Türkiye Aktivitesi
1326 ziyaret
1 online
Mesut Toprak
Hakkında henüz bir şey yazmadı.

Türkiye Puanı

850 puan Turkuaz Kalem

Derecesi

28 [Toplam 1626 kişi]

Türkiye
Siyaset(3)
Pinledikleri(0)
Mesut Toprak yazdı, 3 misafir olmak üzere 17 kişi beğendi, 3 yorum yapıldı.
24 Mar 16 17:00

Mesut Toprak

Puan: 850

Okyanusların Öpüşmesi

Senden daha batıda yaşayanların yaptığı her şey daha makbuldür. Örneğin onlar kanal yapar, iki okyanusu birleştirir. Bu “The Kiss of the Oceans” olur. Discovery Channel’larında, National Geographic’lerinde bu kanalların mühendislik harikası vs. olduğu ballandıra ballandıra anlatılır. Bu kanallar yapılırken ölenler ya hızlıca geçiştirilir, ya da ölümleri doğal şartlara bağlanır. Kimse; “Atlas’la Pasifik’i birleştiriyorsunuz ama okyanuslar çürük yumurta gibi kokacak” demez. Ama sen burada zaten birbirine karışan iki deniz için yeni bir kanal yapmak isteyince bu çevre katliamı olarak verilir.

Senin ülkende canlı bombalar birçok masum insanı katlederken “Türkiye Teröre Teslim” başlığı atarlar. Her türlü nekrofilliği ortaya dökerler. Kanlı ceset fotoğrafları paylaşmaktan geri durmazlar. Bunu da basın özgürlüğü denen saçmalığın altında yaparlar. Ancak, bir canlı bomba ya da terör saldırısı Batı’da olunca her şey değişir. Örneğin, Fransa’da olunca “Fransa Çocuklarına Ağlıyor” başlığını atarlar ve kesinlikle olayla ilgili fotoğraflarda mozaiklenir. Ki o Fransa enerjisinin %80’ini nükleer enerjiden sağlar ya da sömürdükleri yerlerde nükleer bomba denemesi yapar. Bizimkiler bunlar yokmuş ya da önemsiz ayrıntılarmış gibi davranırlar.

Yine bunlar, dün gazetelerinde “Kemalist Türkiye’den Faşist İtalya’ya selam” çakarlar ya da o sıralar çok sevdikleri ordudan “Genç Subaylar Rahatsız” diye bahsederler. Ancak bugün yüz bulamayınca çok sevdikleri Pentagon’da yapılan gizli toplantıdan neredeyse, Yıldıray Oğur’un tabiriyle “Genç Amerikalı Subaylar Rahatsız”ı andıran başlık atarlar. Ama kendilerinin zamanında “Altıncı Filo Defol” diye slogan attıklarına ya da “Antiemperyalist” olduklarına inanmamızı isterler.

Yarın, Türkiye uzaya astronot gönderecek olsa, bak buradan söylüyorum. İsminin başında “Profesör” yazan koca koca adamlar veya kadınlar, “aslında uzaya kimse çıkmadı, bunların hepsi numara” şeklindeki o komplo teorisini söylemezlerse ya da Cumhurbaşkanı kuantum fiziğiyle uğraşan bilim insanlarıyla yemek yese “aslında kuantum fiziği de çok da matah bir konu değil” diye açıklama yapmazlarsa hiç bir şey bilmiyorum.

Bu böyle uzar gider…

Cumhurbaşkanının “terör eylemini düzenleyeni sınır dışı ettik, bunu Belçika’ya da bildirdik” lafını, “ahan da Erdoğan itiraf etti” diyen “Büyük İnsanlık”a mensup embesillere ne anlatabilirsin?

Onlar yapınca “öpüşme” olur, “büyük insanlık” olur, sen yapınca “işgal” olur, “büyük insanlık suçu” olur…

Allah herkese akıl vermiş, ama o aklı kiraya vermiş olanlara, benim “Peki…” demekten başka sözüm yok…

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
24 Mar 19:36

eyvallah :)

24 Mar 19:13

Sevgili Master Geornalist, başlığı "Okyanus"a çevirirseniz müteşekkir olurum :)

Mesut Toprak yazdı, 17 misafir olmak üzere 25 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
28 Şub 16 21:00

Mesut Toprak

Puan: 850

Fatih Altaylı'nın 28 Şubattaki Çılgın Vatandaşlık Görevi

Popülizm denen şeyin ne menem bir şey olduğunu görmek için ‘28 Şubat’ gibi olaylar bildiğin turnusol görevi görüyor. Altaylısından altaysızına, jölelisinden jölesizine kimin ne çapta insanlar olduğunu görebiliyoruz, tabi ki benim gibi yaşı yetenler için. Yaşı yetmeyenler için de arşivler bizleri bekliyor. Ancak toplum olarak -en azından benim tanıdığım kısmı ile- pek arşivlere bakmaya düşkün değiliz. Ben yine de o günleri hatırlamayanlara -ama özellikle daha çok o günkü davranışlarını unutturmaya çalışanların hakkında- biraz bilgi vermek niyetindeyim. Umarım başarılı olurum.

Malum, 28 Şubat dönemi, ‘gerici’ler pıtırak dikeni gibi her köşe başından çıkıyorlardı. Memlekette ‘kamusal alan’ kavramı iyice laçkalaşmıştı. Bu ‘kamusal alan’ denen şey nerede başlayıp nerede bitiyordu? Memleketin en önemli sorunu buydu. Başörtülü bir kadın veya sakallı bir adam elektrik faturasını yatırmak için kurumun herhangi bir şubesine rahatça girip çıkması bu ‘kamusal alan’ın ihlali sayılmalı mıydı? Peki, bu insanlar buralara giremeyince faturalarını ödeyemeyecek ve elektrikleri kesilecekti, dolayısıyla elektriği açtırmak için kurumun bir başka şubesine nasıl girecekti? İşte böyle meseleler memleketin en hayati meseleleriydi.

İşte bu ‘gerici’lere artık dur demenin zamanı gelmişti. Çünkü bunlar o kadar çoğalmışlardı ki, hayatın her alanında değişimler meydana geliyordu. Örneğin, son yıllarda ‘Hac’ bu ‘gerici’ler yüzünden sürekli ‘Kurban Bayramı’na denk geliyordu. Yine bu ‘gerici’ler yüzünden ‘Cuma Namazı’ sadece Cuma gününe hapsedilmişti. Eskiden ne güzel istediğin gün kılabiliyordun. ‘Çağdaşlaşma’ ve ‘Batılılaşma’ büyük tehlike altındaydı. Birinci suçlusu başörtüsüydü. Memleket uzay çağına ulaşmasına başörtüsü sürekli engel oluyordu. Artık buna bir son verilmeliydi. İnsanların kılık ve kıyafetleri sürekli kontrol altında tutulmalıydı.

Bu denetimlerin icra edilmesinde medyaya çok büyük bir görev düşüyordu. Başta Fatih Altaylı olmak üzere Hürriyet ve şürekâsı işte bu süreçte çok zorlu -neredeyse hepimizi ağlatacak kadar- ve çılgın bir vatandaşlık görevini üzerlerine aldılar. Tüm iyi niyetleriyle(!) çılgın bir vatandaşlık görevi icra ettiler.

Aslında bu görev, Hürriyetin hiç de yabancısı olduğu bir görev değildi. 25 Ağustos 1960’ta çıkan nüshasında -yani Fatih Altaylı (Doğum Tarihi: 1963) portakalda vitaminken- ‘Çarşafla Mücadele’nin üçüncü haftasının başladığını büyük puntolarla duyuruyordu. Bunun için o gün en çok çalışan Mustafa Kemal Derneği’ydi. Hatta Ülker Aslan isimli bir kadın çarşafını çıkarıp atmış ve kendisine Olgunlaşma Enstitüsünün Türk İşleri Atölyesi Şefi Semiha Başbuğ tarafından bir manto hediye edilmişti. Muhtemelen o sıralar 12 yaşında olan Nur Serter’in (Doğum Tarihi: 1948) o müthiş ‘İkna Odası’ fikrinin kökeni buraya dayanıyordu. (Merak edenler bu haberlerin görsellerini twitter hesabımdan görebilirler.)

Her ne kadar memleketin, bankaları batmış, hazinesi boşalmış ve neredeyse tüm tersaneleri ele geçirilmiş olsa da bunların bir anlamı yoktu. Aslolan herkesin vatandaşlık görevini yerine getirmeliydi. Para dediğin nedir ki, elimizin kiriydi. Kalbimizin kiri ise mevzu bile değildi…

NOT: Nereden aklımda kalmış bilmiyorum ama aklımda şöyle bir cümle hatırlıyorum: Geçmişi yazanlar, genelde olduğu gibi değil kendisinin olmasını istediği gibi yazar. Bunu ’28 Şubat’ gibi dönemlerde sık sık görüyoruz. Bunda sanırım hafızamızın biraz zayıf olmasının payı var. Şurada ne yazarsam yazayım, o günlerde ‘İkna Oda’larında hayatları kararanlara hiçbir faydam olmaz. Zaten amacımda o değil. Beni bu yazıyı yazmaya iten sebep, bu dönemlerde hortlayan bir ‘mağdur edebiyatı’dır. Zaten genellikle bu dönemleri en çok mağdur olmadığı halde mağdurmuş gibi yapanlar kullanırlar. Bunu yaparken de bu zayıf hafızamızı kullanırlar.

Bu zayıf hafızalılığımız yüzünden insanları hep olduğundan farklı gösterirler ve hala gösteriyorlar. Örneğin, benim için Ecevit, Merve Kavakçı’ya söylediği ‘Burası devlete meydan okuma yeri değildir. Bu kadına haddini bildirin.’ dediği bu sözlerle aklımda kalmıştır. Ve böyle de kalacaktır. O yücelttiğiniz, ‘Karaoğlan’ diyerek övdüğünüz hallerine hiç denk gelmedim. ‘Güneş Motel Vakası’na hiç girmiyorum bile. Belki Demirel çoğu için ‘Baba’dır, ama benim için Demirel, başörtülüler için söylediği ‘Başörtülüler Arabistan’a gitsin’ sözünden ibarettir. Bunu bugünlerde Deniz Baykal için yapıyorlar. Yani doğru tespitlerde bulundu diye bir ‘Deniz Baykal Güzellemeleri’ almış başını gidiyor. Yani bıraksan, ‘Deniz Baykal’ında annesi başörtülüymüş, babası hacıymış, kardeşi her bayram kurban kesermiş’ ya da soyu ’Seyyidlere’ dayanıyormuş diyecekler. Bu kadar abartmayalım. Meşhur örnektir; bozuk saat bile günde iki defa doğruyu gösterir. Yarın, Yılmaz Özdil veya Bekir Coşkun vs. gibilerin beğendikleri yazılarından sonra aynı muameleyi yapacaklar diye korkuyorum.

Allah bize doğruları doğru bir şekilde görmeyi nasip etsin...

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Mesut Toprak yazdı, 3 misafir olmak üzere 11 kişi beğendi, 2 yorum yapıldı.
24 Şub 16 13:00

Mesut Toprak

Puan: 850

Suriye'de Bir Anaokulunda Siesta Zamanı

Öğle vakti, çocukların göz kapakları yavaş yavaş ağırlaşıyor, Öğretmenlerinin onlara anlattığı şekerleme saati başlamak üzere. Çocuklar, Peygamber Efendimiz’in (SAV) sünneti olan ve ayrıca Münih Üniversitesi Max Planck Enstitüsünden Dr. Jurgen Zulley’nin seksenlerde kanıtladığı gibi vücuda çok yararı olan, Kaylule uykusuna dalmalarına çok az bir süre kaldı.

Ancak bazı çocuklar biraz hareketli oldukları için -hadi biraz yaramaz oldukları için diyelim- uykuya dalmaları kolay olmuyor. Bunun için, bir başka Alman bilim adamı Gerhard Schrader’in otuzlarda bulduğu bir gazdan faydalanıyorlar. Bir doz sarin gazı verilen çocuklar da artık uykuya dalmaya başladılar.

Şimdi bütün çocuklar ağızlarını tatlandıran öğle şekerlemesindeler. Zira onlar, şekerlemeyi ancak rüyalarında görebilmektedirler. Ama onların şekerlemesi biraz uzun sürecek. Hatta zamanın dışına çıkacaklar, zamanın akıp gidişini düşünemeyecek kadar. Çünkü onların akıp giden, yakalanamayacak olan zamanları hiç olmayacak. İnsanın ziyanda oluşunun nasıl bir şey olduğunu hiç bilemeyecekler. Bir açgözlülük saplantısına hiçbir zaman sahip olamayacaklar. Ve yeryüzü gün gelip ağırlıklarını çıkarıp attığında, çocuklar ağızlarında şekerlemenin tadıyla, uyku mahmurluğu içinde usulca uyanacaklar. Etraflarında, birbirlerinin yüzüne bakamayan ve birbirlerinden kaçan, çılgın ve telaşlı bir koşuşturmacanın içindeki büyüklere bakıp acı acı gülümseyecekler…

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
24 Şub 19:10

Teşekkür ederim

24 Şub 15:02

Güzel bir yorum tebrik ederim.