Türkiye Aktivitesi
1709 ziyaret
1 online
Sai̇d Naci̇ Çamdalı
okurum , yazarım çizemem. avarenin önde gideniyim. bi de kayseriliyim.

Türkiye Puanı

642 puan Turkuaz Kalem

Derecesi

36 [Toplam 1639 kişi]

Türkiye
Hayat(4)
Pinledikleri(0)
Sai̇d Naci̇ Çamdalı yazdı, 680 kez açıldı, 5 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
24 Eyl 15 22:00
Kurban İbadet Paylaşmak Kardeşli̇kti̇r

İHH İnsani Yardım vakfı bu yıl Kurban Bayramı çalışmaları için “Kurban ibadet , paylaşmak kardeşliktir.” temalı çok güzel bir reklam filmi hazırlamış.Salt bir reklamdan öteye düşünmeye sevk eden güzel bir çalışma olmuş.Ne zamandır “kurban” ile ilgili söylemek istediğim bir iki kelama da vesile olmuş oldu bu reklam ;

Yaradan , bu alemde neyi yaratmış ise hepsi için bir amaç tayin etmiştir.Varlıklardan fiillere yaratılan her şey anlamlı bir neden-sonuç ilişkisi içinde kendisine biçilen bir amaca uygun olarak var olur.Yaratılmışların içinde insanlar , insanların içinde ise İslam ile şereflenen Müslümanlar bu “amaç döngüsünün” en önemli parçasıdır.Yaradan nasıl ki bizleri bir amaç için yaratmış ise aynı şekilde işlediğimiz ya da bizden işlenmemiz istenen her bir fiil de bir amaca yöneliktir,Her bir fiilin toplumsal ve bireysel bir sonucu olur.İşte bu durum yaşadığımız alemde mükemmel bir denge teşkil eder.

Biz Müslümanların amaca yönelik fillerinin başında “ibadetler” gelir.Her bir ibadet , Allah rızasının yanı sıra, bize toplumsal ve bireysel sonuçlar getirir.Kimi ibadetimiz iç huzurumuzu sağlarken kimi ibadetimiz ise toplumsal huzuru sağlar.Her bir noksanlıktan tenzih olan Yaradan böylesine mükemmel bir denge ile yaratmıştır bizi.

İşte bu “amaçlı ibadetlerimizden” birisidir Kurban…Hz.İbrahim Aleyhisselam’ın teslimiyeti ile başlayan , Yaradan’ın emrettiği , Hz.Muhammed Aleyhisselam’ın inşa ettiği İslam kardeşliği ile biten bir ibadettir.Kestiğimiz , kanını döktüğümüz hayvanlardan öte , bir babanın Allah’ın emri için en kıymetli varlığı olan yavrusunu kurban etmesinin teslimiyetidir.Çevreye et dağıtmaktan öte ,iç huzuru sağlanmanın en önemli yolu olan paylaşmanın , Müslüman olarak birbirimize sahip çıkmanın adıdır Kurban…

Fakat ne var ki ;

Bir çığ gibi büyüyen “modernist tahrifattan” bu ibadette payına düşeni almış halde.Bir ibadetten , bir bayramdan öte adeta bir alış veriş festivaline dönüşmüş halde…Allah katında değerli olan niyetlerimiz yerine kaç gün tatil yapacağımızı hesaplar haldeyiz bizler de…

Tüm mazlum coğrafyalarda babalar yavrularını İbrahim teslimiyeti ile kurban ederken , bizler , kurbandan , kurban ruhundan , kurban teslimiyetinden uzak nesillere kurban ediyoruz ibadetimizi…

Müslümanın her vakit imanını tazelediği tekbiri , İslam kardeşliğinin mihenk taşı bayram namazı , teslimiyetin simgesi Kurban ve mutluluğun anahtarı olan paylaşma bizler için artık yılda bir tekrarlanan birer rituel…

Rituller ibadet değildir , zira ibadet ruh taşır , ruhsuz ibadet olmaz…

Kurban kesilen binlerce liralık gösterişli hayvanlar değildir…

Kurban çılgınca yapılan bayram alış verişleri değildir…

Kurban zafiyet geçirircesine yenen yemekler değildir…

Kurban ibadettir…

Paylaşmak tartılar ile bölüşülen etler değildir…

Paylaşmak dolaplara depolanan etler değildir…

Paylaşmak halinden habersiz olduğumuza yılda bir kez anmak da değildir…

Paylaşmak kardeşliktir…

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Sai̇d Naci̇ Çamdalı yazdı, 1073 kez açıldı, 5 misafir olmak üzere 12 kişi beğendi, 1 yorum yapıldı.
30 Tem 15 16:00
Algı Yönlendi̇rme Örneği̇: Uçurtma Avcısı

Giriş

Afganistan dünyanın en mazlum coğrafyalarından birisidir. Hemen hemen her devirde farklı devletlerin mücadelerine şahit olmuş, savaşlar yaşamış kısacası kanla yoğrulmuş bir coğrafyadır.

Emperyalizm denen illet tüm dünyaya tırnaklarını geçirince Afganistan’da bu illetten payına düşeni almıştır. Kuzey Hindistan’da İngiliz hakimiyeti artınca bu hakimiyet Afganistan’a da sıçramış, yapılan savaşları kaybeden Afganlar, İngiliz boyunduruğu altına girmişlerdir. Bölgede sık sık İngiliz ve Rus emperyallerin hakimiyet mücadelesi yaşanmıştır. 1919 yılında ise İngilizler tarafından göstermelik olarak bağımsızlıkları tanınmıştır. Bağımsızlığın tanınmasından sonra genelde İslami gelenekten uzak, batıcı ve modernist yöneticiler tarafından yönetilmiştir. 1979 yılında Sovyetler tarafından işgal edilmiştir. Sovyetlere yaşatılan hezimete rağmen bir türlü iki yakası bir araya gelmeyen coğrafya iç karışıklıklar yaşamış ve nihayetinde 11 Eylül saldırıları bahane edilerek Amerika ve haçlı müttefikleri tarafından işgal edilmiştir.

Kalemşörler ve Oynanmış Algılar

Modern savaşlar hiçbir zaman tek boyutlu olmamıştır. Geçmiş çağların aksine savaşlar meydanlardan ekranlara, kalemlere hemen hemen insanın olduğu her yere sıçramıştır. Yapılan savaşların altyapısını hazırlamak, algıları bu savaşlara hazır hale getirmek emperyal orduların bir başka neferleri olan kalemşörlere düşmüştür. Bu kalemşörlerden birisi de yazımıza mevzu bahis olan kitabın yazarı; Halid Hüseyin…

Halid Hüseyin 1965 yılında Afganistan’da doğmuştur. Etnik olarak Taciktir ve Şia mezhebine mensuptur. Elit bir ailenin çocuğudur. Önce İran’a (1970), ardından Paris’e (1976) ve son olarak Amerika’ya (1980) göç etmiştir. Amerika’da tıp eğitimi almış ve doktor olmuştur. İranlı bir Şii ile evlidir ve Amerika’da yaşamaya devam etmektedir.

Halid Hüseyin’in popülerlik kazanmasına sebep olan kitabı olan Uçurtma Avcısı’nı (orijinal adıyla Kite Runner) 2004 yılında yazmıştır. Kitap birazdan bahsedeceğimiz şekilde Batı dünyasında popüler olmuş ve derin yankılar uyanmıştır. Yazar bu kitaptan sonra –yine aynı muhteviyata sahip- 2007 yılında Bin Muhteşem Güneş (A Thousand Splendid Suns) ve 2013 yılında ise Ve Dağlar Yankılandı (And the Mountains Echoed) adlı iki kitap daha yayınlamıştır.

Madalyonun Sevimli Yüzü

Gel gelelim Uçurtma Avcısına… Yazar bu kitabı 2004 yılında yazmıştır. Aynı yıl İngilizce olarak kitap basılmıştır. Püren Özgören tarafında Türkçe’ye çevrilen kitap aynı yıl Everest Yayınları tarafından ülkemizde basılmıştır.

Yazar kitapta Afganistanlı Emir’den ve Amerika’ya kadar uzanan yolculuğundan bahseder. Emir, aslen Peştun ırkına mensuptur. Babası başkent Kabil’in önde gelen simalarından birisidir. Annesi, Emir doğarken ölmüştür ve bu durum Emir ile babasının arasında asla kapanmayacak olan bir yara haline gelmiştir. Emir’in en iyi ve tek arkadaşı evlerinde çalışan hizmetçi Hasan’dır. Annesizliğin ve babadan mahrum olmanın verdiği sevgisizlik ile büyüyen Emir, en yakın arkadaşına iftira atar ve yanlarından ayrılmasına sebep olur. Daha sonra Sovyet işgali ve komünizm gelir. Önce Pakistan’a, ardından Amerika’ya iltica ederler. Günlerden bir gün bir mektup ile Hasan’ın, babasının, gayrı meşru çocuğu olduğunu öğrenir. Hasan’ın bir oğlu olduğunu ve bu çocuğun Taliban’ın elinde bulunduğunu duyan Emir üstün fedakarlıklar ile(!) çocuğu Taliban’ın elinden kurtarır.

Kitap, yayınlandığı 2004 yılında best seller olmuş ve New York Times'ın en çok satanlar listesinde bir numaraya kadar yükselmiştir. Yine kitabın uyarlamasının yapıldığı ve Marc Forster'ın yönettiği 2007 ABD yapımı bir film mevcuttur ve bu film ödüllere aday gösterilmiştir.

Madalyonun Karanlık Tarafı

Şimdi sırada kitabın arka planı var. Halid Hüseyin her şeyden önce etnik olarak Tacik’tir ve Şiidir. Kitabın temelinde ise ezilen bir Şia (hizmetçi Hasan) algısı vardır. Kitapta Emir Sünni/Peştunları ve hizmetçi Hasan ise diğer etnik grupları ve Şiileri temsil eder. Kitabın kahramanı olan Emir etnik olarak Peştun’dur. Peştun’lar Afganistan’ın yerli halkıdır ve tarih boyu yöneticisi olmuşlardır. Kitap, kurulan mağduriyet ilişkisinin arka planında, yüzyıllardır devam eden Peştunlar ile diğer etnik kökenlerin ve Sunniler ile Şiilerin çekişmesini konu almaktadır.

Kitapta çizilen Peştun-Sunni algısı hep zalimdir. Dindarlığı savunurlar ama dinle alakaları pek olmaz. Mağdur edilenlerse Şiilerdir. Peştun geleneğinden gelen ve katı Sünni görüşe sahip Taliban Hareketi de bundan payını almıştır. Yazar bu etnik nefreti Peştunlara eşcinsellik isnat edecek kadar ileri götürmüştür.

Aslında yazar Halid Hüseyin Afganistan’daki bu savaş ortamını hiç yaşamamıştır. Önce İran’a ardından Avrupa’ya ve final olarak Amerika’ya kaçmış ve dünyanın geri kalanı gibi ülkesinde yaşanan vahşete sadece izleyici olmuştur. Ülkesi zulüm altında inlerken en lüks okullarda eğitim almıştır ve rahat bir yaşam sürmüştür.

Fakat birden bire ne olduysa bu rahat yaşantılı yazar 2004 yılında ülkesinin ve Taliban zulmünü (!) tüm dünyaya duyurma ihtiyacı hissetmiş ve böyle bir kitap yazmıştır. Bu kitap ve film türünün tek örneği değildir. Aynı yıllarda hem edebiyat alanından hem sinema alanında bir çok algı operasyonları yapılmıştır, bu operasyonlar hala da devam etmektedir.

Sonuç

İnsanı diğer canlılardan ayıran en büyük vasfı akledebilmesidir. Bize bahşedilen bu akletme yeteneğimizi perdelemek için emperyal güç odakları tarafından bir çok oyun oynanmakta ve sahnelenmektedir. Akleden insana yakışan ve akletmenin gereği olansa bu algı oyunlarından sıyrılıp büyük resmi görmektir. Akleden insan olmamızın gereğini yerine getirebilmek dileğiyle…

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
31 Tem 22:21

Yazıdan epeyce faydalandım. Teşekkürler.

Sai̇d Naci̇ Çamdalı yazdı, 1 kişi sahiplendi, 622 kez açıldı, 5 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
27 Tem 15 10:00
Tepki̇ni̇n Sanallaşması

Sosyal Bilgiler Dersinde çocuklara toplumsal konularda bir şey anlatacağımız zaman kullandığımızı bir olgu bir kalıp vardır ; "İnsan sosyal bir varlıktır".Hemen hemen her toplumsal konunun giriş cümlesi olabilecek bu olgu aslında toplumun bir tanımı , insan davranışlarının kökeni , insanın neden diğer insanlara ihtiyaç duyduğu gibi bir çok tanımın ve cevabın da köküdür.

İnsan sosyal bir varlıktır.Kendisini yaşadığı çevreden soyutlayıp izole etmesi neredeyse imkansızdır.Bulunduğu toplumda yaşanan olaylarca etkilenir , kendisini etkileyen bu olaylara olumlu ya da olumsuz tepkiler verir.Bu tepkiyi suya düşen bir taş şeklinde betimleyebiliriz.Taşın düştüğü noktadan büyüyerek yayılan bir tepkidir.Bu durum insanın toplum olduğu zamandan günümüze kadar olan bir durumdur.Bu tepki kimi zaman işaretler kimi zaman düşünceler ya da davranışlar yolu ile olabilir.Bu tepkiyi kimi zaman olaya müdahil olmadan verir kimi zamansa olayların dışında kalarak verir.

Öznesi ve nesnesi insan olan her olay buna örnek olabilir ; savaşlar,politik faaliyetler,suçlar,doğumlar,ölümler,basit kriminal olaylar vesaire vesaire.Bu tepki tek bir kişi tarafından verilecek bir tepki olduğu gibi yüzlerce binlerce hatta milyonlarca kişi tarafından ortak olarak da verilebilir.

Buraya kadar kısaca tanımladığımız bu tepki tarihsel süreç içerisinde sürekli gelişmiş ve yayılmıştır.Dünya çapında yaşanan önemli olaylar , değişimler hep bu tepki ile olmuştur.Tabii her dönem insanının tepki verdiği olay ve tepki biçimi farklıdır.İlk tarım toplumu insanının , Ortaçağ insanının ya da Soğuk Savaş dönemi insanının verdiği tepki şekilleri bambaşka şekildedir.

Meseleye biraz da bizim tarafımızdan bakacak olur isek ; Müslüman halka halka çevresinden sorumludur.Kendisinde sonra ailesi , akrabaları , komşuları şeklinde büyüyen bu halka en sonunda tüm dünya olarak sonuçlanır.Yani insan olmamızın doğası gereği Müslüman tepkiseldir.Nitekim Nisa Suresinin 75.ayeti , Müslümanların bu durumunu çok güzel açıklar ;

Size ne oluyor da: 'Rabbimiz! Bizi halkı zalim olan bu şehirden çıkar, katından bize bir sahip çıkan gönder, katından bize bir yardımcı lutfet' diyen zavallı çocuklar, erkekler ve kadınlar uğrunda ve Allah yolunda savaşmıyorsunuz?

Buraya kadar özet olarak anlattığımız bu durum işin teorik kısmıdır.Şimdi biraz realiteye inelim ve dünyamıza yansımalarına bakalım ;

İnsanın yerel olmaktan sıyrılıp tüm yer küreyi bilme ve hükmetme isteği , dünya çapındaki iletişimin gelişmesinin başlangıcıdır.Hızla gelişen Emperyalist anlayış ve bu anlayışı şiar edinmiş devletler dünya çapında iletişim ağları kurmuşlardır.Düne kadar en fazla sadece yaşadığı şehirden haberdar olan insan bir anda Dünya'nın öbür ucunda yaşanan olaylardan haberdar olmaya başlamıştır.Doğal olarak sadece çevresindeki olaylara verdiği tepkiler yerini tüm Dünya çapındaki olaylara verilen tepkilere bırakmıştır.İdeolojilerin,fikirlerin Dünya çapında yayılması ile bu durum zirve yapmıştır.

19. ve 20.yy'ları bu şekilde bir küresel tepki çağı olarak sınıflandırabiliriz.Özellikle dünya savaşları sonrası yaşanan toplumsal tepkiler egemen sistemleri oldukça sıkıntıya sokmuştur.Milyonları kapsayan sivil itaatsizlik eylemleri , devrimler , savaşlar , gerilla hareketleri , anarşizm bu yüzyıllarda zirve yapmıştır.İnsanların düşünmesi , okuması , kafa yorması yazı boyunca açıkladığımız tepkilerin çok daha güçlü olmasına yol açmıştır.

Mesela Osmanlı sonrası Yeni Dünya Düzeninde , Dünya çapında Müslümanların tekrardan organize olarak bir araya gelmeleri ve tepkilerinin ortak olarak ortaya koymaları bu döneme denk gelir.Ortadoğu'da İhvan , Türkiye'de Milli Görüş , Güney ve Doğu Asya'da Cemaati İslami , Amerika'da Zenci Müslümanlar artık güçlü toplumsal tepkiler vermeye başlamışlardır.

Yeni milenyum ile Küresel Sistem bu sosyal tepkilere karşı belkide en etkili iki silahını piyasaya sürdü ; önce Küresel Kitle İletişimi ve sonrasında Sosyal Medya.Bu iki yeni sistem ile insanlar artık evlerinden çıkmadan hatta koltuklarından kalkmadan sosyal hale gelir oldular.Küresel Kitle İletişimi yaşanan gelişmeleri insanların koltuklarından öğrenmesini sağladı , Sosyal Medya ise bu olaylara koltuklarından tepki vermelerini sağladı.Yüzyılların aksiyon ruhu neredeyse çeyrek yüzyılda çöküşe uğradı.Önce İnternet , ardından Facebooklar , Twitterler insanları sanal bir sosyalliğe sokmaya başladı.

Bu durum her ideoloji ya da fikir yapısı için açık bir tehlike haline geldi.Sağcısı , solcusu , anarşisti , fundamentalisti bu sanallık içerisinde boğulup gittiler.Her gün binlerce insanın katledildiği dünyamızda tepkilerimiz durumlara ve twitlere dönüştü.Her ne kadar bu durum biz Doğu toplumlarının tam manası ile esir almamış olsa da* -her zaman dediğim gibi ; iyi ki geri kalmışız- Batı dünyasını tamamı ile esir etmiş durumda.Bir zamanların anlı şanlı sol aktivistleri , doğa aktivistleri , nazileri artık birer twitter fenomeni haline geldiler.

İslam anlayışındaki ahir zamanın birebir yansıması olan bu durum bütün davaları etkileyen ve yok eden bu sanallaşma bir makine olarak işliyor.İnsan , sosyal olduğu sürece insandır.İçi boşaltılan ve sanallaştırılan sosyallikten bahsetmiyorum.Duyan , gören , tepkisini gerçek aksiyon olarak veren gerçek insan.

Yazdıklarım pek komplo teorisivari şeyler.Zaten olması istenen şeylerde bu.Beynimizin düşünme sisteminin tek tipleştirilmesinin bir sonucu.

bize bir öze dönüş lazım...

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Sai̇d Naci̇ Çamdalı yazdı, 565 kez açıldı, 4 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
25 Tem 15 16:00
Bi̇lgi̇ Üzeri̇ne

Giriş

temel felsefe eğitim almış herkes bilgi dediğimiz zaman şu tanımı hatırlar; “insanın eşya ile olan etkileşiminde ortaya çıkan zihinsel ürün.” Son derece kaba ve geniş kapsamlı bir tanımdır. Felsefeciler bilgi üzerine uzun uzun düşünmüş, bilginin kaynağı, niteliği vs. gibi bir çok konuda yorumlar yapmışlardır. En basit felsefe kitabından bile açıp okursanız ne kadar saçma ve anlaşılması zor konular olduğunu görürsünüz. Bu karmaşanın yanı sıra günümüzde verilen felsefe eğitiminin bizim köklerimizden ne kadar uzak olduğunu ve dayatma bir anlayış olduğunu belirtmeme gerek bile yok sanırım.

Bilginin Kökeni

İnsan doğasının en temel özelliklerinden birisi; “merak”tır. Yaratıcı tarafından -yaratılan diğer bütün canlılardan farklı olarak- insana verilen akılın bir nevi dinamosudur bu yeti.merak ettiğimiz andan itibaren aklımız çalışmaya ve üretmeye başlar.merak bilgiye giden sürecin anahtarıdır.yukarıdaki tanımdan daha farklı bir bilgi tanımı çizecek olursak ; insanın merak ettiği “şey” ile ilgili zihinsel faaliyeti sonucu elde ettiği ürün “bilgi”dir.bu tanım sadece insan kaynaklı bilginin tanımıdır diyebiliriz.nitekim “vahiy” dediğimiz bilgi bu tanımın dışında bambaşka bir bilgi çeşididir.

Kuran-ı kerimde ilk insan Hz. Adem’in yaratılışının ardından bilgi ile donatılması ayetler tarafından şu şekilde anlatılır;

Ve O, Adem'e her şeyin ismini öğretti, sonra onları meleklerin önüne koydu ve "dedikleriniz doğruysa haydi bu (şeylerin) isimlerini Bana söyleyin bakalım!"dedi. (bakara - 31 )

Bu ayete göre yapacağımız bir çıkarımda insanın doğuştan dünyaya boş gelmediği, bazı bilgilerin yaratılış doğamızda var olduğu, öğrenmeye ve bilmeye doğuştan meyilli olduğumuzdur.

Bilgi insanın doğasında var olan bir şeydir. "bilmek" insan olmamızın getirdiği doğal bir özelliktir.

"Bilgi Güçtür"

Başlık aslında klasik bir mottodur. İnsanı genelde kendi dışındaki varlıklardan üstün kılan şey bilmesidir.özelde ise bilen , bilgiye vakıf olan insanlar , insanların içinde sivrilir ve güçlü konuma gelirler.yukarıda verdiğimiz ayette hz.adem’i kıyaslandığı meleklerden üstün kılan özelliği “eşyayı bilmesidir.”

insanlık tarihinin ilk anından günümüze kadar yaşadığımız her gelişim ve değişimin temeli “bilgidir.”bildikçe gelişmiş , geliştikçe yeni bilgiler edinmeye başlamışızdır.fakat insanın çoğalması ve bilginin çeşitlenmesinin ardından öğrenilen bilgi günlük hayatın dışına çıkmış , depolanmış ve aktarılmıştır.”yazının bulunması” bu durumun anahtar kavramıdır.

Yazarak bilgiyi depolayan insanlar; insanların tamamı değil yönetenlerdir. Yöneten olmaları bilgiye sahip olmalarını kolaylaştırmış, bilgiye sahip olmaları ise yöneten olma durumlarını perçinlemiştir.bu duruma en güzel örnek; ortaçağ avrupasıdır.

Avrupa kökenli olarak yaşanan ekonomik ve kültürel gelişmeler sadece kıtayı değil tüm dünyayı etkilemiştir. Siyaset, Ekonomi, Kültür gibi bir çok kavramı yerel olmaktan çıkarıp küresel hale getirmiştir.buna bağlı olarak bilginin getirdiği güç yerel olmaktan çıkıp küresel bir anlam kazanmıştır.bu süreçte insanın bilgiye ulaşmasının modern manadaki en temel basamağı olan matbaa merak duygusunu kamçılamış, yönetenlerin dışında daha farklı insanlarda bilgiye ulaşmanın yollarını aramaya başlamışlardır. Bu yazımızın da konusu olan temel problemi ortaya çıkarmıştır: İnsanlar neleri bilmeliler?

Modern Dünya ve Bilgi

Bir önceki bölümün başlığı olan "bilgi güçtür" mottosu modern dünyanın temelidir. Modern dünya bilgi üzerine inşa edilmiştir. Son yüzyılda yaşadığımız gelişmelerin daha önceki tarih dönemlerine kadar olan gelişmelerden çok daha fazla olmasının sebebi de budur. İnsan bilginin nihai değerini kavramış ve nitelikli bir bilgi anlayışı inşa etmiştir ama bu insan “biz değiliz”.

Bilen insan düşünüyor, en büyük nimeti olan aklı kullanıyor demektir. Bu durum modern hiçbir sistemin işine gelmez. Zira modern sistemlere göre insanlar yönlendirilmeye muhtaç yığınlardır. Bu durum son yüzyılda zirve yapan kamçılanmış merak duygusunu sanal bir tatmin ile gidermek, bilgiyi hala yönetenlere has kılmak gibi bir sonuç doğurmuştur.

Bugün legal olarak insanlara eğitim sistemleri içerisinde öğretilen bilgi, insanlığın sahip olduğu bilginin neredeyse en basit, en işe yaramaz kısmıdır. Bilginin esas önem teşkil eden kısımları yasalar, patentler, tehdit ve yaptırımlar ile koruma altına alınmıştır.

Buna en basit örneği şu şekilde verebiliriz;

Modern çağda bilgiye ulaşmanın en kolay yolu olan arama motorları internette varolan bilginin sadece onda birlik bölümünü tararlar. İnterneti esas oluşturan ve “buzdağının alt kısmı” olarak bilinin “deep web/derin internet” bu aramaya dahil değildir.

Konuyla ilgili bunun gibi yüzlerce örnek getirebiliriz.

Bu durum sadece gündelik bilgi ile sınırlı değildir. Biz Müslümanların inşa etmek zorunda olduğu dünya algısının temeli olan “vahiy” bilgisi de adeta buna benzer bir anlayış ile kuşatılmış durumdadır. Vahyin yansıması olan “dini” temel kaynakları yerine vasıtalarından öğrenmek adeta teşvik edilmektedir.artık tefsirler, hadis külliyatları, fıkıh kitapları anlaşılmaz, ekranlarda izlediklerimiz ise anlaşılır haldedir.

Çok mu karamsarım?

İnsan çok çabuk kandırılan bir varlıktır. Sanallığın zirve yaptığı şu çağda insanı kandırmak için çok şeye gerek yoktur. Oluşturulan sanal algılar ve tatminler, insanın doğası gereği olan bir çok özelliği köreltmektedir. Şöyle bir geriye çekilip resme baktığımız zaman “bilginin tamamını değil sadece sistemin bize izin verdiği kadarını bildiğimizi” fark ediyoruz.

Evet karamsarım. İnsan olmamızın temel özelliklerini kaybederek idiotlar yığını haline geliyoruz. En temel dürtülerimiz sanallıklar ile törpüleniyor.

Peki bu durumdan kurtulmak mümkün mü?

Eğer bir bilim kurgu yazarı olsaydım evet derdim ama sistem ağlarını mükemmel örmüş.

Onun için “hayır” diyorum. El mahkum.

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.