Türkiye Aktivitesi
1547 ziyaret
1 online
Said Naci Çamdalı
okurum , yazarım çizemem. avarenin önde gideniyim. bi de kayseriliyim.

Türkiye Puanı

479 puan Turkuaz Kalem

Derecesi

37 [Toplam 1624 kişi]

Türkiye
Tümü(15)
Pinledikleri(0)
Said Naci Çamdalı yazdı, 2 misafir olmak üzere 6 kişi beğendi, 2 yorum yapıldı.
15 Ara 15 13:00
Yiyorsak Sebebi Var !

İç Anadolulu bir baba, Akdenizli bir anne, Karadenizli bir eş sahibi iseniz normalden birazcık kilolu olmanız gayet normal bir durumdur. İç Anadolu bozkırlarının mükemmel hamur işlerine, Akdenizin insani sıcacık, samimi yemeklerine, çılgın Karadenizlinin çılgın yemeklerine kim dayanabilir ki?

Yiyorsak bir sebebi var efendim ;

İç Anadolu mutfağı deyince akla ilk mantı gelir efendim. Serde birazcık Kafkas kökeni olunca işin içine “hingel”de girer. Size mantının tarifini vermem abes olur ama üzerine çok güzel muhabbet ederim. Efendiler Kayseri mantısı diğer mantılardan ayrılır, şöyle ki ; Mantıyı Kayseri mantısı yapan vasıf bir kaşığa kırk tane sığmasıdır derler büyükler. Hamur güzel olacak ki ufacık ufacık yapılacak , içi güzel dolacak ki yedikçe yiyeceksiniz. Yukarıda “hingel” dedik bir de. Kafkas kökenli bu mantı boş hamurdur aslında. Haşlanır üzerine tereyağı gezdirilir. Peynir ile sıcak sıcak servis edilir. Hey babam beeee… :)

Akdeniz denilince akla zeytinyağlılar gelir ama benim favorim başka ; kısır ve çeşit çeşit faideli otlar ile yapılan gözlemeleri , börekleri gelir. Her tatilde ninenin kendi elcağızları ile topladığı , kavurduğu , hamurunu açtığı , sacda pişirdiği , insanişu lanet modern zamanlardan uzaklara götüren şu muhteşem börekler… Her daim tatilleri iple çektiğim doğrudur. Onun dışında “kerebiç” diye bir tatlıları vardır ki diller lal olur anınca. İçli köftenin fıstıklı tatlı versiyonu diyeyim siz anlayın. Üzerine de salça sosu yeni çöven otu kreması… Hey anam beeee…. :)

Karadeniz insanı sürprizler ile doludur. Bu süprizleri yemeklerinde de yapıyorlar. Ama benim favorim “balık” değil “mantar”. Sonbahar mevsiminde dağ bayırı dolduran , etten leziz bu mantarlara insan nasıl dayanır ki…Yazarken bile ağzım sulandı mübarek…Kavurması, kızartması, ızgarası, pilavı mükemmel olur bu mantarların. Amman dikkat öyle rasgele her mantar yenmez , ustasına tabii olmak gerekir…

Yiyin efendiler yiyin…

Diyetisyenlere kulak asmadan yiyin…

Göbeksiz erkek balkonsuz ev gibidir…

:)

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
15 Ara 22:09

Afiyet olsun, böyle sofralı bir eve misafir olmak lazım :)

Said Naci Çamdalı yazdı, 6 misafir olmak üzere 11 kişi beğendi, 1 yorum yapıldı.
14 Ara 15 01:00
Tarih Tekerrürden İbarettir ; Türk-Fars İlişkileri

*Bi süreliğini ara vermek zorunda kaldığım yazılarıma devam ediyorum inşallah.

Siz ne düşünürsünüz bilmem ama tarih adeta bir çarkıfelek gibidir.Aynı yol boyunca döner durur.Aktörler,yerler değişir ama dönme ekseni hep aynıdır.Aynı şeyleri hem insanlar olarak hem toplumlar olarak yaşar dururuz.

İşte yazımızın konusu olan Türk-Fars ilişkileri de –siz ne düşünürsünüz bilmem- aynen bu şekilde.Dönüyor dolaşıyor , aynı yerde karşı karşıya geliyoruz.İşte bu döngünün üç farklı noktasını , fazla derine dalmadan , sohbet tadında göz atalım ;

----------------------

Yıl Miladi 1055

İslam alemi tarihinin en garip durumlarından birisini yaşamaktadır.Mecusi kökenli bir aile olan Büveyhiler/Deylemiler önce Müslüman olmuş , sonra Şii hizibini seçmiş , uzun süre Abbasi ordusunda paralı askerlik,komutanlık yapmıştır.Abbasiler zayıfladıkça güçlenen bu aile önce İran’ı ardından Irak’ı ele geçirip , Abbasileri baskı altına almışlardır.Bir Şii devlet/sülale , Sünni İslam aleminin sembolik lideri halifeyi kukla haline getirmişti.

Yaklaşık 110 yıl süren bu baskıyı sona erdirmek Selçuklulara nasib olur.Halifenin daveti üzerine bölgeye sefer düzenleyen Sultan Tuğrul Bey , Büveyhileri ciddi bir yenilgiye uğratır.Kalanlar ise Selçukluya biat ederler.Tuğrul Bey , Bağdad’a girer ve halifeyi koruması altına alır.

----------------------

Yıl Miladi 1514

Aynı ırktan olmasına rağmen farklı iki hizbe mensup , Asya’nın güçlü iki gücü karşı karşıya gelirler.Bir tarafta 2 yıl sonra “Halife” ünvanı alacak olan Osmanoğullarından Selim , diğer tarafta tarikat şeyhliğinden devlet liderliğine yükselen Safevi Hanedanından İsmail…Aralarında geçen –tarihimizin en popüler- savaşında Selim galip gelen taraf olur.

Safeviler , Anadolu’da birlik kurmaya çalışan Osmanlı’ya sürekli köstek olan taraf olmuştur.Üstüne üslük yine bir başka Türk kökenli devlet olan Memluklular ile ittifak yapmış , bölgesel güç olmaya çalışan Osmanlıyı hepten sıkıştırmaya oynamıştır hep.Yaşanan ufak tefekler işin tuzu biberi olmuş , iki taraf Çaldıran Ovasında karşı karşıya gelmiştir.

Nitekim Osmanlı kazanır savaşı , İsmail ağır bir yenilgi alır , Selim -muzaffer komutan olarak- Tebriz’e girer, İsmail 8 yıl sonra eceli ile vefat eder.Gerçi tamamen imha edilmeyen Safeviler , iki sultanın oğulları döneminde yine karşı karşıya gelir.

----------------------

ve 21.yüzyıl…

Osmanlı’nın ardılı olmayan Türkiye Cumhuriyeti , 21.yy’da Ak Parti Hükümetleri ile başka bir çehreye kavuşur.Kimine göre “eksen kayması” kimine göre ise “öze dönüş” olan bu değişim Türkiye Cumhuriyetini , açıkça bu zamana kadar reddettiği tarihsel mirasını yüklenmek zorunda bırakır.21.yy Türkiyesinde Tuğrul’dan da Selim’den de izler var artık.

Ve kaçınılmaz olarak yine aynı döngüyü yaşarız ;

Adım adım Farslar ile karşı karşıya gelmek.Farslık bir ırk değik , ırk üstü bir kimlik tanımıdır.Nitekim Türk kökenli Fars lideri –Ayetullah namlı- Ali Hamaney’i –aynı İsmail misali- yine Türk kökenli Tayyib’e tehdit savururken izliyoruz.

Açıkça iktidara geldiği günden beri Fars ile Batı arasındaki arabulucu rolü üstlenen Türk , şu anda Fars ile karşı karşıya gelmiş durumda.Bu sefer hanedanlar , halifeler yok ama hikaye yine tıpa tıp aynı.Yine maksat Anadolu Birliği , yine köstek olansa Fars…

Bu sefer muzaffer olarak Tahran’a girmek , yahut ümmettin koruyucusu vasfı almak nasib olur mu bilmem ama tarih bizi adım adım aynı noktaya götürüyor.

Gayb bize ne getirir bilmiyorum , ama en azından tarih gideceğimiz istikameti gösteriyor bize…

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Said Naci Çamdalı yazdı, 4 kişi beğendi, 1 yorum yapıldı.
1 Eki 15 02:00
İslam Dünyası ve Silahlı Mücadele - 2

Bir önceki yazımızda kısaca 20.yy’da İslami tandanslı silahlı mücadele hareketlerinin tarihsel süreci hakkında kısaca bilgi vermiştik.Bu yazımızda ise olaya biraz eleştirel olarak yaklaşacağım.Ama şunu özellikle belirtmek isterim.Eleştirilerim İslam Dünyasının bugünkü mahvolmuş haline sebep olan Batı/Modern dünyanın bakış açısı olarak değil de ; bir Müslümanın başka bir Müslüman kardeşinin hakkında değerlendirme yapması olarak okumanızı rica edeceğim.Zira bu hareketlerin karşı cephesi olan Batı/Modern dünya olabildiğince çirkef bir şekilde karalama kampanyaları düzenlemekte.Yine bu yazı dizisinde kimseyi haklı çıkarmak ya da yermek gibi bir amacım yok.Sadece konunun daha iyi anlaşılması için ufak bir katkıda bulunmaya çalışıyorum.Bundan ötürü değerlendirmelerim doğrudan şahıslar ya da gruplar üzerine olmayacak.

Önceki yazıda iki sınıflama yapmıştık ;

Yaşama savaşı veren Müslümanlar ve savaşı meslek haline getirenler.

İnsanların olaylara yaklaşması , o olayın insanlardaki konumu ile alakalıdır.Hayattan bir parça olarak gördüğümüz , hobi olarak gördüğümüz ya da mesleki beklentiler ile yaptığımız işler , bünyemizde farklı olarak konumlanır.İşte bu ayrım yukarıda yaptığımız sınıflandırmanın temel ayrılma noktasıdır.Yaşamak için savaşmak zorunda kalan Müslümanlar varken aynı şekilde yine Müslüman olup savaşı meslek haline getiren kişiler/gruplar mevcut.Bu iki grubunda durumu ve olaylara bakış açısı çok farklı.Yaşamak için savaşan Müslümanlar , sadece yaşama haklarının elinden alınmasını engellemek için savaşırken savaşı meslek haline getirenler bu işi daha büyük boyutlara taşımaktalar.

Burada ikinci grubun/meslek haline getirenlerin tamamen yanlış yolda olduğu izlenimini vermek istemem zira İslam dünyası büyük oranda işgal altında iken savaşacak bir gücün olmaması imkansız.İllaki bu küresel saldırılara cevap verecek küresel gruplar olacaktır ve olmalıdır da…

İlk olarak cihad-sadece savaş manasına yormamak lazım- Allahın açıkça bir emridir ;

Hafif ve ağır savaşa kuşanıp çıkın ve Allah yolunda mallarınızla ve canlarınızla cihad edin. Eğer bilirseniz, bu sizin için daha hayırlıdır. ( tevbe /41)

Ama Allah c.c açıkça bunun sınırlarını da çizmiştir ;

Sizinle savaşanlara karşı Allah yolunda savaşın, (ancak) aşırı gitmeyin. Elbette Allah aşırı gidenleri sevmez. ( bakara/190)

İşte burada Allah açıkça “aşırılıktan” kaçınmayı emretmiştir.İster fetih amacıyla olsun ister müdaafa olsun hiçbir şekilde aşırıya kaçmamak açık bir şekilde emretmiştir.İşte savaşı meslek edinenlerin hataları bu noktada başlamaktadır.İnsan bir işi meslek olarak gördüğü vakit , zamanla gösterdiği hassasiyet ve ölçülü olma durumu hızla azalmaktadır.Yaşamak için yapmak zorunda olduğumuz bir iş için gösterdiğimiz azami dikkat , meslek edindiğimiz , hatta geçimimizi sağladığımız bir iş gösterilmez.Gösterilse dahi bir süre sonra “meslek körlüğü” dediğimiz bir illet bize bulaşır.Şimdi oturup bir seçim yapmalıyız ; İslamı ve kendimizi yaşatmak için mi savaşıyoruz ? Yoksa savaşmak bizim mesleğimiz mi ?

Bu birinci husus gelelim daha da önemli ikinci hususa ;

İslama giren bir kişinin en temel görevi Allah c.c istediği biçimde bir iman inşa etmektir.Ardından ibadetler ve muamelatlar bu iman üzerine kurulur.Sağlam bir iman olmadan sağlıklı bir amel olamaz.”Yabancı savaşçılar” dediğimiz grupların problemi burada başlıyor.Avrupa’da büyümüş ama İslami seçmiş , yaşadığı topluma nefretini , en sert eylem olan cihad ile ifade eden bir gencin , sağlam bir imanı olduğundan nasıl bahsedebiliriz ? İmanını sağlam inşa edememiş insanın cihadı nasıl sağlam olacak ?

Bir diğer konu ise “uzmanlaşma”.

Her yapılanma kendi iç mekanizmasında bir uzmanlaşma müessesi yapmak zorundadır.İşler bu uzman aracılığı ile yürürler.İslam dünyasında önemli yer tutan bu yapılanmalar –özellikle son zamanlarda- ne kadar uzman ? Oraya “cihad” etmeye giden –maalesef- vasıfsız Müslümanların bölgeye yararı mı daha fazladır , yoksa zararı mı ?

Bu sorular dağ olur gider ;

Cihad , İslamın ve insanın yaşaması için , Allah ve insan arasındaki engellere karşı verdiğimiz bir savaştır.Bu savaşı verirken her şeyden önce Allah’ın rızası gözetilmelidir ki cihadımız cihad olsun.

Dileğimiz İslam milletinin alyuvarları olan cihadi grupların basiretli ve ferasetli olmasıdır.

Dileğimiz İslam milletinin her türlü işgalden kurtulup , hür bir millet olmasıdır…

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Said Naci Çamdalı yazdı, 4 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
27 Eyl 15 14:00
İslam Dünyası ve Silahlı Mücadele Üzerine - I

20 yüzyıl , Dünya çapında siyasal arenada bir çok şeyin yerinin değiştiği , neredeyse dönüm noktası denebilecek bir yüzyıldır.Bu değişimin en temek noktalarında birisi ; insanları bir arada tutan toplumsal birliktelikler –devletler,imparatorluklar vesaire- zayıflamış ve bu birliktelikler daha minimalize bir hale gelmiştir.Bunu somutlaştıracak olursak ; birden fazla ırkı aynı şemsiye altında toplayan imparatorluklar yerine daha küçük çaplı ulus devletlere bırakmıştır.Aslında biraz irdelersek bu değişim Avrupa/Hristiyan/Modern medeniyetin dünyanın geri kalan yerlerindeki rakiplerini egale etmesi manasına gelir.Amerika kıtasının yerli imparatorlukları , Osmanlı İmparatorluğu , Orta Asya Hanlıkları , Hint-İslam Devletleri , Güneydoğu Asya Devletleri ve Uzakdoğu –Kore,Japon- İmparatorlukları hızla güç kaybetmiş ve parçalanmışlardır.

Dünya sathında bu durumdan en fazla İslam Coğrafyası etkilenmiştir.Zira en doğudan en batıya Müslümanların hakkını arayan bir hami durumundaki Osmanlı çınarı çökmüş , yerine ulus-devlet modeli ile Batıcı bir devlet kurulmuştur.Bu durum tabiri caiz ise Müslümanları neredeyse yarım asır bocalamasına ve kendilerini savunamamasına sebep olmuştur.Bu zamana kadar bütün farklılıklara rağmen tek zihin olarak yaşayan İslam milleti bir anda ulusçuluk fitnesi ile paramparça hale gelmiş , bu keşmekeş Emperyalist Batı’nın tırnaklarını coğrafyamıza iyice geçirmesine sebep olmuştur.Özellikle II.Cihan Harbinden 1960’lı hatta 70’li yıllara kadar İslam dünyasında bir direniş hareketi görmek neredeyse imkansız hale gelmiştir.(Tabii bu süreçte yer alan silahlı mücadeleler İslami mücadeleden ziyade ulusçu mücadeleler olduğunu belirtmek gerekir.Bkz:Arap-İsrail Savaşları)

Ama bittabi zulüm ve eziyet arttıkça İslam dünyasındaki öfke hızla yükselmiş , silahlı mücadeleler kaçınılmaz hale gelmiştir.İmparatorluklar çağının bitişi –II.Cihan Harbinden sonra- modern çağda ilk silahlı İslami mücadele Güneydoğu Asya’da başlar.Batı destekli Filipinler,Hindistan gibi vahşet kültürlerinin zulmüne dayanamayan Müslümanlar bölgede başkaldırırlar.Bunu hemen Pakistan ve Bangladeş özgürlük mücadelesi takip eder.Bundan sonra tüm dünya sathına İslami direniş hareketleri yayılıverir.

60’lardan 80’li yıllara kadar mücadeleler genelde lokal karakterlidir.Fakat İslami direniş açısından bu dönem sonrası iki önemli “direniş havzası” ortaya çıkar ; Filistin ve Afganistan.Yeni dünya düzeninde payına Filistin düşen Siyonist Yahudilere karşı önce bölgede ulusçu FKÖ kurulur.Fakat ulusçu/sosyalist FKÖ İslami tabanın beklentilerini karşılamaktan uzaktır.Bu beklentileri karşılamak için bölgede hızla yeni İslami tabanlı örgütler kurulmaya başlar ; Hamas,İslami Direniş vs…70’lı yılların sonuna kadar ulusçu/sosyalist örgütler üzerinden yürüyen mücadele bu yıllardan sonra İslami tandanslı örgütlere devrolur.

Emperyalist Batı’nın Sosyalist yüzü olan Sovyetlerin Afganistan’ı işgali bir başka mücadele cephesini açar ; Afgan Cihadı.Uzun yıllar sonra Müslümanlar ilk kez topluca tepki verirler bu işgale.Dünyanın dört bir yanından Müslümanlar , Müslümanları savunmak için gelirler bölgeye.Her ne kadar acı tecrübeler ile bitse de Afgan Cihadı modern dünyada İslami silahlı mücadelenin ilk göz ağrısıdır.

Afganistan’ı sonrası Sovyetler çöküşe uğrar ve Emperyal Batı’nın diğer yüzü olan NATO yeni hedef olarak Yeşil Dünyayı/Müslümanları seçer.(bkz: Margaret Thatcher’ın meşhur NATO konuşması.)Bu yılları Bosna ve Çeçenistan Mücadeleleri takip eder.Afganistan’da elde edilen tecrübeler buralarda kullanılır.

Yirminci yüzyıl bu şekilde biter.

Emperyalist Batı , 21.yy’da kendine yeni bir misyon biçer “Dünyaya demokrasi ihraç etmek.” Bu sırası ile –nedense hep İslam coğrafyasına- uygular.Sırası ile Afganistan,Irak fiili işgal edilir.Tüm İslam coğrafyasında terörler mücadele operasyonları/haçlı seferleri başlar.Aslında kendini savunmak gibi en temel hakkını kullanan Müslümanlar zorla terörize edilir.

“Arap Baharı” dediğimiz ve tamamen Batı tandanslı olmasına rağmen yine –Allah’ın hikmeti- ellerinde patlayan süreç silahlı İslami mücadeleye yeni bir boyut kazandırır ;

Nefsi müdafa yapan Müslümanlar ve savaşı meslek edinen gruplar.

Doğu Türkistan çöllerinden Afrika’nın çöllerine kadar İslam Coğrafyası fiili,siyasi,ekonomik ve kültürel işgal altında.Bu işgale karşı Müslümanlar kendilerini savunmak gibi en temel haklarını kullanıyorlar.Tabii bu hakkımızı kullanır iken bir çok olumsuzluk yaşanmakta.Bu konudaki eleştiriler ve tespitler ise bir sonraki yazının konusu inşallah.

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Said Naci Çamdalı yazdı, 5 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
24 Eyl 15 22:00
Kurban İbadet Paylaşmak Kardeşliktir

İHH İnsani Yardım vakfı bu yıl Kurban Bayramı çalışmaları için “Kurban ibadet , paylaşmak kardeşliktir.” temalı çok güzel bir reklam filmi hazırlamış.Salt bir reklamdan öteye düşünmeye sevk eden güzel bir çalışma olmuş.Ne zamandır “kurban” ile ilgili söylemek istediğim bir iki kelama da vesile olmuş oldu bu reklam ;

Yaradan , bu alemde neyi yaratmış ise hepsi için bir amaç tayin etmiştir.Varlıklardan fiillere yaratılan her şey anlamlı bir neden-sonuç ilişkisi içinde kendisine biçilen bir amaca uygun olarak var olur.Yaratılmışların içinde insanlar , insanların içinde ise İslam ile şereflenen Müslümanlar bu “amaç döngüsünün” en önemli parçasıdır.Yaradan nasıl ki bizleri bir amaç için yaratmış ise aynı şekilde işlediğimiz ya da bizden işlenmemiz istenen her bir fiil de bir amaca yöneliktir,Her bir fiilin toplumsal ve bireysel bir sonucu olur.İşte bu durum yaşadığımız alemde mükemmel bir denge teşkil eder.

Biz Müslümanların amaca yönelik fillerinin başında “ibadetler” gelir.Her bir ibadet , Allah rızasının yanı sıra, bize toplumsal ve bireysel sonuçlar getirir.Kimi ibadetimiz iç huzurumuzu sağlarken kimi ibadetimiz ise toplumsal huzuru sağlar.Her bir noksanlıktan tenzih olan Yaradan böylesine mükemmel bir denge ile yaratmıştır bizi.

İşte bu “amaçlı ibadetlerimizden” birisidir Kurban…Hz.İbrahim Aleyhisselam’ın teslimiyeti ile başlayan , Yaradan’ın emrettiği , Hz.Muhammed Aleyhisselam’ın inşa ettiği İslam kardeşliği ile biten bir ibadettir.Kestiğimiz , kanını döktüğümüz hayvanlardan öte , bir babanın Allah’ın emri için en kıymetli varlığı olan yavrusunu kurban etmesinin teslimiyetidir.Çevreye et dağıtmaktan öte ,iç huzuru sağlanmanın en önemli yolu olan paylaşmanın , Müslüman olarak birbirimize sahip çıkmanın adıdır Kurban…

Fakat ne var ki ;

Bir çığ gibi büyüyen “modernist tahrifattan” bu ibadette payına düşeni almış halde.Bir ibadetten , bir bayramdan öte adeta bir alış veriş festivaline dönüşmüş halde…Allah katında değerli olan niyetlerimiz yerine kaç gün tatil yapacağımızı hesaplar haldeyiz bizler de…

Tüm mazlum coğrafyalarda babalar yavrularını İbrahim teslimiyeti ile kurban ederken , bizler , kurbandan , kurban ruhundan , kurban teslimiyetinden uzak nesillere kurban ediyoruz ibadetimizi…

Müslümanın her vakit imanını tazelediği tekbiri , İslam kardeşliğinin mihenk taşı bayram namazı , teslimiyetin simgesi Kurban ve mutluluğun anahtarı olan paylaşma bizler için artık yılda bir tekrarlanan birer rituel…

Rituller ibadet değildir , zira ibadet ruh taşır , ruhsuz ibadet olmaz…

Kurban kesilen binlerce liralık gösterişli hayvanlar değildir…

Kurban çılgınca yapılan bayram alış verişleri değildir…

Kurban zafiyet geçirircesine yenen yemekler değildir…

Kurban ibadettir…

Paylaşmak tartılar ile bölüşülen etler değildir…

Paylaşmak dolaplara depolanan etler değildir…

Paylaşmak halinden habersiz olduğumuza yılda bir kez anmak da değildir…

Paylaşmak kardeşliktir…

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Said Naci Çamdalı yazdı, 4 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
6 Eyl 15 02:00
Arayış ve İhtida ; Mekke'ye Giden Yol

İhtida kelime manası olarak kişinin Müslüman olması , İslamiyete iman etmesi manasına gelir.Yani bilinçli olarak İslam’a iman etmeyen bir insanın yine bilinçli olarak İslam dinine girmesi demektir.Dolaylı olarak her ihtida aslında bir hikayedir.Bir insanın İslamı neden tercih etmesi aslında biz kimlik Müslümanlarınca ayrıntılı olarak incelenmesi gerekir.Tabii ki ihtida hikayesi derken son zamanlarda çok sık olarak duyduğumuz medyatik hikayelerden bahsetmiyorum.Ciddiyetten ve gerçeklikten uzak bu hikayelerin pek samimi olduğuna inanmıyorum zaten.

Gelegelim esas kitabımıza ve konumuza ;

Muhammed Esed’in Mekke’ye Giden Yolu…

Muhammed Esed ismi 20.yy İslam düşünce dünyası adına önemli bir isimdir.Hem düşünce hem siyaset hem de İslami ilimler alanında önemli eserler ortaya koymuş birisidir.Bütün bu çalışmalarının –bence- esas nedeni Esed’in ihtida hikayesinde yatmaktadır.Avrupa Yahudisi meraklı bir gazeteci olan Leopold’un nasıl Muhammed Esed olduğunun hikayesidir bu aslında... Arabistan çöllerinde Leopold olarak başladığı bu yolculuğu İstanbul’dan Libya’ya Pakistan’a Muhammed Esed olarak bitirir.

Bu hikaye hem Leopold/Esed’in olduğu iç hesaplaşması olduğu gibi aslında İslam dünyasının bir iç muhasebe hikayesidir.Büyük bir çöküş döneminin ardından İslam dünyasının genel bir resmini çizer bizlere…Osmanlı sonrası Ortadoğu coğrafyasının ilk adımlarını izleriz.Kurulan yeni rejimleri , yeni iktidar mücadelelerini , Avrupa emperyalizminin ve kapitalizminin yavaş yavaş coğrafyamızı avucunun içine almasını görürürüz.Velhasılı kelam Leopold İslamlaştıkça hikayesi İslam dünyasının hikayesi olur.

Kitap ile ilgili olarak son bir nokta ile bitirelim ;

Arapların Osmanlıdan kopuş hikayesi hep bizim tarafımızdan dinlenmiş bir hikayedir.Muhammed Esed bize bu hikayeyi Arapların gözünden de aktarıverir.Farklı bakış açısı her zaman ufkumuzun genişlemesi demektir.

Biz kimlik Müslümanlarının “Nasıl Müslüman oluruz ?” sorusunu defalarca kendimize sormamız lazım.İşte bu soruya başlangıç yapmak için iyi bir kitap öneriyorum size.

Hamiş ; “Doğrudan satış” Kitabın İnsan Yayınlarından Cahit Koytak’ın tercümesi ile çıkan versiyonunu tavsiye ediyorum :) .

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Said Naci Çamdalı yazdı, 4 kişi beğendi, 1 yorum yapıldı.
25 Ağu 15 04:00
2. Dünya Savaşına Gazeteci Bakış Açısı; Özel Yaşam Dedikleri

Dünya savaşlarından ikincisi, birincisine oranla insanlığı daha fazla etkilemiştir. Ölçeğinin daha büyük olması ve acılardan tüm insanlığın nasibini alması, hemen sonrasındaki iki kutuplu dünya düzeninin ilk adımı olması II. Dünya Savaşını dünya tarihine daha bir derin kazımıştır. Nitekim savaş sonrasından günümüze II. Dünya savaşı, popüler kültürün en önemli mitlerinden birisi haline getirmiştir. Sinemada ve edebiyatta en güzel savaş filmleri ve kitapları II. Dünya Savaşını anlatır bizlere.

Yazımızın konusu da II.dünya savaşını anlatan güzel bir roman. Hatta güzel demek az bile kalıyor. Sahaflarda Kayserili olmanın etkisi ile “az fiyat/kalın kitap” mottosu ile aldığım; Simonov’un “Özel Yaşam Dedikleri”si bu yazımızın konusu…

Rus yazar Konstantin Simonov 1915 yılında –devrimden tam iki yıl önce- doğmuştur. Edebiyat eğitimi almış ve romanında önemli bir yer tutan Kızıl Yıldız gazetesinde çalışmıştır. İki kutuplu dünyada Doğu bloğunun yetiştirdiği en önemli yazarlardan birisi olarak görülür. Simonov, II. Dünya savaşına cephe muhabiri olarak iştirak etmiş, savaşı ve getirdiği yıkımı yakından görmüştür. Romanların yanı sıra şiir ve tiyatro oyunları da yazmıştır. Uzun süre Sovyet Yazarlar Birliği’nin genel sekreteri olan Simonov 1979 yılında ölmüştür.

Yazar, romanı aslında tek parça olarak yazmamıştır. Aynı konu etrafında dönen ama farklı yıllarda yazdığı 3 farklı uzun hikayeyi 1978 yılında düzenlemiş, birleştirmiş ve “Özel Yaşam Dedikleri” ismi ile bize sunmuştur. Kitabı Cem Yayınları , Rusçadan Mehmet Özgül’ün çevirisi ile, 1986 yılında ülkemizde basmıştır.Kitap şu şekilde başlar;

Özel Yaşam Dedikleri

(Lopatin’in Notlarıdan)

Üç Uzun Öyküden Oluşan Roman

Dört Adım

Savaşsız Yirmi Gün

Bir Daha Görüşmeyeceğiz

Peki ne anlatır bize roman?

O kadar çok şey var ki… Savaş, ölüm, ölüm korkusu, toplumsal çöküşler, yoksulluk, aşk, aşk acısı… Bir dünya savaşının insana yaşatabileceği her şey kitapta var. Olayların hepsi Kızıl Yıldız gazetesinin cephe muhabiri Binbaşı Lopatin’in etrafında geçer. Savaş boyunca cephe cephe gezen Lopatin, dostların ölümlerine, ayrılığa, aldatmalara şahit olur. Aşık olur, yaşadığı savaş aşkını bastırır. Kısaca Lopatin bütün Sovyetlerdir, savaşı her zerresine kadar yaşar.

Neyse kitabı anlatıp büyüsünü kaçırmayalım.

Popüler kültürün vazgeçilmezi olan II. Dünya Savaşını ne Almanlardan ne de Sovyetlerden dinlemişizdir. Hikayeler hep Amerika ve Avrupa eksenli çıkmıştır. Simonov bu algıyı darmaduman etmiş tabiri caizse. Bunun için kitabı kaçırmayın okuyun diyorum…

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
26 Ağu 00:31

Okunacaklar listeme ekledim. Ben de, 2. Dünya Savaşını Almanlardan dinlemek için Wolfgang Borchert'in 'Bu Salı' isimli kitabını tavsiye ederim.

Said Naci Çamdalı yazdı, 3 kişi beğendi, 1 yorum yapıldı.
21 Ağu 15 04:00
Bol Propaganda Soslu Film İncelemesi; Lone Survivor

"Afganistan'ın doğusundaki dağlık ve sık ormanlık alandaki bu özel operasyon sırasında yoğun Taliban ateşinden yaralı olarak kurtulan Amerikan komandosunu ise bir Afgan köylüsünün kurtardığı belirtiliyor. Yaralı Amerikan komandosuna evinde ilk müdahaleyi yapan Afgan köylüsünün yetkililere haber vererek, Seal komandosunun hayatını kurtardığı ifade ediliyor."

aktifhaber/12 Temmuz 2005

Sürekli aktif bir hayal gücünüz varsa komplo teorileriniz hiç bitmez ;

Yukarıdaki haber metni kabaca Lone Survivor filminin konusunu oluşturuyor.Lone Survivor filmi 2013 yılında gösterime girmiş aksiyon filmi.Filmin yönetmenliğini Hancock ve Battleship filmlerinden tanıdığımız Peter Berg yapıyor.Filmin başrollerinde ise Mark Wahlberg ,Taylor Kitsch,Emile Hirsch,Ben Foster ve Eric Bana var.Universal Pictures tarafında yapılan film yaklaşık 40 milyon dolarlık bir bütçeye sahip.

Kaliteli Çekimler ve Bayat Hikayeler

Filmin konusu "gerçek bir hikayeye" dayanmakta : Kızılkanatlar Operasyonuna (Operation Red Wings).2005 yılı içerisinde Amerikan Donanmasının seçkin birliği olan Navy Seals'e mensup bir tim Afganistanda Kunar bölgesinin Taliban komutanı Ahmet Şah'a bir suikast operasyonu düzenler.Fakat Amerikan askerleri ava giderken avlanır.Taliban tarafından pusuya düşürülürler ve 4 kişilk timden sadece Marcus Luttrell ( Mark Wahlberg) hayatta kalır.Amerikan kuvvetleri Lutrell'i bulmak için kapsamlı operasyon başlatır.Operasyon esnasında bir helikopterin vurulması ile 16 Navy Seal personeli daha ölür.Lutrell'i bir Afgan köylüsü kurtarır ve ilk tedavisi yapar.Daha sonra Amerikan birlikleri Lutrell'e ulaşırlar.Filmin hikayesi Kızılkanatlar Operasyonunda yaşanan olaylar ile birebir paralellik göstermekte.İsimler ve mekanlarda aslına sadık kalınmış.

Film oldukça kaliteli bir prodüksiyona sahip.Klasik üst düzey Hollywood filmi.Nerede çekildiğini bilmiyorum ama doğal şartlar çok güzel yansıtılmış.Afganistan'ın meşhur Tora Bora Dağlarını daha güzel bir şekilde yansıtamazlardı zaten.Silahlar ve kamuflajlar muhtemelen Amerikan Ordusu destekli.Askeri kamp düzeni , helikopterler felan bunu kanıtlıyor.Tabiri caizse bütün bu makyaj kötü hikaye için iyi bir makyaj sunuyor.

Geç Artık Bunları Amerika !

Biraz klişe olacak ama Amerikan Ordusunun bir parçası da ; Hollywood Silahlı Kuvvetleri.Normal şartlar altında mevzu bahis "Kızıkanatlar Operasyonu" , Amerika için fiyasko ile sonuçlanmış bir operasyon.En elit birliklerinden birisi kendi deyimleri ile "basit" Taliban savaşçıları karşısında varlık gösterememiş ve operasyonu batırmışlardır.Kurtarma operasyonu da aynı şekilde ağır bir hezimete uğramış.

Bu taktik ile ilk defa karşılaşmıyoruz.Aynı şekilde "Black Hawk Down" filmi ile fiyasko ile sonuçlanmış bir operasyonu , Hollywood Silahlı Kuvvetli vasıtasıyla beyaz perdede bir zafer haline getirmişlerdi.Bildik hikayeler ; sonuçta hep Amerika kazanır...

Sonuç ;Taliban Wins :)

Ne dünya eski dünya ne de insanlar artık eski insanlar.İnsanlar artık okuyup , araştırıyor.Yavaş yavaş ne denilirse inanan yığınlar olmaktan sıyrılıyorlar.Filmi izleyin , en azından kaliteli çekimlerden mahrum kalmazsınız.Ama artık bu hikayeler bayatladı.Aşırı makyaj pörsümüş bu suratı artık gizleyemez hale geldi.70'li , 80'li yılların Soğuk Savaş zihniyetindeki bol dayatmalı filmleri artık insanları etkilemiyor.Amerikan halkının dahi gazını almaz olmuşlar.

Diyoruz ki ; Geç Artık Bunları Amerika !

*20.08.2014 tarihinde başladığım bu yazıyı 11.06.2015 tarihinde bitirdim.Şaka maka 10 ay sürdü.

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
22 Ağu 09:32

Güzel bir inceleme fakat ben filmin bütünüyle propaganda olduğunu düşünmüyorum. Zaten hikayenin dönüm noktası, yardımcı olan Afgan köyü ve bin yıllık gelenkleri. Ekibin en başta iyi niyet yüzünden yakalanması gerçek dışı/propaganda sayılabilir ama :)

Said Naci Çamdalı yazdı, 4 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
8 Ağu 15 04:00
Hemingway ve Çanları

Amerikan edebiyatı deyince aklıma otomatikman iki isim gelir; Ernest Hemingway ve John Steinbeck. Zaten okumalarım bu iki yazar ile sınırlıdır. İkisini de hayran olduğum yazarlardır ve mutlaka okunmaları gerekir. İkisi de benzer dönemin yazarlarıdır, ses getiren eserleri aynı dönemde yazılmış eserlerdir, yazma tarzları benzer şekildedir. Kabaca Steinbeck aynı dönemin etkilerini Amerika halkı üzerinde anlatır iken Hemingway ise dünya çapında ele almıştır. Şimdi yazımızın konusu olan Hemingway’e ve Çanlarına geçelim;

İnsanlar yaşadıkları, müdahil oldukları olayları daha etkileyici olarak aktarma özelliğine sahiptirler. Savaşı en iyi anlatan insanlar yine savaşı yaşayan insanlardır. İşte Ernest Hemingway bu tanıma tam olarak uyan kişi olmakta. Savaşı yaşayan Hemingway, eserlerinde kendisinden parçalar yansıtmıştır diyebiliriz aslında. Hemingway, Illinois eyaletinde doğar. Yazmaya meraklı bir çocuktur. İlk çalışmaları gazetecilik üzerinedir. 1917 yılında orduya katılmak ister ama kusurlu bulunur orduya alınmaz. O da Kızılhaç gönüllüsü olarak orduya katılır. Fransa ve İtalya’ya gider, İtalya yılların “Silahlara Veda”sını yazmasına sebep olacaktır. Savaş sonrası Amerika’ya döner ve 1940 yılında “Çanlar Kimin İçin Çalıyor”u yazar. Ardından II.Dünya Savaşına asker olarak katılır. 1953 yılında Pulitzer, 1954 yılında ise Nobel alır. 1964 yılında ise trajik bir biçimde intihar eder.

Burada Devrim Yapıyoruz Sinyorita

Hemingway’in en başarılı eseri olarak kabul edilen “Çanlar” 1940 yılında yazılmıştır. Konusu ise İspanya İç Savaşı (1936-1939) döneminde geçer. Savaş taraftarı cumhuriyetçiler sosyalist, kralcılar ise faşisttir. Robert Jordan, Amerikalı bir İspanyolca profesörüdür. İspanya İç Savaşına cumhuriyetçiler tarafında dahil olur. Uzmanlık alanı patlayıcılardır ve kendisine Segovia’da bir köprüyü patlatma görevi verilir. İşte hikayemizde burada başlar.

Bir gerilla olan Roberto (İspanyollar Robert’e böyle sesleniyorlar) aslında içten içe savaşı sorgulayan birisidir. Vatanının özlemini her daim çeker, sürekli içinde bulunduğu hali sorgular. Pek sağlıklı bir ruh hali yoktur yani. Bir de bunlar yetmezmiş gibi aşık oluverir devrimci Maria bacıya. Görev ve aşk cenderesi arasında sıkışır kalır. Velhasıl kelam (fazla spoiler vermeyelim :) bu bozuk psikoloji canına mal olur.

Kitabın sonunda muhtemelen kalbinizin tam orta yerine bir öküz oturması muhtemeldir. Zira çoğu Hemingway kitabı gibi acı biter.

Pardon, Çanlar Kimin İçin Çalıyor?

Hemingway kitabı devrimcilerin gözünden yazmıştır. Zira kendisi de sosyalist bir isimdir. Medyatik sosyalist lider Castro ile sağlam bir dostluğu vardır. Hemingway iki dünya savaşına da dahil olmuş, her ikisi de üzerinde derin izler bırakmıştır. Bu savaşı sorgulama ve savaşın anlamsızlığını yansıtan ruh halini kitaplarında buram buram rastlayabilirsiniz. Aynı zamanda mutsuz bir aşıktır. Kitapta Roberto kavuşamaz zaten Maria’ya.

Kitabı okurken benim gibi “Ulan bu Amerikalı taa kalkmış gelmiş dünyanın öte ucundan, mutlaka bunda bir bit yeniği vardır.” düşüncesine kapılmanız muhtemeldir. Fakat kitapta bunla ilgili pek bir ipucu yok, düz devrimci bizim Roberto.

Kitapta Roberto’nun zamansız ve mutsuz ölümü aslında Hemingway’ın trajik intiharının da bir yansımasıdır diyebiliriz.

Neyse incelemenin kısa olanı makbüldür :)

Burada size tutup da “kitabı okumanızı tavsiye ediyorum” demeyeceğim. Zira modern edebiyat okumaları yapıyorsanız Hemingway mutlaka okunması gereken bir mihenk taşıdır. Ama şöyle bir tavsiye verebilirim; Hemingway ile Steinbeck’i beraber okuyun, o zaman puzzle daha kolay tamamlanacaktır.

Yazıma kitaba adını veren İngiliz rahip ve şair John Donne’nin bir konuşmasından alıntı ile son veriyorum ;

"Ada değildir insan, bütün hiç değildir bir başına; anakaranın bir parçasıdır, bir damladır okyanusta; bir toprak tanesini alıp götürse deniz, küçülür Avrupa, sanki yiten bir burunmuş, dostlarının ya da senin bir yurtluğunmuş gibi, ölünce bir insan eksilirim ben, çünkü insanoğlunun bir parçasıyım; işte bundandır ki sorup durma çanların kimin için çaldığını; senin için çalıyor."

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Said Naci Çamdalı yazdı, 1 misafir olmak üzere 7 kişi beğendi, 1 yorum yapıldı.
3 Ağu 15 16:00
Politik Taşlamanın Başyapıtı: Aslan Asker Şvayk

I.Dünya Savaşı, geleneksel imparatorluklara son darbeyi vurmuş ve tarihin tozlu sayfalarına yollamıştır. Savaş öncesinde ve esnasında, milliyetçilik akımının da etkisiyle özellikle imparatorlukların çatısı altında yaşayan milletlerin aydınları arasında bir millet bilinci oluşmuş ve bu doğrultuda eserler vermişlerdir. Yazımızın mevzusu olan Çek asıllı ünlü yazar Yaroslav Haşek'in Aslan Asker Şvayk'ı bu eserlere en güzel örneklerden birisidir.

Haşek, eserini 6 cilt olarak düşünmüş fakat 1923 yılında veda ettiği hayatı boyunca sadece 4 cildini yazabilmiştir. Daha sonra bu ciltler 2 cilt halinde birleştirilmiştir. Haşek, kitabı anadili olan Çekçe olarak yazmıştır. Kitabın Çekçe orjinal adı; "Osudy dobrého vojáka Švejka za světové války" dır. Türkçe karşılığı ise; "İyi Asker Şvayk'ın I. Dünya Savaşı'ndaki Kaçınılmaz Maceraları"dır. Kitap Celal Üster'in tercümesi ile anadilinden Türkçeye çevrilmiş ve Can Yayınları tarafından basılmıştır. Kitabın illüstrasyonlarını ve meşhur Şvayk tiplemesini ise yine Çek asıllı ressam Josef Lada yapmıştır.

Kitap boyunca Aslan Askerin, I.Dünya Savaşı boyunca yaşadığı trajikomik olaylar anlatılır. Diyalogların ve mizahın genelde yanlış anlamalara dayalı olması bizim Hacivat ve Karagöz mizahını andırır. Kitabın mizahının temel unsurlarından biriside milliyet kavramıdır. O dönemde Avusturya-Macaristan İmparatorluğunda yaşayan farklı milletlerin mizahi yanları yansıtılır ve alay konusu edilir.

Peki nasıl bir Şvayk potresi çizilir?

Şvayk saf bir adamdır. Fakat aynı zamanda bu saflığı bazen kurnazlığa varır. Aynı zamanda modern bir tabir ile "düz mantıktır". İnsanlar hakkında kötü düşünmez. Sürekli geçmiş yaşantılarında örnek verir. Bu darb-ı meselleri kendisine has bir üslup ile anlatır ve olaylara inanılmaz abartılar katar. Doğuştan kaderine razı olarak doğmuştur. Başına ne gelirse razı olur ve "sabır" der. Aynı zamanda alaycı bir "vatanseverlik" anlayışı vardır. Aynı zamanda kibardır da. Zor durumda kalmadıkça kavga etmez. İnanılmaz bir görev aşkı vardır. Canı pahasına üstlerinin emirlerini yerine getirir.

Eserden bahsettik, gelelim arkaplanına...

Yazar Haşek gençliğinde anarşisttir, sonrasında sosyalist fikirleri vardır ve sert bir savaş karşıtıdır. Buna rağmen kitapta açıkça bir sosyalizm propagandası yer almaz. Çek milliyetçilerini sert bir dil ile taşlar. Kitap boyunca İmparatorluğun, milletleri sömürdüğünden bahseder. İmpatorluğun çürümüş sistemini ağır bir şekilde eleştirir. Aynı zamanda imparatorluğun çatısı altındaki diğer milletlere alaycı bakar. Macarları, Almanları, Polonyalıları, Rusları ve Yahudileri aşağılar. Bütün bu sertliğine rağmen savaş karşıtıdır. I.Dünya Savaşını ve emperyal çıkarları eleştirir. I.Dünya Savaşında asker olarak savaşan ve Ruslara esir olarak düşen Haşek, savaş boyunca edindiği izlenimleri kitabına aktarmıştır. Haşek, mutsuz evliliğinin de etkisiyle kadınlardan alaycı bir dil ile bahseder ve yer yer aşağılar. Kadınlara yönelik bu tavrının eşcinsel olmasında kaynaklandığını iddia edenler dahi vardır. Kitaptaki hapishane betimlemeleri Haşek'in kendi hayatından alıntılardır.

Sonuç olarak; farklı bir mizahı anlayış merakınız varsa ve ilgi duyuyorsanız kaçırmadan okumanız gereken bir kitap Şvayk.

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Said Naci Çamdalı yazdı, 1 misafir olmak üzere 7 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
1 Ağu 15 10:00
Terör Algısı

Medya teknolojilerinde son 25 yılda yaşadığımız gelişmeler dünyamızı adeta küçülttü ve ceplerimize sığar hale getirdi.Bir zamanların ileri teknolojisi olan gazeteler yerini internet haberciliğine bıraktı.Televizyon ve gazete haberciliği bile gündemi geç takip eder hale geldi.Bütün bu gelişmeler biz insanlardaki merak duygusunu da zirveye çıkarttı.İnsanlar sürekli bilmek ve öğrenmek için yeni yollar aramaya başladılar. Bundan 25 yıl önce belki ayda bir defa sinema gören insanlar artık bir gecede birden fazla film izler hale geldiler.İnsanlarda zirve yapan bu merak duygusunu egemen küresel güçler her zaman olduğu gibi kendi çıkarları için kullanmaya başladılar.Taktik ise basit ; “Modern çağların meraklı insanını yönlendirmenin en kolay yolu “medya”yı kullanmaktır”

Günümüzdeki “terör algısı” hayatımıza 20.y y da girmişse de bu algının oluşumu bu yüzyılın son yıllarında gerçekleşmiştir.Bu yazımızda egemen güçler tarafından basından sinemaya , edebiyattan siyasete oluşturulmak istenen algıyı dilimiz döndüğünce anlatmaya çalışacağız.Amacımız herhangi bir iddiayı doğrulamaktan ziyade “büyük resmi” görmeye çalışmaktır.

Algının Temeli

Öncelikle “terörizm” kavramını incelerken 2 farklı tarihsel süreçten bahsetmek lazımdır.Terörizm bu iki süreçte tekrardan yorumlanıp kalıp değiştirmiştir.Bu süreçten birincisi II.Dünya Savaşından Sovyetler Birliğinin yıkılmasına kadar uzanan “Anti-Komünizm” dönemi ikincisi ise 1990’lı yıllardan günümüzde uzanan “Doğu Kökenli Terörizm” dönemidir.Bu iki dönemden birincisi “ideolojik” kökenli iken ikinci süreç daha tarihsel ve dinsel kökenlidir.Birinci sürecin en fazla 50 yıllık bir mazisi varken yaşadığımız ikinci süreç binlerce yıllık temele dayanmaktadır.

Bu iki süreçte de algıyı oluşturan taraf “Batı/West” tarafıdır.Hem elindeki medya imkanlarının güçlü olması hem de ulaşabildiği kitlenin çok daha büyük olması Batı’nın kendi terörizm algısını oluşturmasını kolaylaştırmıştır. Yani her ikisinde de uygulanan taktik aynıdır.

Hollywood Silahlı Kuvvetleri

Terör algısının oluşmasında en önemli rolü kuşkusuz televizyon ve sinema oynamıştır.Amerikan sinema sektörü –ki bunaAvrupa sinemasını da rahatlıkla dahil edebiliriz- yani Hollywood hem Anti-Komünizm” hem de sonrası dönemde üzerine düşen görevi fazlasıyla yerine getirmiştir.11 Eylül saldırıları ile Hollywood bu durumda zirveye ulaşmıştır.Bu durumu örnekler ile açıklarsak daha iyi anlaşılacağını düşünüyorum.

“James Bond” filmleri Hollywood’un oluşturmaya çalıştığı terör algısının en güzel örneğidir.1962 yılından 2012 yılına kadar toplamda 25 film olarak çekilen James Bond serisi yukarıda bahsettiğimiz hem Anti-Komünist hem de Doğu Eksenli terör algısını işlemiştir.1962 yılında çekilen serinin 2. filmi olan “From Russia with Love/Rusyadan Sevgilerle” filmi Anti-Komünist terör algısını işler ; kahraman Batı/West ajanı bir kez daha komünistleri alt edip tüm dünyası kurtarır.Serinin 2012 yılında -bir kısmı ülkemizde çekilen- 25.filmi olan “Skyfall” da ise James Bond bu sefer Orta Doğu kökenli bir terör problemini halletmeye çalışmaktadır.Aynı şekilde “Rambo” seri filmi de bu duruma örnek gösterilebilir.

Hollywood filmleri sadece algı oluşturmak için değil aynı zamanda propaganda amaçlıda kullanılmaktadır.Bu duruma en güzel örnek 2001 yılında gösterime giren “Black Hawk Down/Kara Şahin Düştü” filmidir.1993 yılında Amerika’nın Somali topraklarında düzenlediği fakat direniş karşısında fiyaskoya dönüşen bir operasyonu temizlemek için Hollywood Silahlı Kuvvetleri devreye girmiş ve fiyaskoyu bir zafere çevirmişlerdir.

Her ne kadar sinema sektöründeki bu durumu hoş görmeyen birkaç cılız ses olsa da maalesef egemen güçler sinema sahnesinde istediği gibi at koşturmaktadır.

Basının Gücü

İnsanın sürekli olarak çevresinde olup bitenleri öğrenmek istemesi sonucunda “basın sektörü” ortaya çıkmıştır.Önce kısıtlı ve yerel olan basın teknolojiye paralel olarak güçlenmiş ve küresel boyuta ulaşmıştır.

Peki bir çok konuda zihnimizi şekillendiren ve küresel güce sahip bu basın ne kadar özgür ve objektiftir ? Bu konuya şöyle bakalım ;

Dünyanın en büyük basın şirketi “News Corporation/Haber Şirketi” dir.Multi-Milyoner Rupert Murdoch ve eski İspanya başbakanı José María Aznar’ın ortağı olduğu bu şirketin onlarca ülkede yüzlerce gazete,dergi ve bültenler çıkartır.Onlarca TV ve yapım şirketine sahiptir.Yani tüm dünya basını neredeyse tek elden yönetilir.Şirketin sahip olduğu medya araçlarının en bilinenlerine örnekler verelim ;

• The Sun,The Sunday Times,The Times,The New York Post,The Wall Street Journal,The Brooklyn Paper,Times-Herald Record gazeteleri bu şirkete aittir.

•FOX TV kanallarının tamamı,SKY TV kanallarının tamamı,National Geographic TV Kanallarının tamamı bu şirkete aittir.

•20th Century Fox gibi dünyanın en büyük ve komplike film yapımcısı bu şirkete aittir.

Neredeyse dünya basının en büyük gücü olan ve bir çok farklı birimi yöneten böylesi şirketlerin hakim olduğunu bir dünyada ne özgür basından ne de objektiflikten bahsedilebilir.Özellikle 11 Eylülsaldırıları sonrası zihnimize yerleştirilen terör algısının ne derece sağlıklı olduğu derin bir tartışma konusudur.

Uluslararası Siyasi Arena

21.yy siyasi arenasının en çok kullanılan argümanlarından birisidir ; “terör” .Ülkeler hem iç siyasetinde hem dış siyasetinde hamleler yaparken “terör” kavramını daima ön planda tutmuştur.Hele ki 11 Eylül saldırılarından sonra Batı’nın ortaya attığı küresel terörle mücadele fikri siyasi olarak en belirleyici unsur haline gelmiştir.Fakat küresel terörle mücadeleden bahseden Batı devletleri bu söylemlerine ya da siyasetlerinde ne derece samimiler?Tam tersine Batı’nın desteklediği ve silah olarak kullandığı terör örgütlerinin mevcudiyeti herkesçe bilinen bir gerçektir.Bir yandan tüm dünyayı terörle mücadeleye davet eden fakat bir yandan da terörü bir maşa olarak kullanan Batı dünyası ne derece samimi olabilir ki ?

Bu duruma en güzel örneği kendi ülkemizden verebiliriz.Maalesef 30 yıldır ülkemizin başına çöreklenmiş ve ülkeyi kardeş kanına boğan bir beladır terör yine maalesef ülkemizdeki bu terörün en büyük destekçileri Orta Doğuyu “terörist avı” adı altında kana bulayan Batı dünyasıdır.Dünyanın öbür ucundaki Afganistan’a terörist avına giden Batı bizim topraklarımızdaki teröristleri özgürlük savaşçısı(!) statüsünde görmektedir…Uluslar arası siyaseti yönetenler maalesef terörü bitirmek istemekte ve sürekli kullanabileceği bir silah olarak mevcudiyetini devam ettirmesini istemektedir.

Sonuç

Biz insanları diğer varlıklardan ayıran en önemli özellik düşünebilmemiz ve olayları yorumlayabilmemizdir.Bize bahşedilen bu özellikleri en iyi şekilde kullanmamız gerekir.Birilerinin bizi yönlendirmesi ve büyük resmi görmemizi engellemesine karşın bizim herhangi bir şey yapmamız insanlığımızın doğasına aykırıdır.Düşünen bireyler olarak bize düşen görev yıllardır önümüze konan sulandırılmış ve lastik gibi kim tutarsa o yöne giden “terör” algısı yerine , ayakları yere basan ve sağlam düşüncelere dayandırılmış bir algı oluşturmaktır.

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Said Naci Çamdalı yazdı, 3 misafir olmak üzere 10 kişi beğendi, 1 yorum yapıldı.
30 Tem 15 16:00
Algı Yönlendirme Örneği: Uçurtma Avcısı

Giriş

Afganistan dünyanın en mazlum coğrafyalarından birisidir. Hemen hemen her devirde farklı devletlerin mücadelerine şahit olmuş, savaşlar yaşamış kısacası kanla yoğrulmuş bir coğrafyadır.

Emperyalizm denen illet tüm dünyaya tırnaklarını geçirince Afganistan’da bu illetten payına düşeni almıştır. Kuzey Hindistan’da İngiliz hakimiyeti artınca bu hakimiyet Afganistan’a da sıçramış, yapılan savaşları kaybeden Afganlar, İngiliz boyunduruğu altına girmişlerdir. Bölgede sık sık İngiliz ve Rus emperyallerin hakimiyet mücadelesi yaşanmıştır. 1919 yılında ise İngilizler tarafından göstermelik olarak bağımsızlıkları tanınmıştır. Bağımsızlığın tanınmasından sonra genelde İslami gelenekten uzak, batıcı ve modernist yöneticiler tarafından yönetilmiştir. 1979 yılında Sovyetler tarafından işgal edilmiştir. Sovyetlere yaşatılan hezimete rağmen bir türlü iki yakası bir araya gelmeyen coğrafya iç karışıklıklar yaşamış ve nihayetinde 11 Eylül saldırıları bahane edilerek Amerika ve haçlı müttefikleri tarafından işgal edilmiştir.

Kalemşörler ve Oynanmış Algılar

Modern savaşlar hiçbir zaman tek boyutlu olmamıştır. Geçmiş çağların aksine savaşlar meydanlardan ekranlara, kalemlere hemen hemen insanın olduğu her yere sıçramıştır. Yapılan savaşların altyapısını hazırlamak, algıları bu savaşlara hazır hale getirmek emperyal orduların bir başka neferleri olan kalemşörlere düşmüştür. Bu kalemşörlerden birisi de yazımıza mevzu bahis olan kitabın yazarı; Halid Hüseyin…

Halid Hüseyin 1965 yılında Afganistan’da doğmuştur. Etnik olarak Taciktir ve Şia mezhebine mensuptur. Elit bir ailenin çocuğudur. Önce İran’a (1970), ardından Paris’e (1976) ve son olarak Amerika’ya (1980) göç etmiştir. Amerika’da tıp eğitimi almış ve doktor olmuştur. İranlı bir Şii ile evlidir ve Amerika’da yaşamaya devam etmektedir.

Halid Hüseyin’in popülerlik kazanmasına sebep olan kitabı olan Uçurtma Avcısı’nı (orijinal adıyla Kite Runner) 2004 yılında yazmıştır. Kitap birazdan bahsedeceğimiz şekilde Batı dünyasında popüler olmuş ve derin yankılar uyanmıştır. Yazar bu kitaptan sonra –yine aynı muhteviyata sahip- 2007 yılında Bin Muhteşem Güneş (A Thousand Splendid Suns) ve 2013 yılında ise Ve Dağlar Yankılandı (And the Mountains Echoed) adlı iki kitap daha yayınlamıştır.

Madalyonun Sevimli Yüzü

Gel gelelim Uçurtma Avcısına… Yazar bu kitabı 2004 yılında yazmıştır. Aynı yıl İngilizce olarak kitap basılmıştır. Püren Özgören tarafında Türkçe’ye çevrilen kitap aynı yıl Everest Yayınları tarafından ülkemizde basılmıştır.

Yazar kitapta Afganistanlı Emir’den ve Amerika’ya kadar uzanan yolculuğundan bahseder. Emir, aslen Peştun ırkına mensuptur. Babası başkent Kabil’in önde gelen simalarından birisidir. Annesi, Emir doğarken ölmüştür ve bu durum Emir ile babasının arasında asla kapanmayacak olan bir yara haline gelmiştir. Emir’in en iyi ve tek arkadaşı evlerinde çalışan hizmetçi Hasan’dır. Annesizliğin ve babadan mahrum olmanın verdiği sevgisizlik ile büyüyen Emir, en yakın arkadaşına iftira atar ve yanlarından ayrılmasına sebep olur. Daha sonra Sovyet işgali ve komünizm gelir. Önce Pakistan’a, ardından Amerika’ya iltica ederler. Günlerden bir gün bir mektup ile Hasan’ın, babasının, gayrı meşru çocuğu olduğunu öğrenir. Hasan’ın bir oğlu olduğunu ve bu çocuğun Taliban’ın elinde bulunduğunu duyan Emir üstün fedakarlıklar ile(!) çocuğu Taliban’ın elinden kurtarır.

Kitap, yayınlandığı 2004 yılında best seller olmuş ve New York Times'ın en çok satanlar listesinde bir numaraya kadar yükselmiştir. Yine kitabın uyarlamasının yapıldığı ve Marc Forster'ın yönettiği 2007 ABD yapımı bir film mevcuttur ve bu film ödüllere aday gösterilmiştir.

Madalyonun Karanlık Tarafı

Şimdi sırada kitabın arka planı var. Halid Hüseyin her şeyden önce etnik olarak Tacik’tir ve Şiidir. Kitabın temelinde ise ezilen bir Şia (hizmetçi Hasan) algısı vardır. Kitapta Emir Sünni/Peştunları ve hizmetçi Hasan ise diğer etnik grupları ve Şiileri temsil eder. Kitabın kahramanı olan Emir etnik olarak Peştun’dur. Peştun’lar Afganistan’ın yerli halkıdır ve tarih boyu yöneticisi olmuşlardır. Kitap, kurulan mağduriyet ilişkisinin arka planında, yüzyıllardır devam eden Peştunlar ile diğer etnik kökenlerin ve Sunniler ile Şiilerin çekişmesini konu almaktadır.

Kitapta çizilen Peştun-Sunni algısı hep zalimdir. Dindarlığı savunurlar ama dinle alakaları pek olmaz. Mağdur edilenlerse Şiilerdir. Peştun geleneğinden gelen ve katı Sünni görüşe sahip Taliban Hareketi de bundan payını almıştır. Yazar bu etnik nefreti Peştunlara eşcinsellik isnat edecek kadar ileri götürmüştür.

Aslında yazar Halid Hüseyin Afganistan’daki bu savaş ortamını hiç yaşamamıştır. Önce İran’a ardından Avrupa’ya ve final olarak Amerika’ya kaçmış ve dünyanın geri kalanı gibi ülkesinde yaşanan vahşete sadece izleyici olmuştur. Ülkesi zulüm altında inlerken en lüks okullarda eğitim almıştır ve rahat bir yaşam sürmüştür.

Fakat birden bire ne olduysa bu rahat yaşantılı yazar 2004 yılında ülkesinin ve Taliban zulmünü (!) tüm dünyaya duyurma ihtiyacı hissetmiş ve böyle bir kitap yazmıştır. Bu kitap ve film türünün tek örneği değildir. Aynı yıllarda hem edebiyat alanından hem sinema alanında bir çok algı operasyonları yapılmıştır, bu operasyonlar hala da devam etmektedir.

Sonuç

İnsanı diğer canlılardan ayıran en büyük vasfı akledebilmesidir. Bize bahşedilen bu akletme yeteneğimizi perdelemek için emperyal güç odakları tarafından bir çok oyun oynanmakta ve sahnelenmektedir. Akleden insana yakışan ve akletmenin gereği olansa bu algı oyunlarından sıyrılıp büyük resmi görmektir. Akleden insan olmamızın gereğini yerine getirebilmek dileğiyle…

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
31 Tem 22:21

Yazıdan epeyce faydalandım. Teşekkürler.

Said Naci Çamdalı yazdı, 1 misafir olmak üzere 7 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
28 Tem 15 16:00
Pabucumun Devrimcileri

"Bu yazı, bir aşağılama ve hakir görme yazısıdır."

Biz küçükken sokaklar bizimdi... Saklambaç oynardık, kızlarla seksek oynardık, istanbul saklambacı oynardık, mahalle maçları yapardık. En şiddetli oyunumuz hırsız-polisti. Sokaklarda büyüdük vesselam.

Yeni ergenler de sokaklarda oynuyor ama bizden biraz farklı; onlar devrimcilik oynuyor sokaklarda. Devrimi bilmiyorlar, devirmeyi bilmiyorlar. Çünkü onlar için her şey bir oyun. Pc oynamaya alışmış o kafaları öldükleri zaman tekrar doğacaklarını, biber gazının sadece canlarını azaltacağını düşünüyorlar.

Yeni neslin GDOlu mahsülleri aptal aynı zamanda...

*Ergen; bir yaş aralığını değil, gelişmemiş zihinleri temsil ediyor.

Atılamayan enerji dert olur.

Basit bir sistem kuralı; enerji alan ya da üreten her organizma o enerjiyi kullanmalıdır. Çünkü depolama kapasite sonsuz olamaz. Bir limitin üstüne çıktığı anda enerjiyi harcamalıdır. Yoksa aşırı yüklenme sisteme zarar verir.

Biz sokakta domates-ekmek, salça-ekmek bilemedin en lüks cips yerdik. Bu yediklerimiz zaten maçlarımızda eriyip giderdi. Bizim ergen devrimcilerimiz, mekdanıldslardan börgurkinglerden sıtarbakslar zıkkımlanmaya alışmışlar. Aldıkları enerji miktarı çok yüksek. Genelde vakitleri sürekli ekran karşısında geçirdikleri içinse atılamayan enerji onları adeta bomba haline getiriyor. En ufak kıvılcımda patlamaya hazır yığınlar oluyorlar.

Bunun en güzel örneğini gezi'de yaşadık zaten. Bir anda ne kadar enerji azgını varsa kendilerini polisin karşısına attılar. Çünkü bu bir ihtiyaç. Deşarj olmak zorundayız.

Okumuyorlar azizim.

İlkokulu bitirip liseye başladığım zaman türk ve dünya edebiyatı klasiklerinin çoğunu okumuş bir talebeydim, günlük en az bir gazeteyi takip ederdim. Lise öğrenimi boyuncaysa okul kütüphanesini yutmuştum, klasiklerin yanısıra politika, siyaset, din, düşünce üzerine yüzlerce kitap okumuştum. Biraz uç bir örnek olabilirim ama en basitinden sınav kaygısıyla dahi olsa okuyan çocuklardık.

Bizim devrimci ergenler kitap ya da gaste okumaz. Neden? Çünkü feysbuk,tivıtır var.

Bir şeyi okumak ekstradan zihinsel çaba gerektirir. Analiz etmek, özümsemek gerektirir. Bunlar bizim ergenlere göre yapılması zor ve gereksiz şeyler olsa gerek. "O" okuyup bir dünya görüşü inşa etmek yerine, atılan menşımlara ya da bildirimlere göre hareket etmeyi tercih ediyor. Onun "devrimi" facede başlıyor tivitırda bitiyor anlayacağın.

Bu halleriyle koyun sürülerinden bir farkı yok aslında. İşin kötüsü "koyun" olduklarının farkında bile değiller. Sürü psikolojisi ile yaptıkları her hareketin "bilinçli" yapıldığını düşünecek kadar "koyunlar".

Ayfonlu, nivbalanslı orduların ilk hedefi sıtarbaks,ileri!

Devrimci, halktan kopuk olamaz. İnsanların üç kuruş uğruna madenlerde öldüğü, asgari ücretle geçinmek için çırpınan mazlumun hakkını 200 liralık ayakkabı, 1500 liralık telefon ile savunamazsın. Sen zaten o zaman devrimci de olamazsın. Olsan olsan en fazla ilgili markanın "devrimci model kataloğu" olursun.

Lüks yaşam ya da kapitalizm (azıcık havalı konuşalım) içine öyle işlemiş ki, yaptığı "devrimsel" her hareket buram buram burjuvazi kokuyor.

Halktan değilsin.

halkla değilsin...

Peki nolacak?

İster inançlı bir birey ol, ister inanmadığını iddia et, ister evrimci ol ister yaradılışçı ol, ortak nokta "insanın diğer canlılardan akıl yönüyle ayrıldığı" nüansıdır.

İster yaradana, ister doğa anaya, istersen "hiçe" inan, hepsi bize bu aklı kullanalım diye verdi.

Akletmemiz, insan olmamızın gereğidir.

Akletmediğin sürece kesime giden koyun olmaya devam edeceksin.

Orada burada polis vuracak seni, kafana kapsül yiyeceksin, bombalara kurban verileceksin.

Çok zor bir şey istenmiyor senden, her insanın yapabildiği temel bir yetimizi kullanmak isteniyor:

Düşün!

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Said Naci Çamdalı yazdı, 1 kişi sahiplendi, 5 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
27 Tem 15 10:00
Tepkinin Sanallaşması

Sosyal Bilgiler Dersinde çocuklara toplumsal konularda bir şey anlatacağımız zaman kullandığımızı bir olgu bir kalıp vardır ; "İnsan sosyal bir varlıktır".Hemen hemen her toplumsal konunun giriş cümlesi olabilecek bu olgu aslında toplumun bir tanımı , insan davranışlarının kökeni , insanın neden diğer insanlara ihtiyaç duyduğu gibi bir çok tanımın ve cevabın da köküdür.

İnsan sosyal bir varlıktır.Kendisini yaşadığı çevreden soyutlayıp izole etmesi neredeyse imkansızdır.Bulunduğu toplumda yaşanan olaylarca etkilenir , kendisini etkileyen bu olaylara olumlu ya da olumsuz tepkiler verir.Bu tepkiyi suya düşen bir taş şeklinde betimleyebiliriz.Taşın düştüğü noktadan büyüyerek yayılan bir tepkidir.Bu durum insanın toplum olduğu zamandan günümüze kadar olan bir durumdur.Bu tepki kimi zaman işaretler kimi zaman düşünceler ya da davranışlar yolu ile olabilir.Bu tepkiyi kimi zaman olaya müdahil olmadan verir kimi zamansa olayların dışında kalarak verir.

Öznesi ve nesnesi insan olan her olay buna örnek olabilir ; savaşlar,politik faaliyetler,suçlar,doğumlar,ölümler,basit kriminal olaylar vesaire vesaire.Bu tepki tek bir kişi tarafından verilecek bir tepki olduğu gibi yüzlerce binlerce hatta milyonlarca kişi tarafından ortak olarak da verilebilir.

Buraya kadar kısaca tanımladığımız bu tepki tarihsel süreç içerisinde sürekli gelişmiş ve yayılmıştır.Dünya çapında yaşanan önemli olaylar , değişimler hep bu tepki ile olmuştur.Tabii her dönem insanının tepki verdiği olay ve tepki biçimi farklıdır.İlk tarım toplumu insanının , Ortaçağ insanının ya da Soğuk Savaş dönemi insanının verdiği tepki şekilleri bambaşka şekildedir.

Meseleye biraz da bizim tarafımızdan bakacak olur isek ; Müslüman halka halka çevresinden sorumludur.Kendisinde sonra ailesi , akrabaları , komşuları şeklinde büyüyen bu halka en sonunda tüm dünya olarak sonuçlanır.Yani insan olmamızın doğası gereği Müslüman tepkiseldir.Nitekim Nisa Suresinin 75.ayeti , Müslümanların bu durumunu çok güzel açıklar ;

Size ne oluyor da: 'Rabbimiz! Bizi halkı zalim olan bu şehirden çıkar, katından bize bir sahip çıkan gönder, katından bize bir yardımcı lutfet' diyen zavallı çocuklar, erkekler ve kadınlar uğrunda ve Allah yolunda savaşmıyorsunuz?

Buraya kadar özet olarak anlattığımız bu durum işin teorik kısmıdır.Şimdi biraz realiteye inelim ve dünyamıza yansımalarına bakalım ;

İnsanın yerel olmaktan sıyrılıp tüm yer küreyi bilme ve hükmetme isteği , dünya çapındaki iletişimin gelişmesinin başlangıcıdır.Hızla gelişen Emperyalist anlayış ve bu anlayışı şiar edinmiş devletler dünya çapında iletişim ağları kurmuşlardır.Düne kadar en fazla sadece yaşadığı şehirden haberdar olan insan bir anda Dünya'nın öbür ucunda yaşanan olaylardan haberdar olmaya başlamıştır.Doğal olarak sadece çevresindeki olaylara verdiği tepkiler yerini tüm Dünya çapındaki olaylara verilen tepkilere bırakmıştır.İdeolojilerin,fikirlerin Dünya çapında yayılması ile bu durum zirve yapmıştır.

19. ve 20.yy'ları bu şekilde bir küresel tepki çağı olarak sınıflandırabiliriz.Özellikle dünya savaşları sonrası yaşanan toplumsal tepkiler egemen sistemleri oldukça sıkıntıya sokmuştur.Milyonları kapsayan sivil itaatsizlik eylemleri , devrimler , savaşlar , gerilla hareketleri , anarşizm bu yüzyıllarda zirve yapmıştır.İnsanların düşünmesi , okuması , kafa yorması yazı boyunca açıkladığımız tepkilerin çok daha güçlü olmasına yol açmıştır.

Mesela Osmanlı sonrası Yeni Dünya Düzeninde , Dünya çapında Müslümanların tekrardan organize olarak bir araya gelmeleri ve tepkilerinin ortak olarak ortaya koymaları bu döneme denk gelir.Ortadoğu'da İhvan , Türkiye'de Milli Görüş , Güney ve Doğu Asya'da Cemaati İslami , Amerika'da Zenci Müslümanlar artık güçlü toplumsal tepkiler vermeye başlamışlardır.

Yeni milenyum ile Küresel Sistem bu sosyal tepkilere karşı belkide en etkili iki silahını piyasaya sürdü ; önce Küresel Kitle İletişimi ve sonrasında Sosyal Medya.Bu iki yeni sistem ile insanlar artık evlerinden çıkmadan hatta koltuklarından kalkmadan sosyal hale gelir oldular.Küresel Kitle İletişimi yaşanan gelişmeleri insanların koltuklarından öğrenmesini sağladı , Sosyal Medya ise bu olaylara koltuklarından tepki vermelerini sağladı.Yüzyılların aksiyon ruhu neredeyse çeyrek yüzyılda çöküşe uğradı.Önce İnternet , ardından Facebooklar , Twitterler insanları sanal bir sosyalliğe sokmaya başladı.

Bu durum her ideoloji ya da fikir yapısı için açık bir tehlike haline geldi.Sağcısı , solcusu , anarşisti , fundamentalisti bu sanallık içerisinde boğulup gittiler.Her gün binlerce insanın katledildiği dünyamızda tepkilerimiz durumlara ve twitlere dönüştü.Her ne kadar bu durum biz Doğu toplumlarının tam manası ile esir almamış olsa da* -her zaman dediğim gibi ; iyi ki geri kalmışız- Batı dünyasını tamamı ile esir etmiş durumda.Bir zamanların anlı şanlı sol aktivistleri , doğa aktivistleri , nazileri artık birer twitter fenomeni haline geldiler.

İslam anlayışındaki ahir zamanın birebir yansıması olan bu durum bütün davaları etkileyen ve yok eden bu sanallaşma bir makine olarak işliyor.İnsan , sosyal olduğu sürece insandır.İçi boşaltılan ve sanallaştırılan sosyallikten bahsetmiyorum.Duyan , gören , tepkisini gerçek aksiyon olarak veren gerçek insan.

Yazdıklarım pek komplo teorisivari şeyler.Zaten olması istenen şeylerde bu.Beynimizin düşünme sisteminin tek tipleştirilmesinin bir sonucu.

bize bir öze dönüş lazım...

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Said Naci Çamdalı yazdı, 4 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
25 Tem 15 16:00
Bilgi Üzerine

Giriş

temel felsefe eğitim almış herkes bilgi dediğimiz zaman şu tanımı hatırlar; “insanın eşya ile olan etkileşiminde ortaya çıkan zihinsel ürün.” Son derece kaba ve geniş kapsamlı bir tanımdır. Felsefeciler bilgi üzerine uzun uzun düşünmüş, bilginin kaynağı, niteliği vs. gibi bir çok konuda yorumlar yapmışlardır. En basit felsefe kitabından bile açıp okursanız ne kadar saçma ve anlaşılması zor konular olduğunu görürsünüz. Bu karmaşanın yanı sıra günümüzde verilen felsefe eğitiminin bizim köklerimizden ne kadar uzak olduğunu ve dayatma bir anlayış olduğunu belirtmeme gerek bile yok sanırım.

Bilginin Kökeni

İnsan doğasının en temel özelliklerinden birisi; “merak”tır. Yaratıcı tarafından -yaratılan diğer bütün canlılardan farklı olarak- insana verilen akılın bir nevi dinamosudur bu yeti.merak ettiğimiz andan itibaren aklımız çalışmaya ve üretmeye başlar.merak bilgiye giden sürecin anahtarıdır.yukarıdaki tanımdan daha farklı bir bilgi tanımı çizecek olursak ; insanın merak ettiği “şey” ile ilgili zihinsel faaliyeti sonucu elde ettiği ürün “bilgi”dir.bu tanım sadece insan kaynaklı bilginin tanımıdır diyebiliriz.nitekim “vahiy” dediğimiz bilgi bu tanımın dışında bambaşka bir bilgi çeşididir.

Kuran-ı kerimde ilk insan Hz. Adem’in yaratılışının ardından bilgi ile donatılması ayetler tarafından şu şekilde anlatılır;

Ve O, Adem'e her şeyin ismini öğretti, sonra onları meleklerin önüne koydu ve "dedikleriniz doğruysa haydi bu (şeylerin) isimlerini Bana söyleyin bakalım!"dedi. (bakara - 31 )

Bu ayete göre yapacağımız bir çıkarımda insanın doğuştan dünyaya boş gelmediği, bazı bilgilerin yaratılış doğamızda var olduğu, öğrenmeye ve bilmeye doğuştan meyilli olduğumuzdur.

Bilgi insanın doğasında var olan bir şeydir. "bilmek" insan olmamızın getirdiği doğal bir özelliktir.

"Bilgi Güçtür"

Başlık aslında klasik bir mottodur. İnsanı genelde kendi dışındaki varlıklardan üstün kılan şey bilmesidir.özelde ise bilen , bilgiye vakıf olan insanlar , insanların içinde sivrilir ve güçlü konuma gelirler.yukarıda verdiğimiz ayette hz.adem’i kıyaslandığı meleklerden üstün kılan özelliği “eşyayı bilmesidir.”

insanlık tarihinin ilk anından günümüze kadar yaşadığımız her gelişim ve değişimin temeli “bilgidir.”bildikçe gelişmiş , geliştikçe yeni bilgiler edinmeye başlamışızdır.fakat insanın çoğalması ve bilginin çeşitlenmesinin ardından öğrenilen bilgi günlük hayatın dışına çıkmış , depolanmış ve aktarılmıştır.”yazının bulunması” bu durumun anahtar kavramıdır.

Yazarak bilgiyi depolayan insanlar; insanların tamamı değil yönetenlerdir. Yöneten olmaları bilgiye sahip olmalarını kolaylaştırmış, bilgiye sahip olmaları ise yöneten olma durumlarını perçinlemiştir.bu duruma en güzel örnek; ortaçağ avrupasıdır.

Avrupa kökenli olarak yaşanan ekonomik ve kültürel gelişmeler sadece kıtayı değil tüm dünyayı etkilemiştir. Siyaset, Ekonomi, Kültür gibi bir çok kavramı yerel olmaktan çıkarıp küresel hale getirmiştir.buna bağlı olarak bilginin getirdiği güç yerel olmaktan çıkıp küresel bir anlam kazanmıştır.bu süreçte insanın bilgiye ulaşmasının modern manadaki en temel basamağı olan matbaa merak duygusunu kamçılamış, yönetenlerin dışında daha farklı insanlarda bilgiye ulaşmanın yollarını aramaya başlamışlardır. Bu yazımızın da konusu olan temel problemi ortaya çıkarmıştır: İnsanlar neleri bilmeliler?

Modern Dünya ve Bilgi

Bir önceki bölümün başlığı olan "bilgi güçtür" mottosu modern dünyanın temelidir. Modern dünya bilgi üzerine inşa edilmiştir. Son yüzyılda yaşadığımız gelişmelerin daha önceki tarih dönemlerine kadar olan gelişmelerden çok daha fazla olmasının sebebi de budur. İnsan bilginin nihai değerini kavramış ve nitelikli bir bilgi anlayışı inşa etmiştir ama bu insan “biz değiliz”.

Bilen insan düşünüyor, en büyük nimeti olan aklı kullanıyor demektir. Bu durum modern hiçbir sistemin işine gelmez. Zira modern sistemlere göre insanlar yönlendirilmeye muhtaç yığınlardır. Bu durum son yüzyılda zirve yapan kamçılanmış merak duygusunu sanal bir tatmin ile gidermek, bilgiyi hala yönetenlere has kılmak gibi bir sonuç doğurmuştur.

Bugün legal olarak insanlara eğitim sistemleri içerisinde öğretilen bilgi, insanlığın sahip olduğu bilginin neredeyse en basit, en işe yaramaz kısmıdır. Bilginin esas önem teşkil eden kısımları yasalar, patentler, tehdit ve yaptırımlar ile koruma altına alınmıştır.

Buna en basit örneği şu şekilde verebiliriz;

Modern çağda bilgiye ulaşmanın en kolay yolu olan arama motorları internette varolan bilginin sadece onda birlik bölümünü tararlar. İnterneti esas oluşturan ve “buzdağının alt kısmı” olarak bilinin “deep web/derin internet” bu aramaya dahil değildir.

Konuyla ilgili bunun gibi yüzlerce örnek getirebiliriz.

Bu durum sadece gündelik bilgi ile sınırlı değildir. Biz Müslümanların inşa etmek zorunda olduğu dünya algısının temeli olan “vahiy” bilgisi de adeta buna benzer bir anlayış ile kuşatılmış durumdadır. Vahyin yansıması olan “dini” temel kaynakları yerine vasıtalarından öğrenmek adeta teşvik edilmektedir.artık tefsirler, hadis külliyatları, fıkıh kitapları anlaşılmaz, ekranlarda izlediklerimiz ise anlaşılır haldedir.

Çok mu karamsarım?

İnsan çok çabuk kandırılan bir varlıktır. Sanallığın zirve yaptığı şu çağda insanı kandırmak için çok şeye gerek yoktur. Oluşturulan sanal algılar ve tatminler, insanın doğası gereği olan bir çok özelliği köreltmektedir. Şöyle bir geriye çekilip resme baktığımız zaman “bilginin tamamını değil sadece sistemin bize izin verdiği kadarını bildiğimizi” fark ediyoruz.

Evet karamsarım. İnsan olmamızın temel özelliklerini kaybederek idiotlar yığını haline geliyoruz. En temel dürtülerimiz sanallıklar ile törpüleniyor.

Peki bu durumdan kurtulmak mümkün mü?

Eğer bir bilim kurgu yazarı olsaydım evet derdim ama sistem ağlarını mükemmel örmüş.

Onun için “hayır” diyorum. El mahkum.

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.