Türkiye Aktivitesi
940 ziyaret
1 online
Sezer Emlik
Bartın Üniversitesi'nde Öğrenciyim. Tarih, kültür, sosyoloji ve siyaset ile ilgilenmekte ve bu alanlarla ilgili araştırmalar yapmaktayım. İletişim için: sezeremlik@gmail.com

Türkiye Puanı

731 puan Yeşil Kalem

Derecesi

18 [Toplam 1578 kişi]

Türkiye
Tümü(13)
Sezer Emlik yazdı, 2 misafir beğendi, henüz yorum yapılmadı.
14 Haz 17 01:00

Sezer Emlik

Puan: 731

<B>Oruç Sadece Aç ve Susuz Kalmak Mıdır?</b>
d48a77a41e186066a7734b180fec3e451497393104

d48a77a41e186066a7734b180fec3e451497393104

Merhaba değerli okur,

İçerisinde bulunduğumuz mübarek Ramazan ayında birçok TV programlarında, konferanslarda, panellerde Ramazan ayı ile ilgili konuşmalar yapılmakta, oruç hakkında bilgilendirmeler yapılmaktadır. Ramazan ayının öneminden, yapılmakta olan oruç ibadeti hakkında konuşmalar devam etmektedir. Özellikle TV programlarında bu işin “ cılkı “ çıkarılmaktadır bazen. Bakıyoruz TV programlarına olur olmadık sorular sorulmaktadır. Bunun yanında da sürekli olarak “ şunu yapsam oruç bozulur mu, bunu yapmasam oruç kabul olur mu, orucu ne ile açmalıyım? “ şeklinde yıllardır aynı sorular sorulmaktadır. TV programlarındaki hocalara hiç kimse şunu sormuyor “ Hocam, oruç ibadeti sadece aç ve susuz kalmaktan ibaret midir? “ Evet değerli okur bugünkü yazımda bu konuyu ayet ve hadisler ışığında kısaca irdelemeye çalışacağız.

Öncelikle “ ORUÇ “ kelimesinin sözlük anlamından bahsederek başlayalım. Oruç; terk etmek, uzak durmak ve yasaklamak anlamlarına gelir. Başka bir tanımlama yapacak olursak oruç; yeme, içme ve cinsel ilişki gibi meşru davranışlardan Allah’a yakınlaşma amacıyla uzak durmaktır diyebiliriz. Oruç ibadetinin yeme, içme ve cinsel ilişki gibi meşru davranışlardan uzak durmak anlamına geldiğini ayetlerde açıkça görmekteyiz. ( Bakara Suresi / 187.Ayet )

Oruç kelimesinin sözlük anlamından yola çıkarak bir yorum yapacak olursak insanın nefsi isteklerinden bir süreliğine uzak durmak suretiyle Allah’a yakınlaşma amacı olduğu görülecektir. Temel olarak baktığımızda oruç ibadetinin ana hatları bu çerçevede şekillenmektedir. Peki, şimdi oruç ibadetini ayetler ve sözlük manaları ışığında inceledikten sonra konu başlığımızın içeriğine dönelim. Oruç ibadeti sadece aç ve susuz kalmak, cinsel ilişkiden uzak durmaktan mı ibarettir? Oruç ibadetinde sadece bu üç maddenin belirttiği isteklerden uzak durmaktan ibaret midir? Gelin bu konuyu yine bir ayeti ele alarak değerlendirelim.

“ Ey iman edenler! Oruç sizden önce gelip geçmiş ümmetlere farz kılındığı gibi size de farz kılındı. Umulur ki muttakiler olursunuz. “ ( Bakara Suresi / 184.ayet ) Bu ayetten yola çıkarak baktığımız zaman orucun temel amacı kişiyi her türlü ahlaki kirlerden arındırıp imanını kuvvetlendirmek ve takva sahibi olmasını sağlamaktır. ( Bkz. Muttaki, Takva ) Bu yüzden oruç ibadetini yerine getiren kişi orucun amacına zarar verecek, hatta yok edecek davranışlardan kaçınmalı, gözünü, kulağını, dilini ve bütün organlarını haramlardan, Allah’ın yasakladığı şeylerden koruması gerekmektedir. İşte bu yüzdendir ki İslam âlimleri kabul olunmaya layık orucun yeme, içme ve cinsek ilişkiyi terk etmenin yanında bütün organlarını haramlardan uzak tutarak yerine getirilen oruç olduğunu belirtmişlerdir.

Bu konuda Hz. Muhammed (S.A.V.)’in bir Hadisini zikretmek konuyu açıklamamıza yardımcı olacaktır. “ Oruç bir kalkandır. Bu yüzden oruçlu olduğumuzda ahlak dışı, kötü sözler söylemeyin, bilinçsizce davranmayın. Size birisi hakaret eder ve sataşırsa sadece birkaç defa ‘ Ben Oruçluyum ‘ demekle yetinin, siz de onun seviyesine düşmeyin. “ ( Buhari, Savm,9; Müslim, Sıyam,30 “

“ Yalan konuşmayı veya yalanla iş yapmayı bırakmayan kimse unutmamalıdır ki Allah’ın onun aç ve susuz kalmasına ihtiyacı yoktur. “ ( Buhari )

“ Öyle bilinçsiz oruç tutanlar vardır k, tuttuğu oruçtan eline geçen sadece açlıktır. “ ( İbn Mace )

Hadislerden de açıkça görüleceği üzere oruç ibadeti sadece aç ve susuz kalmaktan ibaret değildir. Oruçlu kimse elini, belini, dilini her türlü ahlak dışı, haram işlerden ve sözlerden sakınmalıdır, her türlü yanlış ve faydasız işleri terk etmelidir.

Peygamber Efendimizin hadislerde de zikrettiği gibi oruç tutan bir kimsenin yalan söylemesi, yalanla iş yapması durumunda Allah’ın onun tuttuğu oruca ihtiyacı yoktur. Onun bu oruçtan eline geçen sadece açlık olduğunu yine hadislerden görmekteyiz.

Oruç ibadetindeki en temel amacı zikredecek olursak; aç ve susuzlukla nefsin arzularını dizginlemek, kişiyi kötülüğe sürükleyen nefsi üst seviyede bir dinginliğe ve huzura eriştirmektir. Ramazanı bu şekilde geçirerek aklımızda kalbimizde yer edinen, Allah’ın yasakladığı sözleri, fiilleri, istekleri silip atmak suretiyle bu yaşam tarzını tüm ömrüne yansıtmak bir Müslüman’ın en temel hedefi olmalıdır.

Bizlere de bir Müslüman olarak oruçlarımızı en güzel biçimde tutup, bu mübarek aydan en güzel kazançları elde ederek; ruhumuzu, nefsimizi, zihnimizi kötü ve boş işlerden arındırıp mutluluğa ve huzura kavuşmak nasip olur inşallah.

Bir sonraki yazımızda görüşmek dileğiyle değerli okur… Selam ve dua ile...

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Sezer Emlik yazdı, 2 misafir olmak üzere 3 kişi beğendi, 1 yorum yapıldı.
14 Mar 17 02:00

Sezer Emlik

Puan: 731

<B>Koçi Bey ve Devlet Yönetimindeki Hatalar.</b>
e30f2ff07059486eefeddf06deec5fd91489433714

Tarih boyunca devletler kurmuş devletler yıkmış olan atalarımız yüzyıllar boyunca kendi dinleri, kültürleri, dünya görüşleri çerçevesinde “ devlet yönetimi “ sistemi geliştirmişlerdir. Tarihin her döneminde devletin yönetimiyle ilgili farklı reformlar yapılmış, çeşitli düzenlemelere gidilmiştir. Bu düzenlemeleri öneren, devlet yönetiminde olması gereken kuralları belirleyen birçok yönetici vardır. Bu yazımda Koçi Bey Risalesini inceleyerek bu risalede önemli gördüğüm bazı noktaları sizlerle paylaşacağım. Risale Osmanlı idaresinin nasıl işlediğini, kimlerin devlet yönetici olup olamayacağını ve devlet yönetiminde yaşanan bozulmaların neden ve sonuçlarını bizlere anlatmaktadır.

Risaleye baktığımızda, devletin işleyişinde yapılan yanlış görevlendirmeler ve bu yanlışların sonuçları günümüzdeki idari sorunlarla benzerlik arz etmektedir. Gelin beraber bu tespitlere bir göz atalım değerli okur.

e30f2ff07059486eefeddf06deec5fd91489433714

Yüksek dereceli memurluklara yapılan liyakatsiz atamalar sistemi çürütür.

Liyakat kelimesi “ layık olma, yaraşma, uygunluk, yetenek ve yeterlilik “ gibi anlamlara gelmektedir. Bu anlamları bir bütün olarak değerlendirdiğimiz zaman devlet yönetimine atamalar yapılırken üzerinde titizlikle durulması gereken konu liyakattır. Liyakatlı devlet görevlisi görevini tam manasıyla ifa eder ve üzerine düşen tüm sorumlulukları layıkıyla yerine getirirken; liyakattan uzak olan görevli ise işlerini savsaklar, üstesinden gelemediği işleri gizlemeye saklamaya çalışır, herşeyin güllük gülistanlık olduğunu göstermeye çalışır. Liyakatlı kişi görevini layıkıyla yaptığı için her zaman dürüst olur ve hiçbir kimsenin önünde eğilip bükülmez. Liyakattan uzak olan kimse ise üstesinden gelemediği işleri başkalarına yaptırmak zorunda kalır. Bunun için de birilerini önünde eğilmek zorunda kalır. Görüldüğü gibi liyakatın devlet yönetimindeki yeri son derece önemli ve kritiktir.

Atamaların liyakatten ziyade kulislerle yapılması.

Bakıldığı zaman yapılan yanlışlardan bir tanesi de devlet görevlerine bir atama yapılırken liyakata göre değil de kişilerin belli başlı kurumlara yakınlığı ile atama yapmaktır. Yapılan bu yanlış devlet yönetimine gelmek isteyenleri yalakalığa sevk etmektedir. Bir kuruma yerleşmek için yalakalık yapmaya itmektedir. Bu şekilde bir devlet görevine atana görevliden o görevi hakkıyla yerine getirmesini beklemek de gerçekten komik bir durumdur. “ Vatana Sadakat, Vatan Sevgisi “ gibi kriterler dışındaki hiçbir kriter liyakatın önüne geçmemelidir. Liyakat ile vatan sevgisi ve vatana sadakat kriterleri bir arada değerlendirilip atamalar yapılması durumunda devletin işleyişinde ciddi ilerlemeler olacağı aşikardır.

Memurların görevden alınmalarında başarısızlığın son sırada yer alması.

Koçi Bey Risalesinde, devlet memurlarının başarıları bir kenara atılarak çekememezlik, kıskançlık, koltuk düşkünlüğü ve dedikodular nedeniyle haksız yere görevlerinden alınmalarını devletin işleyişindeki bozulmaların nedenleri arasında dahil etmiştir. Yöneticilerin bu gibi haksızlıklar yüzünden devlet görevinden alınması ise onların çalışmalarını layık ve doğru bir şekilde yapmalarına engel olmaktadır; adil davranma yerine dalkavukluk ve yalakalık gibi ahlaksızlıklara ve yanlışlara yöneltmektedir. Devlet yönetiminde yanlış giden bir şey varsa mutlaka yönetici değişikliği yapılmalıdır. Ancak bu değişiklikler dedikodu, kıskançlık, koltuk sevdası yüzünden olmamalıdır. O makama layık olmayan, görevini ifa edemeyen, vatana ihanet içerisinde olanlar mutlaka görevinden alınmalıdır. Ancak bu kriterler dışında mzel sebeplerden dolayı yapılan görevden almalar süreç içerisinde devlet kurumlarını yıpratacaktır.

Çeşitli iftiralar veya algı yönetimiyle başarılı memurların öldürülmesi.

Bu tespit günümüzde çokça yaşanan bir durumdur. Günümüzde görevlerinde başarılı olan, vatana hizmeti görevlerin en kutsalı kabul eden kamu görevlilerin atılan iftiralarla itibarsızlaştırma veya yapılan suikatlerle öldürülmesi gibi birçok olaya şahit olduk. Vatanın ve milletin birlik ve bütünlüğü için gecesini gündüzüne katarak çalışan çabalayan bilim insanlarımız, akademisyenlerimiz, siyasetçilerimiz ve birçok kamu görevlimiz bu yolla itibarsızlaştırıldığına ve öldürüldüğüne tarihin her döneminde rastlamaktayız.

Evet bu yazımızda Koçi Bey’in yıllar önce tespit ettiği sorunları birkaç maddede ele almak istedim. Görüldüğü gibi tarihten ders almalıyız, onu iyi okumalı, anlamalı ve uygulamalıyız. Tarih tekerrür etmez; tarihten ders alınmazsa hatalar tekerrür eder.

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
14 Mar 09:13

Koçi Bey'in kardeşi de Rus Sarayında Rusların akıl hocası. Ya bizdeki ajan ya da Rus Sarayındaki ajan. Takdir sizin.

Sezer Emlik yazdı, 2 misafir olmak üzere 5 kişi beğendi, 15 yorum yapıldı.
21 Şub 17 22:00

Sezer Emlik

Puan: 731

<B> Bir Köşeye Atılan Kur'an Ahlakı (2)</b>
c85574c6ef914e042dbf357a014a744b1487690290

Merhabalar değerli okur,

En son yazdığım “ Bir Köşeye Atılan Kur'an Ahlakı “ isimli yazıma bir soru sorarak başlamıştım. Soru sorarak başlamaktaki amacım yazının ana konusunu okuyucuya bırakmaktı. Yazıya gelen yorumları okuduktan hepsine toptan cevap vermek için bu yazıyı kaleme alma ihtiyacı hissettim. Fazla uzatmadan bir önceki yazıma gelen yorumlar ışında “ Bir Köşeye Atılan Kur'an Ahlakı “ derken neyi anlatmak istediğimi açıklamak istiyorum.

c85574c6ef914e042dbf357a014a744b1487690290

Yazıya yapılan yorumlara baktığımda kimi okurlar “ Bir Müslüman Kur’an-ı Kerim’i okuyarak onu anlayamaz. “ şeklinde yorum yapmış, ve yazıda alıntı yaptığım Akif’in şiirinden ötürü eleştiride bulunulmuş. Kimi okurlar “ …kendinizi içtihat makamında görmeyin. “ yorumu yapılmış ve bazı insanlara hakaret diyebileceğimi boyutta eleştiriler yöneltilmiş. Bir okuyucum ise “ …hangimiz Kur’an-ı Kerim’in mealini kaç kere okuduk. “ şeklinde bir öz eleştiri yapmış.

Yapılan yorumlar insanların olaylara bakış açısını ortaya koymaktadır diye düşünüyorum. Neden mi? Kimileri var yazının ne anlatmak istediğine bakmadan direk kabul etmediği görüşlere sahip hocaları, insanları eleştiriye ve kötülemeye yönelmiş kimisi sanki biz kendimizi içtihat makamı olarak görüyormuşuz gibi eleştirilerde bulunmuş. Bu yorumlardan yola çıkarak şu sonuca vardım: “ Birçok kişi buradaki yazıları anlamak için değil eleştirmek, kötülemek için okuyor. “

“ Bir Köşeye Atılan Kur'an Ahlakı “ isimli yazıda kendimizi ne içtihat makamı olarak gördük ne de başka bir sıfatlar atfettik kendimize. Burada anlatmak istediğim konu;

Bir Müslüman olarak acaba Kur’an-ı Kerim’de anlatılan, bize emir edilen ahlaki kuralları ne boyutta hayatımızda uyguluyoruz, bunları ne derece topluma yansıtabiliyoruz. Tam olarak bahsetmek istediğim konu bu idi. Ve o yazdıda söylediğim şeyi tekrar ediyorum: “Bir topluluk düşünün ki nüfusunun yarısından fazlası Kur'an-ı Kerim’i okuyabiliyor ve bu toplumda hafızlar, şeyhler, müridler, hocalar var ancak şehirde her gece bir cinayet işleniyor, her gece bir hırsızlık vakası yaşanıyor, her gece bir ahlak dışı olay yaşanıyor… Köprü altlarında gençler uyuşturucu kullanıyor… “

Evet sayın okur cevap yine sizlere ait. Kur’an-ı Kerim’in okumanın hatmetmemin sevabı, gereği tartışılmaz lakin Yüce Yaradanımız bu kutsal kitabı bize sadece hatmedelim, ezberleyelim diye göndermemiştir. Bu kitaptaki İslam kural ve kaidelerini okuyalım,öğrenelim, hayatımıza tatbik edelim diye göndermiştir. Yüce kitabımızın bildirdiği hususlar hem dünya hem ahiret hayatına dair “ mutluluğun formülüdür “ bu formülü anlamak lazım bence. Hani bir söz vardır: “ Bakmakla görmek arasında fark vardır. “ işte tam da bu söz de olduğu gibi “ Din Alimi, Şeyh… “ diye adlandırdığımız birçok kişi sadece bakıyor ama göremiyor. Kur’an-ı Kerim’i sadece okuyor, okutuyor, ezberletiyor… Hayata tatbik noktasında ise zayıf kalıyor.

Özetle demek istediğim şey görmek değerli okur. Bakar kör olmayalım. En güzel ipek kumaşlara sardığımız Kur’an-ı Kerimleri anlayalım, ahlak kaidelerini özümseyelim, hayatımıza uygulayalım, uygulatalım…

Yazımın altına yorum atan tüm okurlarıma teşekkürü bir borç bilirim. Eleştiriyi gelişimin basamaklarından birisi olarak görüyorum. Eleştirilerini için teşekkür ederim değerli okurlarım.

Bir sonraki yazıda görüşmek dileğiyle. Selametle…

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
13 Mar 21:38

İbadetlerin nasıl yapılması gerektiğini Peygamber Efendimizden öğrendik. Bunu ben de biliyorum. Eleştiri yapmadan önce bir kez yazının başlığını okuyunuz ona göre eleştiri yapınız.

13 Mar 21:36

Değerli okurum, yazıda Kur'an Ahlakı yazıyor. Benim dikkatleri çekmek istediğim nokta ahlaki konulardır. Siz konuyu ibadetlerin hükümlerine çekerek konudan sapıyorsunuz.

Sezer Emlik yazdı, 3 misafir olmak üzere 4 kişi beğendi, 8 yorum yapıldı.
14 Şub 17 02:00

Sezer Emlik

Puan: 731

<B>Bir Köşeye Atılan Kur'an Ahlakı</b>
856fa40f16875b3f88f9e0cc3e1cccc61487015414

856fa40f16875b3f88f9e0cc3e1cccc61487015414

Değerli okur yazıma sizlere bir soru yönelterek başlamak istiyorum. Sorum şu: “ Bir kitabı okumak mı önemlidir yoksa o kitabı okuyup, iç manasını anlayıp hayatımızda tatbik etmek mi önemlidir? “ Evet, hepimizin cevabı muhtemelen aynı olacaktır. Bir kitabı okuyup içinde anlatılanları özümseyip, anlayıp hayatımızda uygulamak daha önemlidir. Bu şüphe götürmeyen bir gerçektir.

Peki, dinimizin temel kaynağı olan, dinin temel inanç esaslarını bize söyleyen yüce kitabımız Kur'an-ı Kerim’de bunu yapabiliyor muyuz? Yani yüce kitabımız Kur'an-ı Kerim’i okuyup iç manasını anlayıp hayatımıza tatbik edebiliyor muyuz? Veya bu yönde herhangi bir çaba sarf ediyor muyuz? Bence bunun cevabı hayır. Çünkü biz Kur'an-ı Kerim’in sadece harflerine bağlı kalıyoruz; Kur'an-ı Kerim’i Arapça olarak okuyoruz, hatmediyoruz, hıfzediyoruz; cenazelerde, mevlütlerde, dini günlerde okuyoruz ancak Yüce Yaratıcımız Allah (c.c.) bizlere o ayetlerde ne buyurmuş, neyi emretmiş hiç bakmıyoruz. Yani demek istediğim Kur'an-ı Kerim’in harflerine son derece bağlıyız ama içinde Yüce Yaratıcımız bize ne söylemiş bakmıyoruz.

Bir topluluk düşünün ki nüfusunun yarısından fazlası Kur'an-ı Kerim’i okuyabiliyor ve bu toplumda hafızlar, şeyhler, müridler, hocalar var ancak şehirde her gece bir cinayet işleniyor, her gece bir hırsızlık vakası yaşanıyor, her gece bir ahlak dışı olay yaşanıyor… Köprü altlarında gençler uyuşturucu kullanıyor…

Ne garip değil mi? Bu toplulukta o kadar dindar, hafız, hoca var olmasına rağmen toplum içinde bu kadar İslam dışı olayların yaşanması kabul edilebilir bir durum değil bence.

İşte benim anlatmak istediğim tam olarak bu. Kur'an-ı Kerim’i okuyoruz, ezberliyoruz ancak bunu hayatımıza tatbik etmiyoruz, toplulumuza anlatmıyoruz. Eğer Kur'an-ı Kerim’i okuyup anlayıp, içeriğini özümseyip hayatımıza tatbik etsek, topluluma bunları aksettirebilsek bu İslam dışı olaylar asla ve asla yaşanmayacaktır. Benim nezdimde Kur'an-ı Kerim’in ahlakını temel almalıyız. İstiklal Şairi Akif ne de güzel demiş:

“İnmemiştir hele Kur’an bunu hakkıyla bilin

Ne teze mezara okunmak, ne fal bakmak için

İnmemiştir hele Kur’an bunu hakkıyla bilin

Ne duvarlara asılmak, ne el sürülmemek için

Yüce kitabımızı sadece mezarlarda okunun bir kitapmış gibi algıladığımız için, el sürülmesi yasak duvardaki bir süs gibi algıladığımız için . Kur'an-ı Kerim’in ahlakını da duvara astık bir süs gibi.

Ne zamanki Kur'an-ı Kerim’in bu dünyada ve ahirette mutluluğun formülünün yazılı olduğu kitap olduğunu anladık işte o zaman kurtuluşa ermişiz demektir. Ne zamanki . Kur'an-ı Kerim’in iç manasını, ne anlatmak istediğini anladık ve hayatımıza uyguladık işte o zaman kurtuluşa ermişiz demektir..

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
21 Şub 10:10

Mehmet okuyan gibi ahmaklardanda uzak durun. Kendi kafasına göre tefsir yapıyor. Mezhebleri inkar ediyor. Abdest alıyorsa acaba hangi mezhebe uyuyor ?

21 Şub 10:08

Yazıdan çıkan şöyle bir sonuç var . Yazılan Tıp kitablarını Avam çok rahat anlayabilir ! mi ? Kur'anı Kerim Sevgili Peygamber efendimize gelmiştir ve oda Eshab-ına aktarmış ve tefsir etmiştir. Kendinizi İctihad makamında görmeyin.

Sezer Emlik yazdı, 4 misafir olmak üzere 5 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
31 Oca 17 02:00

Sezer Emlik

Puan: 731

Referanduma Dair
7cdb8f83a06974180c62119aa4fa86a61485808478

7cdb8f83a06974180c62119aa4fa86a61485808478

Evet, uzun zamandır gündemimizi meşgul eden bir konu olan anayasa değişikliği için yapılacak olan referanduma değinmeden edemedim. Kafamızı nereye çevirsek, nereye gitsek, kimle otursak herkesin aklında, dilinde aynı konu var “ anayasa değişikliği ve referandum. “

Toplumda; memleket konularına bu kadar ilgili olunması, tartışılması, fikir alışverişinde bulunulması bence güzel bir durum. Memleket meselelerine kafa yormak, yorum üretmek memlekete olan sevgiden kaynaklanır. Bu yüzden bu meselelerin konuşulması tartışılmasını isterim.

Referandumun kesinleşmesi üzerine siyasetçilerimiz yavaştan görüşlerini açıklama ve propaganda yapma hazırlıklarına girişmeye başladılar. Televizyonlardan, sosyal medyadan kendi fikirlerini söylemeye başladılar. Doğal olarak siyasetçilerimizden etkilenen halkımız da kendi fikirlerini söyleyip neden bu kararı aldıklarını açıklama ihtiyacı hissettiler. Bunlar gayet doğal ve olması gereken konulardır.

Ancak toplumda yapılan konuşmaların, propagandaların tadı biraz kaçmaya başladı. Referanduma “ EVET “ ve “ HAYIR “ diyecek olan iki karşıt fikirdeki grupta yer alan bazı kimseler birbirlerini “ vatan haini “ gibi söylemlerde bulunmaya başladılar. “ EVET “ diyecek olanlar “ HAYIR “ diyecek olanları; “ HAYIR “ diyecek olanlar “ EVET “ diyecek olanları vatan haini ilan etmeye başladılar. Karşıt görüşteki insanlara ağza alınmadık hareketler etmeye başladılar. Bu tartışma ve hakaretler de en çok sosyal medya üzerinden yapılmaktadır. Forumlarda, Facebook, Twitter gibi sosyal medya platformlarında bu tarz tartışmaların tadı şimdiden kaçtı. Bu tartışmalar yavaş yavaş topluma yansımaya başladı. Benzeri ağır tartışmalar toplum içerisinde de başladı.

Evet, oy kullanmak demokrasinin bize verdiği bir haksa ve herkes de bu demokratik hakkını kullanıyor ise hiç kimsenin başka birine bu tarz hakaretler etmeye hakkı yoktur. Herkes demokrasinin verdiği hakkını kullanacaktır. Bir insanı sırf karşıt görüşte diye “ vatan haini “ ilan etmek veya türlü türlü argo kelimeler kullanmak yanlıştır. Bu tarz söylemler toplumsal çatışmaya ve bu çatışma da bir süre sonra ayrışmaya yol açacaktır. Bu ayrışma toplumun en küçük kurumlarında bile baş göstermektedir. Arkadaşlar birbirine küsmekte, aynı mahallenin esnafları birbiri ile çatışmakta ve araları açılmaktadır. Bu ayrışma toplumsal birliği ve huzuru bozmaktadır. Bu yüzdendir ki tartışma yaparken edep, ahlak ilkelerini gözden geçirmeliyiz. Tartışma, fikir alışverişi, propaganda mutlaka yapılmalıdır, herkes kendi fikrini özgürce ifade etmelidir. Ancak bunu yaparken seviyeyi iyi ayarlamalıdır.

Bir sonraki yazımızda buluşmak dileğiyle.

Selam ve sevgi ile...

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Sezer Emlik yazdı, 42 misafir olmak üzere 44 kişi beğendi, 4 yorum yapıldı.
26 Kas 16 02:00

Sezer Emlik

Puan: 731

Türk Nedir Kimdir? Bilimsel ve Duygusal Yönü
e4b4897c64af0a65c4c80e0d971855791480100499

e4b4897c64af0a65c4c80e0d971855791480100499

“ Türk Kimdir? “ başlığı ile yeni bir yazı serisine başlamayı planladım. Bu konu başlığı ile başlayıp birbirini takip eden ve birbiriyle bağlantılı olan birçok sosyo-kültürel, tarihi ve siyasal konuyu bir yazı serisi şeklinde yayınlamayı düşünüyorum Umarım yararlı olacaktır. Sözü fazla uzatmadan konuya giriş yapalım…
Türk Milleti’nin tarihi neredeyse insanlık tarihi kadar eskidir. Türk Milleti tarih sahnesinde o kadar derin izler bırakmıştır ki kimileri “ Tarih, Türkler ile başlar. “ şeklinde söylemiştir. İşte bu durum Türklerin binlerce yıldır tarih sahnesinde oluşu birçok bilim insansının dikkatini çekmiş ve Türk kelimesinin kökenini araştırma girişimlerinde bulunmuşlardır. Türk kelimesinin kaynağını bulmak maksadıyla birçok farklı açıklamalar yapılmıştır. Kimi uzmanlara göre, Türk adını ilk defa M.Ö. 13-14 yüzyıllarda “ Tik, Türk veya Tikler “ şeklindedir. Kimilerine göre ise Türk ismi daha eskiye dayanmaktadır.
 Türk “ kelime manası olarak “ töreye bağlı insan “ anlamına gelmektedir. Buradaki töreden kasıt devlet hukukudur. Yani, Türk; “ devletine ve devlet hukukuna bağlı insan “ anlamına gelmektedir. Yaratılış sistemi bakımından inceleme yapan bilim insanları ise Türk kelimesinin “ Türemek, çoğalmak “ anlamına geldiğini iddia etmişlerdir.
Türk kelimesi; Çince’de “ Batıdan gelen “ anlamındaki “ T’kue, Tu-ku “ olarak ifade edilmiştir. Türklerle ilgili olan birçok kullanım ve isimlendirme ile ilgili bilgiler Çin kaynaklarında geçmektedir. Bu kullanım zaman içerisinde Çinlilerden, Hintlilere, Araplara ve Bizanslılara ve en nihayetinde Avrupalılara geçer. Öncede dediğimiz gibi Türklere ilişkin en eski bilgiler Çin kaynaklarına dayanmaktadır. Çinli tarihçiler M.Ö. 2000-1000 yılları arasında ilk kez Türk hükümdarlardan ve onlarla giriştikleri mücadelelerden bahsetmektedirler.
Hacettepe Üniversitesi öğretim üyesi Prof. Dr. Tufan GÜNDÜZ hoca ise Türk kelimesinin ilk kullanım şeklinin yazıtlarda iki şekilde geçtiğini söylemektedir. Hocamıza göre yazıtlarda ilk kullanılan şekli “ Türük “ olarak kullanılmıştır. Yine aynı yazıtlarda “ Türk “ şeklinde de kullanımlarının olduğunu dile getirmektedir hocamız. Dil yapımıza göre kolaylığı açısından “ Türk” olan şeklinin kullanımı yaygınlaşmıştır.

Türk adının tarih sahnesine çıkışı M.S. 6.yüzyılda kurulan Göktürk devleti ile olmuştur. Daha önce de dediğimiz gibi Orhun Kitabelerinde yer alan “ Türk “ adı daha çok “ Türük “ şeklinde gösterilmiştir. Siyasal olarak yani devlet bazında Türk kelimesini ilk kullanan, tarih sahnesine çıkaran Göktürk Devleti olmuştur. Türk adını resmileştiren diğer bir olay ise Çin İmparatoru M.S. 585 yılında, Göktürk Kağanı İşbara’ya gönderdiği mektupta “ Büyük Türk Kağanı “ şeklinde hitap etmiştir. Bu olay Türk adını siyasal manada resmileştiren ikinci bir olaydır.
Ünlü Alman Türkolog Albert Von Le Coq, Türk kelimesini açıklarken “ güç kuvvet “ kelimelerini kullanmıştır. Ona göre Türk “ güçlü, kuvvetli “ olandır. Bu kullanım uzun zaman Avrupa’da kullanılmış ve kabul görmüştür. Türk denildiği zaman bu anlamlar akla gelmiştir. İran eski kaynaklarında ise Türk kelimesi “ güzel insan “ anlamlarında kullanılmıştır.
9.yüzyılda Kaşgarlı Mahmut, “ Türk adının Türkler’e Tanrı tarafından verildiğini “ söylemiştir. Anlam olarak ise “ gençlik, kuvvet, kudret ve olgunluk “ gibi manaları taşıdığını ifade etmiştir. En çok kabul gören anlamı ise güç-kuvvet olmuştur. Bu kullanım birçok tarihçi tarafından kabul göre bir kullanımdır.
Değerli okurum tüm bu bilimsel araştırma ve bilgilendirmeden sonra Türk kelimesinin bir de duygusal yönünü düşünmek ister misiniz? Türk nedir sizce sayın okur? Ben bir Müslüman bir Türk evladı olarak hissettiklerimi söyleyeyim. Bence “ Türk “ Tufan Gündüz hocanın deyimiyle beklenilendir. Doğu Türkistan’da, Arakan’da, Bosna’da, Kafkasya’da, Balkanlar’da ve tüm Türkmenelin’de beklenilendir. Mazlumun gözyaşının aktığı, canının alındığı tüm topraklarda beklenilendir. Zalimin karşısında dimdik durması, mazluma koruyucu olması beklenilendir. Bosna’nın bir dağ köyünde yaşayan yaşlı bir teyzenin beklediğidir Türk ve oraya gelen Türk askerine “ geleceğinizi biliyordum “ cümlesinde samimiyettir, umuttur Türk. Bosna’nın Visoko şehrinde vefat etmeden önce vasiyetinde “ ben öldüğümde beni bir Türk defnetsin “ diyen yaşlı amcanın beklediği umuttur Türk. Dünyanın dört bir tarafında ezilenin, hakkı yenilenin, soykırım yapılanın beklediği umut elidir Türk. Türk beklenilendir sayın okur. Tarih bizi çağırıyor. Dünyadaki tüm mazlumları sancağı altına almak, onları korumak belki de Türk’ün kaderidir. Türk beklenilendir, mazlumun beklediği umuttur Türk.
Bir sonraki yazı dizimizde tekrar görüşmek dileğiyle sayın okur. Selametle… 

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
26 Kas 23:28

Evet çok doğru bir tespit Yusuf Bey. İşte günümüzde de biz Türk kavramının tezahürlerini göstermek zorundayız. Kafirle çatışmalı, mazluma el uzatmalıyız...

26 Kas 15:31

İsmet Özel bey diyor ya: ''kafirle çatışmayı göze alan müslümana Türk denir.'' ne doğru bir tespit.

Sezer Emlik yazdı, 38 misafir olmak üzere 39 kişi beğendi, 8 yorum yapıldı.
22 Kas 16 02:00

Sezer Emlik

Puan: 731

Türk Milliyetçiliği ve İslamiyet Üzerine Bir Araştırma
84e8c3ca14810b4bf8da37bbb9789c031479758928

84e8c3ca14810b4bf8da37bbb9789c031479758928

Günümüzde en çok tartışılan hatta eleştirilen bir konuya değinmek istiyorum bu yazımda. Milliyetçilik ve İslam. Evet, benim ve çevremdeki insanların en çok tartışma konusu yaptığı bir mesele olarak karşıma sürekli çıktığı için bu meseleyi ele almak istedim. Bu konuya açıklık getirmeden önce toplumdaki anlam kargaşasından bahsetmek istiyorum. Bu mesele üzerine tartışan insanlara her şeyden önce “ Milliyetçilik Nedir? “ sorusunu yöneltiyorum. Çünkü bu kavramı bilmeden tam manasını anlamadan eleştirmek doğru olmayacaktır. Bu kavram kimisine göre “ ırkçılık “ kimisine göre “ toplumu ayrıştıran bir kavram “ kimisine göre “ bir milletin kendi çıkarları için çalışması “ olarak karşımıza çıkar. Toplumda çıkıp bu soruyu yönelttiğimiz zaman binlerce farklı cevap alacağımızdan eminim. Çünkü toplumumuz dış mihraklar tarafından sürekli bir anlam kargaşasına maruz kalmaktadır. Herkesin aklında farklı fikirler mevcuttur. Sadece bu konuda değil diğer kavramlarda da anlam kargaşası mevcuttur. Bu sorunu çözmek için en başta yapılması gereken milliyetçilik kavramının açıklığı kavuşturulmasıdır. Bu kavram özellikle İslam’ın yasakladığı “ ırkçılık “ kavramı ile eş anlamlı tutulmaya çalışılıyor. Irkçılık kelime manası olarak “ Kendi ırkını öteki ırklardan üstün sayma ve siyasal tutumunu buna dayandırma eğilimidir. “ Yani ırkçılıkta bir ırkın diğer ırka karşı üstünlük duyguları beslemesidir. Bu üstünlük duygusu yaratılıştan gelen bir üstünlük olarak ele alınmaktadır. Milliyetçilik ise tek kelimeyle “ ulusculuk “ olarak karşımıza çıkar. Ulusculuk ise bir kişinin mensup olduğu ulusa, millete ait hissetmesi, o milletin mutluluğu için çalışması, kültürünü töresini yaşatması, ecdadına büyük bir minnettarlık beslemesi manasına gelmektedir. Milliyetçilik, psikolojik olarak “ mensubiyet duygusu “dur. Yani kendini bir millete ait hissetme, o milletin içinden geldiği, o millete ait olduğunu hissetme duygusudur milliyetçilik. Anlamları karıştırılan bu kelimeleri açıkladıktan sonra İslam’ın milliyetçiliğe olan bakış açısına bakmak konuyu aydınlatma açısından faydalı olacaktır. Bu konuda şöyle bir hadis rivayet edilmiştir: Vasile b. El-Eska’ anlatıyor: Hz. Peygamber (a.s.m)’e “Kişinin kavmini sevmesi asabiyet/ırkçılık sayılır mı?” diye sordum. “Hayır, asabiyet/ ırkçılık, kişinin kavminin yaptığı zulmüne yardımcı olmasıdır.” diye buyurdu. (bk. Ahmed b. Hanbel, 4/107; Mecmau’z-zevaid, 6/244). Bu açıdan bakıldığı zaman kendini bir kavme, millete ait hissetmek İslam’ın karşı çıktığı meselelerden değildir. Psikolojide sevmek “ yakınlık duymak “ olarak açıklanmaktadır. İnsanın soyuna, kültürüne, din, ahlak ve töresine, ecdadına yakınlık duyması onu sevmesi zorunlu bir durumdur. Bizim milliyetçilik anlayışımızı ele aldığımız zaman bu anlayış kendi milletinin geçmişine, kültürüne, geleneğine, örf ve adetlerine yakınlık duymak, sahip çıkmak ve onları her durum ve ortamda savunmak olarak değerlendirilebilir. Milliyet, bir duygu olarak bütün milletlerde mevcuttur. Bu duygunun doğal bir sonucu olarak insanlar milletini korumak, mutlu kılmak ve yüceltmek için gayret sarf ederler. İşte gerçek milliyetçilik budur. Milliyetçilik doğal, beşeri ve normal bir duygudur. Asıl normal olmayan duygu ise ait olduğu milleti sevmemek, onun kültürünü benimsememek; kendi kültürü yerine yabancı kültürleri benimsemek; ecdadına, tarihine düşman olmaktır. Bu sebepten ötürü Türk Milleti’nin milletini sevmesi onu yüceltmek için mücadele etmesi, kendi kültürünü benimseyip onu sevmesi, geliştirmek için çalışması zorunludur. Bu ait olma duygusunun doğal bir sonucudur. İnsanlar ait oldukları milletin kültürünü severek, yaşatarak ve milletinin mutluluğu için mücadele edere milletine hizmet ederler. Yukarıda dediğimiz gibi bu, ait olma duygusunun doğal bir sonucu olarak karşımıza çıkar. Milliyetçilik bu pencereden değerlendirildiği zaman İslam’a aykırı hiçbir durum ortada yoktur. İslam, yukarıda zikrettiğimiz hadiste belirtildiği üzere insanın milliyetini sevmesine, onun mutluluğu için çalışmasına herhangi bir yasak getirmemiştir. Ancak bu milliyetçilik anlayışı ne zaman ırksal olarak üstünlük noktasına gelirse işte o zaman İslam ile ters düşecektir. Bir ırkın diğer ırklardan üstün olduğunu iddia etmek, onun üstünlüğünü savunmak ve siyasal, kültürel ve toplumsal olarak bunu baskı yoluyla kabul ettirmek İslam’ın yasakladığı bir unsurdur. Ancak bizim milliyetçilik anlayışımızda böyle bir durum asla söz konusu bile olamaz. Bizim milliyetçilik anlayışımız ait olduğu milletin geçmişteki yaptıkları ile gurur duyma, onları anlatma, ecdadını sevmek, milletinin kültürünü, örf ve adetlerini sevmek, yaşatmak ve milletinin mutluluğu için çalışmaktır.

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
22 Kas 23:44

Asıl sorun Ulus Anlayışı değil, Ulus Anlayışının gerçek mahiyetini, amacını, gücünü tam olarak idrak edememiş, yorumlayamamış, farkına varamamış zihinlerdir. Suçu başkalarında aramamalıyız. Biraz da kendimize bakmalıyız sayın okur. Selametle...

22 Kas 23:42

Günümüze gelecek olursak, günümüzde bu anlayışın milletin değerleriyle ters düşen nesiller yetiştirmesini söylemişsiniz. Yüzyıllar boyunca böyle bir nesil yetişmemiş günümüzde yetişmiş ise bu Ulus Anlayışının suçu değildir.

Sezer Emlik yazdı, 5 misafir olmak üzere 8 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
16 Kas 16 14:00

Sezer Emlik

Puan: 731

Kime Göre Ortadoğu?
f34b4fabe39f065a6244f8d9d53ad2f71479291865

f34b4fabe39f065a6244f8d9d53ad2f71479291865

Günümüzde gündemi, tarihi, siyaseti ilgilendiren birçok konuda kullanılan bir tabir üzerinde duracağım bu yazımda. Evet, üzerinde duracağım tabi “ Orta Doğu “ tabiridir. Sakın ha yanlış anlaşılmasın Orta Doğu diye tabir edilen coğrafyada olan olaylardan bahsetmeyeceğim; bu tabirin nereden çıktığını kim tarafından kullanıldığını anlatacağım. Orta Doğu diye anılan coğrafya birçok tarihi olaya şahit olmuştur ve olmaya da devam etmektedir. Yazı bu topraklar üzerinde icat edildi, Fırat ve Dicle kıyılarında büyük medeniyetler kuruldu ve birçok imparatorluk kuruldu ve yıkıldı. Orta Doğu diye tabir edilen bölge hep kanlı çarpışmalara, hesaplaşmalara şahit oldu. Böyle birçok tarihi olaya şahitlik eden bu coğrafya yüzyıllar boyunca devletler için büyük önem arz etmiştir. Özellikle 19.yy sonlarına doğru emperyalist devletlerin iyice kök salması ile beraber bu coğrafyayı terminolojik olarak adlandırma ihtiyacı doğmuştur. Bu adlandırma işlemi ise yine batılı gözünü kan bürümüş emperyalist devletler tarafından yapılmıştır. “ Orta Doğu “ yani “ Middle East “ kelimesini ilk olarak ortaya atan kişi 1900lü yıllarda Amerikalı Amiral “ Alfred Thayer Mahen “ olmuştur. Mahen Orta Doğu’yu Doğu’da Hindistan, Güney’de Süveyş Kanalı ile sınırlandırmıştır. Daha önce de söylediğim gibi bu tabir bize ait olmamakla birlikte özellikle İngiliz Emperyalizmiyle direkt olarak ilgilidir. Bu tabirin özellikle 1.Dünya Savaşı sırasında kullanılmaya başlaması ve aynı zaman diliminde İngiltere’nin bu topraklara girmesi bence tesadüf olamaz. Orta Doğu tabiri Üstad Cemil Meriç tarafından şu sözlerle eleştirilmiştir: “Orta Doğu kaypak bir mefhumdur. Çünkü ne zaman doğduğu, niçin doğduğu hudutlarının ne olduğu konusunda rivayetlerin muhtelif olduğu bir kavramdır. “ Bu tabiri İngiliz ve Fransızlardan sonra en çok kullanan kabullenen ise ABD olmuştur. Bu tabir ABD resmi belgelerinde ilk defa 1957 Süveyş kanalı Krizi zamanında kullanılmıştır. Bakıldığı zaman bu tabir öyle bir hızla yayılmış ve kabul edilmiştir ki hayretler içerisinde kalırsınız. Benim penceremde baktığım zaman “ Orta Doğu “ tabiri emperyalizmin, sömürgeciliğin, kan ve gözyaşının perdelenmesi için kullanılan bir tabirdir. Ne zamanki emperyalistler bu coğrafyaya ayakbastı o günden beri bu topraklarda kan ve gözyaşı asla durmadı. Savaşlar, çatışmalar, ölümler git gide arttı. Emperyalizm, yayılmacılık bizim içimize öyle işlemiştir ki yanı başımızda olan bu coğrafya için “ Orta Doğu “ tabirini kullanmaktayız. Bu coğrafya kime göre “ orta “ kime göre “ doğu kime göre “ ortanın doğusu “… Bize yani Türkiye’ye göre Orta Doğu olmadığı kesin. Ben, yanı başımızdaki bu coğrafya için “ Orta Doğu “ tabirini kullanmayı tasvip etmiyorum. Çünkü bana göre bu tabir kan, gözyaşı, ölüm, zulüm ve sömürgeden başka hiçbir şeyi ifade etmemektedir. 

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Sezer Emlik yazdı, 14 misafir olmak üzere 16 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
14 Kas 16 22:00

Sezer Emlik

Puan: 731

Irkçılık ve Milliyetçilik Üzerine Bir Araştırma
adc5c0ef6bef310d95b402cf6ebcc06d1479144541

adc5c0ef6bef310d95b402cf6ebcc06d1479144541

Günümüzde birçok kötü niyetli kimse kavram kargaşası yaratarak insanların zihinlerini allak bullak etmeyi kendilerine meslek edinmiş durumdadırlar. Bu kötü niyetli kimseler, aslında birbirleriyle ilgisi bulunmayan fikirler ve düşünceler arasında yanlış bağlantılar kurarak yanlış ilişkilerin ve yanlış algıların doğmasına neden olmaktadırlar. Günümüzde ise bu yanlış idraklerden en çok konuşulanı ise “ ırkçılık “ ve “ milliyetçilik “ kavramlarıdır. Renk ırkçılığının ve kafatasçılığın yani üstün ırk anlayışının Türk Milliyetçiliği ile uzaktan yakından alakası yoktur. Neden mi? Bu akımlar Avrupa’daki sosyal olaylara biyologların bakış açısı ile bakmaktan kaynaklanmıştır. Kafatasçılık Darwin’in biyoloji bilimine getirdiği yeni kavramların sosyolojiye uygulanması sonucu ortaya çıkmış ve Fransa, İngiltere, Almanya gibi Avrupa ülkelerinde yayılma göstermiştir. Bu akımın yani “ ırkçılığın “ Türk milletine ve Türk Milliyetçili fikrine ne kadar yabancı olduğu ortadadır. Ülkemizdeki “ milliyetçi “ fikir adamlarına bakıldığında bu fikirleri savunan pek bulunmaz açıkçası. Avrupa’da ise bu fikirleri savunanlara: Fransa’da Arthur De Gobineau, İngiltere’de Sir Francis Galton, Almanya’da Otto Ammon’n örnek gösterilebilir. Bu fikir adamları insanları aşağı ve yukarı ırklar diye ikiye ayırırlar. Beyaz ırkın arı dalını üstün ırk kabul ederler. Hatta beyaz insanların bile kafataslarına göre sınıflandırmasını yapıp fizyolojik olarak üstünlükler ve eksiklikler izafe ederler. Siyah, sarı, kırmızı derili insanları sırf derilerinin renginden dolayı alçak görürler.

Görüldüğü gibi Avrupa ülkelerinde ortaya çıkan ve dünyaya yayılan ırkçılık fikrinin temeli bu şekildedir. Şimdi sizlere benim gözümdeki milliyetçilik tanımını yapacağım ve bu iki kavramın aslında birbirinden ne kadar uzak ve alakasız kavramlar olduğunu hep beraber göreceğiz… Bizim milliyetçilik anlayışımız asla kana, ırka, soya dayanmaz. Milliyetçilik bir milletin kendini ekonomik, kültürel, sosyal ve siyasal yönden güçlendirmesi, başka millet ve gruplara karşı kendisini savunma çabasıdır; Türk Milliyetçiliği ülkenin gelenek göreneklerine bağlı kalmayı, kültürel zenginliğini koruyup kollamayı, dilini, dinini ve kültürünü her daim ilerletmeyi amaç edinen bir fikirdir. Şimdi sizlere soruyorum bu iki fikir arasında uzaktan yakından alaka var mıdır? Türk milleti hiçbir zaman ırkçı olmamıştır, olmayacaktır da… Türk milleti hangi dinden ve ırktan olursa olsun mazlumun, ezilenin, hakkı elinden alınan milletlerin yanında olmuştur. Türk milleti için ve Türk milliyetçileri için ırkçı, kafatasçı demek onlara yapılmış büyük bir haksızlık olur.

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Sezer Emlik yazdı, 12 misafir olmak üzere 14 kişi beğendi, 4 yorum yapıldı.
11 Kas 16 02:00

Sezer Emlik

Puan: 731

Kürtçe Bir Dil(!) Midir?

Bu yazımızda ülkemizde her kesimden insanın kafasını meşgul eden bir soruyu ele alacağız. İşte her kesimden insanın kendisine tartışma konusu yaptığı o soru şu: “ Kürtçe bir dil midir? “ Bu yazımızda çeşitli kaynaklardan derleyip topladığımız yazımız ile bu soruyu ele alıp inceleceğiz. Bazı kesimden insanlara, yaptığımız araştırmalar, yazdığımız yazılar objektiflikten uzak gelebilir. Bu araştırmaların yanlı olduğunu iddia edeceklerdir. Ancak tarih hiçbir zaman yalan söylememiştir. Bu yazımızda tarihi delillerle bu konuyu ele alacağız. Buyurun başlayalım… Emperyalistlerin eline aldığı aydınlar, basın yayın organları ve sosyal medyanın dayatması ile Doğu ve Güneydoğu’da halkın konuştuğu dilin tarih boyunca hep “ Kürtçe “ olduğunu kabul ettirilmeye çalışılıyor. Niyetleri bir milleti bölmek parçalamak ve yutmak olan bu kötü niyetli insanlara bakılırsa bütün doğu 5000 yıldır “ kürdistandır “ ve orada hep “ Kürtler” yaşamıştır ve bunların öz dili “ Kürtçedir “. Ancak bu sözü edilen bölgelerin tarihlerini, buradaki istilaları, yıkılan-kurulan devletleri, gelişen kültürleri bilen insanlar bu iddialara ancak gülerler. Tarih ile uzaktan yakından ilgili olan kimseler bilirler ki, Malazgirt Zaferi’nden önce Anadolu’nun Doğu’sunda “ Hurriler, Hititler, Urartular, Persler, Medler, Makedonlar, Sakalar, Hazar Türkleri, Müslüman Araplar, Bizanslılar “ gibi birçok medeniyet uzun veya kısa süreli olarak hüküm sürmüşlerdir. Adı geçen medeniyetlere bakıldığı zaman bu medeniyetlerin hepsinin kendilerine has bir kültürleri ve dilleri vardı. Ve bu diller arasında “ kürtçe “ diye bir dilin olduğunu kimse iddia edemez. Bu medeniyetlerin Anadolu’da ve Anadolu’nun Doğu’sunda hüküm sürdüğü süreç içinde küçücük bir topluluğun bile “ kürtçe “ diye bir dil konuşulduğuna dair ne bir belge, ne bir mezar taşı, ne bir başka kayıt yoktur. Değerli oyucularım düşünün eğer emperyalistlerin dediği gibi bu bölgelerde 5000 yıldan beri yaşayan “ kürt “ diye bir ırk “ kürtçe “ diye bir dil olsaydı eğer onlardan günümüze ya bir mezar taşı, ya bir tablet, ya da herhangi bir tarihi iz olmaz mıydı? Zaten tarihi belgeleri detaylı incelerseniz “ Kürtçe “ kelimesi geçen tek belge, Yenisey’de bulunan “ Anıt-Mezar “ dır ve kitabesi Türkçe olup Göktürk alfabesi ile yazılmıştır. Bu kitabeden anlaşıldığına göre “ kürt “ diye adlandırılan bu boy, Turanî olup Türk soyundan gelmektedir. Herkes artık şunu rahatça söyleyebilir ki bugün Doğu ve Güneydoğu’da yaşayan halkımızın konuştuğu dil kesin olarak Türkçedir. Ancak çeşitli sebeplerden dolayı yol ve okul hizmetlerinin eksik kalması; coğrafi koşullardan dolayı kültür merkezleri ile irtibatlarının sağlanamaması gibi sebeplerden ötürü oradaki halk farklı ağızlarla konuşmaktadırlar. Yeri gelmişken belirtmeliyim ki yukarıda dediğimiz gibi bu yöredeki insanların hepsi farklı ağızlarla konuşmaktadırlar: farklı ağızları konuşan farklı gruplar birbirlerini anlamamaktadırlar. Mesela Doğu’nun bir yöresinde konuşulan “ gorani “ ağzı ile “ kurmanci “ ağzı birbirinden çok farklıdır. Bu iki farklı ağzı konuşan iki farklı kişi birbirini anlayamazlar. Bu farklı ağızlarda ortak olan tek şey “ yek, dü, se, çar… “ diye başlayıp devam eden “ Farsça Sayı Sistemi “dir. Milletimiz içi acı da olsa itiraf etmeliyiz ki, Doğu ve Güneydoğu’da kültür emperyalizmi, 1071’deki zaferimize rağmen devam ederek bu durumlara kadar gelmiştir. Bu bölgelerde yaşayan Türkmen, Oğuz boyları coğrafi koşullar, iklim şartları gibi sebeplerden dolayı kültür merkezlerimiz ile irtibat kuramamışlardır. Zaman içinde irtibat tamamen kopunca farklı kültürlerin etkisi altına girerek büyük bir kültür emperyalizmine maruz kalmışlardır. Ve uzun yıllar sonunda kendi öz kültürlerine, dillerine yabancılaşmışlardır. Bugün Doğu ve Güneydoğumuzda konuşulan ve adına “ kürtçe “ dene ağzın gramerine yapısına ve içinde bulundurduğu kelimelere baktığımız zaman “ Kürtçe bir dildir. “ dememiz imkânsız bir hale geliyor. Birçok kötü niyetli kimselerin kürtçe dediği dile bir bakıyorsunuz içinde bulundurduğu kelimeler Arapça, Farsça ve Türkçe kelimelerdir. Ve şunu da hayretle söylemeliyim ki o “ kürtçe “ dedikleri ağızda kullanılan kelimeler arasında bir Orta Asya Türk’ünün de kullandığı kelimeler mevcut. Bu bilgiler ışığında konuya baktığımız zaman “ kürtçe diye tabir edilen ağız kültür yozlaşması sonucu ortaya çıkmış, bozulmuş bir Türkçedir. Şimdi “ kürtçe “ diye tabir edilen ağzın, içeriğini açıklamaya devam edelim. Bugün birçok aşiretin, grubun konuştuğu ağız, Türkçenin yapısına uygundur; cümleler Farsça kelimelerle kurulsa bile cümle yapısı kelime dizilişi Türkçeyle aynıdır. Bir örnek verecek olursak: “ Zu vare – kalemiha hılda – hikatamın binvise “ ( Aşiret Ağzı ) “ Çabuk gel – kalemini al – hikâyemi yaz. “ ( Türkçe ) Bu iki cümlede alt alta gelen kemleler birbirlerinin karşılığıdır ve kelimeler Türkçenin cümle yapısına göre dizilmiştir. Artık kesin olarak anlaşılmıştır ki bugün “ kürtçe “ diye tabir edilen ağız, Fars emperyalizmine yenik düşerek dillerini, kültürlerini unutan Türkmen ve Oğuzların bir kısmının konuştuğu dildir. Günümüzde ise ülkemizde birlik ve dirliği bozmayı isteyen, Türk’ü bu güzel topraklardan söküp atmak isteyen, Türk’ü köle yapmak isteyen emperyalist devletler bu ağzı sanki farklı bir dilmiş gibi ve bu ağzı konuşan grubu sanki farklı bir ırkmış gibi göstererek bizi parçalayıp küçük lokmalar haline getirip yutmak istemektedirler. Yüzyıllardan beri devam eden Türk’ü köle etme mücadelesinin devam ettiğini görmekteyiz. Düşmanımız aynı lakin saldırı tipi ve saldırıda kullandığı teçhizat farklı. Emperyalistler; kılıçla, silahla, topla, tüfekle yapamadıklarını psikolojik savaşın tüm imkânlarını kullanarak tekrar denemektedirler. Biz vatanını milletini seven, bu ülkenin geleceği için çalışan vatandaşlar olarak bu psikolojik savaşın farkına varmalıyız ve buna göre hayatımızı yönlendirmeliyiz.

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Sezer Emlik yazdı, 9 misafir olmak üzere 12 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
4 Kas 16 22:00

Sezer Emlik

Puan: 731

Sömürge Eğitimi

Siyasi açıdan bakıldığı zaman iki tip eğitim sistemi vardır. Bunlardan ilki milletin gelenek göreneklerini, kültürünü, ortak tarihini, dilini ve dinini temel alan ve amacı o milleti hür, şerefli kılan “ milli eğitim “ ikincisi ise emperyalist ülkelerin kültürünü, dilini, gelenek ve göreneklerini temel alan ve emperyalistlerin emellerine göre planlamış, milleti esir eden “ sömürge eğitimidir.

“ Şimdi aklınızdan şu soru geçiyor “ Gerçekten bir sömürge eğitimi var mıdır? “ Üzülerek söylüyorum ki benim gözlemlerim ve araştırmalarım ülkemizin tam bir sömürge eğitiminin ortasında olduğunu gösteriyor. Bunun en bariz örneğini şimdi sizlerle paylaşıyorum: Milli Eğitim konusunda en yetkili bilim adamımız olan Prof. Dr. Oktay Sinanoğlu, 1945 yılında Amerika ile yapılan eğitim anlaşmasına göre, Türkiye’de Milli Eğitimi programlamak üzere kurulan 8 kişilik ortak eğitim kurulunun 4’ünün Türk, 4’ünün Amerikalı üyeden oluştuğunu ancak kurul başkanının daima Amerikalı olması ve 2 oy hakkına sahip olması nedeniyle, Milli Eğitimimizin 1945’ten bu yana Amerikalıların direktifleri ve kararlarına göre çalıştığını ifade etmiştir. Dehşet verici bir durum değil mi? Bir ülke düşünün ki Milli Eğitim dediği kurum Amerikalıların elinde olsun…

Ülkemizdeki eğitim kurumlarına baktığımız zaman sömürge eğitiminin egemen olduğunu anlamak çok da zor değildir bence. 1953’lü yıllardan sonra “ kolej “ adı altında birçok emperyalist devlet ülkemizde kendi dilinde eğitim veren okullar açmıştır. Bu okullar daha kaliteli eğitim verme vaatleri ile aldığı genç beyinlerimizi kendi dillerinde eğitim vererek kendi kültürlerini aşılamaktadırlar.

Bir milleti bir arada tutan en temel etmenlerden birisi dildir. Dildeki bozulmalar yabancı dillerin etkisi altına girme sonucunda kültürel olarak bozulmalara, yozlaşmalara ve birkaç nesil sonra kendi dilini ve kendini kültürünü bilmeyen nesillerin yetişmesine neden olmaktadır. Kolej adı altında yabancı devletlerin açtığı emperyalist okullar kendi dillerinde eğitim vererek kendi kültürlerini aşılamaktadırlar. Bu okullara giden nesiller belli bir zaman sonra kendi öz dilini bir köşeye bırakarak yabancı dillerin etkisine girmektedirler. Bu yozlaşmanın daha ileri noktasında ise o yabancı dillerin kültürlerini benimseyip kendi kültürlerini unutmaktadırlar.

Sömürge eğitiminin faaliyetleri bu kadarla da sınırlı değil. Başka ülkelerde okullar açarak kültür emperyalizmi yapan ülkeler eğitim kurumu açtıkları ülkelerdeki milli ve geleneksel eğitim kurumlarının gelişmelerini ve ıslahını önlemek gibi çalışmaları vardır. Bu yöntemle hem kendi bünyesinde eğitim verdiği genç beyinleri sömürmektedirler hem de milli ve geleneksel eğitim kurumlarındaki eğitim kalitesini düşürmektedirler. Sömürgeci eğitim modelini uygulayan emperyalistler, sömürülecek ülkenin insanını cahil bırakmak, geliştirmemek ve idareci sınıfların çocuklarını yozlaştırmak fikri üzerine oturmuştur. İngilizler ise sömürge çocuklarını, kendi eğitim modellerine göre yetiştirir, yerli çocuklarını İngiliz kültürüne adapte etmeyi, İngiliz dilini sevdirmeye ve Hıristiyanlaştırmaya önem verirler. Sömürülen ülkedeki din ve mezhep çatışmalarını mazeret göstererek din ve ahlak eğitimini en alt seviyeye indirerek dini ve ahlaki yönden de çöküntüyü amaç edinmişlerdir. İşte durum bundan ibaret değerli okuyucularım. Gerçekten de günümüzde milli bir eğitime en çok ihtiyaç duyduğumuz bu dönemde en azından sömürge eğitiminin ne olduğunu bilirsek, alacağımız tedbirleri daha iyi planlayabiliriz.

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Sezer Emlik yazdı, 15 misafir olmak üzere 18 kişi beğendi, 4 yorum yapıldı.
1 Kas 16 02:00

Sezer Emlik

Puan: 731

Enformatik Cehalet Nedir?

Enformatik cehalet kavramı hedef toplumun yalan, yanlış, zararlı ve gereksiz haberler, yorumlar ve bilgilerle istenilen yönde şartlandırılmasıdır. Bir ülke halkının herhangi bir kesimi veya tamamı hedef toplum olabilir. Bir ülkede yaşayan insanların bir kesiminin ya da tamamının istenilen yönde yönlendirilmesi kolay bir iş değildir. Ancak günümüzde gelişen ve hayatımızın her noktasına nüfuz eden teknoloji sayesinde bunu yapmak kolaylaştı. Sosyal medyayı elinde tutan insanlar bunu yapmakta fazla zorlanmamaktadırlar. Bakıldığı zaman ülkemizde Facebook, Twitter, YouTube gibi sosyal ağları 7’den 70’e herkes kullanmaktadır. Bu ağlar üzerinde ise yayılan herhangi bir yalan, yanlış ve gereksiz bilgi ve yorumlar toplumu bir yönde ve bir konu üzerinde yoğunlaştırmaktadır. Bu sosyal ağlar aracılığıyla ortaya atılan herhangi bir yanlış veya yalan bilgi yüzünden toplumdaki farklı fikri düşüncedeki insanlar birbirlerine düşman olabiliyorlar. Büyük medya şirketleri, sosyal ağlar üzerinden yapılan bir yayın bir haber sonrasında hedef kitlenin bir kesimi veya hepsi bu haber üzerinde yoğunlaşıyorlar ve tüm çabalarını o haber üzerinde harcıyorlar. Gücü elinde tutanlar maddi karşılığında imkânsız olan bir şeyi mümkün hale getirebilmektedirler. Bu gücü elinde tutanlara göre kişilerin birer bedeli vardır, bedeli ödendiği takdirde elde edilemeyecek kişi, kurum ve kuruluş yoktur. Elde edilmesi gerekenlerin en başında bu güçlerin politikalarını savunacak yazarlar ve medya kuruluşları gelmektedir. Gereken bedeli ödemekten çekinmeyen dış güçler bu sayede hedef ülkelerdeki insanları istedikleri gibi yönlendirmektedirler. Aslında hedef ülkenin kültür yapısına öf ve adetlerine taban tabana zıt olan herhangi bir görüş, uygulama bu medya kuruluşları ve yazarların süslü yazıları sayesinde güzel ve olağan bir şeymiş gibi gösterilmektedir. Bu maksatla hedef ülkelerde festivaller düzenlenmekte, televizyonlarda yarışma programları yayınlanmakta, medya yoluyla itiraflar yayınlanmakta, dış güçlerin ajanları, misyonerleri ve bunların güdümündeki medya kuruluşları aracılığıyla insanları yalan, yanlış ve gereksiz bilgi, program ve haberlerle oyalayıp insanların gerçekleri görmesi engellenmekte veya dış güçlerin istedikleri şekilde inandırılması için gereken zemin hazırlanmaktadır. Emperyalist güçler, enformatik cehalet sistemini uyguladıkları hedef ülkeler yalan, yanlış ve gereksiz haberler, programlar ve yorumlarla oyalanmaktadır bu sırada ise bu güçler hedef ülkelerdeki amaçlarını rahat bir şekilde insanların dikkatini çekmeden yürütme imkanı bulmaktadırlar.

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
03 Ara 22:40

İlginiz için teşekkür ederim. Günümüzde dile getirilmesi gereken bir konuya değindim. Umarım yeterli bilgilendirmeyi yapabilmişimdir.

03 Ara 21:29

Misafir

Teşekkürler Sezer Emlik çok önemli bir yazı olmuş eline emeğine yüreğine sağlık kardeşim

Sezer Emlik yazdı, 8 misafir olmak üzere 13 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
30 Eki 16 22:00

Sezer Emlik

Puan: 731

2. Abdülhamit ve Hamidiye Alayları 

Hamidiye Alayları 2.Abdülhamit tarafından Doğu Anadolu ile Filistin bölgelerinde sosyal, siyasal hayatı düzenlemek için kurulmuştur. Abdülhamit Han, Avrupalı Devletlerin istedikleri reformların Osmanlı içinde bölünme ve huzursuzluğa sebep olacağını iyi biliyordu. Bu sebepten ötürüdür ki bütün gücünü Doğu Anadolu’yu kurtarmaya elde tutmaya, orada bir Ermeni devletinin kurulmasını engellemeyi, Rum ve İngiliz sömürgeciliğini azaltmayı planlamıştır. Bunun için birçok politika takip edilmiştir. Bunların içinde benim için en çok dikkat çekeni “ Resmi kuvvet ve otoritenin yetersiz kaldığı yerlerde, yerel kuvvet ve otoritelerden faydalanmak. “ Yani Doğu Anadolu Bölgesindeki aşiretlerden yerel askeri birlikler oluşturmaktır. Abdülhamit’in amacı hem Doğu’da Ermenilerin saldırıları karşısında resmi kuvvetlerin kaldığı yerlerde aşiretlerden faydalanmaktır hem de sosyal düzeni bozan bu aşiretlerin devlete bağlılığını arttırarak oradaki sosyal düzeni sağlamaktır. Ve en önemlisi ise yabancı devletlerin aşiretler üzerinden yapacağı propagandaların önüne geçmektir. Hamidiye alaylarının kurulması ile Ruslar ve Ermeniler karşısında güçlü bir siper oluşturulmuştur. Ayrıca emperyalist devletlerin kışkırtmalarına kapılan Kürtler bu sayede devlet otoritesi altına alınmıştır. Böylece fevri hareket ederek Doğu’da sosyal ve siyasal hayatı bozan Kürt aşiretleri kontrol altına alınmış ve küstürülen aşiretler ile devletin arasındaki soğukluklar giderilmiştir. Böylece orada hem bir yerel askeri birlik kurulmuş hem de oradaki yaşayan halkın devlete olan bağlılığı arttırılmıştır. Hamidiye Alaylarının kurulması ile şunlar amaçlanmıştır: Rus saldırısına karşı hazır yerel süvari birlikler bulundurma; dış tahriklere kapılarak isyana kalkışacak grupları yola getirme, aşiretleri iskân ettirme, aşiret kavgalarına son vermek gibi birçok amaçları vardır. Hamidiye Alaylarına alınan kişilerin hepsi Doğu ve Güneydoğu’daki aşiretlerin mensuplarından oluşuyordu. Bu aşiretlerden hiç askere gitmemiş olan kişiler alınıyor ve askeri eğitim için İstanbul’a gönderiliyordu. Eğitimlerinin sonunda ise aşiretlerini olduğu bölgede görev yapmaya başlıyorlardı. Bu alaylardaki en düşük rütbeli askerden en yüksek rütbeli askere kadar hepsi aşiretlerin mensuplarından oluşuyordu. Bu askeri birliklerin aşiret mensuplarından oluşması, aşiretlerin devlete olan güven ve bağlılığını arttırıyordu. Böylece Doğu ve Güneydoğuda olası bir emperyalist devletlerinin oyunlarının önüne geçilmiş oluyordu. Ayrıca oluşturulan birlikler sayesinde Ermeni isyanlarına ve olası bir Rus saldırısına karşı hâlihazırda düzenli bir yerel birlik oluyordu. Hamidiye Alayları Sultan Abdülhamit’in siyasi ve askeri dehasının ürünlerinden sadece bir tanesidir.

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.