Türkiye Aktivitesi
1649 ziyaret
1 online
Talha Erhan Özcan
Bilgi, güçtür. Zoru hemen başarırız, imkansız biraz zaman alır.

Türkiye Puanı

201 puan Mavi Kalem

Derecesi

65 [Toplam 1639 kişi]

Türkiye
Tümü(7)
Pinledikleri(0)
Talha Erhan Özcan yazdı, 568 kez açıldı, 2 misafir olmak üzere 6 kişi beğendi, 1 yorum yapıldı.
1 Mar 16 17:00
Li̇nci̇ Bırak Sen Eleşti̇renlere Kulak Ver Yahu

Gündemde olan şu boykot ve linç/eleştiri olayı hakkında bir kaç şey diyeceğim.

Bir hareketin bir eylemin bir yazının bir amacı vardır. Kafanı bile kaşıdığında bazen bir düşündüğün içindir, bazen sadece kafan kaşınmıştır. Amaç önemli. Kafanı kaşımanı eleştirir veya değerlendirirken hangi amaçla ne zaman kaşıdığınla birleşik bütünleşik içiçe düşünmem lazım.

Bir yazıyı da hele bu yazı bir bildiriyse amacından bağımsız, yayınlanma zamanından bağımsız değerlendirmek, yazıyı daha en başından anlamamaktır. Herhangi bir yazıyı cümle cümle ele alırsak emin olun o her yazıda işimize yarayan, hoşumuza giden “bak böyle böyle diyor ama burada da şöyle demiş”lik yer buluruz. Bu bildiri meselesinde de öyle, ki eleştirilen kişilerden biri yazıyı aslında imzalamayacaktım da vs vs 3 yıl sonra bazı bahaneler üretiyor. Bahane diyorum evet, çünkü bahane. Ne anlamalıyım? 3 yıl 3. O halde Cumhurbaşkanı da 3 yıl önce bir ülkeyle attığı imza için desin bu şekilde. “Yau imza attık ama bir sor niye? Ben senin danışmana mail de atmıştım Obamacım ama iletmemiş sana sanırım”. Obamada "aa Erdoğancım hiç önemli değil, imzan yokmuş gibi sayacağız tmm cnm" der. Mi? Adama sorarlar 3 yıldır neredeydin diye.

Ben bile burada yüzlerce küfür yedim. Bile diyorum çünkü bana küfür eden bir yazara bir siyasetçiye emin olun çok daha fazla küfür eder. Ben bunların tamamına küfürsüz karşılık verdim. Hatta menşını sona alarak yapıyorum ki herkes ne olduklarını görsün. Ancak yine her küfürsüz cümle yine küfür hakaret. Beni söyleyecek cümlesi ve edecek küfrü kalmayınca engelliyor ve haksızlığını taçlandırıyor bunlar. Küfür etmeden taymlaynda eleştirenleri, dmden eleştirenleri ise hep dikkate aldım, haklı olduğumu düşünüyorsam da cevap verdim. Sen bir fikir insanıysan, bir görüşün ve duruşun varsa ve haklıysan bunu savunursun. Sosyal medya burası dostum ne bekliyorsun seni eleştirirken eski türkçe, osmanlıca kelimelerle nezaket içinde mi olacak? Bir sürü yumurtayla dolu bir yer burası bir konferans salonu değil herkesin ortasında el kaldırıp eleştirsin seni güzelce. Dünyada da böyle değil. Bunu beklemek hakkın ama bu böyle değil ve emin olmayacak. Ama sen gidip yumurtaların ettiği küfürlere takılıp sığınıyorsun ve olmayacak duaya amin diyorsun, adıyla sanıyla eleştirenlerin eleştirilerini ve söylemlerini dikkate almamayı seçiyorsun. Seni savunanlarda öyle. Garip. Hatta vefa diyerek eleştirmeyen, eleştiremeyiz diyen dahi var. Kepsleri dolaşıyor. Yahu fikren tartışmak istişare etmek de mi yasak kendi aralarında? Bu dokunulmazlık da nereden çıktı şimdi yine? Hep başkalarına kızıyoruz birilerini dokunulmaz ilan ettikleri için, ama biz de yapmış mıyız içten içe acaba? Bu ülkede Milletvekili dokunulmazlığından önce bu dokunulmazlıkları kaldırmalıyız galiba.

Bir de Tvye çıkartmamışlar, kitap almayacakmış boykot varmış. Varsın olsun yahu, bir de bu olsun. Sen de olmasın diye eleştir ama bir de bu olagörsün. Haklı olan kitabını yazsın, köşesini yazsın savunsun, alan dinleyen elbet olacak, hatta eleştiren küfür edenleri dahi haklıysa "aa böyleymiş yahu" dedirtecek belki. Belki bir şeyler güzele doğru değişir bu tip hareketlerden sonra. Belki de değişmez daha kötü olur diyor gibisin ama değişmeden bilemezsin. Kötü olursa bu kötü oldu iyisini yapalım diyen çıkar. Çıkartsalarmış Tvye, ben bunu anlamıyorum. Tvye çıkmama veya çıkartmama kararını kim aldı? Niye aldı? Bu kişi veya kişiler haklılarsa niye çıkarmama kararı alındı? TRT dizilerinde dahi kimlerin oynadığı ortada, Tvye farklı bir fikir çıksa ne olur. Bunu eleştirenler, linç etmeye çalışanlar değil, Tv sahibi düşünsün. “ben niye çıkarmadım acaba bak trt dizilerinde bile kimler oynuyor, farklı fikir çıksın fikirler tartışılıp paylaşılsın ne olur yani” diye, bunda benim eleştirimin kendimce boykotumun suçu yok. Birileri birilerini bir yerlere çıkarmayacak diye ben eleştirmeyecek miyim yüklenemeyecek miyim? Ben İBByi burada sürekli eleştiriyorum sağlık bakanlığına açılan davada blog yazım kullanıldı, sağlık bakanlığı kötü gözükür diye ben merak ettiğim kötü gördüğüm şeyi yazmayacak mıyım? Bence Tvye çıksın, çıksın da ben de canlı yayında fln sorayım cevap versin bakayım sorularıma, ben bunu isterim. Banane birileri Tvye çıkmasına izin vermediyse. Daha sadece 2 günlük eleştiri yığını mı Tvye çıkartmadı bahsettikleri gibi? Hiç sanmıyorum. Bunu kim yaptıysa söyle ona ben de kızayım. Haksızlık varsa sebep neyse öğrenelim biz de kızalım.

Ayrıca yıllardır bu gençlere hep sosyal medyada kalıyor kızdıkları zaman diyorlardı, diyorduk, canları bu kez eyleme geçmek istemiş, geçiversinler. Bundan korkmuyoruz herhalde değil mi? Bir şeyleri konuşmaktan tartışmaktan gençlerin hevesli, ateşli, küfürlü sorularından bazen, korkmuyor olmamız lazım. Hele de haklıysak mesela. Çıkar konuşur, yazar derdimizi anlatır ve haklılığımızı ortaya koyarız çünkü. Güçlü köşelerimiz dergilerimiz var öyle değil mi? Reklamında iyisi kötüsü olmadı, bazılarımızın haberi bile yokken alıp kitabı, metni, yazıları, köşeleri okudu bu olay sayesinde. Reklam yaptılar demiyorum ama reklam gibi oldu bak, okudu insanlar merak edip olup biteni. Bir fikir bir bilinç oluştu. Ne güzel. Ama yinede "linç kısmını almayalım da eleştiri kısmını alalım, bu eleştirileri üzerinden haklı cevaplarımızı verelim bu gençleri kale alıp" diyen yok aralarında. Ben göremedim, hepsi bir linç tutturmuş gidiyor. Sanki her gün olan bir şey değil ilk defa linç oluyor sosyal medya üzerinden. Yalan dolan yuvası sosyal medya, sen gerçek eleştirileri al bir cevap ver aslında şöyle diye. Sen derken bir şahsı demiyorum bu durumda olanları herkesi.

Elbette küfür tarafına, çirkin kepsler tarafına karşıyız, buna karşı olan çoğunluk çok daha fazla bundan da eminim. İnsanların belediyeler ve konferanslar konusunu sormasına da kızılıyor. Sorsun. Belediye veya kişiler adaletli ve doğru yönetmişse süreci, konferans, oturum vb düzenlenirken yapılan harcamaları şeffaf bir şekilde açıklamasını yapar bundan da sıkıntı yok, hesap verilebilir olmak en güzel yönetim şekli. Küfre karşı olduğum gibi şuna da karşıyım; herkesi hepsini bir kefeye koyup bunlar böyle böyle götürüyorlar malı örgüt gibiler her konferans her bilmem ne bunlardan vs vb karalamalar saçma ve ağır. Varsa kanıtın varsa ispatın varsa argümanın onunla konuşursun bu konu para yeme konusu, ağır bir konu. Buna delil şart öyle konferans posteri göstermekle olmaz.

Gittikçe uzuyor ve başka konuya geçiyor gibi olmaya başladık. Geçmeyelim.

Başlıkta dediğim gibi, linci bırak sen, eleştirilere cevap ver veya verme. Daha 2 günlük bir oluşum senin tvye çıkmana, diğerinin yazı yazmasına, berikinin kitap satmasına engel olamaz, sen de iyi biliyorsun bunu. Başka bir şeydir engel olan ve derdini onunla hallet bana benmişim gibi suç atma. Bir yandan da düşün bunca insan bir şey diyor, aralarında küfür eden de var ama bir şeyi eleştiriyor bu engizisyon papazları(!) de cevap ver veya verme ama kendini lincin arkasına da gizleme, başkalarının da seni lincin arkasına gizlemesine izin verme.

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
01 Mar 17:24

Misafir

Eleştiri başkadır, fikirlerinden dolayı insanları linç etmek başkadır. Hakaret ve linç legalleştirilsin yani. Yani insanlar linci görmezden gelsin. Ama eleştirilere cevap versin. Vermiyorsa yine görmezden gelsin. Bu gençlerin ayrıcalıklı kılan ne?

Talha Erhan Özcan yazdı, 731 kez açıldı, 2 misafir olmak üzere 10 kişi beğendi, 3 yorum yapıldı.
24 Haz 15 10:00
Gazeteci̇li̇k

Gazetecilik, yazılı, görsel veya sesli materyalleri kullanarak kamuoyunun ilgilendiği konularda gerçeklere dayalı haber yapmaktır. Halkı bilgilendirme amacı güder ve eğer ortaya çıkmaz ise gizli kalması ihtimal gerçekleri gün yüzüne çıkartır.

Gazeteci ise haber ve bilgi kaynağına çabuk ulaşmak ve bu kaynaklardan edindiği bilgi ve haberleri okurlara sunma işini üstlenmiştir. Gazetecinin bu görevini yapabilmesi için habere, olaya, olguya, belgeye ve bilgiye dayalı yazılar yazması gerekir. Bunun için de gazetecinin güvenilir kişi olması zorunludur.

Gerektiğinde hükümetlere ve güç odaklarına karşı savaşmayı göze alan insan, gazetecidir. Ancak bu savaş yalanlar üzerine kurulu değil, araştırılmış gerçekler üzerine kurulu olmalıdır. Gazetecilik mesleği ve gazetecilik sektörü (gazete, radyo, televizyon, internet gibi kitlesel yayın organları) demokratik toplumlarda anayasanın öngördüğü üç devlet gücü yanında (yasayıcı-meclis, yürütücü-hükümet, yargılayıcı-mahkemeler) dördüncü “denetleyici” devlet gücü olarak anılır. Denetleyicilik görevi de hiç bir zaman dürüstlüğü, tarafsızlığı ve kişilik haklarına saygıyı hiçe sayarak gerçekleştirilemez.

Başlıca karakter özellikleri; doğruculuk, doğrusözlülük, kesinlik, hata yapmamaya özen göstermek, objektif olmak, tarafsız olmak, adil olmak, sosyal sorumluluk bilincidir.

Türkiye’de, ülkemde, üzücü fakat bu şartları sağlayan gerçekler gazeteciler gerçekten çok az. Çok fazla satılan, izlenen, okunan, dinlenilen mecralarda gazeteciliğin gerçek sıfatından uzaklaşmış insanları görmek şaşırtıcı değil açıkçası. Çünkü insan sayısı, çıkarlar ve menfaatler daha fazla haliyle.

Halkı geçiyorum, en azından görevinden dolayı araştırması, bilmesi, okuması gerekenler dahi bunu yapmıyor ve dolayısı ile bu bilgisizlik, fikir kirliliğini doğuruyor. Halkta bu fikir kirliliğini medya araçlarından takip ettikçe zaten bulanık ve karışık olan zihin ve bilgiler tamamen kararıyor.

Bunu düzeltecek olan ve bu ülkenin önemli görevlerinden birini icra eden gazeteciler ise günümüzün en büyük sosyal amaçlarından biri haline gelen popülerlik uğruna (menfaat tarafına girmeyeceğim çok fazla bu yazıda) gerçek gazetecilikten uzaklaşıyor ve halkın zihnini berraklaştırmak yerine bulandırıyor. Bulandırırken de hem tarafsızlık ilkesini çiğniyor, taraf olduğu zümrenin çıkarları veya kendi çıkarları için gazeteciliği ayaklar altına alıyor, hem de araştırma ve doğruculuk ilkelerinden gittikçe uzaklaşıyor.

Popülerlik… Bir hastalık. İnsanları kendi fıtratından ve karakterinden uzaklaştıran, anlamsızlığa ve sıradanlığa sürükleyen bir hastalık. İnsanın anlam dünyası ve sezgilerini sömüren, kemiren ve sadece insanı değil haşır neşir olduğu her şeyi kirleten bir hastalık. Amacı yaratıcılıktan, dürüstlükten, anlamlılıktan, özgün olmaktan insanı soyutlamak.

Üstünkörü bir medya, düzeysiz haberler, saçma sapan manşetler… Hepsi birer virüs, atom bombası.

Ülkemizde bu gazeteci popülerliği, ya fikrinden ve görüşünden 360 derece dönüş yaparak, ya da başarılı olana, vatan ve millet sevgisi ile ait olduğu arasından geldiği için halk için gece gündüz demeden çalışana popülerlik uğruna gerçekleri yansıtmayan haberler ile saldırarak oluyor. Bu saldırma, yukarıda saydığım gazetecilik ilkelerinden bir tanesini dahi barındırmayan haber içerikleri ve manşetleri ile oluyor. Başarılı olan ve başarısı ile gündeme gelen insanlara saldırarak veya başarısız ve halkı hiçe sayarak kendi menfaati için çalışanları göklere çıkartarak popüler olmak… Zaten araştırmayan, bilgisiz, eksik bir fanatik topluluk peşinden geliyor ve kendini popülerlik hastalığının o zehirli sularında buluyor gazeteci. Çok okunma, çok takip edilme, haberin her yerde yayınlanması gerçek dışı dahi olsa… O gazla da artık yazmayacağı, yazamayacağı gerçek dışı, yanıltıcı haber, yapmayacağı iş kalmıyor.

Yazının özü olacak hem de yeterli fikri şu söz sağlayacaktır.

“Büyük ve yüksek şeyleri görebilmemiz için, onlara göre bir ruhumuz olması gerekir; yoksa kendi çamurumuzu görürüz onlarda.”

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
24 Haz 18:05

Kalemine sağlık ağabey..

24 Haz 11:03

Değerlendirelim Talha Bey. Biz düzeltiriz şimdilik.

Talha Erhan Özcan yazdı, 500 kez açıldı, 1 misafir olmak üzere 7 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
4 May 15 16:00
15-20 Seneye Kadar

15-20 seneye kadar dünya, bireylerin gücü ve gücün dağılımı 1700lü yıllardan beri batıda olmasına rağmen, tam tersine doğuya kayarak yepyeni bir çağın başlangıcı olmaya başlıyor.

Bu 15-20 senelik süreci etkileyen faktörler arasında yer alan ülkelerin nüfus yapıları, hızlı yaşlanan nüfusa sahip olmaları gibi demografik faktörler ve bunların yanı sıra büyüyen kaynak ihtiyaçları, özellikle su, kıtlığa giden yolda dünya üzerinde büyük dönüşümlere sebep olacak gibi.

Bireylerin gücü açısından bakarsak dünya çapında orta sınıf olarak nitelendirebileceğimiz kesim büyüyen bir popülasyona sahip. Bu güç ülkelerin iç dinamiklerini etkileyecek ve belkide ilerleyen süreçte ilk defa zenginlerin yönettiği bir topluluk olmaktan çıkacak ülkeler ve orta sınıf olarak tabir ettiğimiz insanlar ağırlıklarını koymaya başlayacaklar. Katledilmezlerse.

İletişim teknolojilerinin bu hızlı ve yayılımcı büyümesinin negatif yönlerinden biri ise küçük grupların, kötü niyetli olanlar, bölücü ve kaos amaçlı teknolojiye ve bilgiye daha kolay ulaşacak olması, biyolojik terör amaçlı kullanabilecekleri silahları daha rahat ele geçirebilecek olmaları ve hatta geniş çaplı katliamların yaşanacağı bir dönem olması.

Öte yandan, bu 15-20 senelik süre zarfında en önemli ülkelerden birisi Çin. Amerika’ya karşı yükselen ve belkide bahsettiğimiz zaman zarfı içerisinde Amerika’dan daha büyük bir eknomiye sahip olarak, askeri ve teknolojik yatırımlarını dünya çapında en çok yapabilen ülke olacaktır. Bu yükselişte batının düşüşü, düşüş derken bir anda dibe vuruş değil yavaşça alçalışdan bahsediyorum, önemli bir pay oynayacaktır muhakkak, ki ülkemizin de doğunun yükselişinde büyük pay oynacağı kesin. Başarısız olacak ülkeler ise muhtemelen Somali, Burundi, Ruanda, Yemen, Uganda, Afganistan, Kongo, Nijerya ve Pakistan olacaktır.

Tabii ülkemizin şöyle bir sıkıntısı var, sahip olduğumuz nüfus ve kaynak ve benzeri güçleri verimli ve akıcı bir ağ ile yönetemiyoruz. Bunların yanı sıra, farklılıkların yönetimini başaramıyor ve karma bir toplum olarak birleşmek yerine ayrışıyoruz.

Dünya üzerinde yaşanacak bu hızlı büyümeler ve değişimler mutlaka kaynak kullanımını arttıracaktır. Su ve enerji ihtiyacının 15-20 sene içerisinde neredeyse %35-40 seviyelerinde artması bekleniyor. Kıt kaynakların daha kıtlaşıyor olması, israf ve alternatif enerjilerin yeterli şekilde artmaması sonun başlangıcı olabilir. Bu yüzden nükleer evet.

Önlemler alınmaz ise Çin ve Hindistan gibi nüfus yoğunluğu fazla olan ülkelerin diğer ülkelere karşı su ve yiyecek için yapabileceklerini bir düşünün… Amerika ileriye dönük adımlarını atıyor aslında, şimdiyi değil, geleceğini planlıyor Asya’ya yaklaşarak.

Bunları bir kenara bırakırsak, işin teknoloji tarafında 4 ayak var. Bilgi teknolojileri bunlardan ilki. Artık bilgi depolama gibi hizmetler “cloud” sistemi ile tamamen ücretsiz hale geliyor ve elbette "big data". Atlıyor ülkemiz bunu ama çok çok önemli

2. imalat ve otomasyon teknolojileri. En önemlilerinden birinin örneğini yine önceki yazılarımdan birinde anlatmıştım. 3 boyutlu baskı, yazıcı, kalem vb.. Gelişmiş ülkelerde bu üretim verimliliğini arttıracak ve dışa bağımlılığı azaltacak bir durum.

3. kritik alt yapıların güvenliği. Çünkü çok büyük tehlike altındalar. Özellikle siber saldırılar bunların başlıcaları olacaktır.

4. sağlık teknolojileri. Nüfusun artması bir süre sonra yetersiz doktor, yetersiz hastane ve yetersiz ilaç olmasına sebep olacaktır. Bunun yanı sıra artan dünya nüfusu ve kalabalık, fiziksel olduğu kadar mental sıkıntıları da beraberinde getirecektir. Bu nedenle sağlık alanında inanılmaz teknolojiler ortaya çıkacaktır, çıkıyor.

Ülke olarak öncelikle kaynak yönetimimizi ve üretimimizi teknoloji ile destekleyerek verimli hale getirmeli, alternatif enerji kaynakları oluşturarak bunlara yoğunlaşmalıyız. Suyun kontrolü bu kadar önem arz ederken, tek bir damlayı bile boşa akıtmayan bir ülke olmalıyız, ki güç bizde olsun. Tekonolojiyi ve farklılıkların yönetimi ilkesini benimsemeli ve doğru işlemeliyiz.

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Talha Erhan Özcan yazdı, 623 kez açıldı, 3 misafir olmak üzere 8 kişi beğendi, 3 yorum yapıldı.
18 Mar 15 03:00
Yeni̇leşi̇m

Yenileşim (inovasyon) teknolojik gelişmelerin bu kadar hızlı bir şekilde arttığı, ülkeler arası yarışa dönüşerek ülke itibarlarını belirlediği bu dönemde, ulusal ekonomik performansı arttırmanın merkez şartıdır.

New York Üniversitesi ekonomi profesörü ve Amerikanın önde gelen ekonomistlerinden Paul M. Romer yeni “Büyüme Teorisi”nde (buna değineceğiz) yenileşmeye yapılan yatırımın ekonomik büyümeyi sağlayan can alıcı içsel (endojen) bir faktör olduğunu belirtmiştir. Yenilik yapma, yenileşme yeteniğine sahip milletler, dengeli ve sağlam bir şekilde ihtiyaç duyulan girişimciliği ortaya çıkararak erken evrede risk sermayesini cezbeder ve ekonomik gelişimi güçlendiren çeşitlendirilmiş bir ekosistem sağlayabilirler.

İç kaynaklı bu büyüme teorisi, ekonomik büyümenin tamamen içsel kaynakların sonucu olduğu ve dış güçlerle olmayacağını göstermektedir. İç kaynaklı büyüme teorisi insan kaynağına, yenileşmeye ve bilgiye yatırım yapmayı gerektirir ve bunlar en önemli kaynaklardır. Teori aynı zamanda ekonomik gelişmeyi sağlayacak olan bilgi tabanlı ekonominin olumlu dışsallıklar ve yayılma etkisine de odaklanmaktadır. Ayrıca iç kaynaklı büyüme teorisi uzun dönemde ekonominin büyüme oranına etki edecek politik aksiyonları da kapsamaktadır. Örneğin, Ar-Ge devlet katkıları, eğitim sisteminde yer alacak değişiklikler gibi.

Burada ülkelerden örnekler vereceğim;

-Yenileşmenin örneklerinden biri Singapurdur. İnsana yatırım yapmıştır. 1960’larda 2.300 dolar olan gayri safi yurtiçi hasılası Jamaikaya eşittir. Singapur finansal servisler ve araştırma geliştirme merkezi olmaya odaklanmışken, Jamaica turizme odaklanmıştır. Tam 50 yıl sonra Singapurun gayri safi yurtiçi hasılası 43.100 dolar, Jamaicanın ise 5.000 doların biraz üzerine çıkabilmiştir.

Arada görülen büyük fark insan sermayesine yapılan yatırımdır ve ne denli büyük bir atılım sağlanabileceğini göstermiştir. Singapur eğitim sistemi liyakate dayalı bir temel oluşturup, genç öğrencilerden geleceğin liderleri ortaya çıkarmışlardır.

1960’larda Singapur işçi sınıfını hedef alan tekstil alanında yoğunlaşmış yabancı sermayeyi çekebilirken, 1970lerin başında kendi iş gücünün eğitimini daha iyi vermeye başladıktan sonra, daha yüksek değerli olan elektronik ve petrokimya alanında yabancı sermayeyi çekmeye başlamıştır. Günümüzde ise Singapur, biomedikal bilimin de dahil olduğu, tüm bilgi tabanlı endüstrinin neredeyse lideri konumunda. 2011 yılında ”Dünya Ekonomik Forumu”nun “Global Rekabet Gücü Raporu”nda Singapur, matematik ve bilim eğitimi alanında 1. olarak yer almıştır.

-Bir diğer yandan Kanada araştırma-geliştirmeye önem vererek yenileşmeyi sağlamıştır. Çünkü yenileşmenin girişimciliği sağlayan en önemli ve uzun süren süreci araştırma-geliştirmedir. En büyük riskleri kapsayan alan da, yatırımınızı çöpe atmanızı sağlayabilecek kadar, budur diyebiliriz. Yapılan araştırmalarda, kazandıran bir ödül sistemi ve düzenleyici mevzuata sahip yapıların direkt olarak araştırma-geliştirme aktivitelerine olumlu tesir ettiğini görebiliriz.

Burada en önemli düzenleyici mevzuat olarak karşımıza vergi sistemi çıkmaktadır. Araştırma-geliştirme sistemlerinin doğasında olan riskleri efektik bir şekilde düşüren yollardan biri vergi destekleridir.

-2011 yılında Fransa, OECD ülkeleri arasında Ar-Ge için en cömert vergi teşviğine sahip ülkedir. Devlet vergi desteklerinin kapsamını sürekli olarak genişletmektedir. Özetlersek 2011 yılında Fransada 1 dolar Ar-Ge yatırımı için devlet vergi desteği ortalama 43 sent, Amerikada ise bu rakama göre değersiz kalacak şekilde 7 senttir.

-Finlandiya da 2011 yılından itibaren kaynak tabanlı ekonomi anlayışından, bilgi tabanlı ekonomi anlayışına geçmiştir. Sonunda uşatığı noktada OECD ülkeleri ortalamasının 2 katı kadar patent üretmiştir.

Örnekler çok ama yer dar.

Ülke olarak bu değişim ve gelişimleri kendi matematiğimize, kendi ekonomimize göre formüle ederek, belki de bunlara farklı yollar ekleyerek bir strateji oluşturmalı ve bu stratejiyi devletin stratejik planları arasında önemli bir yere koymalıyız.

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
19 Mar 17:23

Ben de anlamadım niye böyle oldu.

19 Mar 14:57

Ömer Poyraz

Puan: 7417

Yazı içeriği çok doyurucu. Teşekkürler. Başlık zannedersem ilgi çekmedi:)

Talha Erhan Özcan yazdı, 545 kez açıldı, 1 misafir olmak üzere 6 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
16 Mar 15 09:00
Eği̇ti̇m Ama Nasıl?

Eğitimin kelime anlamı ile başlarsak, aslında ne demek istediğim en başından itibaren anlaşılacak belkide. Eğitim TDK’ya göre; “Çocukların ve gençlerin toplum yaşayışında yerlerini almaları için gerekli bilgi, beceri ve anlayışları elde etmelerine, kişiliklerini geliştirmelerine okul içinde veya dışında, doğrudan veya dolaylı yardım etme, terbiye” demektir. Ki bu çok net bugün ülkemizde ve hatta bir çok ülkede olan eğitim sisteminin eksik ve hatalı olduğunun açıklamasıdır.

Eğitimde, ülke yönetiminde ve toplum olma bilincinde ve hatta kurumsal yönetimde ortaya konan bir kavram olan, “farklılıkların yönetimi” kavramı çok önemli olmasına rağmen, eğitim sistemi kurucuları tarafından pek de önemsenen bir konu değildir. Halbuki, farklılıklar (diversity) üzerine kurlu bir eğitim sistemi ile karşılaşmamız gerekirken, benzerlikler (conformity) üzerine kurulu bir eğitim sistem ile eğitiliyoruz.

Neden farklılıklar üzerine kurulu olsun? En basit örneği ile; eğer çocuk sahibi iseniz çok iyi bilirsiniz, kardeşiniz vardır, hiç biri yok ise toplumda gözlemlemişsinizdir, evde çocuklarınız aranızda, iki kardeş arasında dahi uçurum farklar vardır ve o çocuklara farklı yaklaşımlar ile eğitim verirsiniz evde. Bu kadar açık bir örnek varken önümüzde, milyonlarca öğrencinin farklılıkları yokmuş gibi “nasıl olsa hepsi çocuk” dercesine kurulu bir sistem ile eğitim vermek sağlıklı değil. Farklılıkları yönetebilen ve tüm bu farklılıkları göz önüne alarak oluşturulan yeni bir sistem, yeni bir müfredat gerekir.

Ayrıca dikkat bozukluğu konusu… %10000000000 eminim, ki hepimize ama hepimize “Bu çocukta dikkat eksikliği var” dediler küçükken ailelerimize. Biraz büyüyünce o gazla test çözerken soruları doğru okumamamızı da bizler “dikkat bozukluğu var bende”ye kadar ilerlettik. Yahu yok öyle bir şey. Yani evet muhakkkak dikkat bozukluğu diye bir durum var. Hastalık da var elbet ama bütün Türkiye mi bu hastalığa yakalandı? Hayır. Kolayımıza gelen o bahaneyi üretmek. Çocuğa sadece Fen ve Matematik derslerinin ne kadar önemli olduğunu söyler, Beden, Resim ve benzeri sanat ve beşeri özellikleri geliştiricek diğer dersleri ve aktivitileri ikinci plana atar ve saatlerce çocukları masanın başında oturtursan okulda ve evde dikkat dağınıklığı, dikkat bozukluğu olmasının önüne geçemezsin.

Burada öğretenlerden, yani öğretmenlerden de bahsetmek isterim. Özellikle benim ortaokul yıllarımda ortaya çıkan ancak babamların döneminde olmayan bir öğretmen tipi var. İdealist olmayan, birebir kitapta yazılanı öğrenciye okuyan veya ezberleyip anlatan. Araştırma ve geliştirmeye kapı açmayan, anlatayım da gideyim öğretmenleri.

Öğretmenler sistemin kalbidir. Öğretmenleri başarısı başta okulun, sonra o mahallenin/köyün/beldenin, sonra o ilçenin sonra o ilinin sonra o ülkenin başarısnı tetikler. Gerçekten öğretmenlerin bu eğitim denizine atacakları bir başarı taşı silsile halinde büyüyerek ülkenin başarısına dönebilecek güçtedir. Bu yüzden öğretmenlerimize büyük görev düşüyor. Eğitim sisteminin ve kültürel yapının bastırıyor olduğu ve eğtimin mutlak suretle olmazsa olmaz tetikleyici unsuru olan “merak” kavramını asla söndürmemeli, sürekli merak etmelerini sağlamalı, zaten doğal olarak çocukların/gençlerin içinde, fıtralarında olan merak duygusunu ateşlemeliler.

Sistem, öğretmenlerin de uzmanlıklarını yok edecek şekilde katı ve sert. Hatta öğretmenlere gerekli değeri vermeyecek kadar… Buna katılıyorum. Ancak kaçacak bir yerin, hareketi başlatacak bir yerin mutlaka bulanacağına inanıyorum, ki ne öğretmenler biliyoruz öğrencileri derse ve eğitime bağlı tutmak için süper çaba sarfeden. Sistemin de öğretmenlerden daha iyi olmasını kimse beklemesin. Sistemin her zaman katı ve kesin yanları olacaktır. Bunu aşma görevi, zor evet ama mecburen öğretmenlerin.

Özet olarak sistemin mekanik olmaması şart, eğittikleriniz insanlar. İnsanı mekanik bir sisteme oturtamaz ve mekanik bir düşünce ile sistemi oluşturamazsınız.

Türkiye gelişiyor, değişiyor ve bu eğitim sistemine de acilen yansımalı.

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Talha Erhan Özcan yazdı, 628 kez açıldı, 1 misafir olmak üzere 5 kişi beğendi, 3 yorum yapıldı.
12 Mar 15 15:00
Açık Ofi̇s

Tutturmuşuz bir açık ofis lafı, muhabbetler bunun üzerinden yürüyor. Saatlerini bilgisayar başında yaptığı işlemlerden kafasını kaldırdıktan sonra hiyerarşik yapıya takılan biz ofis köleleri için.

İyi, güzel ve hatta harika! Açık ofis olsun hatta en havalısından, en pahalı mimarlara dizayn ettirelim. Ancak zihinleri açamadıktan sonra çalışanların, müdürlerin, ofisi açmanın manası yok.

Bu şöyle bir durum; Evde kurutma makinen yokken çamaşırları ya camdan asar kurutursun veya evin içine alacağın çamaşır asma aparatı sayesinde ev içinde bir odada. Ancak kurutma makinesi aldıktan ve bunun için iyi bir maliyete katlandıktan sonra hala çamaşırları kurutma makinesinde kurutmayıp, aynı kafayla ya camda ya ev içinde kurutursan, katlandığın maliyetin çöpe gitmesinin yanı sıra, beklentileri karşılayamayan bu hareketin zihinsel sıkıntıları da yanında getirir.

Kurutma makinesi alımı ile birlikte zihninde ve alışkanlıklarında da değişiklik yapar ve yeni, daha iyi olana ayak uydurursan değişimi yakalar ve bir adım ileri gidersin.

Basit aslında. Ancak iş hayatında bu basit hareketler kimilerinin oynuyor olduğu köşe kapmaca ve patronluk oyunlarından dolayı mümkün olmuyor pek. Amaç kurumu, şirketi, yaptığı işi daha iyi yapmak değil, paramı alayım yeter ise işte o noktada olan kapalı zihinlerle açık ofis olmuyor maalesef.

Dekorasyonun değiştirilmesini isteseler dahi, pek çoğu kurum, yönetici yemekhanesi ile çalışanların yemek yedikleri yeri dahi ayırmaya çalışıyor. Kurum kültürü olarak, ortak kullanım alanlarının artması yönetici kadrosunu sıkıntıya sokuyor. Zihinde bu sıkıntı varken, açık ofis yapalım, dekorasyon değiştirelim, kurumsallaşalım demek biraz fazla hayal gücü sınırlarında dolaşmaktan ibaret.

Tam olarak bu noktada emek sömürüsünden tutun da, vahşi kapitalizme oradan da köleliğin bitmediğini insan hayat ve enerjisinin artık ofis denen mekanlarda masa başlarında çok ucuz rakamlara yeteneklerini de kısıtlayarak sömürüldüğüne kadar konuşabiliriz ve bir çok yerde haklı da oluruz. Ama karakter sınırımız var.

Unuttuğumuz en önemli noktalardan biri de, yemek ve yaşamak arasında yakaladığımız o ufak ayrım. Çalışmak için yaşayan bireylere dönüyoruz, yaşamak için çalışmak varken. Tüm iş merkezlerinde dekorasyonlar, dizaynlar, masalar, plazalar yöneticiler değişiyor fakat bu çalışmak için yaşadığımız fikri ve algısını da değiştiremiyoruz. Çünkü insana verilen değer noktasında büyük sıkıntılarımız var. İşe verilen değer ile insana verilen değer arasında olan bu büyük makas kapanmadıkça hiçbir şekilde Türkiyede yer alan kurum ve kuruluşlar belirli bir seviyeye gelemeyecektir.

Şirketlerin en önemli silahı para olmuş açıkçası. Para ile aidiyet duygusu sağlıyor ve para olmadan iyi bir hayat yaşayamayacağın fikri ile birlikte seni daha çok para kazanırsan daha mutlu ve iyi yaşarsın fikrine yönlendirip (elbette sistem ile birlikte) belkide hiç sahip olmadığın ve olmaman gereken hırslar içine sokuyorlar. Sen hırslandıkça etrafını önemsemiyorsun, yaşamın işin oluyor. Aile, eş, çocuk, akraba kavramları yok olmaya başlıyor. Sen onları hırsınla kırıyorsun, işinde yükseliyorsun ancak yükseldikçe yalnızlaşıyorsun. Sıkıntı. Büyük sıkıntı.

Duyguların yerini hırsların aldığı bir ortam ve bu ortamda hırs küpü insanlar. Gergin bir ortam olduğu kadar suni ilişkiler ve bir o kadar da duygusuzluk. Başarıların hırsla geldiği bir ortamda süreklilik kazanmaması, istifalar, iflaslar…

Bir de tüm bunların yanında tam tersini düşünün. Tam manasıyla uygulanabilen açık ofis ve insana verilen değerin yüksek olduğu ortamlarda ancak dostlukla ve açık bir zihinle gelen başarıların kalıcılığı ve vereceği mutluluklar. Gerçekten tartışılmaz.

Sonuç olarak; Yöneticiden başlamak üzere ofislerin açıklığı değil, zihinlerin açıklığını sağlamadıktan sonra farklı bir plazada farklı bir ofiste Türkiye’nin en iyi mimarlarının dekore ettiği ve planladığı iş yeride olsa yine aynı sahnelerin yaşanacağı farklı bir set halini alıyor. Sonumuz hayrolsun.

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
16 Mar 08:45

Estağfurullah Sn Detroitli.arkadaşın zihnini de açmış demek. çünkü personelin sadece giriş çıkışlarını denetlemek veya personel sayısını azaltmak değil açık ofis :) çalışanların da sevdiği bir ortam oluşturmuş tebrik ediyorum kendisini.

13 Mar 16:47

Abi iyi de. Bir arkadaşım geçti açık ofis sistemine. İşler birden hızlandı. çalışanların sayısı da %25 azaldı. İşine gelmeyen gitti. Açık ofis olunca insanlar sanırım "kaytaramıyor " :) Ofiste çalışmadığım için bilemeyeceğim. Siz iyi bilirsiniz.

Talha Erhan Özcan yazdı, 539 kez açıldı, 3 misafir olmak üzere 9 kişi beğendi, 3 yorum yapıldı.
11 Mar 15 09:00
Okuma Alışkanlığı Içi̇n Ne Yapıldı?

Başka şeylerin de konuşulması lazım bu ülkede. Acilen! Her şey siyaset değil, her şey para da değil. Ülke apolitik dediler, gençler politika ile ilgilenmiyor dediler, siyasetin kirli sokaklarına soktular gençleri zar zor ve şimdi onları sokaklara kütüphaneye gitmeye değil polisi taşlamaya, devlet ile çatışmaya çıkardılar. Belki bilerek belki bilmeyerek yaptılar çoğu bunu. Sadece ideoloji için ideoloji ne bilmeyen gençleri kullandılar. Planları tıkır tıkır işliyor gibiydi açıkçası ancak Türkiye’de pek sökmeyecek bir senaryo olduğu er geç ortaya çıktı.

Keşke gençler apolitik kalmaya devam edip dersine, işine, arkadaşlarına baksaydı. Keşke devlete taş atacağına sağlam düşünce altyapısı ile sağlam fikirler fırlatsaydı da peşinden gitseydik ülkece. Neyse (şimdilik), kütüphane demişken bir konuya daldık madem devam edelim. Hemen aklıma gelen ilk ve basit şeyleri yazacağım konuyla ilgili ilk yazı olduğu için ve zaman olmadığı için. Twitterda bir kaç tivit ile belirttim. “otobüsler OKUbüs” olsun gibi bir şey gördüm oradan coştum böyle. Ne harika bir fikir.

Eskiden pastaneler gençlerin, sevgililerin, arkadaşların, dostların, yaşlıların hepimizin buluşma yeriydi. Pastanelere gidilir sohbet muhabbet artardı. Sonra pastanelerden çıktı iş başka yerlerde buluşmalar başladı. Buluşma saatleri geç saatlere alınmaya başladı. Diskolara kaydı, sahillere, sinemalara, internet kafelere vs kaydı. Teknoloji gelişti, geliştikçe gördüğün gibi her şeyi etkiledi. Etkileyecek de elbette.

Ancak bu akışta sürüklenip giderken en azından insanlar için bir kaç şeyi değiştirmek lazımdı, yapamadık ülke olarak. Hala vaktimiz olduğu açık. Çabalamak şart.

Mesela sürekli yayınlanan kimi gerçekten sağlam, kimi ise yapmış olmak için yapılmış o enteresan kamu spotlarından birinde de gençler buluşma noktası olarak kütüphaneyi seçseler, kütüphaneler özendirilse orada kitaplar üzerine sohbet imkanı olsa yazarlar ile, kütüphanelerde gerçekleşse imza günleri? Kültür ve Turizm Bakanlığında onca adam bunu düşünemiyor mu? veya düşünüyor ise okuma alışkanlığı bu kadar düşük bir ülkede planları ne? Kütüphanelerin fiziksel şartları bir düzenlense önce, gençlerin ilgisi çekecek şekilde modernleştirilse veya alabildiğince klasik olsa ama ihtişamı ile bizi çekse? Kütüphanenin sadece kitapların rafları dizili olduğu bir yer olmadığı anlatılsa gençlere artık bir an önce! Daha çok kütüphane açılsa!

Mesela otobüslerde, metrolarda, marmarayda, metrobüste mutlaka kitap dergi için raflar olsa ve orada ücretsiz kitaplar, gazeteler, dergiler olsa. İnsanlar en azından neymiş diyerek merak edip alsa. Varsın çalınsın, varsın yerine konmasın koskoca devletin gücü dergiye kitaba mı yetmeyecek? Gücünü tekrar yerine koyarak gösterecek Devlet. Ben bu insanlara okuma alışkanlığı kazandıracağım kararlılığını gösterecek. Bunu göremiyorum açıkçası. Net adımlar yok.

Kütüphane yüzü görmemiş gençler var koskoca ülkede? Hatta dönüp kendine bakın kaç kere kütüphaneye gittin?

İddia ediyorum kitap okuma alışkanlığı ailede öğrenilmiyor. 1. etken ve tek etken bence çevre. Sen çocuğuna ne dersen de okula gittiği, dışarı çıktığı an arkadaşı çevresi onun her şeyi. Arkadaşı kitap okumuyorsa o da okumuyor. O zaman yapılacak şey anne-babaya hitap etmek yerine, gençlerin çevresine yani tüm gençlere hitap etmek.

Gençleri saf iken, toy iken, okumamış, öğrenmemiş iken içine çeken siyasetin kirli yüzüne karşı durmak gerek. Gençlerimizi bilgilendirdikten, okuttuktan sonra kendi süzgeçlerinden fikirleri görüşleri geçirebilecekleri duruma getirdikten, araştırmacı yaptıktan sonra bırakın zaten onlar yürür. Siyasete de atılır sağlam adımlarla, sağlam fikirlerle, şirketini de kurar, gider bir yerde işe de girer. Kendine güvenir bir kere. Kendine güven her işin başı. Çıktığı yoldan dönmeyecek insanlar lazım ülkeye. Kendine güveni olan insanlar.

Elbette sadece kitap okumak yeterli değil her şey için ancak ilk adım, ilk emir!

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
11 Mar 09:40

kütüphaneler kpss çalışma şeyine dönmüş

11 Mar 09:21

Abdullah bey, Ömer Faruk bey hoş buldum. Baktım siz varsınız, eksik kalmamam lazım dedim. Hayırlı olsun. Yalnız takip sistemi yok sanırım.