Türkiye Aktivitesi
684 ziyaret
1 online
Timur Timurlenk
Hakkında henüz bir şey yazmadı.

Türkiye Puanı

403 puan Turkuaz Kalem

Derecesi

45 [Toplam 1634 kişi]

Türkiye
Tümü(6)
Pinledikleri(0)
Timur Timurlenk yazdı, 10 misafir olmak üzere 11 kişi beğendi, 1 yorum yapıldı.
28 Oca 17 18:00
Almanya'nın Savaşı (2)
14c1d20cee645e334d4c7648d099fd321485608482

14c1d20cee645e334d4c7648d099fd321485608482

Bir önceki yazımızda 19. yüzyıl Almanya’sına kısaca değinmiştik. Almanya bahsine devam edelim ve Umumi Harb’e giden süreçte Almanya’nın durumuyla ilgili bir hülasa yapalım.

Almanya, 18 Ocak 1871’de Prusya önderliğinde Alman prensliklerinin siyasal birlik üzerinde mutabakat sağlamaları üzerine kuruldu. Coğrafi konum itibariyle Avrupa devletler sisteminin tam ortasında yer alan bu yeni devlet, kuruluşuyla beraber belli sorunları da beraberinde getirmişti. Yarattığı en büyük sorun ise Almanya’nın sömürgeler sistemini sarsacak derecede güçlü oluşuydu. 1850’de Olmütz Antlaşması ile Avusturya’ya boyun eğen Prusya, Almanya’ya dönüştüğü 1871’de inanılması güç bir kuvvetle birlikte muazzam bir etki yaratmıştı. Büyük Britanya’nın Daimi Hazine Sekreteri Lord Reginald Welby 1914’de, Almanya’nın 1850’lerde önemsiz prensçiklerin yönetiminde önemsiz devletçiklerden oluştuğunu söylüyordu, fakat Almanya 1850’den pek de mümkün görünmeyen bir sıçrama gerçekleştirmişti.

Almanya’yı süper güç yapan sanayi rakamlarına kısaca bir bakalım: 1914’de kömür üretimi, 292 milyon tona ulaşmış ve 277 milyon ton kömür üreten İngiltere’yi geride bırakmıştı. Çelikte ise, 1914’te, 17,6 milyon tonla İngiltere, Fransa ve Rusya’nın toplamını geçiyordu. Elektrik, optik ve kimyada da inanılmaz bir performans gösteriyordu Alman sanayisi. Kimya firmaları dünya sanayisinin yüzde 90’ını karşılıyordu. Siemens, AEG gibi dev firmalar 150.000 kişiye istihdam sağlayabiliyordu. Dünya imalat sanayisinde ise İngiltere’yi geçmiş, ihracatta hemen onun arkasında ikinci sırada bulunmaktaydı.

İngiliz filozof Herbert Spencer, Amerika’yı bir sanayi toplumu, Rusya’yı bir askeri toplum olarak niteliyordu. Almanya ise hem askeri hem de bir sanayi toplumu olma yolunda hızla ilerliyordu. Almanya’nın büyümesi yalnızca fiziki değildi, niteliksel olarak da büyüyordu. Genç nüfusundan diğer devletlere göre çok daha iyi yararlanıyorlardı; büyüyen bir ordu için hayati bir önemi sahip olan eğitilmiş kadrolar belki de en fazla Alman ordusunda vardı. Almanya’nın özel eğitimli 112.000 astsubayına karşılık Fransa’nın yalnızca 48.000 astsubayı vardı. Mükemmele varan askeri organizasyonu sayesinde hem Fransa’ya hem Rusya’ya nazaran milyonlarca yedek askeri donatıp cephe hattına yıldırım hızıyla sürebiliyordu. Misal barış zamanında 800.000 kişilik ordusunu 1-17 Ağustos 1914 tarihleri arasında yedekleri devreye sokarak 6 kat büyütmüş ve aynı tarihler içerisinde savaş hattına trenden indiği anda savaşabilecek kapasiteye sahip 1.485.000 asker yığmıştı.

Peki sanayide, orduda, donanmada, ticarette bu kadar devasa bir büyüme gerçekleştiren; ulusal gücü İtalya’yı, Japonya’yı 4’e katlayan, Fransa’yı ve Rusya’yı ve hatta İngiltere’yi geride bırakan ne olmuştu da 1918’de tarihinin en ağır yenilgilerinden birini almıştı ?

Amiral Tirpitz, Alman donanmasını dünyanın en büyük ikinci donanması haline getiren kişiydi ve Almanya’nın sömürgeler edinmesinin karşı konulamaz bir yasa olduğunu ifade ediyor, Kayzer 2. Wilhelm ise Almanya’nın Kıta Avrupası dışında başaracak çok şeyleri olduğunun altını çiziyordu. Almanya’nın ‘kuşatılmış olarak doğmasından’ dolayı Avrupa’da bir yayılmacılık düşünülemezdi. Doğusunda her geçen gün büyüyen bir dev olan Rusya, güneyinde Kara Avrupası’nın büyük sömürgecisi Fransa ve batısında en büyük rakibi Britanya duruyordu. Bununla bağlantılı olarak Almanya, bütün ulusal imkanları ve gücüyle ‘kuşatılmış olarak doğma’nın kendisine vurduğu prangaları kırmaya çalışıyordu. Tabi ki yenilginin en büyük payı burada, Almanya’nın içinde bulunduğu coğrafyadaydı. Almanya’yı yaratan Bismarck bir diplomasi dehasıydı ve Almanya’nın iki cephede birden savaşmasının felaketle sonuçlanacağını biliyordu. Kayzer 2. Wilhelm onu görevden azlederek bir anlamda bu felaketin önünü açmıştı.

Almanya’nın yenilgisini tek başına coğrafya ile açıklamak çok yetersiz olacaktır. Savaş esnasında savaşa etki eden birçok faktör de bulunuyor elbette. Tarihçiler, Umumi Harb’in dönüm noktasının ABD’nin savaşa girmesi olduğunu söylerler. 1918’de Fransız ordusu saldırı yapacak durumda değildi, Rusya’da devrim olmuştu ve Alman askerler Batı Cephesi’ne kaydırılıyordu. Rusya’nın savaştan çekilmesi de Alman cephesini sevince gark etmişti. Fakat ABD’nin savaşa dahli Wilson’un deyimiyle ‘savaşı bitiren savaş’ olacaktı. 1918 sonlarına kadar Avrupa’ya çıkarttığı 3 milyon taze askeri kuvvet, savaş yorgunu Alman ordusunu ve ülkede baş gösteren devrimci hareketler, sosyalist grevler, boykot ve başkaldırılar Alman hükümetini 11 Kasım 1918’de ateşkes yapmaya zorladı. (Nuri Bilge Criss-Barışı Olmayan Savaş)

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
29 Oca 21:33

Misafir

Rakamlar, karşılaştırmalar yerinde, güzel bir yazı...

Timur Timurlenk yazdı, 32 misafir olmak üzere 34 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
22 Oca 17 10:00
Almanya'nın Savaşı
cdd9c364b6a3604369f25b3b775914231485043966

cdd9c364b6a3604369f25b3b775914231485043966

Benim için Avrupa halkları içerisinde Cermenlerin yani Almanların yeri başkadır.Tam olarak hayranlık diyemesem de bir sempatim var Almanlara. Biz Türklerin,genel olarak da temeli en azından 19. yüzyıla dayanan bir Alman hayranlığı vardır. Aydınlarımız (daha çok Jön Türkler) Almanya’nın yükselişine şahit olmuşlar ve özellikle 1870-1871 Sedan Savaşı’nda Fransa’yı, imparatorunu esir alacak biçimde küçük düşürücü bir yenilgiye uğratarak, Kara Avrupası’nın en büyük gücü oluşunu hayranlıkla seyretmişlerdir.

Almanlar, bizim tarihimizde ve pek tabii Avrupa tarihinde çok büyük etkiler yaratmıştır. 16. ve 17. yüzyılda Habsburgların veraset yoluyla Kara Avrupası’nı ele geçirmeye çalıştığı dönemde de 19. Yüzyıl sonlarında bir süper güç olarak ortaya çıkıp sömürgeler sistemini sarstığında da, Avrupa ve Dünya tarihini değiştirmişlerdir.

Peki 19. yüzyılda Napolyon Savaşları’ndan sonra adeta ezilen ve Büyük Friedrich Prusyasından da daha güçsüz bir duruma düşen Prusya’yı, süper güç Almanya yapan şey neydi ? İmparatorluğun ellerinden kayıp gittiğini gören Osmanlı aydınının da sorduğu bu sorunun birçok cevabı var elbette, ama bence bunun altında yatan en büyük neden bir askeri devrimdi. 1860’lardan itibaren savaşa etki eden birçok faktör ortaya çıkıyor ve savaşın boyutları, kapsamı tamamen değişiyor. Özellikle Amerikan İç Savaşı’nda 2-3 milyon askerin cepheye sürülmesi ve bu askerlerin ikmal ve iaşesinin sağlanacağı bir ulaşım sisteminin, muhaberatın, bunu sağlayacak tekniğin vs, imparatorluklar çağının savaşlarına göre çok daha fazla komplike bir yapı oluşturarak muharebeye etki etmesi, bunu gözler önüne sermiştir.

Bu askeri değişimi gören ve Prusya ordusunu buna göre dizayn eden bir asker: Helmuth Karl Bernhard von Moltke. Tam 31 yıl Prusya ordusunun genelkurmay başkanlığını yapmış bir askeri deha. O, Carl von Clausewitz etkisinde kalarak savaşların kapsamının ve niteliğinin değiştiğini görmüş, Savaş Akademisi’ni buna göre düzenlemiş, buradan çıkan parlak subaylarla gelecekte patlak verecek olan ‘topyekün savaş’ların nasıl idare edileceği üzerine yıllar süren çalışmalar yapmıştır. Aynı şekilde Prusya ordusu içerisinde, demiryollarının düzenlenmesi ve savaş zamanı iaşe ve ikmalin düzenli ve hızlı bir şekilde yapılması için, bir birim oluşturmuştur.

Moltke’nin askeri devriminin, sonuçlarının alındığı ilk savaş: 1866, Sadowa Savaşı’dır. O dönemde siyasi birliği sağlayamamış ‘Kuzey’de, Almanca konuşan halklardan oluşan birçok Alman devleti vardı; Hannover, Saksonya gibi Alman devletleri, bu savaşta Avusturya’yı desteklemişti ancak Bismarck’ın(Büyük Almanya’yı yaratan asıl büyük siyasi dehadır) muhteşem diplomasisi bu savaşa diğer güçlü devletlerin müdahalesini engellemiştir. Prusya’nın nüfusu düşmanlarının nüfusundan az olsa da asker toplama sistemleri ve bunları cepheye sürme olanakları çok daha gelişmişti. Üç farklı orduyu zorlu coğrafi şartlar altında cepheye sürerek Bohemya’da birleştiren Moltke, Sadova’da Avusturyalılara acı bir yenilgi tattırmıştır ve Viyana, Almanya üzerindeki tüm çıkarlarından vazgeçmek zorunda kalmıştır.

Almanya’nın savaşı elbette burada bitmiyor, bu büyük mücadeleyi burada kaleme almak da zaten mümkün değil. Sedan’dan sonra giderek yükselen bu güç 1914’e gelindiğinde Fransa’nın 6 milyar dolarlık GSMH’sine karşılık 14 milyar dolarlık milli değere sahip olan bir ‘Great Power’ olmuştu. 1918’de aldığı büyük yenilgiden sonra bile, ‘bu iş burada bitmedi’ diyebilecek bir güçtü Almanya.

Helmuth von Moltke’den bahsetmişken onun Türkiye’ye dair izlenimlerine de değinmemek olmaz. 1835-1839 arasında Türkiye’de askeri öğretmen olarak görev yapan Moltke’nin burada yaşadıkları ve tespitleri çok mühimdir: Türkiye'de, bir Hristiyandan gelmişse en ufak hediye bile şüphe çeker... Rusya'da yabancılardan nefret edilmiş olabilir; Türkiye'de ise iğrenilir. Bir Türk, Avrupalıların bilim, hüner, servet, cüret ve kuvvette kendi ulusundan üstün olduğunu tereddütsüz kabul eder; fakat bir Frenk'in bundan dolayı kendini bir Müslümanla bir tutabileceği hiç aklına gelmez… Albaylar bize önlerinde yer verdiler, subaylar da oldukça nazikti; fakat alelade kimseler bize kollarını uzatmazlardı; kadınlar ve çocuklar ise zaman zaman bizi lanetle takip ettiler. Asker itaat etti, fakat selamlamadı."

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Timur Timurlenk yazdı, 5 misafir beğendi, 5 yorum yapıldı.
9 Oca 17 18:00
İdrâkimize Pranga Vuran Hamaset Üzerine

Johan Gustav Droysen, bir 19. yy.da yaşamış bir Alman tarihçi, Alexander The Great üzerine önemli araştırmalar yapmış ve ‘Great Man’ (Tarihe; büyük, karizmatik, yaşarken dahi kült haline gelmiş kişilerin toplumlardan daha büyük etkisi olduğunu savunan teori) teorisinin mimarlarındandır. Şu sözü söylemiştir: “Tarih yalnızca bir bilim değildir, bilimden de öte bir şeydir.” Droysen’e ek olarak, 20. yy’ın en önemli marksist tarihçilerinden Eric Hobsbawm, ‘Geleneğin İcadı’ adlı eserinde; mealen, tarih biliminin, ulus devletlerin kurulma aşamasında, büyük bir ehemmiyeti olduğunu ve insanları devlete duygusal olarak bağlamak hususunda bir çimento görevi görebileceğini söyler.

Tabi, Türkiye Cumhuriyeti de bir ulus devlet olarak doğarken bir geleneğe yaslanmak zorundaydı ve gerçekliği pek de önemli olmayan bir ‘tarih’ yaratmak durumundaydı. Bu tarih icadı pek tabii Osmanlı’ya değil, Anadolu ve Mezopatamya’da kurulan uygarlıklara ve Orta Asya’da kurulan Türk devletlerine dayandı. 1931-1941 yılları arasında liselerde okutulan ve Büyük Gazi’nin yazılmasına aracılık ettiği ve özellikle İslam Tarihi kısımlarına müdahale ettiği ‘Türk Tarihinin Ana Hatları’ isimli eser, bu anlayışın bir ürünüydü. Ancak, tıpkı modernleşmemizin şekil olarak topluma sirayet etmesi ve zihinlere (Özellikle Anadolu insanına) asgari bir şekilde tesir etmesi gibi, bu yeni tarih anlayışı da toplum üzerinde pek etkili olmadı ve terk edildi. Anadolu’da yaşayan insanlar, her ne kadar Cumhuriyet idaresi elinden geldiği kadar icraat yapmaya çalışmış, okullar, halk evleri, millet mektepleri, köy enstitüleri kurmuş olsa da; halk amiyane tabirle merdiven altına inen cemaatler eliyle cumhuriyet ideolojisine ve modernite anlayışına yabancılaştırılmıştır. Rejim muhalifleri ve cemaatler, Cumhuriyet’e alternatif olarak bir ‘gelenek icadı’na girişmiş ve gerçek dışı bir Osmanlı imajını milletin zihnine enjekte etmiştir.

Günümüzde gelinen nokta ile bağlantılı olarak yukarıda değindiğim hususlar, meydanlarda yeniçeri kıyafeti giyip tekbir naraları atan soytarıları ve Cumhuriyet’in karşısına Osmanlı’yı koyan ve onun laik hukukuna karşılık sözde Osmanlı şeriatına dönülmesini savunan hastalıklı kafayı doğurmuştur. Son dönem Osmanlı reformlarını inceleyen bir kişi rahatlıkla Osmanlı hukukunun laik hukuka doğru yöneldiğini görecektir. En önemli Osmanlı tarihçilerinden biri olan Ömer Lütfi Barkan, Osmanlı devletine salt bir şeriat devleti denmesinin doğru olmadığını ve devlet hayatında, sosyal hayatta vs. verilen kararların genelde örfi hukuka ve yerel teamüllere dayandığını söyler. Şeriyye sicillerini etraflıca araştıran ve bunları en iyi okuyan kişilerin başında gelen tarihçimizin altını çizdiği hususla hiçbir alakası olmayan bir gelenek icat eden kafa, aynı şekilde kendince bir Osmanlı siyasi-askeri tarihi çizmiş ve tamamen dini hükümlere dayanarak küffara haddini her daim gücüyle, kuvvetiyle bildiren, her bir tarafından hamaset fışkıran bir Osmanlı imajı yaratmıştır.

Bu medeniyet yoksunu barbar anlayış, 72 milleti dize getirmekle övündüğü ve hamaseti arşa çıkardığı gibi cahilliği ve tahammülsüzlüğü de arşa çıkarmıştır. Geçenlerde Ahmet Güneştekin’in Venedik’te de sergilenen Konstantiniye isimli sanat eseri Ataköy’de bir alışveriş merkezinin önüne konulmuş sonra da gelen tepkiler üzerine brandayla örtüldükten sonra kaldırılmıştır.

Peki Devlet-i Aliye, Konstantiniye ismine nasıl bakıyordu ?

Cevabı çok açık. Şehrin yeni sahibi II. Mehmet, şehrin eski sahiplerinin koyduğu isme sadık kalmış ve hanedan yönetimi son bulana kadar bu değişmemiştir. Bu isim basılan paralarda, ‘duribe fi Konstantiniye’, fermanlarda ise ‘be-makamı Konstantiniye-i mahmiyye el mahrusa’ olarak devam etmiş ve imparatorluk dağılana kadar süregelmiştir. Hatta, her fırsatta cennetmekan olarak ululadıkları ama gerçekte, tahayyül ettikleri imaj ile pek de alakası olmayan Sultan Abülhamid, yakınlarına hediye ettiği saatlerde Konstantinapolis ismini yazdırmış ve bu ismi kaldırtmak veya bu isme saldırmak aklının ucundan bile geçmemiş, o dönemde kimse bu isimden rahatsız olmamıştır.

Bugün, tarihi idrak edişimiz ne yazık ki tek kelimeyle felaket olarak nitelendirilebilir. İnsanımızı bu biidrake, tahammülsüzlüğe ve bilgiye ihtiyaç duymadan düşünmeye sevk eden bu hamaset anlayışı, İmparatorluğun mirasçıları olan bizlere yakışmamaktadır. Son olarak şunu söylemek istiyorum, tarihimizi Maraş dondurmacısı kılıklı adamlardan değil gerçek tarihçilerden öğrenelim.

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
10 Oca 11:39

1-Abdülhamid Osmanoğlu'na cevabı zaten verilmiş. 2-1918 belgelerinde -konstantiniyye- diye de geçer, ama genel itibariyle -kostantiniye- denilir, haklısınız. Bu tespiti yapan Ömer Lütfi Barkan'dır, İnalcık da ona katılır. 3-Cevap vermeye gerek yok.

10 Oca 10:25

Misafir

Yunan kırmasını Türklerin arası olarak görmememiz timurlenki sinirlendirmiş. Haydi başka kapıya..

Timur Timurlenk yazdı, 18 misafir olmak üzere 19 kişi beğendi, 4 yorum yapıldı.
25 Ara 16 02:00
Toplum Neo Osmanlıcılık Tarih
128fddde901a3ccccc35bae339fc9ee31482595088

128fddde901a3ccccc35bae339fc9ee31482595088

Gündemimiz her zaman olduğu gibi yoğun, dolayısıyla Türk insanı ne yazık ki sürekli memleket ile ilgili gelişmeleri takip etmekten kendini alıkoyamıyor. Elbette insanımız memleket meseleleri dışında kendini inşa edebileceği, geliştirebileceği alanlara da yoğunlaşmak zorundadır. Edebiyat, tarih felsefe, bilim, sosyoloji, sanat, müzik vs. insanın zevkini ve kendine olan saygısını arttıran ilim ve uğraşlardır. Ben tarihle ilgilenen bir kimse olarak, sizlere 'derin tarih' anlattığını söyleyen kimi tarihçilerle, tarih anlayışıyla ve buna müteakip Neo Osmanlıcıkla ilgili birkaç hususa değinmek isterim

Toplum nezdinde, tarihe yönelik merakımız, ilgimiz ve idrakimiz ne derecede hep düşünmüşümdür. Aslında cevabı belli olan bu soruyu bir çıkış noktası olarak ele alabiliriz ve şunu net olarak söyleyebiliriz: Biz tarihimizi önceden de bilmiyorduk, şimdi de bilmiyoruz. Bu acı gerçeği kendimize itiraf etmekten çekinmemeliyiz ve buna bağlı olarak da dünyadaki konumumuzu yerli yerine oturturken hamasi söylemleri bir kenara bırakmalıyız. Bugün Türkiye'de ve genel olarak dünyada artan popülist dalga, milletleri sararken, onu gerçek dışı bir post-gerçekliğe itmiştir. Meydanlarda atılan söylevlere ve medyanın büyük çoğunluğuna hakim olan propagandist yayınlara dışarıdan bakan ve Osmanlı Tarihi hakkında fikir sahibi olmayan bir kimse, Osmanlı'nın sürekli fetih yapan ve bu fetihlerden topladığı vergilerle ve yağma ile gücünü arttıran bir devlet olduğunu düşünür. Bunun böyle olmadığı çok açık olmakla birlikte, asli görev siyasilere düşüyor (Geçenlerde sözde bir akademisyen 'fetihler çağı'nın başladığını twitter'dan duyuruyordu, düşünün seviyenin ne kadar ayağa düştüğünü). Millete aşıladığınız söylemler zararlıdır ve ne yazık ki zaten okuma ve araştırma alışkanlığı olmayan insanımızın zihnini çürütmektedir.

Bu hamasi tarih söylemlerine paralel olarak, adına her ne derseniz deyin, biz, Neo Osmanlıcılık gibi, sözde kökünü mazide arayan, özde gerçeklikten kopuk, hem ülkemize hem de komşu devletlere zarar veren politikalardan artık vazgeçmek durumundayız. Bu coğrafya da ayakta kalmak istiyorsak, önce bölgedeki dostlarımızı arttıracağız, sonra bölge dışından başka müstemlekeci devletlerin buraya müdahalelerini azaltacağız. Realiteden koptuğumuzda başımıza neler geldiğini 1918'de yaşadık. Artık tarihi filmlerde bile komik gelen 'fetihler çağı' gibi ancak ilkel toplumların rüyalarını süsleyecek kuruntuları bir kenara bırakıp, çok çalışmaya, düşünmeye, üretmeye, okumaya ve memlekete faydalı olmaya çalışmalıyız.

Artık etkileri topluma daha da fazla sirayet etmeye başlayan sözde tarihçilere ve onların zararlı görüşlerine isnaden; Cumhuriyetin kuruluş yılları, tarihimizin en acı dönemleridir. O şartlar altında cumhuriyeti kuran kuşağa, biz, çok şey borçluyuz elbette. Son yıllarda moda olan, kurucu değerlere ve kurucu kadroya karşı yapılan saldırıları, milletin dini duygularını ve hassasiyetlerini kullanarak yaptıkları bu 'fikri terör' faaliyetlerini esefle kınıyorum. Bize düşen görev, burada ve bütün muhtelif mecralarda halka doğruyu anlatmaktır. Kuruluşumuzun ne denli zor şartlar altında olduğunu belirtmek açısından, geçen asrın Türkiye'sinde nüfusun durumu şudur: Tahılla besleniliyor ve iptidai bir yapıları var, bütün kırsal toplumlar gibi Türkiye'nin nüfusu artıyor, her kadın beş çocuk doğuruyor fakat doğan yeni nüfus için büyük problemler var, Batı Anadolu ve Rumeli'de bulunan Hristiyan nüfus daha sağlıklı gelişiyor, bir takım hastalıklara daha az maruz kalıyor, bunda en büyük katkı misyoner eğitimi ve sağlık hizmetlerinde, Hristiyan nüfus hastahaneye gidebilirken, Türk gidemiyordu. Bu şekilde Türk nüfus doğumdan itibaren sağlıksız besleniyor ve hastalıklarla boğuşuyor, hatta bazı seyyahlar: " Bunlar eriyor, bitiyor, dejenere oluyorlar, Türkiye'nin geleceği Hristiyanlardadır." diyebiliyorlardı.(İlber Ortaylı- Avrupa ve Biz)

Biz cumhuriyete çok şey borçluyuz ve bunun bilincindeyiz, dün bu sözleri söyleyen Batılı seyyahlara bugün söylemleriyle hizmet eden tarihçi güruha itibar eden gençlerimizi, doğruyu aramaya davet ediyorum.    

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
27 Ara 07:59

Yazı; okumaya başladığım da sanki bana bazı konularda bilgi ve fikir verecekmiş gibi gözüktü. Ama özelliği olmayan, kişisel bir görüşün ötesine geçemedi...

26 Ara 19:25

Misafir

Ayrıca 19.yüzyıl osmanlıda sosyal yapıları ele alırsanır yazınızı bıraz daha geniş tutabilirseniz neden siyasette sanatta ticarette daha iyi yaşam sürenlerin gayrimüslümler olduğunu yazarmışınz? Türklerin vergilerinin neden fazlaydı?

Timur Timurlenk yazdı, 12 misafir olmak üzere 14 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
18 Ara 16 14:00
Adı Yok Yiğit Ebedi Şehit !
0511ff84d42c27165324fcdae9d8400e1482047703

0511ff84d42c27165324fcdae9d8400e1482047703

Yüreğimiz geçen hafta bugün Beşiktaş'taki saldırıda yandı. Üzerinden bir hafta geçti geçmedi, hainler canımızı bir kez daha yaktı, bu sefer acı haber Kayseri'den geldi. Çarşıya çıkan silahsız er ve erbaşlarımız bombalı araçla saldırıya uğradılar. Şehitlerimizi dar-ı bekaya uğurlayacağız, acımızı binlerce yıldır içimize gömüyoruz, yine aynısı olacak; Anadolu'nun bağrından biten yiğitler bir bir toprağa düşerken, ateş düştüğü yeri yakıyor, bizim, elleri öpülesi şehit anaları gibi ciğerimiz parça parça olmayacak belki ama onların yasını tutacağız.

Üzerimizdeki kara bulutlar elbette dağılacak. Bizim bu süre içerisinde nasıl davranacağımız sorunsalı önem arz ediyor. Yılmamalıyız, korkmamalıyız, daha çok çalışmalı, daha çok üretken olmalıyız. Ülkemize sahip çıkmalı, tehlike ne kadar büyük olursa olsun üstesinden geleceğimizin bilincinde olmalıyız. Biz elbette büyük bir milletiz. Dünyanın hemen hemen bütün medeniyetleriyle temas kurduk, onlarla ticaret yaptık, kız alıp verdik, kimi zaman onların adetlerini, dinlerini benimsedik, savaştık, dost olduk, düşman olduk ama katiyen masumları katleden zalimlerden olmadık, olmayacağız.

Tarihimizde çok savaş gördük, büyük katliamlar gördük ama karşımızda bu sefer bütün bunların kaynağı olacak bir devlet veya ordu yok. Savaş meydanında veya cephede sizinle göğüs göğüse çarpışan bir düşmanla karşı karşıya değilsiniz. Karşımızda nereden saldıracağı belli olmayan ve masum sivilleri intihar bombacılarıyla öldürmekten çekinmeyen, kendini anti-emperyalist olarak niteleyip sömürgeci güçlerden her türlü desteği alan bir katiller sürüsü var. Francisco de Vitoria, mealen, "Savaş giderilmesi istenen haksızlıktan daha çok yıkıma neden olacaksa, ondan kaçınmak zorunludur." der. Buradan yola çıkarak, 1984'de başlattığı savaşın bahanelerinden biri olarak Kürtlere devlet tarafından yapılan haksızlıkları gösteren terör örgütü; 10 yıllardır, doğu illerimizde herhangi bir müsbet gelişmeye, oraya devlet tarafından çakılacak bir çiviye dahi tahammül edemeyen, sözde temsil ettiği Kürtlerin zerre iyiliğini istemeyen ve gerekli gördüğü yerlerde onları da öldüren bir caniler topluluğu, doğru ve haklı bir mücadelenin öncüsü olamaz.

Neden bu hale geldiğimiz sorusu da aklınıza gelebilir, cevap aramaya çalışabilirsiniz. Aramayın! Çünkü bunun cevabı yok. Tamamen Orta Doğu'nun varoluşuyla ilgili. Bu lanet coğrafya zaten bu haldeydi. Tarihte ilk saban bu coğrafyada toprağa vuruldu, bildiğimiz anlamda ilk savaş bu coğrafyada yapıldı ve kan oluk oluk akmaya devam ediyor. Genel geçer bir kuraldır: İnsanlar, belirli bir yerdeki çabalarının sonucunu beklemeye başlayınca, hızlı bir şekilde sahiplenme duygusuna kapılırlar, zamanını ve gücünü harcadığı yerlerden izinsiz geçecek olanlara karşı düşmanlık hissetmeye başlarlar dolayısıyla tarım ve besicilik savaşlara yol açmıştır.

Sölerin lakırdıdan ibaret kaldığı bir dönemdeyiz, işin bilimsel boyutunu bir kenara bırakarak söyleyeyim; terörün sosyolojisi, tarihi, nedenler-sonuçlar, bu durumu açıklamaya çalışan bütün akademik çalışmalar, entelektüel söylemler, maalesef kifayetsiz. Bir şehidin eşi, annesi, babası, çocukları feryat figan ederken, ağıtlar yüreğimizi dağlarken düşünemiyoruz, dilimiz tutuluyor, haykırmaktan, göğsümüzü yumruklamaktan başka bir şey yapamıyoruz.

Hüseyin Nihal Atsız'ın Ebedi Yiğit şiiri, şehitlerimizi belki de en iyi anlatan dizelere sahiptir:

Adı yok,şehit!

Kefenin; Vatan,

Tabutun; Cihan,

Düşünüp övün,

Yaşıyor ünün...

Damarında kan,

Bir alev midir?

Yaşaman; roman,

Ölümün; şiir.

Sana yok ne taş,

Nede bir mezar,

Bu hayat; savaş,

Ebedi uzar...

Eşit olduğun,

Şu güneş; Tuğun,

Tabutun; Vatan,

Mezarın; Cihan

Adı yok yiğit,

Ebedi şehit...

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Timur Timurlenk yazdı, 9 misafir olmak üzere 11 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
10 Ara 16 14:00
Rotamız

Türkler, dünyanın en ilginç, hayrete değer milletlerinden biridir. Bu tarih boyunca böyle olmuştur. Hiç kuşkusuz en büyük rakibi Avrupalı karşısında da böyledir, onların gözünden kimi zaman kan emici bir barbar, kimi zaman kahraman bir düşman, kimi zaman yardımsever bir centilmen, bazen de bozguncu, talan eden, yakıp yıkan olmuştur. Misal, Ammianus Marcellinus 4. yy’da Hunları şöyle anlatır:

“Savaş alanında korkunç çığlıklar atarak düşmanın üzerine yürüyorlar. Karşı durulduğu zaman dağılıp tekrar birleşiyor ve yollarına çıkan her şeyi kesip biçerek yeniden saldırıyor… Çok uzaklardan attıkları, demir kadar sert ve öldürücü keskin kemiklerle uçları sertleştirilmiş oklarını kullanma yetenekleriyle boy ölçülebilecek hiçbir şey bulunmuyor”.

Görüldüğü gibi Türk burada amansız bir düşmandır, karşısına çıkacak her şeyi yok edebilme kapasitesine sahip korkunç bir ölüm makinesidir. Marcellinus bu satırları yazdığı sıralarda Hunlar yani Türkler Avrupa’ya yeni yeni ulaşmaya başlamış karşısına çıkan ‘barbarlar’ı yerlerinden oynatmış ve bu barbarlar dönemin en ‘uygar’ı Roma’ya tarihinin en kabus dolu dönemlerini yaşatmışlardır. Barbarların baskısını kırmaya çalışan Roma birkaç yıl sonra o barbarlardan çok daha korkunç bir düşmanla karşılaşacak, İtalya istilaya uğrayacak, ve bu dönemin yazılı kaynaklarına Türkler Marcellinus’da olduğu gibi menfi bir biçimde yansıyacaktır.

Bin yıl sonraya Kanuni dönemine gidersek bambaşka bir Türk yorumuyla karşılaşırız. Türk burada yine düşmandır ve galebe çalan taraftır. Fakat Marcellinus’daki korkunç düşman artık yerini bambaşka bir düşmana bırakmıştır. 16. yy’ın Türk’ü artık nizam sahibidir, müthiş bir düzen içerisinde hareket eder ve azametli bir disipline haizdir:

“Öncelikle dikkatimi çeken şey askerin kendi birliğine ait mıntıkanın dışına çıkmamasıydı. bizim ordugâhların durumunu bilen bir kişi buna inanmakta zorluk çeker. Gerçek olan şu ki her tarafa tam bir sessizlik ve huzur hakimdi. Ne bir münakaşaya ve zorbalığa rastlamak mümkündü ne de içkinin yarattığı taşkınlığa, bağırışa, çağrışa ve sarhoşluğa. Ayrıca her yer tertemizdi. Etrafta gübre yığınları veya çöp görmeniz, insanın gözünü ve burnunu rahatsız edecek bir şeyle karşılaşmanız söz konusu değil. Türkler bu gibi pislikleri ya gömüyorlar ya da göz önünden kaldırıyorlar. Asker kendi pisliğini çapasıyla toprakta açtığı bir çukura gömüyor. Bütün ordugahı böylece tertemiz tutuyorlar. İçki içilip coşulduğunu ve kumar oynandığını göremezsiniz. Bunlar bizim askerimize özgü kötü alışkanlıklardır.”

Yukarıdaki satırları kaleme alan Ogier Ghislain de Busbecq’dir. 1555 yılında İstanbul’a, Osmanlılarla barışı yenilemek amacıyla Avusturya İmparatoru Ferdinand tarafından gönderilmiş bir elçidir. 1556-1562 yılları arasında da Ferdinand’ın daimi İstanbul elçiliğini yapmış ve Osmanlılar-Türkler adına en önemli kaynaklardan biri olan ‘Türk Mektupları’nı kaleme almıştır. Kendi ordularının durumunu eleştirerek Türk ordusu hakkında böylesine önemli gözlemleri aktarması, Avrupa merkezli tarih yazıcılığı açısından nadiren rastlanılan bir hadisedir.

‘Tarih tekerrürden ibarettir’ kıssasına, günümüzde yaşanan hadiselere bakarak hak vermemek imkansızdır. Bugünün Avrupası ne Roma Avrupası’na benzemektedir ne de 16. yy Avrupa’sına benzemektedir fakat bir gerçektir ki Avrupa’da yeni Marcellinuslar ve Busbecq’ler vardır. Biz, Avrupa ile çekişme içerisinde olabiliriz, Avrupa siyasetinde bize karşı Marcellinusvari bir söylem hakim olmuş olabilir, onlarla siyasilerin söylemleri üzerinden münakaşaya girişebiliriz ama şunu unutmayacağız Avrupa’nın siyasetçisi, bilimadamı, gazetecisi, bürokratı vs. ne derse desin bizim son 1000 küsür yılı aşkın tarihimiz Avrupayla birdir. Biz 751’de Çin’e karşı daha Batı’da olan müslümanları seçtik; siyasi, askeri, dini, iktisadi ve içtimai hayatımız bambaşka bir yönde ihya oldu, aynı şekilde ister 1718 dersiniz, ister 1839 dersiniz, ister 1923 dersiniz, ne derseniz deyin biz yönümüzü en azından son 300 yıldır Batı’ya dönmüşüz, bundan geri adım atacak değiliz.

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.