Türkiye Aktivitesi
809 ziyaret
1 online
Mesut Toprak
Hakkında henüz bir şey yazmadı.

Türkiye Puanı

635 puan Yeşil Kalem

Derecesi

22 [Toplam 1578 kişi]

Türkiye
Tümü(9)
Pinledikleri(0)
Mesut Toprak yazdı, 12 misafir olmak üzere 22 kişi beğendi, 1 yorum yapıldı.
19 Nis 16 18:00

Mesut Toprak

Puan: 635

Yel Değirmeni Büyüsü

1650’lili yıllar, muhtemelen Hollanda civarları…

Don Kişot yayınlanalı 45 yıl olmuş. Yel Değirmenleri hala popülerliğini koruyor. Tabi durumdan faydalanmak için bekleyenler de var. Benzerlerini 2000’li yıllarda yapacakları bir şeyleri deniyorlar. Şöyle bir söylenti çıkıyor: “Civardaki yel değirmenlerinden birisinde bir büyü var. O yel değirmenine hayata küsmüş, morali bozuk kocalar çirkin eşlerini bir taraftan sokup diğer taraftan çıkardıklarında eşleri dünyalar güzeli bir kadına dönüşüyor.”

Bunu tertipleyenlerin Önder Aytaç’ın ataları mıdır? Bilinmez, ama Önder Aytaç gibilerin nerelerden feyz aldıklarını gösteriyor. Muhtemelen “Büyülü Yel Değirmeni” söylentisini çıkaran Cervantes’e tepki olarak aralarında topladıkları himmetlerle kurdukları YELDEBİR (Yel Değirmencileri Birliği) örgütüdür.

Peki, sonuç ne olmuş? Derseniz. Onunla ilgili kayıt olmadığı için bilemiyoruz.

Muhtemelen bundan medet umanlar olmuştur. Fakirin ekmeği umut işte… Ekmek mi dedim?

Yine de ekmekten biraz uzak duralım. Diyet açısından söylüyorum, büyü için değil. Biz makarnayı bile ekmekle yiyen milletiz bir şey olsa şimdiye dek olurdu…

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Mesut Toprak yazdı, 3 misafir olmak üzere 17 kişi beğendi, 3 yorum yapıldı.
24 Mar 16 17:00

Mesut Toprak

Puan: 635

Okyanusların Öpüşmesi

Senden daha batıda yaşayanların yaptığı her şey daha makbuldür. Örneğin onlar kanal yapar, iki okyanusu birleştirir. Bu “The Kiss of the Oceans” olur. Discovery Channel’larında, National Geographic’lerinde bu kanalların mühendislik harikası vs. olduğu ballandıra ballandıra anlatılır. Bu kanallar yapılırken ölenler ya hızlıca geçiştirilir, ya da ölümleri doğal şartlara bağlanır. Kimse; “Atlas’la Pasifik’i birleştiriyorsunuz ama okyanuslar çürük yumurta gibi kokacak” demez. Ama sen burada zaten birbirine karışan iki deniz için yeni bir kanal yapmak isteyince bu çevre katliamı olarak verilir.

Senin ülkende canlı bombalar birçok masum insanı katlederken “Türkiye Teröre Teslim” başlığı atarlar. Her türlü nekrofilliği ortaya dökerler. Kanlı ceset fotoğrafları paylaşmaktan geri durmazlar. Bunu da basın özgürlüğü denen saçmalığın altında yaparlar. Ancak, bir canlı bomba ya da terör saldırısı Batı’da olunca her şey değişir. Örneğin, Fransa’da olunca “Fransa Çocuklarına Ağlıyor” başlığını atarlar ve kesinlikle olayla ilgili fotoğraflarda mozaiklenir. Ki o Fransa enerjisinin %80’ini nükleer enerjiden sağlar ya da sömürdükleri yerlerde nükleer bomba denemesi yapar. Bizimkiler bunlar yokmuş ya da önemsiz ayrıntılarmış gibi davranırlar.

Yine bunlar, dün gazetelerinde “Kemalist Türkiye’den Faşist İtalya’ya selam” çakarlar ya da o sıralar çok sevdikleri ordudan “Genç Subaylar Rahatsız” diye bahsederler. Ancak bugün yüz bulamayınca çok sevdikleri Pentagon’da yapılan gizli toplantıdan neredeyse, Yıldıray Oğur’un tabiriyle “Genç Amerikalı Subaylar Rahatsız”ı andıran başlık atarlar. Ama kendilerinin zamanında “Altıncı Filo Defol” diye slogan attıklarına ya da “Antiemperyalist” olduklarına inanmamızı isterler.

Yarın, Türkiye uzaya astronot gönderecek olsa, bak buradan söylüyorum. İsminin başında “Profesör” yazan koca koca adamlar veya kadınlar, “aslında uzaya kimse çıkmadı, bunların hepsi numara” şeklindeki o komplo teorisini söylemezlerse ya da Cumhurbaşkanı kuantum fiziğiyle uğraşan bilim insanlarıyla yemek yese “aslında kuantum fiziği de çok da matah bir konu değil” diye açıklama yapmazlarsa hiç bir şey bilmiyorum.

Bu böyle uzar gider…

Cumhurbaşkanının “terör eylemini düzenleyeni sınır dışı ettik, bunu Belçika’ya da bildirdik” lafını, “ahan da Erdoğan itiraf etti” diyen “Büyük İnsanlık”a mensup embesillere ne anlatabilirsin?

Onlar yapınca “öpüşme” olur, “büyük insanlık” olur, sen yapınca “işgal” olur, “büyük insanlık suçu” olur…

Allah herkese akıl vermiş, ama o aklı kiraya vermiş olanlara, benim “Peki…” demekten başka sözüm yok…

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
24 Mar 19:36

eyvallah :)

24 Mar 19:13

Sevgili Master Geornalist, başlığı "Okyanus"a çevirirseniz müteşekkir olurum :)

Mesut Toprak yazdı, 8 misafir olmak üzere 17 kişi beğendi, 3 yorum yapıldı.
12 Mar 16 21:00

Mesut Toprak

Puan: 635

Princeton Üniversitesi'nde Yılın İlk Kartopu Savaşı

1892-1893 yılının ilk karı yağdı, kampüse. Geleneksel kartopu savaşlarının başlamasının tam da sırası… Tabi, bu savaşa herkes katılamıyor. Eğitimlerinin en güzel yılındaki üçüncü sınıfların daha önemli işleri var. Dördüncü sınıflar ise, artık son yılları olduğu için bir sakatlık çıkmadan mezun olmanın derdindeler. Ayrıca sonrasında çok önemli sınavları var -for example, like KPSS-. Geriye sadece iki sınıf kalıyor, mini mini birler ve çalışkan ikiler.

Ve savaş başlıyor. Her iki sınıfta Büyük kar yığınlarının arkasına geçmişler ve kartopu yapmanın peşindeler. Çılgın kartopu atışları başladı. Her iki tarafta Allah ne verdiyse diğer tarafa fırlatıyor. Üçüncü sınıflar her iki tarafa da gaz veriyor. Dördüncü sınıflar muhtemelen kartopunun fizik kısmıyla -eğik atış, serbest düşme gibi- ilgili soruları çözüyorlar. Kartopu oynayanların biraz uzağında, kampüsün girişine yakın olan bir kısımda ‘Atanamayan İİBFliler’ ellerindeki dövizlerle atanamamalarını protesto ediyorlar. Yine kartopu oynayanların arka tarafında üç harfi bir araya getirip bir fraksiyon oluşturandan bazıları ‘Anti-Snowballist’ adı altında toplanmışlar ‘AKP defol, Üniversiteler bizimdir’, ‘Üniversiteyi yobazlara, sermayeye bırakmayacağız’ şeklinde slogan atıyorlar ve ‘Devrimci Halk Savaşı’nı başlattıklarını ilan ediyorlar. Tam o sırada yanlışlıkla birisinin kafasına kartopu geliyor ve hiddetle o tarafa dönüp ‘Tayyip istifa!!!’ diye bağırıyor. Gerçi arkadaşları buna anlam veremese de ayıp olmasın deyip onlarda aynı şekilde bağırıyor. Kartopu savaşı yapanları izleyenler arasında bir grup ise getirdikleri ‘Nutuk’ları dağıtabilmek için savaşın bitmesini bekliyorlar…

… … … … … …

Akşam oldu. Yılın ilk kartopu savaşı bitti. Sırada bu anı ölümsüzleştirmek için fotoğraf çekilecek…

… … … … … …

İşte yukarıdaki bu fotoğrafta kalan bir hatıra. Savaşı ikinci sınıflar kazandı. Ancak biraz hasarlı çıktılar, fotoğrafta bunun kanıtı. Fotoğrafta hasar almış öğrencilerin adları ise (soldan sağa) Darwin R. James, John P. Poe, and Arthur L. Wheeler). Kartoplarının içinde taş olduğuna ilişkin söylentiler var ancak bunu doğrulayacak kanıt yok ellerinde. Artık ikinci sınıflar bu kartopu savaşından kurtuldukları için sevinçliler, birinci sınıflarsa bu senenin onlar için iyi bir tecrübe olduğunu düşünüyorlar. Atanamayan İİBFliler hala aynı yerde dönüp duruyorlar. Anti-Snowbolistler ise moralleri bozuk bir şekilde oturuyorlar. İçlerinden biri: ‘Bu üniversitenin %75’ı yobaz ve gerici yeaa’ diyor. Her ne kadar diğerleri %99’unun yobaz ve gerici olduğunu düşünseler de iyimserliği elden bırakmama adına arkadaşlarını onaylıyorlar. Diğer taraftan, kartopu savaşından sonra ellerine tutuşturulan kitaplara bakıyor. İçlerinden bir tanesi; ‘bu ne yea, kargacık burgacık yazılmış bu…’ diyor. Bir diğeri bunun Türkçe olabileceği tahmininde bulunuyor.

Türkçe demişken, kuş uçuşuyla Anadolu’ya geliyoruz. Bir öğrenci sınavda; ‘Bir kovada 40 tane, 40 ml ağırlığında kartopu var. Bunlar eridiğinde kovanın toplam ağırlığı ne olur?(Kovanın ağırlığı 275gr)’ problemini çözmeye çalışıyor, bir problem çıkmamasını umarak…

Ona başarılar dileyerek tekrar Princeton semalarına dönüyoruz. Kazandıkları 40 Nobel ödülünün hangi alanlardan verildiğini inceliyoruz. Birazdan Albert Einstein’ın odasına gideceğiz…

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
23 Eyl 11:02

Farklı ve renkli bir yazı olmuş :)

13 Mar 01:09

Kalemine yüreğime sağlık

Mesut Toprak yazdı, 6 misafir olmak üzere 15 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
11 Mar 16 17:00

Mesut Toprak

Puan: 635

Akbabaların Dünyası

11 Mart 1993… Sudan’ın güneyi…

Birleşmiş Milletler (bir yakınımın tabiriyle ‘Birleşmiş İlletler’), Güney Sudan’da bir köyün yakınına gıda dağıtım merkezi kurmuşlar. Foto Muhabiri Kevin Carter, BM merkezinin etrafında dolaşmaktadır. Oraya yakın bir köy bulunmaktadır. O tarafa doğru ilerlemeye başlar. Köyün yakınında hayatını değiştirecek görüntüyle karşılaşır.

Bir minicik kız çocuğu merkeze doğru gelirken yere çökmüş ve yığılıp kalmış. Demek ki açlıktan ancak oraya kadar gelebilmiş. Ama her şey bu kadarla da sınırlı değil. Minik kız çocuğunun hemen arka tarafında, birkaç metre gerisinde bir akbaba beklemektedir. İşte Kevin Carter burada devreye girer. Kevin Carter bu sahneyi kaçırmamak için ve bu arada akbabayı da kaçırmamak için biraz daha yaklaşır. Ve deklanşöre basar…

Fotoğraf iki hafta sonra New York Times gazetesinde ve daha sonra da birçok gazetede yayınlanır. İnsanlar minik kız çocuğunun akıbetini sormak için gazetelerle temasa geçer. Sudan’a yapılan yardımlarda patlama yaşanır. (Tıpkı Aylan’da olduğu gibi…)

Kevin Carter ertesi sene Pulitzer Ödülünü alır. Ama kimse minik kız çocuğuna ne olduğunu bilmemektedir. Fotoğraf üzerinden bir tartışma başlar. Suçlamaların merkezinde Kevin Carter vardır. Kendini; ‘yardım görevlisi değilim, fotoğrafçıyım ben, ayrıca bulaşıcı hastalıklar yüzünden kimseye dokunmamamız söylendi’ diyerek savunur (Tıpkı Suriyeli mültecilere Avrupa’daki sınırlardan birinde -yanlış hatırlamıyorsam Macaristan’daydı- eldivenli ve maskeli yaklaşıldığı gibi…)

Tartışmalar bir süre devam eder. Bu arada 27 Temmuz 1994’te Kevin Carter intihar eder. Sonra tüm bu tartışmalar unutulur. (Ve yine Aylan’da olduğu gibi…) Aslında Kevin Carter’ın yaptığı diğer beyazların yaptığından çok da farklı bir şey değildir. Afrika ile ilgili çekilen fotoğrafların, belgesellerin ve filmlerin genelinde sonunda güçlü olanın hayatta kaldığı şeklinde resmedilir ve tabi ki siyahlar çoğunlukla çıplak gösterilir. Buradaki asıl amaç yaşam tarzı veya cinsellikle vs. ile ilgili değil onların da diğer hayvanlardan farklı olmadığı gösterilmeye çalışılır. Ve bu çekimlerin tamamında görünen beyazlar ise giyiniktir. Aslında bu fotoğraf tam da Afrikalıların başına Akbabalar gibi çökmüş sömürgecilerin en net görüntüsüdür.

Ve 9 Temmuz 2011… Sudan ikiye bölünür, Kuzey Sudan ve Güney Sudan…

Güney Sudan’ın altındaki siyahlar üstündeki siyahlardan daha değerlidir. Ve biz hala o minik kız çocuğunun akıbetini bilmiyoruz ya da bilmek istemiyoruz. Bu minik kız çocuğu da tıpkı Hanzala gibi hiç büyümeyecek ve hiç yüzünü göremeyeceğiz.

Her neyse, yazıyı Senegalli yönetmen Ousmane Sembene’nin Kraliçe Elizabeth’in onuruna verdiği ödül törenindeki konuşmadan bir bölümle nihayetlendirelim:

“… İngilizler geldiklerinde ellerinde İncil, bizim elimizde topraklarımız vardı. Bize, gözlerimizi kapayarak dua etmesini öğrettiler. Gözümüzü açtığımızda ise; bizim elimizde İncil, onların elinde topraklarımız vardı.

İngilizlerin dinini, dilini öğrendik. Uzak dünyadan gelen yeni dil ve din bizi hep çalışmak zorunda kalan itaatkâr köleler yaptı. Özgürlük için her karşı geldiğimizde, bizi birbirimizle savaşmak için ikna ettiler ve silah verdiler. İngilizler gelmeden önce topraklarımızda sadece mücadele vardı. İngilizlerin kutsal dini bizim mücadeleciligimizi kullandı; Evlatlarımızı savaşçı yaptı. Hem de sadece kendi kardeşleriyle savaşan dünyayı İngiliz dilinden ve İncil’den ibaret sanan vahşi savaşçılar.

Hastalıklar yaydılar. Ne olduğunu bilmediğimiz içeceklerle bizleri hasta ve zayıf yaptılar. Atalarımızı zincirleyerek büyük şehirlerine köle olarak götürdüler. O büyük binaları, caddeleri, tünelleri ve kiliseleri insan etinin üzerine inşa ettiler. Kendilerini temizlemek için sanatçılarına fikir adamlarına; sadece kendilerini kapsayan insan tariflerini yaptırdılar. Her çeşit yiyeceklerin büyüdüğü topraklarımıza ilaçlar döktüler. Toprağın altındaki yanıcı siyah cehennem kanı için bizleri öldürdüler. Büyük acılar ve ölümcül işkenceler ördüler. Her gelen gemiden; kıyılarımıza hep ikiye bölünmüş tekneler yanaştı. İlk gelenler zulüm ettiler, arkasından gelen arkadaşları zulmü durdurma vaadiyle bizleri ele geçirdiler. Bu gün gelenlerde aynı sistemle hala işgale devam etmekteler…”

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Mesut Toprak yazdı, 4 misafir olmak üzere 13 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
6 Mar 16 21:00

Mesut Toprak

Puan: 635

Cumhuriyet Paviyonundaki 'Yamyamlar'

Ellili yıllar… Üç tarafı denizle dört tarafı düşmanla çevrili ‘Cumhuriyet Paviyonu’ndan büyük hizmet. Hiçbir masraftan kaçınılmamış. Ta Afrika’dan ‘Cumhuriyet Paviyonu’nun müşterileri için ‘Yamyamlar’ getirilmiş. Müşterilerin akıllarına artık ‘Afrika’ denince ‘Yamyamlar’ gelecek ve zinhar o kıtadan uzak durulacak, ta ki sömürgeciliğin uygarlaştırıcı misyonu tamamlanana dek. Çünkü bu misyon o kadar büyük bir misyondur ki, Afrikalılar sömürgeleştirilme süreciyle tarihle tanışacak. Sömürgecilik Afrika’nın boyun eğmek zorunda olduğu bir kaderdir.

‘Cumhuriyet Paviyonu’nun müşterileri ise, kafaları güzelleştikçe uygarlaştırma misyonunu büyük bir şevkle destekleyecekler. Sahnenin arkasında neler döndüğüyle ilgilenmeyecekler. Müşterilerden hiç kimse kesinlikle sahnenin arkasına geçmeyecek ve onlarla muhatap olmayacak. Onların açlıkları, sefaletleri, ölümleri üzerlerinde yapılan deneyler uygarlaştırma misyonunun bir parçası olarak görülecek. Yani kısacası ‘Cumhuriyet Paviyonu’nun müşterileri için Afrika ‘Yamyamlar’dan müteşekkil bir parodi olarak kalacak.

Bir gün müşterilerden birisi, ‘Ben artık sahnenin arkasına geçip, bu Afrikalılarla tanışmak istiyorum’ derse, tekfir edilecek ve hor görülecek. Malum, pavyonda ayık kafayla gezmek en büyük suç…

O zaman ayık kafayla ‘ne işimiz var Afrika’da(ya da Ortadoğu’da veyahut da Asya’da)?’ sorusunun cevabını tekrar düşünelim. Belki doğru bakarsak, ‘Yamyamlar’dan daha fazlasını görebiliriz…

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Mesut Toprak yazdı, 11 misafir olmak üzere 19 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
28 Şub 16 21:00

Mesut Toprak

Puan: 635

Fatih Altaylı'nın 28 Şubattaki Çılgın Vatandaşlık Görevi

Popülizm denen şeyin ne menem bir şey olduğunu görmek için ‘28 Şubat’ gibi olaylar bildiğin turnusol görevi görüyor. Altaylısından altaysızına, jölelisinden jölesizine kimin ne çapta insanlar olduğunu görebiliyoruz, tabi ki benim gibi yaşı yetenler için. Yaşı yetmeyenler için de arşivler bizleri bekliyor. Ancak toplum olarak -en azından benim tanıdığım kısmı ile- pek arşivlere bakmaya düşkün değiliz. Ben yine de o günleri hatırlamayanlara -ama özellikle daha çok o günkü davranışlarını unutturmaya çalışanların hakkında- biraz bilgi vermek niyetindeyim. Umarım başarılı olurum.

Malum, 28 Şubat dönemi, ‘gerici’ler pıtırak dikeni gibi her köşe başından çıkıyorlardı. Memlekette ‘kamusal alan’ kavramı iyice laçkalaşmıştı. Bu ‘kamusal alan’ denen şey nerede başlayıp nerede bitiyordu? Memleketin en önemli sorunu buydu. Başörtülü bir kadın veya sakallı bir adam elektrik faturasını yatırmak için kurumun herhangi bir şubesine rahatça girip çıkması bu ‘kamusal alan’ın ihlali sayılmalı mıydı? Peki, bu insanlar buralara giremeyince faturalarını ödeyemeyecek ve elektrikleri kesilecekti, dolayısıyla elektriği açtırmak için kurumun bir başka şubesine nasıl girecekti? İşte böyle meseleler memleketin en hayati meseleleriydi.

İşte bu ‘gerici’lere artık dur demenin zamanı gelmişti. Çünkü bunlar o kadar çoğalmışlardı ki, hayatın her alanında değişimler meydana geliyordu. Örneğin, son yıllarda ‘Hac’ bu ‘gerici’ler yüzünden sürekli ‘Kurban Bayramı’na denk geliyordu. Yine bu ‘gerici’ler yüzünden ‘Cuma Namazı’ sadece Cuma gününe hapsedilmişti. Eskiden ne güzel istediğin gün kılabiliyordun. ‘Çağdaşlaşma’ ve ‘Batılılaşma’ büyük tehlike altındaydı. Birinci suçlusu başörtüsüydü. Memleket uzay çağına ulaşmasına başörtüsü sürekli engel oluyordu. Artık buna bir son verilmeliydi. İnsanların kılık ve kıyafetleri sürekli kontrol altında tutulmalıydı.

Bu denetimlerin icra edilmesinde medyaya çok büyük bir görev düşüyordu. Başta Fatih Altaylı olmak üzere Hürriyet ve şürekâsı işte bu süreçte çok zorlu -neredeyse hepimizi ağlatacak kadar- ve çılgın bir vatandaşlık görevini üzerlerine aldılar. Tüm iyi niyetleriyle(!) çılgın bir vatandaşlık görevi icra ettiler.

Aslında bu görev, Hürriyetin hiç de yabancısı olduğu bir görev değildi. 25 Ağustos 1960’ta çıkan nüshasında -yani Fatih Altaylı (Doğum Tarihi: 1963) portakalda vitaminken- ‘Çarşafla Mücadele’nin üçüncü haftasının başladığını büyük puntolarla duyuruyordu. Bunun için o gün en çok çalışan Mustafa Kemal Derneği’ydi. Hatta Ülker Aslan isimli bir kadın çarşafını çıkarıp atmış ve kendisine Olgunlaşma Enstitüsünün Türk İşleri Atölyesi Şefi Semiha Başbuğ tarafından bir manto hediye edilmişti. Muhtemelen o sıralar 12 yaşında olan Nur Serter’in (Doğum Tarihi: 1948) o müthiş ‘İkna Odası’ fikrinin kökeni buraya dayanıyordu. (Merak edenler bu haberlerin görsellerini twitter hesabımdan görebilirler.)

Her ne kadar memleketin, bankaları batmış, hazinesi boşalmış ve neredeyse tüm tersaneleri ele geçirilmiş olsa da bunların bir anlamı yoktu. Aslolan herkesin vatandaşlık görevini yerine getirmeliydi. Para dediğin nedir ki, elimizin kiriydi. Kalbimizin kiri ise mevzu bile değildi…

NOT: Nereden aklımda kalmış bilmiyorum ama aklımda şöyle bir cümle hatırlıyorum: Geçmişi yazanlar, genelde olduğu gibi değil kendisinin olmasını istediği gibi yazar. Bunu ’28 Şubat’ gibi dönemlerde sık sık görüyoruz. Bunda sanırım hafızamızın biraz zayıf olmasının payı var. Şurada ne yazarsam yazayım, o günlerde ‘İkna Oda’larında hayatları kararanlara hiçbir faydam olmaz. Zaten amacımda o değil. Beni bu yazıyı yazmaya iten sebep, bu dönemlerde hortlayan bir ‘mağdur edebiyatı’dır. Zaten genellikle bu dönemleri en çok mağdur olmadığı halde mağdurmuş gibi yapanlar kullanırlar. Bunu yaparken de bu zayıf hafızamızı kullanırlar.

Bu zayıf hafızalılığımız yüzünden insanları hep olduğundan farklı gösterirler ve hala gösteriyorlar. Örneğin, benim için Ecevit, Merve Kavakçı’ya söylediği ‘Burası devlete meydan okuma yeri değildir. Bu kadına haddini bildirin.’ dediği bu sözlerle aklımda kalmıştır. Ve böyle de kalacaktır. O yücelttiğiniz, ‘Karaoğlan’ diyerek övdüğünüz hallerine hiç denk gelmedim. ‘Güneş Motel Vakası’na hiç girmiyorum bile. Belki Demirel çoğu için ‘Baba’dır, ama benim için Demirel, başörtülüler için söylediği ‘Başörtülüler Arabistan’a gitsin’ sözünden ibarettir. Bunu bugünlerde Deniz Baykal için yapıyorlar. Yani doğru tespitlerde bulundu diye bir ‘Deniz Baykal Güzellemeleri’ almış başını gidiyor. Yani bıraksan, ‘Deniz Baykal’ında annesi başörtülüymüş, babası hacıymış, kardeşi her bayram kurban kesermiş’ ya da soyu ’Seyyidlere’ dayanıyormuş diyecekler. Bu kadar abartmayalım. Meşhur örnektir; bozuk saat bile günde iki defa doğruyu gösterir. Yarın, Yılmaz Özdil veya Bekir Coşkun vs. gibilerin beğendikleri yazılarından sonra aynı muameleyi yapacaklar diye korkuyorum.

Allah bize doğruları doğru bir şekilde görmeyi nasip etsin...

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Mesut Toprak yazdı, 5 misafir olmak üzere 12 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
25 Şub 16 17:00

Mesut Toprak

Puan: 635

Üç Harfliler Meselesi

Aslında her şey kafamızdaki örümcek ağlarını temizlemek için yapılmıştı. Bu taassup örümceklerinin ördüğü ağlar milleti daima ahirete bağlardı. Milleti bu taassup ağlarından kurtarmak gerekirdi. Neydi o, -milletin rahmeti ve bereketi kaçırmasın, kendilerine musallat olmasın diye ismini söylemekten imtina ettiği üç harfliler- cinler, periler vs.ler. Hele o yabancı ve iğreti duran dilleri yok mu? Tahsili zorlaştıran, kargacık burgacık (bu arada kargacık burgacık, eskiden Arap harfleri öğretilirken, alfabenin sonuna eklenen hiçbir harfe benzemeyen şekil olup, çocuklara öğretilirken buraya gelindiğinde ‘kargacık burgacık, yer altında çorbacık’ tekerlemesi söylenerek kolay bir şekilde ezberlenmesi sağlanırmış) Arap harfleri baş sorumlusuydu.

Sonra alfabeyi değiştirdik, ahiretle bağımızı kestik. Çünkü modern ve seküler çağ bunu gerektirirdi. Hem bu şekilde her kelime yazıldığı gibi okunuyordu. Öğrenmesi çok kolaydı. Ancak ecnebilerin kelimelerini yazdıkları gibi okumadıklarını anlatmanın gereği yoktu, çünkü bu bahsi diğerdi. Mesela ‘Jacques’in neden ‘Cak’ şeklinde okunması gerektiğini ya da ecnebilere ‘Cafer’in ‘Kafer/Kafir’ şeklinde okunmaması gerektiğini (dolayısıyla yabancı dili neden bu kadar zor öğrendiğimizi) anlatmak boşa zaman harcamaktı.

Ama bu modern/seküler çağında tuhaf üç harflileri vardı. Vampirler, kurtadamlar, elfler gibi fantastik olanlarının yanı sıra iliğimizi sömüren ‘SSK’ gibileri. Fantastik olanlarına biraz irkilerek, en fazla tiksinerek baktık. Diğeri neyse ki daha olabilir bir şeye dönüştü.

Bugün bu postmodern seküler çağda, Marx’ın dediği gibi ‘katı olan her şeyin buharlaştığı’ bu çağda iliğimizi sömüren, kanımızı döken yeni üç harfliler icat edildi. Üç harfi bir araya getiren -ki bu üç harfin açılımının ne olduğunun bir anlamı yok- her Âdem evladının adam yerine konduğu bir çağdayız.

Oysa bize dünyada cenneti vaat etmiştiniz. Ne oldu o iş?!?!?

Allah bizi her türlü üç harflinin şerrinden korusun…

ZORUNLU NOT: Atatürk olmasaydı, muhtemelen bugün ‘Üç Harfliler’e üç harfliler değil, ‘Yorgo’ derdik değil mi, Sözcü paçavrası?

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Mesut Toprak yazdı, 3 misafir olmak üzere 11 kişi beğendi, 2 yorum yapıldı.
24 Şub 16 13:00

Mesut Toprak

Puan: 635

Suriye'de Bir Anaokulunda Siesta Zamanı

Öğle vakti, çocukların göz kapakları yavaş yavaş ağırlaşıyor, Öğretmenlerinin onlara anlattığı şekerleme saati başlamak üzere. Çocuklar, Peygamber Efendimiz’in (SAV) sünneti olan ve ayrıca Münih Üniversitesi Max Planck Enstitüsünden Dr. Jurgen Zulley’nin seksenlerde kanıtladığı gibi vücuda çok yararı olan, Kaylule uykusuna dalmalarına çok az bir süre kaldı.

Ancak bazı çocuklar biraz hareketli oldukları için -hadi biraz yaramaz oldukları için diyelim- uykuya dalmaları kolay olmuyor. Bunun için, bir başka Alman bilim adamı Gerhard Schrader’in otuzlarda bulduğu bir gazdan faydalanıyorlar. Bir doz sarin gazı verilen çocuklar da artık uykuya dalmaya başladılar.

Şimdi bütün çocuklar ağızlarını tatlandıran öğle şekerlemesindeler. Zira onlar, şekerlemeyi ancak rüyalarında görebilmektedirler. Ama onların şekerlemesi biraz uzun sürecek. Hatta zamanın dışına çıkacaklar, zamanın akıp gidişini düşünemeyecek kadar. Çünkü onların akıp giden, yakalanamayacak olan zamanları hiç olmayacak. İnsanın ziyanda oluşunun nasıl bir şey olduğunu hiç bilemeyecekler. Bir açgözlülük saplantısına hiçbir zaman sahip olamayacaklar. Ve yeryüzü gün gelip ağırlıklarını çıkarıp attığında, çocuklar ağızlarında şekerlemenin tadıyla, uyku mahmurluğu içinde usulca uyanacaklar. Etraflarında, birbirlerinin yüzüne bakamayan ve birbirlerinden kaçan, çılgın ve telaşlı bir koşuşturmacanın içindeki büyüklere bakıp acı acı gülümseyecekler…

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
24 Şub 19:10

Teşekkür ederim

24 Şub 15:02

Güzel bir yorum tebrik ederim.

Mesut Toprak yazdı, 3 misafir olmak üzere 11 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
21 Şub 16 13:00

Mesut Toprak

Puan: 635

21/02/1965 Saat – 15:00

21/02/1965, Saat:15.00, Audubon Balo Salonu, Broadway, New York

Malcolm sahneye çıktı. Selamını verdi: ‘Es-selamü Aleyküm’. Sonra silah sesleri…

Malcolm cansız yere düştü. Dünya denizin ortasında yapayalnız kaldı; New York dünyanın ortasında ebediyen yapayalnız kaldı. Malcolm cansız yere düştü; kelimelere kan damladı. Malcolm cansız yere düştü; şimdi yanındakilerin konuşması gerekiyordu, çünkü onun kelimeleri kurşunla yere serilmişti. Yanındakiler diyeceklerdi ki: Biz kendi topraklarımızda mutluyduk, sonra ölçümcüler, işadamları, avukatlar ve ordu gelip bizi gemilere istif ederek buraya getirdiler, artık bu topraklarda çalışacaksınız, sahiplerinize itaat edeceksiniz, etmezseniz ölürsünüz, dediler. Malcolm cansız yere düştü ve kâğıtlarındaki kelimeler, biz en çok dövüşmeyi severiz, eğer dövüşemezsek ölmüş oluruz, dediler ve uçuşarak New York’un sokaklarına dağıldılar, Allah’a dua edin, bu kavga hiç bitmesin, biz mezara girene kadar dövüşürüz. Malcolm cansız yere düştü, baruta bulanmış kelimeler Audubon’un duvarlarında açılan kurşun deliklerinden uzaklara doğru uçuştular. Malcolm cansız yere düştü, baruta bulanmış ve kandan kıpkırmızı olmuş kelimelerin büyüsü Harlem’e ulaşamadan dağılıp gitti. Malcolm cansız yere düştü, vücudu kurşunlarla delik deşik ve kelimelerini onun bir daha asla içine çekemeyeceği şubatın soğuk rüzgârı yalayıp yuttu, sağır rüzgâr kelimeleri asla duyamayacaktı. Malcolm ölünce yavaşça Audubon’un sahnesine düştü, Rocky Dağları birer adım yakına geldiler, alçalan bulutlar öfkelerini baruta bulanmış kandan kıpkırmızı olmuş kelimelerde aradılar, denizin ortasında bir fırtına koptu. Malcolm ebediyen uzaklaşınca dağlar taş kesilmiş kuma benzediler ve gökyüzü baruta bulanmış kandan kıpkırmızı olmuş kelime yağmurunun altında ölür gibi oldu; dünya çok uzaktaydı, ta denizin ortasındaydı ama Malcolm yakında ve bize benziyor, biz hepimiz birer Malcolm’uz diyen kelimelerin…

Malcolm’un aziz ruhuna bir Fatiha…

NOT: Bu yazıyı, Carlos Fuentes’in ‘Koca Gringo’ romanındaki bir bölümden esinlenerek yazdım. Allah Malcolm X’e rahmet eylesin…

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.