Türkiye Aktivitesi
1235 ziyaret
1 online
Tevfik Gülep
Gerçeğin Rengi Gridir..

Türkiye Puanı

171 puan Mavi Kalem

Derecesi

65 [Toplam 1625 kişi]

Türkiye
Tümü(9)
Tevfik Gülep yazdı, 4 misafir olmak üzere 8 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
13 Ara 15 21:00

Tevfik Gülep

Puan: 171

Kuran ve Peygamber

Bizler Elhamdülillah Müslümanız. Allah'a iman ettik, imanın şartlarını yerine getirdik. Bu imanın şartları bildiğimiz 6 tanedir. Allah'a iman, peygamberlere iman, Kuran'a ve Allah'ın indirdiği diğer kitaplara iman, meleklere iman, kadere iman, kıyamet gününe iman. Bunlar imanın şartlarıdır. Zaten bunları kabul etmek imanlı olduğumuzu gösterir. Ama ben burda iki iman şartı arasında müthiş bir bağlantıdan ve bu bağlantının sonuçlarından bahsetmek istiyorum.

Kuran'a iman ediyoruz. Bunun anlamı Kuran-ı Kerim'in Allah'ın gönderdiği ve değiştirilmemiş kitap olduğuna, içindeki her şeyin Allah'ın sözü olduğuna ve hepsinin doğru olduğuna inanmak demek. Yani Kuran konusunda zerre şüphemiz yoktur. Allah bize Kuran'da namazı emrediyor kılıyoruz, Orucu emrediyor tutuyoruz, Zekatı emrediyor veriyoruz. Daha pek çok emri ve yasağı içinde barındırıyor.

Başka bir iman şartı ise Peygamberlere iman. Yani peygamberlerin Allah tarafından vazifelendirildiğine ve kendilerine verilen görevi yaptıklarına iman.

Biz namazı neden kılıyoruz? Allah Kuran'da emrettiği için. Peki bi soru. Aynı kitabımız Kuran'da Peygamber efendimiz sallalahu aleyhi vesellem'e itaat edin diye emrediyor. "...Peygamber size neyi verdiyse onu alın, ve Peygamber size neyi yasakladıysa ondan sakının ve Allah'tan korkun"(Haşr Suresi 7. Ayet) "Resule itaat eden Allah'a itaat etmiş olur"(Nisa Suresi 20. Ayet) gibi pek çok ayet var. Diğer ayetlere buradan bakabilirsiniz. Şimdi bu ayetlerden hareketle Peygambere itaat muhhakkak bir Kuran emridir ve müslümanlığın gereğidir. Ama sorun bazılarının sünneti inkar etmek yerine arkadan dolanıp Buhari'ye Müslim'e ve diğer Hadis-i Şerif kitaplarına iftira etmesidir. Bu kitapların doğruluğunu tenkit etmesidir. Şimdi ey arkadaş size soruyorum cevap ver. Allah aciz mi? HAŞA. Allah Kadir'dir, her işe gücü yeter. Peki Allah Kuran'ı tek harf değişmeden bu günlere getirdi mi? Yüzde yüz evet. Peki Kuran'ın kıymeti hiç değişmemesinden mi gelir yoksa Allah kelamı olmasından mı? Tabii ki Allah kelamı olduğundan gelir. Değişmemiş olması ise Allah'ın vaadidir.

Hepsini toparlarsak. Allah bize önce Peygambere itaati emredip sonra bizi Peygamber'den mahrum mu bıraktı? Allah neden yerine getirilemeyecek bir emri bize versin? Yerine getirilmesi mümkün olmayan bir emri kainat kitabı Kuran'ın içine koysun? Allah eğer Peygambere itaati emrettiyse demek ki bize de bir şekilde bunun yolunu verecek. Aksini düşünmek ne mantığa sığar ne imana ne de vicdana sığar. Allah mümkün olmayan bir emir neden versin. Allah bizim bu emrini yerine getirmemizi sağlamak için dünyada bazı kullarına işçilik yaptırmıştır. Allah'ın emri yerine getirilebilsin diye yine tamamen Allah'a ait olan bazı kullar çalışmışlar gayret etmişler ve Allah'ın muradı ile Resulullah Sallalahu Aleyhi Vesellem efendimizin hadislerini derleyip toparlayıp biraraya getirmişler. Buhari ve Müslim sadece sahih olanları kitabına koymuştur. Diğer Hadis alimleri sahih olmayan hadisleri de koymuşlar ve altına bu hadisin kuvvet derecesini de belirtmişlerdir. Ama bizim zayıf hadis şişman hadis diye bir ayrım yapmaya yetkimiz yoktur. O alimler de o hadisleri "bunları buraya koyayım, doğruluğunun ihtimali çok yüksek" diyerek koymuş. Yani sahih hadisler doğruluğu kesin, diğer hadisler ise çoğunluğu %90 doğru bir kısmı %80 doğru hadislerdir. Yani o alimler de çok çok ufak bir şüphe ile zayıf hadis şerhi düşmüşler. Yoksa belki bir ihtimal doğrudur diyerek hadisler yazılmamıştır. Bu bahsettiğim olay Kütübi Sitte'de geçen Sahih-i Buhari, Sahih-i Müslim, Sünen-i Nesai, Sünen-i Tırmizi, Sünen-i Ebu Davud, Sünen-i İbn Mace için tamamen geçerlidir. Diğer hadis kitapları için ise çok büyük oranda geçerlidir.

Burada bir de Peygamber efendimiz Sallalahu Aleyhi Vesellem'e yanlış iş yapabilir diyenlere de iki kelam diyeyim. Madem Peygamber yanlış iş yapabilir, o zaman Allah neden peygambere itaati emrediyor? Bizim yanlış iş yapmamız için mi? Peygamberler yanlış yapabiliyorsa ne anlamı kalır peygamberliğin, Allah zaten Peygamberleri bize en güzel örnek olsunlar diye gönderdi ve onların ismeti(günahsızlığı, hatasızlığı) yine Allah'ın koruması altında. Peygamber hata edecekse veya yanlış iş yapacaksa zaten peygamberliğinin bir anlamı olmazdı. Burada Necm Suresinin şu ilk 3 ayetine kulak kesilelim şimdi.

"Battığı zaman yıldıza andolsun ki, arkadaşınız (Muhammed haktan) sapmadı ve azmadı. O, nefis arzusu ile konuşmaz."

Yani Peygamber efendimiz hiçbir zaman yanlış hatalı iş yapmamıştır ve de söylememiştir. Bizler Kuran'a iman ederiz. Kuran Peygambere itaat etmeyi emreder, Peygambere de itaat ederiz. Bunu bin dereden su getirip sağdan soldan çekiştirip şu ayet aslında şöyle tercüme edilir bu ayetin manası aslında şudur diyip koca bir dağın arkasını dolanıp çekiştirmeye gerek yok. Mevzu zor değildir. Zorlaştıranların ya aklından ya da niyetinden şüphe ederim.

Vesselam

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Tevfik Gülep yazdı, 1 misafir olmak üzere 5 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
3 Kas 15 14:00

Tevfik Gülep

Puan: 171

Kürk ve Algı Yönetimi

Biz de çok bilinen bir Nasreddin Hoca hikâyesi vardır. Hoca yeni bir kürk alır ve bu kürkle mahalledeki her zaman gittiği kahveye girer. İlginç bir şekilde daha önce Hocaya ilgi göstermeyenler de dahil herkes Hocaya hürmet etmeye başlar. Halini hatrını sorarlar, hatta yemek ısmarlamak isterler. Hoca da yemek istediğini söyler ve yemek önüne getirilir. Ama Hoca önüne gelen çorbaya kaşığı daldırıp aldığı çorbayı kürküne döker. Hoca hiç bir kaşığı ağzına götürmez. Hepsini kürküne dökmeye başlar. Yanındakiler telaşlanır. "Napıyorsun Hocam?", "Aman Hocam" diye Hocayı ikaz ederler ama Hoca dökmeye devam eder ve cevap verir: "Sizin hürmetiniz bana değil kürküme, zaten yemeği de kürküm için ısmarladınız. O yüzden şimdi ye kürküm ye..."

Çok güzel bir hikâyedir. Çok fazla ders çıkarılacak yönü vardır. Ama malesef bu hikâyeden biz hep yanlış ders çıkarmışız.

Bizim çıkardığımız ders yaklaşık olarak şöyle: Zengin, yüksek görünen kişilere itibar etmek yanlıştır.

Evet, ilk bakışta çok doğru bir çıkarım bu. Ama size başka bir anektod daha anlatacağım. Bu anektod meşhur "Cath me, if you can" filminden

Babası oğluna döner ve sorar: Yankeeler neden herzaman kazanır biliyor musun?

Çocuk: Çünkü onlar da Michey Mantle var

Baba: Hayır, çünkü rakip takım çizgili formadan gözünü alamaz.

Bu örnek başta alakasız görünebilir, ama ikiside aynı sonuca ulaşmaktadır. Dış görünüş.

Bu dış görünüş olayını sadece üstünde giydiğin elbise şeklinde dar açıdan yorumlayabilirsiniz. Ama bu çok daha geniş açıdan yorumlandığında belki bugün Amerika'nın dünyadaki gücünü anlayabiliriz.

Amerika şuanda dünya üstündeki en büyük güç ise bunun sebebi bizim onu en güçlü devlet olarak görmemizdir. Aslında olayları tek tek incelediğiniz zaman ABD'nin çok başarısız sonuçlar elde eden ve düşük grafik çizen devletlerle aşık atabilecek siyasi hamleler yaptığını görürsünüz. Ama şuan dünyadaki en güçlü devlet kim dediğimizde kuşkusuz hepimiz Amerika cevabını veririsiniz. Tabii ki ABD güçsüz bir devlet demiyorum. Ekonomik gücün sağladığı avantajların varlığı çok açık. Ancak uluslararası siyasi arenada ekonomisi dışında çok başarısız. Ekonomik başarısının nedenleri ise çok farklı ve konumuzla alakası yok.

Yani benim vardığım sonuçlara göre Amerika'nın şuan dünyanın tepesinde oturmasının %70 sebebi çok başarılı bir makyaj, yani algı yönetimi ile devasa bir devlet imajı çizmesidir. Bütün o sinema filmleri, medyanın takındığı tavır. Bugün baktığın zaman Edward Snowden çıkıp Almanya Başbakanının dinlendiğini iddia ediyorsa bu Amerika'nın zararına değil, onların ne kadar büyük bir devlet olduğu kanaatine yol açıyor. Zira dünya arenasında Amerika ekonomik gücünün yanında 2. Güç Almanyadır. Ama Almanya Başbakanı dahi dinleniyor. İşte algı yönetimi budur.

Tabii ben buna kandırmaca ya da sahtekâlık falan demeyeceğim. Zira, Osmanlı'da aynı şekilde yüzyıllarca dünyaya hükmetti. Bunun en parlak örneğinin Osmanlı'nın duraklama ve çöküş yıllarında görürüz. Mesela;

Osmanlı'nın çöküş yıllarında Almanya, Fransa ile sınır olan köylerde her sene Fransızlar tarafından mahsüllerinin yağmalanmasından bıkmıştır. Bölge halkı (Biz şuan o döneme her ne kadar çöküş yılları desekte) dünyanın lideri ve süper gücü olan Osmanlı'dan yardım ister. Çünkü onların ve dünya üstündeki diğer insanların zihnindeki bütün bilgiler Osmanlı'nın tüm dünyaya hükmettiği yönündedir.

Yardım istenir ancak Osmanlı o bölgeye asker yollayacak durumda değildir. Çözüm çok geçmeden bulunur ve Almanlara Osmanlı asker kıyafetleri verilir. Sonraki sene mahsül zamanı Almanlar o kıyafetleri giyer ver sınırda devriye gezerler. Bunu gören Fransızlar ise bırakın Almanya sınırına saldırmayı kendi sınır köylerini dahi boşaltıp kaçarlar. Çünkü neden? Onlara göre Osmanlı oralara hiç kimsenin haberi dahi olmadan gelebilecek kadar güçlüydü. Dünyaya hükmediyordu. Halbuki alakası yok. Bırak oraya kadar fethetmeyi bölgeye özel olarak sevkedecek birlik sıkıntısı çekiyor.

Bana göre algı yönetimini en başarılı uygulayan devletin Osmanlı olduğu ve bu sayede yüzyıllarca dünyaya hükmettiği bu örnekle anlaşılmaktadır. Avrupa bu algı yönetimi olayını anladı. Anladıktan sonra ise ilk yaptığı Osmanlı'ya kötü bir imaj çizmek oldu. Bunun adına da "Hasta Adam" dedi. Avrupa, Osmanlı güçsüz olduğu için hasta adam demedi. Osmanlı'yı güçsüz göstermek için bu uydurmayı yaptı ve çok başarılı da oldu. Bütün bunlar hem insanların hem devletleri nasıl hakim olabileceğini anlatır.

Güç senin sahip olduklarınla ölçülmez. Güç, insanların senin neye sahip olduğunu düşündükleriyle ölçülür.

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Tevfik Gülep yazdı, 2 misafir olmak üzere 5 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
25 Eki 15 18:00

Tevfik Gülep

Puan: 171

Zemin Kayması

Şimdi bir zalim düşünün. Büyük bir zalim. Bu kişi bir Roma imparatoru olsun. Bu zalimin boyunduruğunda yaşayan bir halk düşünün. Hepsinin karnı tok sırtı pek. Ama istedikleri gibi dini yaşayamıyorlar. Baskı altındalar. Malum, tahrif olmamış Hrıstiyanlığının yayılma dönemleri. Bu halk bir türlü zalime baş kaldıramaz. Ama bir gün öyle bir olay olur ki, dilden dile, nesilden nesile dolaşır ve kainat kitabı Kuran-ı Kerim de dahi kendine yer bulur. Çünkü ibreti çok çok büyüktür. Kuran-ı Kerim de bizden ibret almamızı istiyordur.

Bu olay aslında hepimizin bildiği Ashab-ı Kehf olayıdır. Bu bir grup genç İmparatorun meclisinde insanlar Kaş'ını kaldırmaya korkarken Tek Allah'ın adını haykırdılar ve yalan ilahları reddettiler. Daha sonra askerler tarafından öldürülmemek için kaçtılar. Çok uzun bir yoldan sonra bir mağara buldular sığınacak ve orada bir dua ettiler. "Ey Rabbimiz! Bize katından bir rahmet ver ve içinde bulunduğumuz şu durumda bize kurtuluş ve doğruluğa ulaşmayı kolaylaştır" [18/Kehf-10] diye dua ettiler. Daha sonra uyku bastırdı ve uyudular. Bu bi an bastıran uyku 300 yıl sürdü. Daha sonra uyandıklarında hükümdar artık diniyle hükmediyordu ve bu gençler halk arasında kahraman ve efsane olarak dinin savunan gençler olarak anlatılıyordu. Sonrasında ise malum halk içine girdiler, tanındılar ve hükümdarın karşısına çıktıktan sonra ruhlarını teslim ettiler. Bu hikaye çok bilinir. Çok sevdiğim ve çok dersler olan bir hikayedir. Ama bu hikayede benim bugün değinmek istediğim nokta Ashab-ı Kehf uyurken onların mağarasının önünde bekleyen köpek. Yani Kıtmir. Bu bekçi köpeği bu kutlu insanların mağarasının önünde 300 bekledi ve onları korudu. Ve nihayetinde o köpek cennete girecek 10 hayvandan birisi oldu. Peki bu köpek Nasıl oldu da cennete girdi? Rivayet köpeğin de uyuduğunu söylüyor. Yani aslında uyumaktan başka bi iş yapmadı. Peki ne Hikmet'e binaeyhn o köpek cennette?

Arkadaşlar, o köpek bize bugün öğretiyor ki kim olduğundan çok kiminle olduğun önemlidir. Kıtmir denilen hayvan bir köpekti. Bugün dokunması dahi haram olan, Şafii birisi dokunduğunda 7 farklı derenin suyunda 7 defa o dokunulan yerin yıkanılması gereken bir hayvan.

Ama o hayvan öyle kişilerle beraberdi ki, o beraberlik onu bu hayvanlıktan cennetin en yukarılarına taşıdı. Sadece ve sadece, kendisi hiç bir iş yapmadan, yanındaki, Allah'a tüm kalbiyle İman eden ve Hakkı haykıran o gençler sayesinde cennete girdi. Bu beraberlik bize bugün büyük bir ders veriyor. Kişi ne kadar iyi, doğru, dürüst olursa olsun aslında doğru yoksa olmayanlarla durdukça o da yoldan çıkıyor, yanlış yapıyor.

Zemin kayması dediğim de bu aslında. Kalplerinde İman taşıyan gençler kendilerine İmanını yaşatabileceği bir zemin bulamadığı için kayboluyor, helak olup gidiyor. Bu örneği kendi gözlerimle defalarca gördüm. Nasıl ki Ashab-ı Kehf ile beraberken köpek dahi olsan cennete gidiyorsun, aynı şekilde kötü biriyle beraberken de seni çok rahat kendi cehennemine sürükleyebilir.

Diyeceğim odur ki, bizim ilk yapmamız gereken kendi İmanımızı kurtarmaktır. Bu kurtuluşta ancak imanlı kişilerle beraberken gerçekleşebilir. Başka türlü mümkün değil.

"Ama öyle arkadaş kalmadı" diyenlere ise on numara bir önerim var. İlkinden daha iyi bir yol. Eğer İmanlı kimse yoksa bulabildiğin, yalnız kal, arkadaşın olmasın. Bu da Rabb'imin sana bir imtihanıdır. Elbet senin yanına arkadaşlık edecek cennet ehli arkadaşlar gelir. Dünyada gelmezse o arkadaşlar sorun değil. 50 yıl yalnız yaşarsın. Ama sonsuzluğu, cennet ehli olduğu kesin olan milyonlarca kardeşinle beraber geçirirsin.

Sonsuzluğu ateşte geçirmek mi zor? Yoksa 50 yılı yalnız geçirmek mi?

Velhasıl. Hakiki İman edenle beraber olmak bambaşkadır. Vesselam.

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Tevfik Gülep yazdı, 1 misafir olmak üzere 5 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
11 Eyl 15 06:00

Tevfik Gülep

Puan: 171

Gerçek Çözüm Süreci

"Hadi gel yıkalım şu Süleymaniye'yi desen,

İki kazma kürek, iki de ırgat gerek,

Ancak hadi gel yapalım şunu geri desen,

Bir Sinan, bir de Süleyman gerek."

Demiş merhum Mehmet Akif.

Şunda ülke gündemi yoğun olarak terör ve bölge hareketliliği ile meşgul. Lakin şunu söylemek istiyorum. Nerdeyse bütün psikoloji, sosyoloji görüşlerinde, ve hepsinden çok daha kıymetli olan İslam temayüllerinde şöyle bir usul vardır; bir sorun varsa, bu sorunu çıkaran unsurlar ortadan kaldırılmadıkça o sorunun çözümü ancak geçici olarak vaki olabilir.

Şimdi burdan yola çıkarak, baştaki şiirimizi de dayanak alarak bir yere varmak istiyorum. Baştaki şiirde bahsedilmek istenen bi kaç mevzu var. Bunlardan biri yıkmanın kolay, imar etmenin zor olduğu. Diğerlerinden biri ise her dönem her insan yakıp yıkabilir, ancak imar için illaki belli bir altyapıya, İslam temelli bir dünya görüşüne, hakiki olarak Allah için çalışma hayatına, çok okuyup çok yazmaya ihtiyaç vardır. Yani başarı için saydığım bu gereklerin yerine gelmiş olması gerekir. Yoksa Süleymaniye ve onun temsil ettiği nizam, cihan hakimiyeti bulunamaz, yerine getirilemez.

Şuan geniş anlamda İslam alemi ve dar anlamda ülkemiz maalesef bir çıkmaza düşmüş gibi görünüyor. Bu durumun sebebi sadece askeri başarısızlık, sadece siyasi başarısızlık ya da dış güçler gibi meselelere bağlanırsa aslında Allah'ın bize çizdiği dev bir anlayış ufak konularla unutulmuş olur. Allah, Ümmet-i Muhammed'e(sallalahu aleyhi vesellem) tüm cihana hakim olasın, mamur medeniyetler kurasın, Allah'ın kelamını yeryüzünde hakim kılasın diye görev vermiş. Şimdi biz kalkıp "ama siyasetçiler böyle ama dış güçler şöyle..." Gibi geçersiz bahaneler üretemeyiz. Bize düşen ancak ve ancak çok çalışmak, çok okumak, fikri anlamda hem kendi gelişimimizi hem de kendini geliştirmiş şahsiyetlerden örnek almaktır. Bütün bu çalışma, okuma, düşünme faaliyetleri ise ancak ve ancak Allah rızası için yapılmalıdır. Yoksa "ben kendimi geliştireyim, iyi bir hayat süreyim" mantığı ne insanın kendisini, ne de Ümmet-i Muhammed'i (sallalahu aleyhi vesellem) hiç bir yere taşımaz. O kişi olsa olsa kitap yüklü merkep olur.

Bütün bu bahsettiğim süreç maalesef bugünden yarına olamayacak, hakikaten zorlu, çok fazla zor imtihanı olan bir süreç. Zaten mesele de bu zor imtihanları aşmakta. Yoksa rahatlıkla yatarak cennet kazanılmıyor.

Bu sürecin uzun olması bizde kısa vadeli zaman kazanma ihtiyacı doğuruyor. Bu ihtiyaç ise genel olarak sıkça bahsedilen çeşitli siyasi ve askeri kararlardan geçiyor. Ancak bütün bu bahsedilen, düşünülen çözüm önerileri, yeni alimlerimiz, yeni peygamber aşıklarımız yetişmedikçe hiç ama hiçbir anlam ifade etmiyor. Çünkü asıl ve gerçek çözüm ancak ve ancak bu bahsettiğim çok çalışan, çok üreten, çok okuyan, çok yazan ve ciddi olarak İslam'a hizmet için yanıp tutulan mütefekkirlerdedir.

Bu kutlu nesil yeniden bu topraklara gelmedikçe yapılan bütün öneriler geçici, oyalayıcı ve sahtedir.

Vesselam

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Tevfik Gülep yazdı, 5 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
6 Eyl 15 06:00

Tevfik Gülep

Puan: 171

Rehavet

Şu dünyada herkesin bir işi, bir meşgalesi, çok ufakta olsa bir gayesi vardır. Bu faaliyet kimi zaman para için, kimi zaman makam için, kimi zaman ise (en kıymetli bir meşgale olarak) Rıza-i İlahi içindir. Amaç her ne olursa olsun, bu amaç uğruna baze çalışmak, bazen ise çok çalışmak gerekir. Hiç bir gerçek hedefe çalışmadan ilerlenemez.

Çalışması gerekmeyen insanlar, hedefi olmayan ve muhakkak ki Rıza-i İlahi'yi gözetmeyen kişilerdir. Onları ayrı tutacak olursak tüm insanlığın çalışması için sebebi vardır. Ancak asıl mesele bu çalışma faaliyetini düzenli ve başarılı şekilde yürütmektir.

Çalışmak için sebepler olduğu gibi çalışmamak için de pek çok sebep vardır. Bu kimi zaman bir arkadaşın seni çağırması, kimi zaman aptal kutusundaki bir film-dizi, kimi zaman bir bilgisayar oyununun çok güzel olması, kimi zaman telefonda twitter-facebook'un çok cezbedici olması, kimi zaman uyku, kimi zaman ise -aslında bunların hepsinin içinde bulunan ama başlı başına bir sebep de olabilen- sadece içinden gelmemesi. Bu liste çok çok daha fazla uzatılabilir. Bir de bu listenin üstüne yapılacak işin zor olması eklenirse...

Gördüğünüz gibi sebep çok. Ancak mesele bütün bu sebeplere rağmen, dünyalık birkaç dakikalık zevk için çok daha mühim bir gaye uğruna yaptığın çalışmaları feda etmemektedir.

Eski milletlerin sorunu şartların çok zor olmasıydı. Şimdiki ümmetin sorunu ise şartların çok rahat olması ve bu rahatlıkla gelen rehavet oluşması. Bu rehaveti yenebimek için ise aslında yapmamız gereken en önemli mesele hedefimizi çok iyi belirlemek ve bu hedefe yönelmemiz için ne gerekiyorsa bilmemizdir. Hedefimizi tam olarak belirlememek yapabileceğimiz en büyük hatadır.

Bu büyük hedefi belirledikten sonra kendimize yol haritası çizmemiz gerekir. Bu büyük hedefe ulaşmadan evvel kendimize kısa süreli hedefler koymalıyız. Büyük hedefimize adım adım götürecek küçük hedefler. Daha sonra yapmamız gereken en önemli mesele ise bu hedeflere dinlenerek ulaşamayacağımızdır. Ancak disiplinli ve sağlam bir çalışma bizi gerçek hedeflere ulaştırır. Rabb'imizin bizi bu dünyaya göndermesinde çalışmak temelli bir dünya kurguladığını, bu yüzden mecbur kalmadıkça çalışmaya devam etmemiz gerektiğini unutmamalıyız. "Boş kaldığında hemen bir işle uğraş" hadisini düstur edinip hayatımızın her anına bir görev, bir amaç yerleştirmeli ve bizi asıl amaca ulaştırmasını sağlamalıyız.

Bunlar haricinde size rehaveti yenmeniz için milyon tane söz söyleyebilirim, büyük kişilerden öğütler, ayetlerle desteklenmiş hadisler sıralayabilirim. Ancak siz elinizdeki telefonu ya da bilgisayarı bırakıp işinizin başına geçmeye niyetlenmediğiniz sürece hiçbir güç sizi çalıştıramaz. Şimdi kalk ve işinin başına geç, işin ve hedefin her ne ise.

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Tevfik Gülep yazdı, 5 kişi beğendi, 2 yorum yapıldı.
28 Ağu 15 10:00

Tevfik Gülep

Puan: 171

Oyumun Rengi?

Erken seçim geliyor. Beğensek de beğenmesek de olacak. Peki yeni seçimde benim oyum nereye gidecek. Şüphesiz ki Türkiye kamuoyunun bu sorunun cevabıyla ilgilenmiyor. Ama en azında sizlere 1-2 fikir verebilir belki nedeni.

Öncelikle geçen seçimden bahsedeyim. Geçen seçimde oyumu İstanbul 2. Bölge bağımsız adayı Metin Şentürk'e vermiştim. Bunun sebebi Ak partiye oy vermek istememem ve oy kullanmazsam bunun Hdp'nin işine yarayacağını düşünmemdi. Ayrıca Metin Şentürk iyi bir insan ve vaatleri de çok akılcıydı. Uçmuyordu. Bu da beni celbetti ve ona verdim. Pişman değilim.

Sonrasında iktidar çıkmadı. Mecliste milletvekili dağılımı uygun olmadığı için de koalisyon kurulamadı. Yani ülke açıkçası mal gibi kaldı. Bunun kötü bir şey olmadığını düşünüyorum. Akp İnşallah dersini almıştır bu oy düşüşünden.

"Türkiye'de koalisyon olur bütün demokratik cumhuriyetler öyle" diye bir söylem var. Maalesef ki burası herhangi bir demokrasi ülkesinin standart özelliklerini taşımıyor. Mesela Almanya; şunki var olan demokrasi oraya geldiğinden beri koalisyonla yönetiliyor ve şuana kadar sadece 3 başbakan gördü. Yani 1989'dan beri. Bu aynı süre içinde yine demokratik İngiltere kaç başbakan gördü? 4 tane başbakan gördü. İyi kurulmuş koalisyonlarla. İspanya kaç başbakan gördü? 4 başbakan. Peki bu örneklerle Türkiye'ye bakalım. 1989'dan beri kaç başbakan gördük? Kaç koalisyon yaşadık? Üşenmedim saydım. Tam 13 başbakan gördük. Dile kolay, 13. Bu sürede 12 yıllık Erdoğan başbakanlığı var ve de. Yani bu sürenin yarısında 1 kişi. Diğer yarısında 12 kişi başbakanlık yaptı. Kaba hesap söylersem Erdoğan iktidarını dahil etmediğimde 13 yılda 12 başbakan gördü bu ülke. Tabi malum ki bu 13 sene neredeyse tamamen koalisyonlarla boğuştu. Seçimlerden hiç birinde iktidar çıkmadığı, koalisyonların elinde maymuna dönen bir ülke oldu bu sürede. Şimdi kalkıp bu ülkede "Koalisyon kurulabilir aslında. Mecbur bırakılıyor, bak başkaları nasıl koalisyon." Gibi şeyler sayıklamak komik oluyor. Bu toprakların bünyesinin koalisyon kaldırmadığı onlarca defa denenmiş ve hep fiyasko olmuş. Denenmişi ise ortada değişen hiçbir değişken yokken denemek berbat bir hata.

Ayrıca "Hdp barajı geçince pkk ortalığı karıştırdı" diyenler var. Barajı geçmese de ortalık karışacaktı, değişen yok yani.

Bu seçimde ise değişik bir durum ortaya çıktı. Ülkede koalisyon dahi kurulamıyor. Sıkıntılar başgösteriyor. E şimdi ne olacak derseniz bana göre ülkede iktidar da çıksa, koalisyon da kurulsa zaten iyiye gitmeyecek. Koalisyonu çok araştırmaya lüzum yok. Biraz baktığınızda Türkiye tarihinde hiç iyi anıları yok. Onun dışındaki seçenek ise iktidar.

-İktidarda yapılan yolsuzluklar vardı. Koalisyonlarda da vardı.

"İhaleler akrabalara veriliyor iktidar olunca." Koalisyonda da veriliyor.

-"Devlet cemaate zulüm yapıyor." Koalisyonlarda daha kötü zulüm vardı.

-"Adalet yok, yargı birilerinin elinde." Yargı bu ülkede hep birilerinin etkisinde oldu.

-"İktidar yüzünden terör oldu." Terörün en azgın yılları koalisyon yılları.

-"Havuz medyası bile var kendi pohpohçuları." Medya dediğinin Türkiye'deki karşılığı pohpohçuluk. Hangi medya yapmıyor ki şuanda bunu ?

Bu liste çok uzar. Veshasılıkelam, ülke zaten iyiye gitmiyor. Eğer batacağı varsa batacak. Koalisyon eliyle ya da iktidar eliyle. Yok eğer ülke bir çıkış yapacaksa bunun koalisyon eliyle olamayacağı çok açık. Hiç aksini boşuna iddia etmeyin.

Dersinizki yeni bir parti kurulmuş bak şöyle iyi iktidara iyi rakip. Bakalım düşünelim. Ama şuan o da yok.

Bir de "Akp iktidar olamayınca terör çıkardı, bu terör hep kurmaca" diye bi söylem var. Teröre değinecek olursak da; ülkede 30 yıldan fazladır terör var. Terörü 2-3 yıllığına susturan da Akp'dir. Demokratik açılım ve önceki süreçte çok fazla şehit verdik. Çoğu kişi o dönem feryat figan idi. Ancak bir gerçek var ki o kafir terör örgütünü masaya oturtmak ve masadayken elinde güçlü bir koz olmasını sağlamak için önce onun belini kırmak gerekiyordu, ve o dönem yapılan operasyonlarla bu sağlandı. Ardından masaya oturuldu. Bu topraklar o operasyonlarda çok fazla şehit verdi, ancak onlar boşuna can vermedi. Onlar doğudaki Müslüman din kardeşlerimizi kafir pkkya teslim etmemek için canını verdi ve şehitliğini yüce makamına İnşallah ulaştılar. Nihayet Akp eli güçlü bir şekilde masaya oturdu. Ancak Akp'nin hatası o masada pkkya güvenmesi oldu. Tabii ki bu güven şüphesiz Abd garantörlüğünde gerçekleşti. Kuzey Irak'ın ülkemizin topraklarına katılma hayali ve terörün biteceği vaadi özellikle Yeni Osmanlı düşüncesiyle yaşayan Ahmet hoca ve çevresini etkiledi. Şüphesiz kendileri oturup ciddi müzakerelerin ve planların ardından bu kararları verdiler. Ancak yine de pkkya güvenmeleri en büyük ve çözümü bitiren hata oldu. pkk zaten yapısı itibari ile yavşak olduğu için önce operasyonların durmasıyla hızlı bir şekilde örgütlendi, halkı örgütledi. Daha sonra yeniden operasyonlara hazır hale geldi. Elinin çok fazla güçlenip bölgeye hakim olduğunda ise arsızlıklarına, yol kesmelere, köy basmalara, inşaat durdurmalara, kendi mahkemelerini kurmaya, kendi vergisini toplamaya, bölgeye hakim olmak için her nevi terör faaliyetine başladı. Halk da bölgede polisi, askeri değil pkkyı görünce kurtarıcı olarak onu tanıdı, onu bildi. Bu da Akp'nin hatası, pkknın yavşaklığı oldu ve sonuç olarak buraya gelindi. Yani benim dediğim terörün başlaması Akp'nin kasti olarak iktidarı elde etmek için kurduğu bir oyun değil. Evet Akp hatası kaynaklı, ancak kurmaca değil. Bu söylemime 2 destek söylersem;

1. Eğer Akp terörü kurmaca olarak başlattıysa terörün Akp iktidara gelince bitmesi gerekir. Bu desteğimi ancak seçimden sonra görebileceğiz. Maalesef terörün seçimden sonra Akp iktidarı çıksa da bitmeyeceğini düşünüyorum.

2. Bölgenin kaderi Türkiye'nin bir seçimine harcanacak kadar ucuz değil. Buna bölgenin hakim güçleri müsaade vermezler. Şöyle söyleyebilirim ki Türkiye kendi askerini şehit verdiği, kendi vatanını bölmeye çalışan terör örgütüne karşı Kandil'e operasyon düzenleyebilmek için Abdye İncirlik üssünü vermek ve Işide karşı operasyon düzenlemek zorunda kalmıştır. İşte Türkiye'nin bölge üzerinde insiyatif kapasitesi bu kadardır. Sadece bir seçim için bölgenin kaderiyle oynaması şuan için asla ülkemize müsaade verilmeyecek bir konudur.

"Pkk kafir deyip din üzerinden algı oluşturuyorsun" diyebilirsiniz.

Pkk kafir. Zerdüşt, ateist. Kendileri söylüyor bunu. Ben demiyorum ki. Şimdi kalkıp Hayatında Dini ve Müslümanlığı merkeze koyan bir topluma hangi olayı anlatırsan anlat dinden bahsetmek zorundasın. Bahsetmezsen eksik kalır. İnsanlar bilmeli kafir olduklarını. Bilmeli ki pkk bayrağı altında bağımsızlık isteyenlerin nasıl bir devlet altında yaşayacağını, kemal ve inönü döneminden farklı olmayan zulümlerle Müslümanlıklarının nasıl baskılanacağını ve yok edilmeye çalışılacağını bilsin. Bunu bilmezse Müslümanlığını önde tutan insanlara sadece demokratik ya da bağımsızlık olgularıyla bi şeyler anlatamazsın. Adamın umurunda olan din ise ondan anlatırsın. Demokrasi umrunda ise demokrasi yönüyle olaya yaklaşırsın. Bu iki yüzlülük değil meselenin çok boyutluluğudur.

Nihayetinde Ülke madem batacak, bırakın Ak parti eliyle batsın, batsın ki ahirette "koalisyon vardı yoksa biz tam o zaman tövbe edip düzelmiştik bir daha yapmayacaktık. Şuçlusu koalisyon ortağı" diyemesinler. Tabi böyle niyet ettiklerini varsayarsak.

Ülke eğer çıkacaksa da bunun herhangi bir iktidar eliyle olduğu açık. Şuan iktidarın tek adayı da malum Akp

Seçeneklerin hepsi kötü. Ama mantık Akp diyor. Aksini konuşmak isteyenlere kulağım hep açıktır.

Selametle

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
29 Ağu 11:51

Eyvallah

29 Ağu 02:00

Elinize sağlık.

Tevfik Gülep yazdı, 1 misafir olmak üzere 7 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
25 Ağu 15 10:00

Tevfik Gülep

Puan: 171

İslam İçindeki Siyaset

Arkadaşlar, siyaset-din ilişkisinde kafalar karışık. Siyasetin içinde din olmaz diyen arkadaşlarımız var. Hatta bırak arkadaşları, bunu söyleyen kanaat önderleri, hatta ve hatta alim sıfatlı insanlar da var. Siyasetin dinle alakası olmadığını düşünmek, bilerek veya bilmeyerek bir ihanet içerisindeler, en hafif ihtimalle saflık içindeler. Bunu böyle söyleyen insanlara sorduğumuzda ah peygamberim canım peygamberim, ya da ah Ömer vah Osman, şehit Ali diye diye ağlarlar bile. Şöyle ki onlar Hz. Peygamberin(sallalahu aleyhi vesellem) bir devlet başkanı olduğunu, bizzat siyaset yaptığını unutuyor demektir. İslam halifelerinin siyaset yaptığını kimse inkar edemez. Hz. Ömer siyaset yüzünden şehit edildi. Hz. Osman öyle, Hz. Ali'nin siyasetle iştigal ederken, hakkı olan devlet başkanlığını almak için uğraşırken şehit oldu.

Şu örnek müthiştir; peygamberimiz (sallalahu aleyhi vesellem) vafat ettiğinde Hz. Ebu Bekir geldi, yüzündeki örtüyü açtı dedi ki, "ölün de güzel dirin de ya Muhammed. " ardından ordakilere dönüp "Muhammed'e tapanlar bilsin ki Muhammed öldü. Allah Hayy ve Kayyum'dur. Şimdi Peygamberin mirasını konuşalım" dedi ve bahsettiği miras neydi? Tabii ki devlet başkanlığı idi. Çünkü İslam devleti başı olmadan hiçbir şekilde duramazdı. Daha Peygamberimizin(sallalahu aleyhi vesellem)cenazesini kaldırmadan halife seçimi yapıldı ve daha sonra cenaze kaldırıldı. İşte siyaset İslam'ı peygamberlerden sonra şüphesiz en güzel yaşayan kişi olan Hz. Ebu Bekir tarafından böyle tescillenerek yapılmıştı.

Hz. Ömer'in müthiş sözü kafama hala çivi gibi çakılır: "Müslümanların 3 günden fazla halifesiz kalması caiz değildir"

Burda bahsedilen halife tabii ki İslami bir değer ve bu değerde asıl kastedilen devlet başkanlığıdır. Çünkü İslam'da Halife devlet başkanı olmalıdır.

En olmadı eğer sen Hanefi mezhebindenim diyorsan Hanefi mezhebine göre siyasinin katılmadığı cuma namazı olmaz.

Bi de kalkıp şimdi ki siyaset çok bozuk ama falan gibi bi muhabbet yapılabilir. Bunun için ise şu örneği vereyim. Biz namazımızı belki Ebu Bekir'in yanında kılsak belki koca Halife bize böyle namaz mı olur terbiyesiz deyip bi güzel sopadan geçirecektir. E şimdi biz namazımı terkedelim tam kılamıyoruz diye?? Hayır hayır. Bizim yapmamız gereken madem siyaset kirli onu temizlemeye çalışmaktır. Aynı namazımızı dosdoğru kılmaya çalıştığımız gibi.

Bu şartlar altında siyasetin dine alet edilmesi tabii ki yanlıştır. Şuan Ülkemizde yanlış yapılan ve yanlış yorumlanan budur. Dini siyasete alet etmek çok çok büyük bir yanlıştır. Doğru olan siyaseti dine alet etmektir.

Devlet içinde dönen kirli siyaset sebebiyle siyasetten uzaklaşmak ve bir kenara çekilmek değil, tam tersine, dinimizin bir hayat dini olduğunu bilmek, hayatımızın tümünü kapsadığı gibi siyaseti de kapsadığının farkına varmak, nasıl ki daha iyi bir toplum düzeni için uğraşıyorsak daha iyi bir siyaset düzeni, daha temiz siyaset için uğraşmak zorundayız. Bizim vazifemiz insanlara doğruyu anlatmak, kötüden men etmektir.

Ali İmran 113'te "Siz bütün insanlara gönderilen bir ümmetsiniz" demektedir. Yani bizim şuanda dünyada olan 7 milyar insana karşı sorumluluğumuz var. Şimdi kalkıp biz "kendi devletimiz olmasın, biz yönetici olmayalım ya da yönetici olduğumuzda dini bir kenara koyalım, ama bütün insanlığa karşı İslam adına sorumlu olalım" diyebilir miyiz? Ne kadar komik olur değil mi?

Şu sözü hiç unutmayın arkadaşlar, siyaseti önemsemeyen Müslümanları, Müslümanları önemsemeyen siyasetçiler yönetir.

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Tevfik Gülep yazdı, 1 misafir olmak üzere 8 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
20 Ağu 15 22:00

Tevfik Gülep

Puan: 171

İsrail

Kendine Müslüman diyen herkesin heralde duyduğu zaman kalbinde hüzün duyduğu bir yerin adıdır Gazze. Bu duyduğumuz hüznün sebebi Gazzede yaşananlar ve Gazze'ye yapılanlardır. Gazze şuan çok çok büyük bir sorunun içindedir. Orada yapılanlara 'sorun' dememe kırılmayın; katliam, baskı, insanların gördüğü zulüm. Bunların hepsi çok çok büyük sorunlardır. Ve bu sorunların çözülmesi gerekiyor.

Sorunların çözümü ise genellikle dört aşamada olur

1- Sorunun varlığını kabul etmek

2- Sorunu ve sorunu çıkaranları anlamak

3- Çözüm yolları üretmek

4- En uygun çözüm yolunu hayata geçirmek.

Bu aşamalar her zaman işe yarar diye bir kural yok. Ama çözülen sorunlar hep bu yolla çözülmüştür.

Gazze içinse bu 4 aşamadan ikincisinde olduğumuz gözüküyor. Çünkü hem Filistin hem İsrail konusunda çok çelişkili ve yanlış bilgilere sahibiz. Ben de İsrail'i anlamak için herkesi gözünün önünde olan ama gözardı edilen durumları anlatacağım.

Öncelikle bu devlet nasıl kuruldu?

1. Dünya savaşından sonra Avrupada başa geçen Mussolini, Hitler gibi devlet başkanları öncelikle baskıcı rejimler kurdu. 2. Dünya savaşından hemen önce ve savaş sırasında özellikle Hitler Musevi/Yahudilere sistemli bir şekilde katliam yaptı. Hitler önce Almanyada, sonra sırasıyla kontrolünü ele geçirdiği Polonya ve Fransada bu politikayı devam ettirdi. Aynı şekilde İtalya ve İspanyada Hitler gibi sistemli bir katliam olmasada çok sıkı baskı ve yaptırımlar uygulandı. Diğer Avrupa devleti İngiltere ise kendi düşmanlarından zulüm gören Yahudileri ülkesine kabul etmedi. Zaten İngilterede fazla Yahudi nüfusu yoktu. Komünist Rusya ise dinine bağlı Müslümanlara yaptığı gibi dinine bağlı Yahudilerede yaptırımlar uyguluyor ve aynı şekilde zulmediyordu. Bu olaylarda yaklaşık 1.3 milyon(2 milyon değil) Yahudi/Musevi öldü.

Bu yapılanlarla birlikte çok zengin olan Yahudi aileleri toplandı. Bunların içinde bilinen Rockefeller, Rotshild gibi ailelerde vardı. Bu aileler birleşerek o dönemde bir kısmı Mısır'ın bir eyaleti konumunda olan, bir kısmı Ürdün'e bağlı olan Filistin bölgesinden toprak satın almaya başladılar. Bu satın almalar Mısır devletinin hem kasasını hem o dönemki yöneticilerinin ceplerini hızlı şekilde doldurduğu için sıkıntı çıkmadan gerçekleşti. Bu satın almalardan sonra çeşitli vakıf/derneklerle Avrupadaki Yahudiler organize edildi ve Filistine çağırıldı. Neredeyse tüm Avrupada zulüm gören Yahudilerin iki seçeneği vardı. Ya Amerika'ya gideceklerdi, ya da kutsal kitaplarında onlara vadedilmiş topraklar olan Kudüs ve çevresindeki yerlere yerleşeceklerdi. Onların dindar olanları vadedilmiş topraklara, olmayanları ise özgürlükler ülkesi Amerika'ya gitti.

Hızlı şekilde bölge Yahudilerle doldu. Satın almalar hiç durmadı. Sürekli devam etti. 1948 yılında Yahudiler bölgede İsrail devletini kurduklarını ilan ettiler. Ama sınırlarını sürekli genişlettiler. 1967 yılına kadar durmadan genişlediler. 1967'de yapılan 6 gün savaşlarından sonra ise Mısır, Suriye ve Ürdünden alınan topraklarla savaş öncesine göre toprak miktarı ikibuçuk katına çıkan İsrail, bölgede savaş gücü olarakta ne durumda olduğunu ispatlamıştır. Ardından yapılan ateşkes anlaşması ise şuan Arap devletleri tarafından kabul edilen sınırları çizmiştir.

1967 Sınırları. Üstte gördüğünüz Golan tepeleri hala Suriye ile ihtilaflıdır

İsrail kuruldu. O dönem Türkiye uyudu. Peki şimdi ne durumdayız?

Aslında şuanda kendinizi İsrail devleti yerine koyarsanız yaptığı işler gayet mantıklı. İslam dünyasının aksine pek fazla söz dinlemeyen, Amerika'nın şımarık çocuğu konumunda olan ve BM' nin kaygılanmasına, Türkiye'nin kınamasına, Filistinliler dışında diğer Arap halklarının kendisine lanet okumasına artık sanki sabah sporu gözüyle bakan İsrail, yaptığı işlerde kendi açısından gayet başarılı ve etkili şekilde yol katetmektedir.

Gazze ve Batı Şeria konusunda mevcut durumda neler olduğuna ve neler yapılabileceğine ilişkin yazımın devamını sonra yazmak istiyorum. Zira İbn-i Sinaların, Ebu Hanifelerin, Fatih Sultanların torunları olan şimdiki biz Müslümanlar, bir yazıyı okumadan önce sonuna kadar aşağısına inip ne kadar uzun olduğuna bakarız ve çok uzunsa okumayız. Diğer yazıma kadar selametle kalın, duanızı ve yardımlarınızı eksik etmeyin.

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.