorumluluk sahibi kimse değil. Çok basit değil olayı açıklamak, topyekün millet olarak suçlu aramak yerine, afedersiniz biz bu haltı niye yedik diye düşünme zamanı değil midir. Olay toplumun sosyolojik hali pür melali kanaatimce. Yetkilendirilen kişiler, denetim/teftiş yapmışlar, kağıt üzerinde her şey tamamdır muhtemelen. Yangının çıkış sebebi de elektrik kontağı olduğuna göre dağılabiliriz. Böyle kepaze bir duruma düşen Müslüman bir toplum oturup ağlamalı, sonra da ne yapmalı diye düşünmeli. Bu olay üzerinden, örnek vaka olarak bakarsak her işimizin böyle –mış gibi yaparak bu noktaya geldiğini unutmayalım. O çocuklar 13-14 yaşlarında idi. Açıklamayı yapanlar ve bu meselede can kaybı yaşanmasında en ufak kusuru olanlar, dünya mahkemesinden belki yırtabilecekler fakat hayatları boyunca bu vebal onların üzerinde olacak ve ahrette de bunun hesabını verecekler. Bu net.

Şimdi iddialara bakalım;

1. Yurdun geçici olarak kullanıldığı, başka yurt yerine çocukların oraya taşındığı iddiası.

Bir veli tarafından dile getirildiği iddia ediliyordu dün sosyal medya paylaşımlarında. YİBO’nun yıkıldığı yenisi yapılana kadar çocukların geçici suretle buraya nakledildiği. Bir kere bu yurt özel yurt mu, geçici de olsa devletin kayıtlarındaki bir yurt mu? Bu soruların muhatabı direk Milli Eğitim Bakanlığı. Açıklama bekliyoruz. Ayrıca konuya ilişkin Özel öğrenci yurtları yönetmeliği devir ve nakil bölümünde şöyle diyor;

“Yangın, deprem, sel gibi doğal afetlerde binanın tahliye zorunluluğu karşısında geçici bir binaya nakil işlemi, valiliğin bilgisi dahilinde yapılır ve gereken tedbirler alınır. Bu durumda Yönetmelik hükümlerine uygun olarak geçici nakil işlemleri en geç bir yıl içinde tamamlanır.”

2. Adana Belediye Başkanı’nın yurdun üçüncü katının ahşap olduğu, yangın kapsısının plastik doğrama ve yangın merdiveninin kilitli olduğu iddiası.

İddia sahibi sadece Büyükşehir Belediye Başkanı değil, ilçe belediye başkanı da binanın üçüncü katının ahşap olduğunu kabul ediyor. Gerçi bugün Veysi Kaynak kilitli olmadığının bilgisi geldiğini söyledi ama. Ben şahsen belediye başkanlarının suçlanmasını doğru bulmuyorum. Sorumlulukları olmakla birlikte, ortada olması ve hesap vermesi gereken kişi İlçe Milli Eğitim Müdürü’dür. Ortaöğretim yurtlarının kontrol ve teftişleri Milli Eğitim Bakanlığı’nda. Özel öğrenci yurtları yönetmeliği Yurt Binalarında aranacak özellikler kısmı 16. Madde’de diyor ki; “(Değişik: 15/12/2009-2009/15692 B.K.K.) İlgili mevzuata uygun yangın merdiveni, yangına karşı söndürme malzemesi ve tesisatı,”

Yine yurt açacaklarda aranacak şartlar ve istenecek belgeler kısmında şöyle diyor;

m) (Ek: 15/12/2009-2009/15692 B.K.K.) Yetkili kuruluştan alınan, binanın yangına karşı yeterli güvenliğe sahip olduğuna dair rapor,

Eğer varsa kim vermiş bu yeterlilik belgesini?


Ömer Poyraz yazdı, 243 kez açıldı , 2 misafir olmak üzere 9 kişi beğendi , henüz yorum yapılmadı.
23 Ağu 16 18:00
Gerekli Dersi Aldık!

Etyen Mahçupyan'ın 23.08.2016 tarihli Karar  gazetesindeki (http://www.karar.com/yazarlar/etyen-mahcupyan/gerekli-dersi-aldik-mi-1927) yazısına dair.

"Bir yıl önce CHP ile koalisyona karşı çıkan bazı AK Partililerin şimdi CHP’yi yanlarına çekmeyi önemsemeleri çok olumlu bir durum. Çünkü CHP ile koalisyon yapmamanın önemli gerekçelerinden biri bu partinin Gülen örgütü ile yakın ilişki içinde olduğu iddiasıydı. Herhalde bir yıl içinde CHP’de radikal bir değişim olmadı… Gülen’in ne olup ne olmadığını 2013 sonundan bu yana zaten biliyorlardı. Açıkçası Gülen hem CHP’nin hem de AK Parti’nin farklı dönemlerde işine yaramış ama 2015 yılına gelindiğinde her ikisi için de çok maliyetli olmuştu." İlk paragraf bu!

Bir yıl evvel önerdiği "Büyük Koalisyon"u kabul etseymişiz, bütün bunlar başımıza gelmezmiş! Nerden mi biliyor? O kabul etmediği "üst akl"ı iyi tanımasından emin olun! Açıkça şunu diyor Mahçupyan; Amerikan politikaları CHP-AKP koalisyonunu öngörüyor idi, siz buna karşı çıkarak darbeye meşruiyet kazandırdınız. Ama aynı uzak öngörü sahibi entel kişi yıllarca çalıştığı adamların ne oldukları hakkında ancak 17/25 sonrası fikir sahibi olabildi. Sıradan halk gibi yani.

.....

"..AK Parti/CHP koalisyonu bir yandan siyasi gerilim sürdürülürken hayata geçirilseydi, AK Parti’ye Batı ile ilişkiler, ekonomi ve Kürt meselesinde yararlı olurdu ama Gülen’in üzerine gidilmesi mümkün olmazdı. Buna karşılık Gülen de koalisyon iktidarında darbeye zaten teşebbüs etmezdi. Çünkü AK Parti’ye karşı bir darbeyi dünya nezdinde ‘meşru’ göstermek kolaydır. Ama CHP’nin de içinde olduğu bir iktidara darbe yapmayı ‘meşru’ göstermekte çok zorlanırsınız." Evet yazıda aynen bunu söylüyor. 

Erdoğan/AK Parti olarak Gülen'le uğraşmasa idin darbe teşebbüsü olmazdı, diyor ama aynı paragrafta 'koalisyon olsaydı Gülen'in üzerine de gidilemezdi' diyerek, yutturulmaya çalışan zokanın boyutları hakkında fikir de veriyor. Tecavüz kaçınılmazsa demenin başka adı değil de nedir bu? Büyük öngörüsü ile şunu söylüyor büyük entelektüelimiz, "Amerika'nın sizi çekmeye çalıştığı noktaya gelseysdiniz, bu teşebbüsle karşılaşmazdınız", ve ben bunu bildim, söyledim, uyardım. Çözümü büyük biradere boyun eğmek olarak açıklıyordu, üstü kapalı da olsa. Öyle demedim dese de pratikte manası bu idi söylediğinin. Çünkü halkın böyle bir darbeyi püskürtebileceğine inancı sıfırdı. Bu kadar da iyi(!) tanıyordu halkı.

Vatanı için canını verebilecek, yiğitlerin hala vâr olduklarını unutmuştu. Ahlaksız FETÖ'cü profesör bozuntuları ile aynı hezeyana kapılmıştı zannedersem. Bu halk sokağa filan çıkmaz, imamlar lojmandan çıkıp ezan bile okumaz, demişti haysiyetini, namusunu satanlar.

Devam edelim.

"Peki, böyle bir koalisyonun Gülencileri devletten temizlemesi mümkün müydü? Söylediğim üzere, iki parti arasında gerilim devam etseydi imkansızdı. Ama ya koalisyon samimi, dürüst ve açık bir işbirliği üzerine otursaydı? Ya iki taraf da gerçekten bu işbirliğini isteseydi? Gülen tehlikesini, PKK ve IŞİD ile birlikte düşünür, bunlara ekonomi ve dış politika sorunlarını eklerseniz normali herhalde partilerin bu imkana ciddiyetle eğilmesi olurdu. Böyle bir zemin üzerinde kurulduğu takdirde de Gülencilerin devletten temizlenmesi tüm dünya için meşru hale gelirdi. Kimseler ölmeden, binlerce kişi sakatlanmadan…" 

Hayali olgular üzerinden güzelleme yapma konforu da bu olsa gerek. Herkes samimi olsa ne yazar! Sokaktaki çocuklar bile bilir bu koalisyonun başta o koalisyon isteyen ABD/Batı eliyle istismar edilerek ifsad edileceğini. Bunu bilmek için entel değil gerçekçi olmak yetişir. Bahsedilen örgütlerin networkleri aynı yerden yönetiliyorken, bu temizliğin nasıl olabileceği hakkında somut bir önerisi var mı acaba? Ne gerek var dediğinizi duyar gibiyim? Darbe geçirmiş bir ülkeyiz, ülke vatandaşının kahir ekserisi darbeyi FETÖ yaptı diyor. OHAL var. Bugün dahi temizlemekte zorlandığımız örgütü o zaman nasıl temizleyecektik Bay Mahçupyan? 

.......

"Bugün bazı AK Partililer koalisyon olsaydı Gülencilerin ‘kazanacağını’ söyleyerek kendilerini rahatlatmaya çalışıyor. Unutmayalım ki Gülenciler asıl AK Parti iktidarı altında kazançlı çıktılar. Orada kendilerine doğal bir zemin buldular. Ne var ki ne iktidar ne de muhalefet soruna hak ettiği ciddiyetle yaklaşmadı. Ciddiyetin ima ettiği adımlar atılmayıp dar bir ‘siyaset’ anlayışıyla kalındı. Herhalde şimdi bunun sorumluluğunu birbirimize yıkacak halimiz yok..."

Ve ciddiyet meselesi. Evet ciddiyet. Meseleye tek ciddi yaklaşan kişi olan Sayın Cumhurbaşkanı'nı o hususta, meseleyi başkanlığa çekmeden bir defa samimi somut önerisiyle desteklediği görülmüş müdür, Etyen Mahçupyan'ın? Somut öneri diyorum yalnız, kuru laf kalabalığı değil!

"Gülenci darbeyi başta AK Partililer olmak üzere halkın özverisi ve bilinci durdurdu. Siyasetin zaafını yitirilen hayatlar kapadı. Ancak laik kesimin sıradan insanları, medyası ve partisi direnişe sahip çıkmasaydı, ya ölenler öldükleriyle kalır ve iktidar çöker, ya da iç savaşa gidilir ve ülke Suriye’den beter olurdu."

Ve darbeyi vuruyor yazarımız. Darbeyi çıplak elle durduran çoğunluğu azınlığa yem etmenin bundan güzel örneği var mıdır bilemiyorum. Kısaca sıradan laikler ahlaklı davranmasaydı Suriye'ye dönerdik, diyerek bizden laiklere madalya takmamızı istiyor olmalı! Ahlaklı olmanın doğal ve gerekli olduğuna inanan bir liberal entelektüelden beklenmeyen bir cümle. 

......

"AK Parti daha uzun süre tek başına iktidar olabilir. Ama ülkeyi yönetebilmek farklı bir iş… Muhalefetle sahici bir ilişkinin kurulması, Meclis’e bağımsız kişiliğinin teslim edilmesi ve siyasete bencilce bakma alışkanlığımızın kenara konması gerekiyor. "

İttihatçı ve elitçi bir zihniyetin tezahürü olsa gerek, "demokrasi sadece sandık değildir"in başka bir versiyonu karşımıza çıkıyor. Ülkeyi yönetmek için izin almamız gereken makamın neresi olduğuna dair bir fikir veriyor zannedersem. Muhalefetin, siyaseten bitme riski olmasa FETÖ ile ilgili tek bir eleştiri getirmeden Cumhurbaşkanı ve makama saldırdığını biliyoruz. Darbeden sonra, yapılan yorumları da biliyoruz. Bahçeli'nin net duruşunu CHP ve HDP'den göremedik. "Ne dikta ne darbe", Taksim konuşmasında bir kere bile o terörist başından bahsedilmemesi, parlamenter sistem atıfları ne kadar çıkarsız bir antidarbeci ana muhalefet partimiz olduğunu gösterdi bizlere. 

Demem o iki 'öyle tavada durduğu gibi durmuyor" o işler. 

Peki Mahçupyan neden darbeden geçen 40 günün ardından böyle bir yazıya imza attı? Neden  hiç görülmediği kadar birlik beraberlik sergileniyorken böyle bir yazı yazdı? Bu tavır bölücü mü birleştirici mi? "Büyük Koalisyon"u isteyerek, büyük öngörüyle ülkeyi felaketten döndürmek isteyen Etyen Mahçupyan, darbeyi önlemiş ve birlik beraberlik sınavını başarmış bir halkı neden ayrıştırmak istiyor? "Üst Akıl" yoksa da sıradan akıl da mı yok, bu halkta?

Ömer Poyraz yazdı, 328 kez açıldı , 1 misafir olmak üzere 8 kişi beğendi , henüz yorum yapılmadı.
10 May 16 14:00
Bağcı
46e8c495b96a59d1a9fb384375606e0d1462873145

Türkiye son yıllarda öyle değişimler yaşıyor ki, öyle virajlar dönüyor ki, kişiler ve fikirleri hallaç pamuğu gibi. Bundan çok değil 5 sene önceki gazeteleri elinize aldığınızda yandaş dedikleriniz muhalif, ergenekoncu dedikleriniz yandaş, solcu dedikleriniz marjinal, hatta PKK'lı olmuş olabilir. Bu değişim ve dönüşüm Türkiye'nin dönüşümünün ne kadar hızlı ve entelektüellerin buna ne kadar hazırlıksız olduklarını gösteriyor. Durum değerlendirmesi yaparken hep eldeki referansları kullandılar. Bu referanslar hep batı normlarına atıf yapan değerlerdi. Başka da ne beklenebilirdi ki? Öyle kodlanmışlar, başarılı(!) olmasından ötürü doğruluğuna kesin kanaat getirmişlerdi Batı normlarının. Suriye savaşı bütün dünyadaki normları, güç dengelerini ve düzeni alt üst eden gelişme oldu. Başlangıcından günümüze her türlü kontrpie durumu üretme kapasitesine sahip olduğunu gösterdi. Müslüman dünyası için çok derin yarılma ve kırılmalara sebep oldu. Fiilen olmasa da zihnen müslüman dünyasının fikriyatını ve hissiyatını etkileyen bir savaş oldu. Evet diktatörler değişmedi ama, müslümanlar üzerine denge kuran diktatörleri halkların gözünde paçavraya dönüştürdü. Batı mülteci meselesiyle başbaşa kaldığında, sahip olduğu haysiyet yoksunluğunun bu denli açığa çıkacağını bilmiyordu zannımca. Batı ve Doğu yeniden yorumlanıyor şimdi. Kim Doğu kim Batı? Kim kimin düşmanı? ABD ile Rusya gerçekten düşman mı? Ülke içinde ne kadar çok batı kanı taşıyan müslüman aydın varmış? Gerçekten pardigmaların tel tel döküldüğü bir süreci yaşıyoruz. Bu süreçte Türkiye kazananlar listesine adını yazdırdı kanaatimce. Neler kazandı dersek? Milli ve yerli olanın değerini bilmeyi, her sakallıyı dedesi sanmaması gerektiğini, muhafazakarlar olarak her TSK mensubunu düşman, her müslümanım diyeni de dost görmemesi gerektiğini iyi öğrendi zannımca. Hani hafızasını kaybeden insan yavaş yavaş hatırlar ya bazı şeyleri. Bu tecrübe ona yüzyıllar boyu unuttuğu şeyleri hatırlattı. Bunların her birini acı faturalarla öğrendi Türkiye ve onun Reis'i. Tarihi okuyarak öğrenebileceklerini yaşayarak acı çekerek tekrar öğreniyor millet. Daha da öğreneceği çok şey var. Sultan Hamid devrini iyi tahlil edemediğimizden kazık üstüne kazık yemeye devam ediyoruz ve edeceğiz. Bu süreçte yaşanan savrulmaları çeşitli kategorilere ayırmak mümkün. Kimi tarihsel, kimi dini, kimi siyasi, kimi de tamamen menfaate dayanan ayrışmalar yaşanıyor gözümüzün önünde. Hep bir amacı var bu ayrışmayı körükleyenlerin. Millete hafızasını geri getirmek için çabalayan, kendisi de süreci bizzat acı çekerek ihanetlere maruz kalarak yaşayan ve fakat devrilmeyen bir tank misali yoluna devam eden liderini elinden almak. Liderin bir amaç olduğunun lider tarafından da idrak edildiği korkusu karşı tarafı o kadar ürkütüyor ki. Ellerinde ne varsa fırlatıyorlar üzerimize. Açığa çıkmayı göze alacak kadar sinirli ve gerginler. Siz, bakmayın bizden görünen Reisci ve Hocacıların atışmalarına. Onlar neyi savunduklarını ve neye karşı olduklarını bilmeden saldırıyor birbirlerine. Kimin adına yaptıklarını bilmeden körüklüyorlar bu kavgayı. Mesele yüzyıllara sari ve biz tarihimizdeki yüz yıllarımızı okumadan, özümsemeden geldik buralara. Lütfu ilahi bu. Zaman bizden yana, çırpınmalar boşuna. Üzüm yemeye bakın!

46e8c495b96a59d1a9fb384375606e0d1462873145


Ömer Poyraz yazdı, 435 kez açıldı , 3 misafir olmak üzere 11 kişi beğendi , henüz yorum yapılmadı.
23 Ara 15 17:00
Savaş Her Yerde!

Yazacak konu çok, ama istek yok. Uzun zamandır yazmak istiyorum ama bir türlü konsantre olamıyorum. Olaylara mikroskopla bakma gibi bir hataya düştüğümü(zü) biliyorum ama kurtulamıyorum.

Her yerde savaş var! Sahada örgütler üzerinden, sosyal medyada istaihbaratçı troller üzerinden, bilgi teknolojilerinde siber korsanlar üzerinden, casusluk dinleme üzerinden ne ararsan var! Silah çıktı mertlik bozuldu, sözündeki silaha rahmet okutacak derecede yöntem ve araçlarla devletler ve onlar üzerinden insanlar birbirine saldırıyorlar. Yaşadığı topraklara ihaneti bile sıradanlaştırmanın peşindeler. Tepkilerden anlaşılan o en azından. Bütün bunlar olurken insanın değerinin olmadığı bir dünya tasavvuru daha da ön plana çıkmaya başlıyor. Daha doğrusu küresel sermayeciler insanı devre dışı bırakarak dünyayı kendilerince yaşanabilir kılma peşindeyken, ulus devletler de nüfus teşviki ile demografik güç ile kalabalık görünerek karşı tarafı alt etme peşinde.

Teknolojik gelişmelere bakıldığında aklımızın sınırlarını zorlasa da, arasında hiç istemeyeceklerimiz olsa da, gelecek tahminlerinin tutabileceğini görüyoruz.

City College of New York’tan teorik fizikçi Michio Kaku gelecek tasavvuru hakkında hiç de yabana atılmayacak öngörüler sunuyor. Bir çok bilinen belgesele imza atan, o meşhur kanalların fizik belgesellerini sunan, en çok satan kitaplar listesine girerek İmkânsızın Fiziği (2008), Geleceğin Fiziği ve Beynin Geleceği(2014) adlı kitaplarıyla tanınan ve "bilimin popülerleşmesi ve insanlara ulaşması" için çalıştığını iddia eden bu japon göçmeni profesör "bilimi halkla buluşturan fizikçi" olarak bilinmekte.

Öngörülerinden bazıları şunlar. Ya da benim ilgimi çekenler diyelim.

Sıradan hastalıkların %95'inin robotlar(yazılım) tarafından teşhis edilebileceğini ve tedavi önerilebileceğini söylüyor. Cep telefonu boyutundaki MRI makineleri ile organların içinin görülebileceğini,bu sayede, kanser dahil çeşitli hastalıklar tümör oluşumundan yıllar önce saptanabileceğini söylüyor. Hap boyutundaki çipli robotların, kanser, kesisiz ameliyat dahil hasarlı hücreleri onaran operasyonlar yapabileceğini söylüyor. Giysilerden duvarlara her yerde internet bağlantılı çiplerin olacağını ve her şeyimizin her an kontrol altında olacağını anlatıyor.Çipin 10 sene içinde sudan ucuz olacağını, bilgisayarlarla düşünce gücüyle iletişime geçileceğini ve aşırı duyarlı sensörlerle günlük sağlık kontrollerimizin bile anlık izlenebileceğini söylüyor. Tabii bir çok başlıkta var öngörüsü. Fosil yakıtlara bağımlılığın azalacağını, insansız araçların yollarda yerini alacağını ve trafik sıkışıklığı gibi bir derdimizin olmayacağı da öngörüleri arasında. Benim okuduğum yazının tamamı burda. link

Bu arada paypal ile voleyi vuran ve şu sıralar uzaya uydu(sapceX) gönderip geri getirme denemeleri yapan Elon Musk'ın da insansız araç projesinin arkasında olduğunu belirtelim. Uzaya mikro uydular göndererek iletişim teknolojilerinde çığır açmayı ve insan faktörünü ortadan kaldırmayı hedefleyen bu adama göre sıfır kaza sıfır ölüm demek. Gözünüz insanlık görsün kabilinden başka bir barışçıl projesi ise Mars'a termonükleer bomba atmak. Nasıl barışçıl olduğunu anlatalım. Diyor ki arkadaş; dünya nasıl insan eliyle iklim değişikliğine uğradıysa, Mars ta da insan eliyle istenen iklim koşulları oluşturulabilir. Bunun kendi haline olmasını bekleyecek değiliz ya. Hızlandıralım bu işi. Bombayı taşıyalım benim Spacex ile. Oradaki çözünmüş gazları açığa çıkararak su buharı da olan yapay bir atmosfer tabakası oluşturalım. Mars'a koloni kuralım hedefinde belli ki.

İşin boyutları gördüğünüz gibi enteresan. Ulus devletler konvansiyonel savaşlara kaynak teşkili için bir yandan nüfus teşviki ile meşgulken, savaşlarla milyonları öldürüyor. Diğer taraftan küresel sermayeciler şeytanın aklına gelmeyen işlere kalkışıp barışçıl niyetlerle(!) insan faktörünü devreden çıkararak insan onurunu ayaklar altına almanın peşine düşmüş. İki durum da aslında elitlerin ve seçkincilerin işine geliyor. Az nüfus, daha kolay yönetim, kölelik düzeni ve kademeli olarak dünya nüfusunun eritilmesi.

Ünlü fizikçi Kaku gerçi Dünya nüfusunun 2100'de 11 milyar olacağını öngörüyor ama bu robotlaşmış bir kitle olsa gerek. Hayal gücü dışında hiç bir iş gücünün para etmeyeceği, seri üretim gereken hiç bir iş kolunun ayakta kalamayacağı bir dönem geliyor anlaşılan.

İnsanoğlu bu duruma elbet direnecektir, ne kadar nereye kadar bilinmez. Bunlar psikolojik saldırı mahiyetinde şeyler gibi gelse de değerlendirmeye değer. 10 yıl önce üretilen telefonu bugün takoz olarak lastiğin altına koysanız kimse şaşırmaz heralde.

Ama öte yandan tekerlek form itibariyle bulunduğu günkü kadar olmasa da benzer. Şöyle bir bilgi var duyduğum. İnsanoğlu dönem dönem belli konularda zirveye çıkar ama o gelişme ilanihaye devam etmez. Tekerlek hep var olacaktır ama bugünkü dijital teknoloji hep var olacak mıdır şüpheliyim.

İnsanlığın teknik ve fendeki gelişmesi süreklilik arz etmez. Buna inanıyorum. Zira piramitler, ulaşım teknolojileri, Nuh aleyhisselam'ın gemisi vs. gibi örnekler dönem dönem farklı ve bugünkünden dahi ileride imkanların olabildiğini gösteriyor. İşin diğer boyutuna gelecek olursak, insan faktörünün tamamen ortadan kalkacağı bir durum işsizlik ve robotlaşmış insan demektir. Süper GDO'lu tohumlar demektir. Bu da insanlığın kendini tüketmesi demektir. Oturmayan yerler var sanki.

Gelelim bize. Her şeyden bihaber yaşamak güzel de, dünya uzaya asansörle gitmeyi hedeflerken çocuklara ilke ve inkılap ezberletmeyi anlamış değilim. Saray'da Kur'an-ı Kerim okunurken, devletin kanalında Osmanlı'nın dirilişi sunulurken, ilkokul ders kitaplarında astığı astık kestiği kestik padişahlardan bahsedilmesi, batıdan aldıklarımızla nasıl çağdaşlaştığımızın anlatılması da beni epey düşündürüyor. Bu ülkede, üniversitelerinde solculuk oynayan bebelerin, Rusya'yı hala komünist sanan beyinsizlerin, sol elini havaya kaldırınca kendini solcu sanan dangalakların ülkesinde, nasıl insansız hava aracı ürettiğimizi beynime kabul ettiremiyorum. Üretilmemiş de olabilir tabii insan maymundan gelmiş de olabilir bazılarına göre. Sinema işte! diyerek kabullenilmeyecek çelişkiler içindeyim. Kaderden başka sığınacak kapı bulamıyorum.

Ömer Poyraz yazdı, 368 kez açıldı , 5 misafir olmak üzere 19 kişi beğendi , 5 yorum yapıldı.
2 Ara 15 21:00
Enerji Meselesi

Rusya gazı keser mi kesmez mi derken, bir baktım herkes kafa yormaya başlamış, biz bu enerji işini nasıl hallederiz diye? Bir de baktım o yatıyor, sırtını devlete dayamış çalışmıyor dediğiniz memurlar bile düşünmeye başlamış bu meseleyi. Kimse bu kış kestaneyi sobada mı yapsam kuzinede mi yapsam diye düşünmüyor.

Kimisi boğazlardaki akıntıdan yararlanıp nasıl bu elektriğe çevrilebilir derdinde. Kimisi güneş panelinin açısını değiştirmekle meşgul. Köydekiler şu su değirmeni nasıl ayağa kalkar diye uğraşıyor.

Savaşların toplumları ayakta tutan geliştiren bir şey olduğunu söylediklerinde yadırgasam da bu tezi sevmeye başladım. Nükleerin, silah olarak kullanılmasına karşı olsak da dünyada bu silaha sahip 8 ülke olduğunu şurdan öğrendik. link

Sahip olmak için çok geç kalmış olduğumuz gerçeği yüzümüze çarparken ve hiç değilse enerji üretiminde kullanalım derken Rusya ile uçak krizi gündeme oturdu. Enerji krizini, karakteri tırmandığı dağların aksine çok aşağılarda olan gayri milli dağcı gibi değerlendirecek de değilim. Oturup düşünüyorum kaç gündür biz bu enerji krizini başkasına muhtaç olmadan nasıl çözeriz diye. Erzurumluların tezek yakarız diyerek başlattıkları şerefli çıkışlarını onaylamakla birlikte, bunun bize yakışır şekilde "yumurtanın kapıya gelmesi" metoduyla çözülebileceğine inanıyorum.

Süperiletkenlik baktığım konulardan birisi oldu. Meşhur arama motorunda konuya ilişkin türkçe kaynak bulmak pek de kolay değil.

Süperiletkenler; elektriksel açıdan doğru akıma (d.c.) karşı sıfır-a yakın- direnç göstermeleri, normal iletkenler ile karşılaştırıldıklarında oldukça yüksek akım taşıma kapasitesine sahip olmaları, dirençsiz/kayıpsız olarak elektrik akımını iletmeleri ve hatta yüksek frekanslarda dahi çok düşük direnç göstermeleri devre elemanları üzerinde veya daha geniş anlamda devrelerde/cihazlarda ısınma problemini de ortadan kaldırmaktadır, deniyor. MAGLEV denilen süper hızlı trenlerin de temel mantığı süperiletkenliğe dayanmakta. Süperiletken bir malzeme manyetik alan altında kritik geçiş sıcaklığına doğru soğutulduklarında bu durum manyetik kaldırma kuvvetine(itme ya da çekme) dönüşerek yastıklama etkisi gösteriyor ve sürtünmeyi etkisiz hale getiriyor. Bu teknoloji CERN'deki yüksek hızlı parçacık hızlandırıcısının da en önemli unsuruymuş. Endüstriden yüksek enerji fiziğine, süper hızlı bilgisayarlardan, sağlık alanına kadar onlarca sektörde kullanılabilecek bu teknoloji ile ilgili az bir türkçe kaynağa ulaşabildim. Neyse ki; Ankara Üniversitesi'nde Süperiletken Teknolojileri Uygulama ve Araştırma Merkezi kurulmuş. link

Faaliyetleri nedir araştırma konularında ne aşamadalar bilemiyorum fakat, konuya ilişkin taramamda KTÜ'den bir hocanın da uçan tekerleğini ünlü video sitesinde görebilirsiniz.

link

Bizi ilgilendiren kısmına gelince bor-magnezyum bileşiklerinin süperiletken teknolojisinde kullanılabilmesi ve yüksek avantajları. Bununla ilgili yaptığım araştırma, yeterli araştırma geliştirme yapılırsa üzerinde çalışılırsa bunun bizim için ucuz enerji kapısı olabileceğini düşündürttü. Tübitak'ta ve üniversitelerde araştırmalar yapılıyor olsa da biliyorum ki kaynak yetersizliği gündemde. Buna ilişkin araştırma merkezi kurmak iyi bir gelişme olabilir. Fakat iş sadece fizik ve elektrik üretimi dışında, bor üzerine de çalışılması gerektiğini gösteriyor sanki. Düzelmeler olsa da nerelere ne kadar boşa para harcandığını biliyoruz bu ülkede. En ufak bir gelişmenin ne kadar köstek gördüğünü görüyor izliyoruz. Ama milli menfaatlerimizin bu kadar tehdit edildiği şu günlerde hiç değilse bu konulara eğilelim. Fosil yakıtlara sahip olmakla övünen ayılara muhtaç olmadan kuyruğu dik tutabilelim. Enerjimizi iç barışımıza ve ele güne muhtaç olmamaya harcayalım.

Haysiyet ve şerefle yaşamaktan başka istediği nedir ki bir milletin?

03 Ara 16:32

Nükleer çok mantıklı. Fakat milli teknolojisinin geliştirilmesi siyasi maniplasyona açık. İran örneği önümüzde. Tabii verimli kullanabilmemizi sağlıyor. Dolayısıyla tasarruf. Bor ise süperiletkenlikte kullanılabiliyor ve diğerlerine göre avantajlı.

03 Ara 16:25

Anladığım kadarıyla süper iletkenler yalnızca elimizdeki enerjiyi daha verimli kullanmaya yarar. Peki bor madeni kaynağımızı veya süper iletkenleri sıfırdan enerji üretiminde kullanabilmemiz mümkün müdür? Nükleer santral en mantıklısı değil midir?

Ömer Poyraz yazdı, 528 kez açıldı , 2 misafir olmak üzere 9 kişi beğendi , henüz yorum yapılmadı.
2 Kas 15 14:00
ya Bismillah!

Eski dev-solcu yeni ülkücü Murat İde, MHP'ye yakın kanalda sonuçları yorumlarken bunun mümkün olamayacağını bir siyasi projenin, partinin hem HDP'den, hem de MHP'den oy almasının mümkün olmadığını anlatırken çaresizlik içindeydi. Bunun hiç bir sosyolojiye, siyasi pratiğe uymadığını geveliyordu. Sonraki saatlerde kaybedenlerin (Devlet DemirKılıç), yani eski Türkiye'nin atıkları saçmalamaya ve millete hakarete devam ediyorlardı. Konfor çok güzel bir nesne. Tüm seçimleri kaybedip köseleye dönmüş yüzleriyle ekrana çıkanlar ve çıkamayanlar memleketi kurtarmaktan bahsediyorlardı 1 Kasım öncesi. Siz önce o vicdanınızı kurtarın o düştüğünüz bataklıktan. Bir ülkeden çıkan seçim neticesi, Balkanlardan, Kafkaslara, Ortadoğudan Afrikaya bir coğrafyayı bir araya getiriyorsa, değişmesi gerekenin kim olduğu açıktır. Fazıl Say'ın dediği gibi kendi gettolarınıza ve sizce aydınlık olan ışıksızlığınıza dönmelisiniz. Paranızı da biz verelim. Gölge etmeyin, zulmetinizle kararan dünyamızı daha da karartmayın. Bizim günahlarımız bize ağır geliyor, sizinkileri de bize yükletmeyin. Gidin kendinizi sevdirmeden!.

Evet iktidara yürüyen AK Parti büyük bir koalisyondur. Muhafazakar demokrat çizgi (Menderes-Özal), alperen ocakları, milli ülkücüler, kısmen milli görüş, ayrıca ingiliz, alman ve kimi bilmem ne bela, insafdan nasibini alamamış gözünü kırpmadan din-millet ayrımı yapmadan insan katleden ve şeytanın dünya şubesini işleten plan sahiplerinin karşısındaki, kendisini bu zulmün karşısında hisseden, ne kadar yürek varsa, işte onların koalisyonudur bu. Kalanlardan bu gemiye binmeyi hak denen milyonlar var. Bu yanda da cebini ve menfaatini düşünen, insan onurunu ve şerefini zedeleyenler var. Değiş tokuş yapalım demeyeceğim. Herkesi bu gemiye almak ve suyun öbür tarafında onları mal mal bakarken görmek istiyoruz. İlk bakışlarını ve mal mal seyredişlerini gördük dün akşam. Yalanı kurumsal kimliğinin parçası haline getiren, kara propagandayı hücrelerine nakşetmiş ve küfri inadi ile kuduranların yeri dünyada da ahirette de çukurdur. Her şeye rağmen; merhamet etmeyene merhamet edilmez kaidesine rağmen biz çukurdakileri kendileriyle baş başa bırakalım. Elimizi de dilimizi de bulaştırmayalım derim.

Gelin bu karşı blokta bulunup ülkeyi sevenleri, çatı altına alıp, tek devlet olalım. Kara kalpli fedaileri düştükleri çukurda kendi hallerine bırakıp, işimize bakalım. Olumluyu teşvik edelim. Güzeli ortaya çıkaranı övüp, kötülüğü teşvik edeni ama'sız yerelim. Her politikamızı insanı temel alan zemine oturtalım. Havuzuydu, yandaşıydı bu ülkeye hizmeti, karşı blokun seviyesine düşerek değil, inadına onların seviyesine inmeyerek, olumsuzu değil olumluyu görüp, hata ile yapılanı güzelce ikaz ederek anlatalım.

"Başka Türkiye Yok" diye açılan bir kampanyayı ne olursa olsun, kimden gelirse gelsin, altında başka anlamlar arayacak paranoyaklıklara düşmeyelim. Kültürümüzle alakası olmayan yayın sahiplerini yandaş da olsa ikaz edelim. Kültürümüzden tarihimizden gelen o tatlı rüzgarı, pis kokuların araya karışmasına fırsat vermeden milletin önüne serelim. Evlatlarımıza daha bir özenle, daha bir şuurla yaklaşıp, ekran ahmaklığının tesiriyle bataklığa düşmelerini önleyecek çarelere arayalım. Birileri desin diye, batıdaki karanlığa evlerimizi açmayalım, buna ön ayak olmayalım. Kültürümüzü düştüğü batının bataklığından çıkarıp eskiden olduğu yere koyalım ki atasını bilmeyip it peşinde gezenlerden olmayalım.

*********

Sonuçları irdelemek, kimsenin beklemediği bu sonucu tahlil etmek gerçekten çok zor. Oy verirken birbirinden habersiz kimlerin ne hissettiğine dair duyguları paylaşsak, edilen dualara sirayet eden hissiyatı ifade edebilsek her şey anlaşılacak. Azıcık gayretin, nasıl himmete sebep olduğu da ortaya çıkacak.

Kısacası surda açılan mukaddes bir gediğin hüzmeleri bizi aydınlatıyor ve bu gediği büyütmek zorundayız. Karanlığı ancak bizzat ışık olanın kendisiyle yenebilirsiniz. Bu husustaki farkındalığımız ne kadar artarsa bereket de o kadar artacak. Işığa ulaşma gayretimiz ne kadar artarsa himmet de o denli çok gelecektir. Hem de hakikisinden.

Ve diyoruz ki, kendini herkesten aşağı bilerek, yine ve yeniden!

Ol deyince olduran, kalblerimizi iman ile dolduran yüce Allah'ın doksandokuz ismiyle! Ya bismillah!

************

Şöyle demişti bir şiirinde bize hitapla o büyükler;

Uyan sevdiğim gençlik, bütün ümmîdler sende,

Uyan ey Anadolu, ey azîzler diyârı!

Asr-ı se'âdetdeki adâlet, yeryüzünde,

yeniden te'sîs olsun, gelsin islâm behârı,

Ceddinin torunusun o kan damarındadır,

İstersen neler olur, rûhları yanındadır.

Resûlullahın aşkı, kalbinde, kanındadır.

O senden yüz çevirmez, ara hakîkî yârı!

Sarıl güzel dînine, şerî'atı ihyâ et!

Sünnetin ışığında, gitsin, yok olsun zulmet.

Doğsun islâm güneşi ve hakîkî se'âdet,

yeniden zuhûr etsin, budur islâm şiârı!

Cenab-ı Hak sonumuzu hayreylesin.

Ömer Poyraz yazdı, 387 kez açıldı , 1 misafir olmak üzere 12 kişi beğendi , 1 yorum yapıldı.
27 Eki 15 14:00
Kadıköy

Çocukken halamlar bize gelip giderlerdi. Dedem vefat ettiğinde 5 yaşlarında olduğumdan ölümünden önce mi sonra mı bilemiyorum, hayal meyal hatırlarım geliş gidişlerini. Kamyonumuz vardı, abim şofördü. Halamlar geldiğinde gece geç saat olunca, abimin anahtarı enişteme verdiğini hatırlıyorum. Çoluk çocuk eve gitmek için arabanın anahtarını vermek, iyi bir fikir olabilirdi ama kamyonun anahtarını vermek nedir? O zaman komik gelmiyordu gerçi, herkesin de arabasının olmadığı düşünülürse.

Neyse mesele o değil! Derken geliş gidişler azaldı, çok da iyi konuşulmamaya başlandı haklarında. Soğukluk başlamıştı arada. Sebebini bilmiyor ve anlamıyordum doğal olarak. Miras paylaşımının sebep olduğu sorunlar varmış! Babam ne istiyorsan gel konuşalım demiş, fakat bu tür durumlarda aradaki fitne ve hasetçilerin kol gezmesi durumundan mütevellit, aracılarla iş görülünce soğukluk giderek artmış. Dedemin bakkal dükkanındaki malların dahi bölünmek istenmesi, babama ağır gelmiş ve kendince silmişti kardeşini.

Dedem hayattayken, bir kısmı köyde annemlerle bir kısmı şehirde dedemlerle yaşamış bir aile hayatımız varmış.Yine hayal meyal hatırlarım, şehirden ayrılıp köye evimize giderken dedemin o zaman bana çok büyük gelen bir poşet içinde her türlü nevaleyi (leblebi ve ülker çokomel iyi hatırladıklarımdandır) düzdüğünü.

Ailesinden uzak yaşayan çocuklar içinse, doğal olarak şehirdeki akrabalarla daha sıkı ilişkiler mevcut. Dedemin hayatta olması ve torunları arasında ayrım yapmamasının da verdiği bir garantörlükle. Ama abimi hep ayrı tutar derlerdi. Ailede ve köylüler arasındaki lakabı "Torun" dur. Torun diyince anlaşılır kimden bahsedildiği. Torun'la aralarındaki bağ hep devam etti halamların, eski sıcaklıkla olmasa da köprüydü iki aile arasında. Tabii bu soğukluk yıllarca devam etti. Hâlâ da devam ediyor. Bu bir çocuk için zor bir durum, bahse konu akrabandan ve çocuklarından daha samimi ahbaplar komşu çocukların varsa vicdanı kanatan bir durum. Hâlâ öyle olması da çok kötü. Bunu düzeltebilecek bir karaktere sahip olmak ayrı bir meziyet zirâ.

Meselenin özü ise sahip olduğumuz değerlere, mensup olduğumuz dinin emirlerine uyulmaması. Miras taksimi ile ilgili husus zaten unutulmuş, artık kimseden "kardeşlerden kadına erkeğin yarısı kadar verilir" hükmüne razı olmasını beklemiyoruz. Dul ya da kimsesiz kaldığında ise dinen kadına bakmakla yükümlü olanın da o erkek kardeş olduğu da kimseyi ilgilendirmemeye başladı. Herkes kendi menfaati peşinde ve kendi kendine zulmediyor.

Bizim burada dikkat çekmeye çalıştığımız husus ise mirasın hemen taksim edilmesi gerekliliğidir. En dindar muhafazakâr ailelerde dahi sorun olan bu durum insanların eline bırakıldığında sosyal dokuyu zedeleyen dostu dosta, hısımı akrabaya düşman eden meseleler doğuyor.

Bir bayram ziyaretinde bir büyüğümüz anlattı. Kadıköy ismi bir çok ilde bir çok yerde kullanılır. Neden var bu kadar "Kadıköy"?. Kadıköy demek kadının bulunduğu yaşadığı köy demektir. Osmanlı'da bir kimse vefat ettiğinde daha hiç bir işlem yapılmadan, yani gömülmeden kadıya haber verilir miras taksimi hallledilir mevta öyle defnedilirdi. Kadı devlet adına işlem yaptığından ve devlet müslüman için islam hukukunu uyguladığından yapılan iş, hem hukuki hem de dini bir vecibenin yerine getirilmesi ile noktalanır ve ölen mezarında, kalan da dünyada rahat ederdi. Bunun devlet eliyle yapılması ise meselenin hallinde caydırıcı ve etkili bir güç olmasına sebep idi. Allahualem Osmanlı'da miras davalarının formatı çok farklı seviyelerde ve az olsa gerektir.

Sosyal meselelere bu kadar vakıf bir mükemmel din ve bunu uygulamada çok mahir bir devlet.

Ve bir tavsiye. Gücünüz yetiyorsa miras sahipleri olarak ölmeden taksimi yapınız, yine dinin emrine göre adaleti gözetmek zorundasınız nasıl olsa! Vasiyetinizi yazın!

Ve mirasçılar babanız ananız hayattayken bu işin çözülmesine ön ayak olun! Teşvik edin. Babam gibi yıllar sonra gözyaşı dökmeyin, geçen yılları hatırlayıp.

28 Eki 00:49

Şahsen mal-mülk mücadelesinin olmadığı aile görmedim şimdiye kadar. Mahkemelik olanlar biliyorum, hiçbir şey olmasa bir sürü lafı sözü oluyor. Vazgeçilmez bir cazibesi var maddiyatın, kardeş falan tanımıyor.

Ömer Poyraz yazdı, 413 kez açıldı , 2 misafir olmak üzere 11 kişi beğendi , 1 yorum yapıldı.
21 Eki 15 14:00
Mandacı Akademisyenleri Tanımama Çağrısı

Doğduğu topraklarda yaşanan hadiseleri kendi ülkesi vatandaşlarıyla iletişime geçerek ve kamuoyu oluşturarak çözmek yerine , dahil olduğu hiçbir olayda katliamların önüne geçememiş ve toplu savaş suçları işlenmesine sebep olmuş, bununla ilgili dünyada hiç bir vicdan sahibinin güvenini kazanamamış, sadece 5 daimi üyenin ve özünde büyük biraderlerin sözcülüğünü yapan bir şebekeyi, orada yaşayıp yaşamadığı dahi belli olmayan, hatta şikayet konusu ülkenin yerini haritada bile gösteremeyecek olanlar vasıtasıyla çağırmak, katledilen milyonlarca insanın vebalinden kurtulamamış bir güçten medet ummak, halkına silah doğrultan, zorla adam kaçırıp temel insani haklardan mahrum bırakan bir örgüte arka çıkmak adına yaşananları "Türkiye halklarına" karşı yapılmış saldırı gibi gösterip suçu devlete atıp o konforla her türlü hakareti savurmak küstahlığını gösteren ve her söylemiyle şiddeti arkalayan bir siyasi haraketin ajandasını millete demokrasi hak ve özgürlük diye sunmak, bildiri imzalayanların vicdanlarının kuruduğunun en açık göstergesidir. Devletin yaptığı zulümlerin anlaşılması, önce yapılan katliamların kim olduğuna bakılmaksızın kabul edilerek kınanmasıyla mümkündür. Terör eylemini kendini savunma hakkı olarak tanımlayıp, nice masum insanın hayatını karartmak ve yapılan her kötülüğü de devlete fatura etmek ticareten kar getiren bir durum olabilir fakat ahlaklı ve vicdanlı bir hareket değildir. Türkiye halklarının hakkını, adı katliamlara seyirci kalmakla meşhur güçlerin savunacağını düşünmüyoruz. Türkiye halkları kendi kararını verebilir ve beğenmese de başkasının kararlarına saygı da duyabilir.

Öncelikle sebep oldukları ya da seyirci kaldıkları savaş sebebiyle ülkesi iç savaşa sürüklenen mülteci kendi ülkesine gelmesin diyen bin takla atan, öldürülen insanlar arasında ve insan öldüren terör örgütleri arasında bile ayrım yapan zihniyetin kınanması gerekir. Kendi yöneticilerinin dahi itiraf ettiği, hiç bir sebep yokken hak ve hukuk tanımadan ülkeleri işgal edip, binlerce sivili öldürenler için çağrı yapmayan vicdanları bu tür propaganda soslu çağrıları yapmaya yeterli görmüyoruz. Adı geçen akademisyenlerin Suriye'de öldürülen 350.000 insan için hiç bir çağrı yaptıklarını görmedik, duymadık. Oysa ki bunun için akademisyen olmaya değil sadece insan olmaya gerek vardı.

link

Not:

İmzacı akademisyenler aşağıdadır. (Sadece Türk üniversitelerindeki isimler alınmıştır. Linkte çağrının tamamı ve çoğu gayri yerli akademisyenlerin isimlerinin tamamı var.)

Meltem Ahıska, Boğaziçi University, Istanbul

Zeynep Gambetti, Boğaziçi University, Istanbul

Elda Abrevaya, psychologist, psychoanalyst, Istanbul

Hülya Adak, Sabancı University

Gülcan Akırmak, clinical psychologist, Işık University, Istanbul

Ayşe Gül Altınay, Sabancı University, Istanbul

Evren Balta, Yıldız Technical University, Istanbul

Pınar Bedirhanoğlu, Middle East Technical University, Ankara

Simten Coşar, Hacettepe University, Ankara

Bora Erdağı, Kocaeli University

Bella Habip, psychoanalyst, Istanbul

Ahmet İnsel, Université de Galatasaray, Istanbul / Université Paris 1

Sibel Irzık, Sabancı University, Istanbul

Yahya Madra, Boğaziçi University, Istanbul

Şebnem Oğuz, Başkent University, Ankara

Seçkin Sertdemir Özdemir, Université de Galatasaray, Istanbul

Ceren Özselçuk, Boğaziçi University, Istanbul

Pinar Selek, sociologue et écrivain

Aylin Tekiner, artist and activist

Nilgün Toker, Ege Üniversitesi, İzmir

Gaye Yılmaz, Boğaziçi University, Istanbul

link

Ömer Poyraz yazdı, 549 kez açıldı , 12 kişi beğendi , 1 yorum yapıldı.
30 Eyl 15 14:00
Halkın Arabası

Hitler tarafından halka ucuz otomobil temini gayesiyle kurulmuş olan Volkswagen Almanca'da "halkın arabası" demektir. İlginç bir ortaklık yapısına sahip VW’de hisselerin %50.7'si Porsche ve Piech ailelerinin. Piech ailesi de zaten Porsche’nin torunu. Dolayısıyla akraba. Yani VW bir aile şirketi. İkinci büyük ortak %20 ile Aşağı Saksonya eyaleti, üçüncü büyük ortak ise %17 ile Katar Holding. Diğer hissedarların toplam payı sadece %12.3. Halka Açık deniyor ama aslında o iş öyle değil.

Volkswagen satışları 2010 yılında 127 Milyar Euro iken 2014 yılında 203 Milyar Euro'ya çıkmış ve şirket sattığı yıllık 10 Milyonun üzerinde otomobil ile Toyota'nın hemen arkasında dünyanın 2 numaralı otomobil üreticisi konumuna gelmişti.

ABD Çevre Koruma Ajansı (Environmental Protection Agency, EPA), 18 Eylül'de VW'nin ABD'de sattığı bazı dizel motorlu araçların, yanıltıcı bir yazılımla emisyon testlerinin maniple edilmesinden dolayı çevreyi, standartlardan 15 ilâ 35 kat daha fazla kirlettiğini açıklamıştı. Söz konusu manipülasyondan yaklaşık 482 bin dizel aracın etkilendiğini bildiren EPA, VW hakkında para cezası ve ihtiyati tedbir kararı verilebileceğini duyurmuştu. Verilecek cezanın 18 milyar dolar olabileceği telaffuz ediliyor.

Skandalın ortaya çıkmasının ardından VW'nin Yönetim Kurulu Başkanı Martin Winterkorn görevinden istifa etmiş ya da ettirilmişti. Şirket dünya genelinde 11 milyon dizel motorlu aracın emisyon testi manipülasyonundan etkilendiğini ve zararı karşılamak için yaklaşık 6,5 milyar avroluk bütçe ayırdıklarını açıklamıştı. Almanya'da ise yaklaşık 2,8 milyon aracın bu konuda etkilendiği ifade edilmişti.

Dikkatinizi çekmek istiyorum bu araçlar atmosfere yılda 1 Milyon ton civarında nitrojenoksit saçıyor olabilirler, deniyor.

Olayın patlak vermesinin ardından Volkswagen hisseleri 3 gün içinde %30'un üzerinde değer yitirdi Nisan 2015'te 75 Milyar Euro olan şirket değeri, patlak veren skandalın ardından Eylül 2015'te 32 Milyar Euro'ya geriledi.

Peki skandal nasıl ortaya çıktı? Sanıldığı gibi skandalı ortaya çıkaran EPA değil. Çevreye çok ciddi zarar verme potansiyeli olan bu bilinçli sahtekarlığı ortaya çıkaran ise West Virginia Üniversitesi ile International Council on Clean Transportation. Üniversitede yapılan testlerde dizel VW Jetta'nın nitrojen-oksit çıktısının EPA'nın kabul edilebilir seviyesinin 15 ila 35 defa üzerinde olduğu tespit edilmiş.

Artı parantez EPA için açalım. Burnunun dibindeki rezaleti 6 yıl boyunca gözden kaçıran bir örgütten bahsediyoruz. Gerçi EPA'nın sicilinin çok da sağlam olduğu iddia edilmiyor. Örneğin şehir içi ve şehir dışı testleri yaptıktan sonra, aracın kullanımının yarısının şehir dışında olacağını, yakıt testi yaparken sürücülerin saatte 80 km hızla gideceğini varsayıyorlarmış. Gerçekte böyle olmadığı herkesçe malum. 2013'te EPA yeni çıkan Ford Fusion hibrid aracın bir litre benzin ile 20 km gidebileceğini iddia ettikten sonra, dünyanın önde gelen tüketici avukatı dergisi Consumer Reports'un testlerinde araç ancak 16,5 km, Car and Driver dergisinin testinde ise 14,9 km gidebilmiş. Sebebi ne ola ki derseniz; yakıt tüketimi testlerini laboratuarda yapıyorlar da ondan. Dolayısıyla hava kirliğinin yarısına sebep olan emisyon hususunda “halk” aldatılıyor.

Volkswagen’e dönersek; CEO Martin Winterkorn bu durumdan haberinin olmadığını iddia ediyor. 9 yıldır şirketi yöneten CEO hakkında soruşturma açılmış durumda. Başka bir ilginç husus ise, söz konusu yazılımı VW'ye satan Bosch şirketinin 2007 yılında gönderdiği yazıda, bu yazılımın test amaçlı olduğu, araçların normal kullanımı için öngörülmediği ifade edilmiş. Bild am Sonntag gazetesinde yer alan habere göre yazılımın kullanılmasının yasalara aykırı olduğu şirkete bildirilmiş. Bu yapılan incelemelerde bulunan belgelerden anlaşılıyormuş. Frankfurter Allgemeine Sonntagszeitung gazetesinde yer alan habere göre de şirketin bir çalışanı yönetimi, 2011 yılında söz konusu yazılımın kullanılmasının yasalara aykırı olduğu yönünde uyarmış.

Şirketin başına Porsche’nin başındaki Martin Mueller getirilmiş. Şirket yukarıda bahsettiğimiz ceza ve araçları geri çağırma neticesinde ortaya çıkacak maliyetlerin yanında bir de bireysel tazminat davalarına maruz kalabilir ki bu durum Volkswagen’i tarihe gömebilir.

Yıllık cirosu 200 milyar Euro olan ve Audi, Seat, Skoda, Bentley, Bugatti, Lamborghini, Porsche, Ducati, MAN, VW Ticari ve Scania gibi markaları bünyesinde barındıran yaklaşık 400 Bin çalışanı, 21 ülkede 61 üretim tesisi olan bir şirketten bahsediyoruz. Alman otomotiv sanayisinin neredeyse yarısını istihdam eden bir şirketten bahsediyoruz. VW demek Almanya demek. Yapılan hamle büyük, VW perdesi ile Almanya’ya çekilen bir operasyondan bahsediyoruz. Financial Times'ın haberine göre, Katar Yatırım Otoritesi VW hisselerinden 8.4 milyar dolar zarar etti.

Bu kadar büyük hatalar zinciri yapılması teknik olarak mümkün görünmüyor kanaatimce. Alman disiplini, kalite vs kısacası Almanya imajına operasyon çekilmiş durumda.

Suriye üzerinden dünya yeniden soğuk savaşa hazırlanırken, Türkiye PKK, Suudi Arabistan Hac kazaları ile uğraşıyor. Almanya gibi bir dev üretim dinamosuna ciddi bir imaj zedeleme harekatı yaşıyor. Katar da es geçilmiyor. Kim kimi nereye çekiyor?

Das is Auto?

Ömer Poyraz yazdı, 624 kez açıldı , 10 kişi beğendi , henüz yorum yapılmadı.
10 Eyl 15 14:00
Söz Bitti

Söz bitti..

Silahlar konuşuyor artık.

Söz bitti..

Sahile vuran cesetler konuşuyor artık.

Söz bitti.

Al bayraklı tabutlar konuşuyor artık.

Erkek zannettiğimiz karılar konuşuyor artık.

Ve biz hâlâ bu dünyanın bize kalacağı zannıyla hareket ediyoruz. Bu ülke değil kürtlere 72,5 millete yeter de artar. Tarihte örneği var. Neyi paylaşamıyoruz ki? Hani dediği gibi katledilen Yunus Koca kardeşimizin "Ne güzel bahar gelecekti memleketine, Karadeniz dağlarında horon tepecek, Cudi'de halay çekecektik." Halayda belki Yunus kardeşimiz olmayacak ama halaylar çekilecek, horonlar tepilecek. Hiç şüphem yok.

İki hayalperest çapulcunun, itin çakalın peşinde gidip 1000 yıldan fazladır süren kardeşliğimizi bozacağınızı mı zannediyorsunuz? Siz kimsiniz? Ruhunuz dahil her şeyinizi sattığınız, sizi kendine aşık eden o müptezel medeniyetin uşağı olmaktan başka? Soluğu Diyarbekir yerine Berlin'de, memleketin Elaziz yerine Washington'da almandaki gayeni biliyoruz da, bu topraklara senin gibi tohumları kim bıraktı onu bilemiyoruz? Bildiğimizde anandan emdiğin süt burnundan gelecek, buna emin olabilirsin.

Öyle bedavaya vatan sahibi olmak yok. Bedeli neyse ödeyeceksin, erkek gibi! Sıkıştığında, arkanı sağa sola yaslayarak değil. Daha adam olmadan bu ülkede sana haysiyet tellallığı yaptıran bizlere, sizlere müslüman türk ve kürtlere yazıklar olsun!

Bu hikaye dün yazılmadı, sebebini bilmiyoruz ama senin gibi ithal tohumlar bu memlekette yeşermiyor. Toprak, vatan kabul etmiyor. Bin yıllık emeğin mahsülü herhalde.

Sen ve maalesef senin anan, daha çok terleyecek, daha çook ağlayacaksınız. Biz hiç bilmediğimiz Yemen'e gittik de gık demedik, düşmana değil ayrılığımıza ağıt yaktık. Kendi çöplüğünde zırlamakla vatan sahibi olacağını zannediyorsan çok yanılıyorsun. Ölmeyi öğreneceksin önce.

Ama adam gibi!

Kazan aşka geldi, kömür tükendi,

Akıl başa geldi, ömür tükendi.

Vesselam...

Bay Pipo yazdı, 1 kişi sahiplendi, 387 kez açıldı , 9 kişi beğendi , 1 yorum yapıldı.
3 Eyl 15 10:00

Bay Pipo

Puan: 68

Çok Mutsuzuz Arkadaş

İnsanların birbiriyle ilişkisi üzerine yazmak istediğimi artık paylaşmak vaktidir.

Biraz dertleşme, dertleri paylaşma vaktidir.

Selam olsun Sinop'a , Madrid' e ve Şam - Kudüs, İstanbul'a...

İstanbul'da yaşamaya çalışan ortalama bir Türkiye Cumhuriyeti Devleti vatandaşının sıkça başına gelenleri sıralayacak olursak kaza, bela, kavga, musibet, izdihamdan öte pek de güzel şeyler sayamıyoruz. Yani ben bulamıyorum, insanların şartsız ve menfaatsiz birbirine iyilik ettiğini, tanımadığına selam alıp verdiği...

Bu mesela böyle değil şu İstanbul sınırlarını çıkınca. Pek rahat; İstanbul'dan ne kadar uzak, insanlar o kadar samimi diyebiliyorum.

İzmir'de bir pazar sabahı tanımadığınız kişilerden günaydınlar duymak çok keyifli.

Ya çeşmesinden su doldurmak için kapısında durduğunuz insanların size iki avuç kayısı, erik; artık Allah ne verdiyse ikram ettiği o irili ufaklı köyler...

Hep hesabı aşağı doğru yuvarlayan o lokantalar...

İstanbul'da yalnızca ruhumuz, metrobüslerde yalnızca bedenlerimiz sıkışmıyor. İnsanlığımız da sıkışıyor.

Tüm bunları geçen gün bir halk otobüsüne binip şoföre selam vermem ve adamcağızın yüzünün gülmesiyle içime oturdu.

İstanbul insanları kavga etmek için bahane aramaktan tanımadığı insana insanlık yapmayı unutmuş maalesef. Bunun için bu insanları suçlamıyorum. Biraz kolaya kaçıp işi kapitalizme ihale edeceğim çünkü.

Hiç semtinizden geçen otobüslerin ilk seferlerine baktınız mı? O çalışmaktan ciğeri sönmüş insanların nasıl bıkkın ve yorgun güneş doğmadan işine gitmek zorunda oluşuna tanıklık ettiniz mi? Ben ettim. İnsanların emeklerini inekten süt sağar gibi vakumlayan o 3 kuruş fazla kazanmak adına insanları yollarda heba eden patronlarla hiç tanıştınız mı? Ben tanıştım.

Yıllarca taşı toprağı altın diyerek yüzbinleri bu şehre taşıyıp sonra beş kuruşa üç köfteyi "lutfedenler" yüzünden bugun İstanbul'da insanlar insanlık etmekten korkuyor. Korkmayanın mecali yok. Mecali olanın parası yok. Parası olanın da makamı var, insanlık ona mı düşmüş?

Ne kadar çok dağıttığımın farkındayım. Çünkü paracılığınız yüzünden bu güzelim şehirde insanlar tanımadığı insanlara selam vermiyor, yardım etmiyor, iyi dileklerde bulunmuyor ve ben bu sebeple fazlaca öfkeliyim size.

İnsanlar - ben de dahil olarak - mutsuz. Evet hepimiz mutsuzuz. Aynı zamanda çaresiz. Çünkü bu mutsuzluğu giderecek bir çözüm bulmaktan bile aciziz.

Çok da kayda değer şeyler değil bunlar, onun da farkında olarak yazdım. Ama bir kişi bile insanların mutsuzluğundan şikayetçi olup aksi için gayret ederse, bunu insanlık adına büyük kazanç sayarım. Belki bu sebeple yazdım.

Yazmasaydım yazık olurdu belkide. Yazık olmasındı...

05 Eyl 00:00

Özlerinde büyük umutlarla o güzel şehre gelen iyi insanlar varken, kalabalığın verdiği güvensizlik, onların olmadıkları biri gibi davranmalarına sebep oluyordur belki de. İnsan kendi olamadığı sürece mutlu da olamıyor ne yazık ki...

Ömer Poyraz yazdı, 447 kez açıldı , 15 kişi beğendi , 1 yorum yapıldı.
1 Ağu 15 04:00
Tarihte 'iz Bırakan' Biz'ler

Mezarlıklardan geçerken düşünürüm, burda yatanlar kimlerdi acaba? Önemli adamların kabirleri oluyor bazan kimsenin haberi bile yok. Mesela müfti-issakaleyn (insanlara ve cinlere fetva veren) Ebüssü’ûd Efendi Eyyûb Câmii karşısında, Kemâl Paşazade Hazretleri ise Edirnekapı kabristanında medfun. Yazdıkları yaşadıkları ile insanlığa numune olmuş insanlar var, fakat kabirleri unutulmuş. Muhammed Bin Kutbuddin-i İznikî Hazretleri var mesela. Sultan Hamid-i Sani’nin (2. Abdülhamid) katır sırtında Anadolu’nun her köşesine yaydığı asıl adı Miftâh-ul Cennet( Cennet Kapısının Anahtarı) olan Mızraklı İlmihal Kitabınının yazarı. 1480’de Edirne’de vefat etmiş. Kabrinin üzerinde bulunduğu kabristana 1930’da İtalyan Marelli Şirketi tarafından bina yapılmış ve elektrik santrali olarak kullanılmaya başlanmış. Hâla kurtarılmayı bekliyor. Bina AVM olmaktan son anda kurtuldu. Kültür merkezi ve nikah salonu olacağı söylenmekte. Bu acı hadise gibi onlarca bildiğim var. Düşünün İmam-ı Muhammed Maturidi hazretlerinin kabrinin üzerinde bir yahudinin evi var ve onun mülkü. Yerini tespit ederek satın alan hayır sahibi büyük insanlardan Allahü Teala razı olsun. Şuraya gelmek isterim ki, bu kadar hizmetler yapmış, insanlığa yüzlerce eser bırakmış muhterem zatların bile kabri unutulmuş, kaybolmuş ise bizlerin öldükten sonra düşeceği durum dehşet verici. Bir tarihçi şöyle demişti; “Mezar taşları bir ülkenin tapu senetleridir.” Amma velâkin biz yıkmaktan, yerine koyamayacağımız değerlerimizi tahrip etmekten sanki zevk alırcasına kıyıma devam ediyoruz.

Bu girizgâhtan sonra asıl anlatmak istediğim konuya dönecek olursam. Tarihin derinliğinde nokta teşkil etmeyecek bir yerde ve nokta hacim kaplamayan bir değerde yer işgal ediyoruz. Kendilerinden öncekilerin büyüklüğünü anlatırken din büyükleri diyorlar ki; “Bizler o büyüklerin yanında hazır olsak sorulmayız, gâib olsak aranmayız.” Bu söz bizim değerimizi anlatmaya yetiyor. Çırpınmak nafile, susmak zamanı burada.

Kendimi durup izlediğimde, nehirde akan saman çöpüne benzetiyorum. Gündemin yoğunluğundaki tavrımı, gözüyle görebildiği halde, elinde büyüteçle masanın üzerinde nesne arayan birine benzetiyorum. Şöyle mi olacak böyle mi olmalı? Geçen Bulut Sever kardeşimin dediği “çocuklarımın geleceğinden endişe duyuyorum” lafı geliyor aklıma. Bizi bu noktaya sürükleyen mikroskopla su içmeye çalışmak ve içememek olsa gerek. Bazı şeyler yaşanacaksa önüne geçmek mümkün olmuyor. Ve bu durumda bazı zamanlar kendimi çok yalnız hissediyorum. Sonra durup baktığımda ailem, sevdiklerim, arkadaşlarım, kardeşlerim aklıma gelince ferahlıyorum. Ve burada diyorum ki bizi bu noktaya kasten sürüklemek istiyorlar. Ekran başında birbirimizi görmeden korkutarak, birbirimizden ve kalplerimizden kuvvet almamızı engelleyerek çökertmeye çalışıyorlar. Odaklanmak, sürekli bir akışta kendini durduramamak ne zor şey. Halbuki geriye çekilip tarihin seyrine baksak. Batı’nın çöküşünü ve İslam’ın yükselişini keyifle seyretsek ve bu yolda bir katkı sunmaya çalışsak bizim hem dünya hem de ahret saadetimiz için çok daha hayırlı olacak. Kudret sahibi öyle dilemişse cihan bir araya gelse değişmeyecek bir gerçeği adımız gibi bilmiyor muyuz?

Tarih perspektifinden bakıldığında en güçlü dönemlerde dahi çok daha sıkıntılı dönemlerden geçildiğini göreceğiz. Celali İsyanları mesela 2 yüzyıl sürmüş yaklaşık. Tarih kitaplarındaki bilgi şu “Osmanlı Devleti’nin 1593 yılından beri, Avrupa cephesinde savaşlarla meşgul olmasını fırsat bilen, İran-Safevî Devleti’nin Anadolu ve Kuzey Suriye’deki kışkırtmaları sonucu, Celali isyânları çok tehlikeli bir hâl almıştı.” Bir yerlerden tanıdık geliyor olmalı. Tüm çareler denenmiş nerdeyse, isyancı başına Bosna Beylerbeyliği verilmesi dâhil. Bitirilmesi ise 80 yaşında bir yiğit olan Kuyucu Murat Paşa’nın kararlı ve cesur siyaseti ile gerçekleşmiştir. Yine tarih kitaplarından okuyalım “Üsküdar seferi denilen 15 Haziran 1609 yazındaki harekâtla; Musli Çavuş ve Yûsuf Paşa gibi âsîleri ve bunlarla işbirliği yapan kimseleri îdâm ederek, bunların fesat tohumlarını ve köklerini kuruttu. 1610 baharında, Osmanlı Devleti içindeki karışıklıkların planlayıcısı ve destekçisi, İran-Safevî Devleti’ne karşı sefere çıktı. Tebriz’de bulunan Safevî Şâh Abbâs’ın (1587-1628), celâlî isyânları ve Avusturya seferi (1593-1606) esnasında işgal ettiği toprakları ve Kafkasya’yı kurtararak, Osmanlı lehine bir andlaşma sağlamak niyetiyle İran seferine çıktı. Murâd Paşa Tebriz önlerine geldiğinde sefer mevsimi geçtiğinden, kışı geçirmek için Diyarbekir’e çekildi. Fakat ömrü vefâ etmeyip burada vefât etti.”

Demem o ki, bu gemi yoluna devam edecek. Yaşar Taşkın Koç’un link’teki makalesinde dediği gibi. Sarsılmalardan geminin içindeki yolcular olarak biz de etkileneceğiz. Okyanusun ortasında fırtınaya tutulan gemi içindeki yolcular ne yaparlar? Sağ salim geminin karaya çıkması için dua ederler herhalde. Denize, fırtınaya kızıp gemiye zarar vermezler. Oturup düşünmek zorundayız. Öfke ve acele ile değil, akıl ve izan ile, nefsimizle değil kalbimizle hareket etmek mecburiyetindeyiz. Olaylar oyunlar yüzyıllık, sarsıntılar büyük ve yakıcı. Yusuf Kaplan’ın link ‘teki makalesi bugün dönen oyunun içeriğini ortaya koyacak bir özet sunuyor. İngilizlerin hoplayıp zıplaması, PKK operasyonlarına verdiği tepkiyi buradan okuyabilirsiniz. Bir eksiği var yazının. İran ve Şii mezhepçiliği tehlikesi. Onu da daha evvel yazmıştı. İran-Batı ittifakının hedefinin İslam ve doğru yol olan Ehlisünnet Müslümanlık olduğunu. İran tarihte hiçbir kâfir devletle savaşmamış bir Yahudi oyuncağıdır. Tek farkı var yeni ve teknolojik bir oyuncak değil kadim bir geçmişi olan, kendilerinin bile oyuncak olduğunu unuttukları bir tür.

Ammâ. Fakat, her şeye rağmen. Saatlerce konuşalım bir dairenin dışına çıkmamız mümkün değil. Netice belli ya gerisi mühim değil. Endişeye mahal yok. Dünkü şu İngilizlerle ilgili link ’teki yazıda da geçtiği gibi “hakiki Müslüman olan Ehl-i sünneti yok edemeyecekler.” Bizim ufaklığın şiirinde dediği gibi; Yeri göğü yaratan, ağaçları donatan, çiçekleri açdıran bir Alllah’tır bir Allah.

01 Ağu 12:54

Eyvallah aziz dostum. Zaman mefhumu biz insanlar için var. Halbuki, Allah-ü Teala nurunu tamamlamıştır. Aciz varlıklarız ve değiştiremeyeceğimiz bunca şey varken, ısrarla duadan gayrı kalmamalıyız. Ve ayrıca: Dua ve tevekkül de en çok bize yakışır.

Ömer Poyraz yazdı, 391 kez açıldı , 1 misafir olmak üzere 9 kişi beğendi , henüz yorum yapılmadı.
22 Tem 15 10:00
Adam Gibi

Türkiye Cumhuriyeti, tarihinin gördüğü en zorlu süreçlerden birinden geçiyor. 100 yıl önce çizilen sınırlar değişirken her devlet kendi sınırı olmasa da gücü yettiğince menfaati çerçevesinde bu olaya müdahil oluyor. Daha 2 sene öncesine kadar esamesi okunmayan IŞİD/DAEŞ bugün bölgenin en önemli sorunu olarak lanse ediliyor. Amerikan Kara Kuvvetleri Komutanı General Ray Odierno, “IŞİD’in iki yıllık bir problem olmadığını, 10 ile 20 yıllık bir problem olduğunu düşündüğünü,” vurguladı ve, “Şimdilik bu problemin hangi düzeye sahip olduğunu bilemediğini, ancak uzun süreli bir problem olduğundan emin olduğunu,” belirtti.

Amerika uzun yıllardır Irak'ın 3'e bölünmesi fikrini tartıştı. Amerikan yönetimi Irak'ın tek parça olarak kalmasından yana olduğunu bugün dahi söylese de eylemler, raporlar ve kongreye sunulan tasarılar bu fikrin fiilen hayata geçirildiğini gösteriyor.

CIA eski direktörü Michael Hayden,"Tarihe baktığımızda, Osmanlı İmparatorluğu burada üç vilayetten oluşuyordu. Kürt, Sünni ve Şii… Yani Musul, Bağdat ve Basra vilayetleri… Şimdiki dönemde ise Irak diyoruz. Bu bölünme tarihsel bir bölünmedir." diyor.

Suriye'yi beraber mi düşündüler bilinmez fakat aynı kurgu orda da cereyan ediyor. Kimse bize Suriye’de Amerika’nın IŞİD ile savaştığını iddia edemez herhalde. Haşmet Babaoğlu’nun tabiriyle IŞİD bölgede tam bir ingiliz anahtarı pozisyonuna getirilmiştir. Açılmayan her kapıyı açıyor, ayar verileceklere ayar veriliyor. İslamın ehlisünnet çizgisinden ılımlı islam çizgisine oturtulması da IŞİD gösterilerek tasarlanıyor. 17/25 Aralık hadisesine bir de bu açıdan bakmakta fayda var diyorum. "Ilımlı islam"'ın azgın savunucusu bir hareketin başı, darbe yoluyla Türkiye'yi eskisi gibi "dış politaka siyaseti öngörülebilir bir Amerikan peyki" yapmak istedi.

Türkiye'ye burada yutturmaya çalıştıkları ve başardıklarını düşündüğüm bir hususu da belirtmek isterim. Sanki Ergenekon sürecinde yutturdukları zokanın daha büyüğünü yutturmaya çalışıyorlar gibi geliyor bana. Bugünlerde Türkiye'de televizyonlarda hiç duymadığımız bir kavramı duymaya başladık. Ehlisünnet müslümanlık, Ehlisünnet omurga vs. Bu, Türkiye'nin sahip olduğu ve Batı'nın elimizden almaya çalıştığı bir kavram olarak konuşuluyor. Temel yaklaşım doğru olmakla birlikte, Ehlisünnet'ten anladıkları şeyin ne olduğunu izaha kalkışsak onlarca tanım çıkacaktır zannımca. Ehlisünnet tarifi ve tanımının altı konuşanlarca doldurulmuş değil. Zira konuşanlar Seyyid Kutup’un ehlisünnet olduğunu filan zannediyorlar. Diğer taraftan devletin halkı din işlerinden bilgilendirmesi için kurulan Diyanet'in ehlisünnete bakışı ise tam bir çorbadır. Ehlisünnetin bu ülkede tek yaşam kaynağı halkın kendisidir. Ecdadın ektiği çok güçlü tohumlardır. Diyanet Osmanlı’dan El-Ezher ile kopartılmış mezhepsiz ve Mısır menşeyli ham teorik bilgiyi , Vehhabi Suud metodolojisiyle halkına ehlisünnet diye sunuyor. Bunu maaşlı elemanlarıyla yapmaya çalışıyor. Mekanizma olarak bozukluğa örnek verecek olursak, Diyanet garabetinin en tipik örneği Diyanet İşleri Başkanı’nın yayınladığı 636 sayılı fetva-genelgeyle Arapça ezan ve kamet tümüyle yasaklanmasıdır heralde.

Netice itibariyle, Ehlisünnet o kadar yanlış anlaşılıyor ki, bugün terörizmi besleyen kaynağın geleneksel islam/fıkıh anlayışının eseri olduğunu bir ilahiyat profesörü televizyonda zikredebiliyor. Kimse de tarihte bana bir tane ehlisünnet terör örgütü ismi sayabilir misiniz, diye sormuyor.

Türkiye’yi IŞİD’i destekler göstermelerinin sebeplerine gelirsek. Ilımlı İslam’ı dayatmak, Suriye’nin kuzeyinde Kürt koridoru açılmasına razı etmek, değilse o zaman IŞID’e karşı savaşta Mehmetçiği Suriye’de piyade olarak kullanıp, emellerine askerimizi alet etmek. Sahada savaşacak elemanı olmayan ve göndermeyeceğini söyleyen Amerika, Kürt gençlerinden başka insan kaynağı olmadığını ve tek müttefikinin PYD olduğunu deklare etmiş durumda. Sosyalist, Marksist, antikapitalist Kürt hareketi arkasına Amerika’yı almış sosyalist devrim yapacağını söylüyor. İnananlar çıkmıyor değil. Doğuda her gün bu toprakların bir evladının cenazesi zılgıtlar ve zafer işaretleriyle defnediliyor. Bu Kürtler için sorun teşkil etmiyorsa ve Amerika için kendi gençlerini feda etmeye razı iseler ne âlâ. Birçok kürt kaynaklı Türkçe yayın yapan haber sitesinde haber altı yorumlarda “Biji Amerika”, “esaret ve işgal altından özgürlüğe” gibi safsataları görüyoruz. Tüm bunlar çerçevesinde tarih perspektifinden baktığımızda bundan tam 100 yıl evvel Ermenilerin Anadolu’da başlarına geleni, hatırlatmakta fayda var. Ermenilere ayaklanma çağrısı yapan ve destek veren Batı, İttihat ve Terakki’ye de tehcir ve zulüm talimatını direk ya da dolaylı olarak verdi. Neticede diasporanın iddia ettiği gibi milyonlarca olmasa da yüzbinlerce Ermeni bu topraklardan buharlaştı. Vahdettin Engin’in şu yazısı bu konuda onları bekleyen tehlikeyi anlatıyor. link

Suruç patlamasına dair bir çok soru işareti ve Selahattin Demirtaş’ın panik atak saldırmaları bölgedeki kan tacirlerinin yapmaya çalıştıklarını deşifre ediyor. Bu elbette bir şeyi değiştirmez. Zaafımızın bu kadar çok olması ve milli birlikten uzaklaşmamız, bu sorunların açık hedefi yapıyor ülkemizi. Adamlar elbette bir şeyler yapmak istiyorlar, isteyecekler. Bu onların en doğal hakları, hayvanca bir uslüp ta olsa, hakları. O zihin yapısından iyilik umacak değiliz.

Millet olarak “işte buradayız ulan işte burada” diyebildiğimizde, yek cihet, yek kalp, yekvücut olduğumuzda ancak duracak ve düşünecekler. Sahip çıkacağımız bir vatanımız olmasının bedelini elbet ödetecekler. Ödeyeceğiz, bekliyoruz.

Ömer Poyraz yazdı, 618 kez açıldı , 1 misafir olmak üzere 9 kişi beğendi , henüz yorum yapılmadı.
20 Tem 15 16:00
Suruç

Bugün (20/07/2015) saat 12:00 sularında Şanlıurfa'nın Suruç ilçesinde gerçekleşen patlamada şu anki bilgilere göre 30 ölü ve 100'ün üzerinde yaralı var. Canlı bombanın 18 yaşında bir IŞİD milatanı olduğu iddia ediliyor.

Cumhurbaşkanı Erdoğan vahim olayın haberini Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'ne giderken aldı.

Patlamanın görgü tanığı, Suruç'a İstanbul'dan giden tiyatrocu Murat Akdağ, "Amara Kültür Merkezi önünde toplanmıştık. İkinci basın açıklaması okunuyordu ki şiddetli bir patlama oldu. Patlama kalabalığın tam ortasında meydan geldi. Ben en dışta duruyordum. Patlamanın etkisiyle kaçıştık. Kulaklarım uzunca bir süre çınladı. Bir metre yanımda duran arkadaşlar öldü' dedi.

Görgü tanıklarından Garip Çelik şunları söyledi:

"Gerçekten şok büyük bir kargaşa yaşandı. Kamera elimdeydi, insanlar şoka girdiler, sonra yaralılar taşınmaya başlandı. Ambulanslar çok geç geldi. Araçlar yaralıları almak istemedi, kargaşa çıktı. Polisler havaya ateş etti. İnsanlar ağlayarak geliyor. Sabah yolda kontrol yoktu ama sonra gelenler kontrol edildi alana gelirlerken. Planlanmış olabilir."

Yaralıların kaldırıldığı Suruç Devlet Hastanesi Başhekimi ise, hastaneye getirilenlerde parça tesirli bomba izleri bulunduğunu söyledi.

Cihan Haber Ajansı henüz resmi bir resmi açıklama yapılmamışken saat 12:34'te IŞİD saldırısı olarak geçti.

HDP Milletvekili Leyla Güven: Bu katliamı planlayanlar tarihte lanetlenecekler. Türkiye Cumhuriyeti devleti olarak da güvenlik sağlanamamışsa bunun sorumluluğu gerçekten ağırdır, hesabı verilecektir, dedi.

HDP Grup Başkanvekili Pervin Buldan Reuters'a yaptığı açıklamada, Şanlıurfa Suruç'ta patlama olduğu sırada Kobani'ye geçecek olan gençlerin basın açıklaması için toplandığına dikkat çekerek, çoğunlukla İstanbul'dan gelen Türk ve Kürt gençlerin Kobani'ye geçmek için en son kendisinden yardım istediğini belirterek,bu gençlerin Kobani'de 3-4 günlük etkinlik çerçevesinde kütüphane, park ve orman yapmayı planladıklarını kaydetti.

AK Parti Milletvekili ve gazeteci Musin Kızılkaya da saldırının tek bir amaca hizmet ettiğini belirterek, sağduyu çağrısı yaptı. Kızılkaya, "Bu bombalar tek bir amaca hizmet ediyor: Etrafımızdaki ateş çemberine Türkiye'yi sokmak. İstikrarlı bir ada olan ülkemizi bu ateş denizine atmak. Bizim yapmamız gereken siyasi kimlikleri bir tarafa bırakarak teröre ve şiddete karşı çıkıp, onu telin etmek. Bu yapıları besleyen kaynaklara karşı durmak.", diye konuştu.

HDP Mersin Milletvekili Dengir Mir Mehmet Fırat, IŞİD intihar bombacısının gerçekleştirdiği söylenen saldırı için, "Saldırıyı anormal karşılamadım. Rojava'daki yenilgilerinin acısını burada çıkarmaya çalışıyorlar. Saldırının asıl hedefi ne Suriye ne Irak'tır, hedef o ülkelerden daha laik olan Türkiye'nin bütünüdür. Ama Türkiye bunun farkında değildir" dedi.

Fırat, Türkiye'de IŞİD'e olan sempatiyi anlamanın mümkün olmadığını da belirterek, 2 milyon kadar IŞİD sempatizanı bulunduğunu öne sürdü.

Patlamanın meydana geldiği anlarda Kobani'de de bir patlamanın olması dikkat çekti.

Gelen bilgilere göre, DAIŞ çeteleri Kobane’nin güneyindeki Mihemed Dirra Okulu yakınlarında YPG'nin kontrol noktasına yönelik bombalı araçla bir saldırı girişiminde bulundu. Saldırı girişimini fark eden YPG'liler, aracı imha etti.

Saldırı PKK'nın Rojava devrimi(!) diye adlandırdığı meselenin yıldönümünde meydana geldi.

HDP'de yarın Eş Genel Başkanları Selahattin Demirtaş ve Figen Yüksekdağ eşbaşkanlığında, Suruç'ta meydana gelen saldırı gündemli olağanüstü MYK toplantısı düzenleneceği açıklandı.

Sosyal medya üzerinden çağrı yapan Birleşik Haziran Hareketi, "Olayın Suruç'taki katliamın faili AKP'dir. Katledilen yoldaşlarımızın hesabını soracağız."

Ezilenlerin Sosyalist Partisi (ESP) Ankara İl Örgütü'nün bu akşam saat 18:00'da AK Parti Genel Merkezi'ne yürüyeceği açıklandı.

**************

Bir bomba onlarca kuş.

Diyarbakır, Reyhanlı, Suruç.

Akbabalar başımızda..

Allah bu memlekete yardım etsin.

Ömer Poyraz yazdı, 379 kez açıldı , 2 misafir olmak üzere 16 kişi beğendi , henüz yorum yapılmadı.
13 Tem 15 16:00
Barbarlığın Alamet-İ Farikası - Srebrenitsa

Boşnak bir arkadaşım vardı yurtta. Ondan kalan şu cümle kaldı aklımda. Annesinin okula gönderirken söylediği "Koşa koşa git, koşa koşa gel" cümlesi. Savaşı çocuk gözünden hissetmemize yetip de artan bir cümleydi bu.

*

Fotoğrafta tecavüze uğradıktan sonra kendisini asarak hayatına son veren bir Boşnak kadının fotoğrafını elleri arkasında 11 Temmuz 1995'teki gibi seyreden bir başbakan var. Evet vicdansız Hollanda başbakanı Wim Kok var fotoğrafta.

Hollandalı komutan Thom Karremans’in emri ile, Müslümanların elindeki silahlar toplatıldı. Bölgeyi korumakla görevlendirilen ve kendilerine Barış(!) Gücü denen Birleşmiş Milletler’e bağlı 400 kişilik Hollanda kuvvetleri, 25.000 mülteciyi Ratko Mladiç'e teslim ettiler. Krivaya '95 adı verilen operasyonda, 8.372 savunmasız Boşnak Müslüman vahşice katledildi. 5 gün süreyle katliama uğrayan Boşnaklar, Müslüman olmaları dışında elbette bir özelliğe sahip değillerdi. Avrupa'nın göbeğinde 320.000 masum sivil katledildi.

Cumartesi günü, yaptıkları vahşetin 20. yılında utanmadan taziyeye gelip o barbar, vahşi, insanlıktan nasibini almamış riyakar yüzleriyle arz-ı endam eylediler. Irkları da dahil her şeyiyle Avrupalı olan Boşnaklar, imandan yana taraf oldukları için vahşete uğradılar. Mladiç hâlâ yargılanıyor, BM başka topraklarda hâlâ katliam gözetmenliği yapmaya devam ediyor. 20 yıl oldu Srebrenitsa hâlâ ağlıyor.

*

Onlarla kız alıp verecek kadar küfre rıza gösteren, Müslümanların da elbette burada kendilerine düşen dersi çıkarmaları gerekir. Allah'ın verdiği o en kıymetli cevher olan imanı korumak o kadar kolay değil. İmandan vezgeçmemenin ahirette kazandıracağı derece yanında bu dünyada çekilen acı az gelir elbette. Ama insan aciz.

*

Fatih Sultan Muhammed Han'ın yadigarı Boşnak Müslümanları bir gün yine kalplerinin attığı bizimle beraber olacaktır. Her müslüman gibi buna yürekten inanıyorum.

Ömer Poyraz yazdı, 288 kez açıldı , 1 misafir olmak üzere 10 kişi beğendi , henüz yorum yapılmadı.
22 Haz 15 16:00
Başka Bahara mı?

Partiyi bölme çalışmaları devam ediyor. Danışmanına karşı ileri demokrat bir sabık cumhurbaşkanımız varmış da haberimiz yokmuş. Ne demekse bu. Adam senin istemediğin şeyleri yazacak ve bunlar üzerinden ülkede bir fırtına kopacak fitne ateşi dolaşacak da ülke çıkarı için onlarca kahramanca müdahaleden bahseden biri kitap yazıldıktan sonra yarım ağız istemedim filan diicek. Burda açık söyliyeyim, ihanetle filan sorgulayacak değilim. Öyle olduğuna da inanmam. Fakat kişiliği ve karakteri müdahaleye, yönlendirmeye, etkiye bu kadar açık biri liderlik yapamaz. Partiye ülkeye yapabilir belki ama bu davaya, ülküye ve bu millete yapamaz. Sorun mu ediyorum? Hayır etmiyorum. Memleket geriye mi gider? Ekonomik olarak hayır. Kimsenin cebine bi şey olmaz korkmayın. Sağda solda gördüğümüz gecekondulaşan kentleşme filan da son bulur. Bu yönlerden iyi de olur. Fakat milletin önünde yürüyen bir lideri yitirir, bağımsız olma hayallerimizi bir başka bahara bırakırız. Ne partiye ne yandaşa ne havuza hiç bi şey olmaz da, millete olur olan. Vicdanı ile insanlığa büyük hizmetler yapmış ecdadı şahsında bu millete olur. Bir kez daha gözlerimizin önünde göz göre göre bir fırsatın elimizden kayıp gittiğine şahitlik etmekten çok korkuyorum. Surda gedik açıldığına inanıyorum, kahpe rüzgarın estiği yönden şüpheliyim.

Sevinçliyim. Fehmi Koru bile sahaya sürüldüğüne göre aşınma iyi seviyede.

Ha gayret biraz daha sabır!

Ömer Poyraz yazdı, 356 kez açıldı , 1 misafir olmak üzere 9 kişi beğendi , henüz yorum yapılmadı.
10 Haz 15 16:00
Seçim ve Sonrasına Dair

Seçimler bitti. Önceki yazımdan da anlaşılacağı üzere büyük bir yanılgı içine düştüm. HDP'nin barajı geçemeyeceğine dair tahminim büyük sapma gösterdi. HDP yüzde 13'lük oyla 80 milletvekili alarak meclise girdi. Her cepheden herkes bir şeyler söyledi. Sel hendeği böldükten sonra akıl veren çok olur kabilinden hataları sıralayanlar fazla. Ak Parti en yükek oy kaybını HDP'ye karşı yaşadığına göre, bunun sebeplerini oturup araştırması gerekecek. Seçim döneminde söylenmeyen birçok husus seçimden sonraki yazılarda dile getirildi.

En fazla eleştirilen husus olarak AK Parti ve Cumhurbaşkanı'nın söylemlerinden çok Çözüm sürecinin biteceği ve ortalığın kan gölüne döneceği tehditlerinin bu seçim sonucunu doğurduğunu düşünüyorum. Aday seçimleri ile ilgili bir şey diyemeyeceğim, çünkü adayları tanımıyordum. Fakat yanlış aday söylentileri çok fazlaydı. Öyle de olsa sonuç bu kadar anormal çıkmamalıydı. Zira daha önce de yanlış adaylar konmuştu. Örnek verelim, Şanlıurfa Belediye Başkanlığı'na valinin aday gösterilmesi. Seçmenin tepkisi hiç bu seviyede olmamıştı. Yüzde 10 barajının bonus etkisi, barışı kaybetme korkusu, kentlerde CHP oylarının HDP'ye kayması, Diyerbekir'deki patlama ve yüzde 10 barajının koçbaşı etkisi ile bu sonuç çıktı diyebiliriz. Selahaddin Demirtaş ve HDP'nin tam hedefe oturtulması bileşik kap etkisiyle oyları Ak Partiden soğurdu. Önlerine bir anda düşen bu pası gole çevirmekte pek de mahir davrandılar diyebiliriz. Bidon kafalı tarifiyle meşhur yazarın dediği gibi böyle cila görmemiştik. Aslında seçmen HDP yüzde 10' geçsin ama Ak Parti de tek başına iktidara devam etsin istedi fakat, baraj olunca önüne geleni süpürdü.

Hasar tespitinde, Ak Parti cenahında iki görüş hakim. Bir grup yine, şeytani plan ve düşmanlıkları yadsınamaz dış güçleri, kürtlerin nankörlüklerini falan öne sürmeye devam ederek içerideki siyasi partileri ve temsilcisi olan figüranları tam da gerçek düşmanların ve üst aklın istediği şekilde şeytanlaştırmaya devam ediyor. Troller Davutoğlu'na posta koyacak kıvama ha geldi ha gelecekler. Diğer grup ise seçmenin sandıkta kulak büktüğünü buradan hareketle 2002 ruhunun geri gelmesini ve devrimci parti kimliğinin tekrar kazanılması gerektiğini savunuyorlar. Karşı taraftaki esas düşman kuvveti ve proje sahibi ise, ülkeyi dönüştürme ve gerçek devlet yapabilme kabiliyeti olan tek adam Erdoğan'ı durdurma derdinde. Ak Partinin falan umurlarında olduğunu zannetmiyorum.

Hamle sırası Erdoğan'da. Başkanlık için yapılan hücum boşa çıktı. Konu şimdi burada da tekraren sayılabilecek onlarca nedenden dolayı en azından şimdilik dondurucuda.

Seçmen mesajını verirken kantarın topuzu biraz kaçtı herhalde. Şimdi sorsak 6 Haziran'a dönmek isteyen çok kişi olduğu kanaatindeyim.

Peki bu yola nasıl girdik? 3 dönem kuralının gündeme gelmesiyle girdik ve sonuçta bu zayıf karından çok da faydalanıldı. Erdoğan Mercedes yerine Ferrari istedi, bunun deneme sürüşünü tırla yapmaya kalktı. Kaza ihtimali vardı ve Erdoğan karşısında elbette ki Batı buyur geç demeyecekti.

İşimiz bundan sonra çok da kolay değil. Dayatılan koalisyonlar ülke istikrarı için elzem görünse de Ak Parti yıpratılarak asıl siyasi güç ve arkasındaki milli irade parçalanabilir.

Gelinen noktada surda gedik açan Erdoğan belki de strateji değiştirmelidir. Tank gibi ezip geçmeyi bırakıp su gibi kararlı ve azimli bir şekilde akmayı denemelidir. Ayar verme kanalını değiştirmelidir. Elbette ki boyun eğmemeli, belki de hep dediği gibi diklenmeyip dik durmayı denemelidir. Devrinin bir kopyasını yaşadığımız Sultan Abdülhamid gibi onlara karşı siyasetin en incesini yapmalıdır. Tabii ki bu bir fıtrat meselesi. Kabiliyet meselesi. Ama denemelidir. Bu millete bir kez daha liderinin gözleri önünde ortadan kaldırılması acısını yaşatmamalıdır. Acele değil sabırla, kızgınlıkla değil metanetle. Kendilerini firavunlaştıran, para ve dünya hırsıyla şeytanın ordusuna katılanlara karşı, dostumun da dediği gibi gözümüzün içine bakan dünya müslümanları için, mazlumlar için, tüm insanlık için, umutla yeniden ayağa kalkıp yürümeye devam etmeye mecbur ve de mahkûmdur.