Türkiye Aktivitesi
850 ziyaret
1 online
Rümeysa Yağcı
Hakkında henüz bir şey yazmadı.

Edebiyat Puanı

283 puan Eflatun Kalem

Derecesi

23 [Toplam 182 kişi]

Edebiyat
Tümü(9)
Pinledikleri(0)
Rümeysa Yağcı yazdı, 16 misafir olmak üzere 21 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
15 Oca 16 01:00
Mezarlık

Beynimizin arka sokaklarında, ışık almayan köhne binalarında, enkaz altlarında bir "his mezarlığı" var. Bir zamanların gözde, 'bebek' diye nitelendirilip gözü gibi bakılan arabalarının; şimdi hangi parçasının nerede olduğu bile belli olmayan hurda yığınlarının oluşturduğu mezarlık gibi.

İlk aşkın uyandırdığı karın ağrısıyla karışık heyecan, en yakın arkadaşımız vasıtasıyla hayattan yediğimiz ilk kazık, ailemizden birinin ciddi hastalığını öğrendiğimizde hissettiklerimiz, üniversite sonuçlarının açıklandığı an sevinsem mi üzülsem mi kararsızlığı, aşık oluyorum diye düşündüğümüz ama kendimize bile itiraf edemediğimiz endişe dolu anlar, birini ilk defa öptüğümüzde aklımızla kalbimizin birkaç saniye rötar yapması, pişmanlıklar, gözyaşları, mutluluklar, vedalar, huzur ve boşluk.

Hayatımızdan o kadar çok duygu seli gelip geçiyor ki. Kimilerini hep görüp gülümseyelim diye seyirlik vitrinlere koyuyoruz. Haftada ya da ayda bir tozunu alıp gururla yerine yerleştiriyoruz. Birçoğu asla unutulmayacak olsalar bile paspasın altına süpürülüyor. Daha şanssız olanlar asma kilitli kutulara koyulup saklanıyor. Kiminin üzerine sargı bezi sarmamıza bile izin verilmiyor, bir küçük yarabandı sadece. Zamanla pörsüyüp yapışkanı gidiyor yarabandının. Çünkü her gün açılıp bakılıyor yara iyileşmiş mi diye. Oysa hiç açılmasa, kendi kendine iyileşecek. Çünkü bize 'zaman herşeyin ilacı' diye öğretildi.

Öyle zamanlar geliyor ki, bizim özenle kilit takıp anahtarını denize attığımız ve ömrümüzün sonuna kadar hatırlamak istemediğimiz bir duyguyu, bir anı sahibi gelip tek bir ıslık'la çıkarabiliyor kutudan. Ne mi bu ıslık? Bir koku,bir şarkı, tanıdık bir ses, bir fotoğraf, bir bakış.

Ne kadar uğraşsak, kendimizi pamuklara sarsak, yetmese cam fanusun içinde yaşasak da vakit geldiğinde dizimiz kanayacaksa o pamuklar parça pinçik oluyor, mutluluktan havalara uçacaksak cam fanus kırılıyor.

Bu yüzden yeni güne 'Merhaba'

"Günaydın" acılara, aşka, mutluluğa, heyecana, gözyaşlarına.

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Rümeysa Yağcı yazdı, 12 misafir olmak üzere 17 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
20 Kas 15 01:00
Neydi Şu Mutluluk?

İçimde, kendi varlığımdan habersiz yaşayan biri var. Henüz anlam veremedim kim yada ne olduğuna. Beni hayata bağlamak, hata yaptığımda arkamda durmak, daha fazla mutlu etmek için ruhumda bir yerlerde geziniyor. Kendimi bildim bileli kendime hep "Şuan yaşadığın an'dan mutlu musun?" diye sorarım. Cevabım hayır'sa, o anlam veremediğim varlık belirir hemen sahnede. Beni mutlu etmek için öneriler sunar, kabul ettirir ve eninde sonunda görevini yerine getirip mutlu eder beni. Biraz üzülmeyegöreyim, hemen günyüzüne çıkıp varlığını hissettirir yine. Ya da "tutma kendini, ağla ve rahatla" diye nasihetlerinin sonucu yine rahatlamış hissederim kendimi. Bu yüzdendir, üzüldüğümde bir tek kendi kendimi teselli edebiliyor olmam.

Aylar, aylar önce beni yavaş yavaş terketmeye başladı içimdeki bu anonim varlık. Dudaklarımın kenarındaki kırışıklıklar azalmaya başladı yavaş yavaş, gidişiyle koca bir boşluk kaldı içimde ve katran gibi acılar dolmaya başladı oraya. Artık üzüldüğümde teselli eden bir "ben" yoktu içimde. Ağlasam da rahatlamıyordum. En sevdiğim yerler, yemekler mutlu etmiyordu beni. İstiklal caddesi ve suluköfte da tat vermiyordu evet. Kelimeler öksürürken ağzımdan zorla çıkıyordu. Allah'ım ölüm gibi birşeydi, ölmeyi tercih ederdim ama ölemiyordum. Ve -ruhu şad olsun- ressam Bob kalbime bakıp "Şuraya da küçük, dipsiz ve kapkaranlık bir kuyu çizelim" diyordu. Aylarca aradım o içimdeki isimsiz, sıfatsız,şekilsiz varlığı. Eski "ben"i bulmak için, kendime gelmek için sokaktan geçen herkese gösterdim kendi vesikalık fotoğrafımı. Kimse görmemişti hayat dolu,sarışın o küçük kızı. Bir süre sonra ben de bıraktım aramayı. Bana ayrılan sürenin sonuna gelmiştik demek. Çünkü bu öyle bir hüzündü ki, hayatım boyunca geçmeyeceğine yemin edebilirdim. Bavulunu hazırla, yarın öbür dünyaya yolcusun deseler, bir dakika içinde kapıyı arkadan kilitleyip çıkmış olurdum.

Günlerden bir gün "dışarıda 40°C hava, benim içime yağmur" bir zaman diliminde kapı çaldı. Kimdi o? "Yol yorgunuyum çekil şurdan da bir soluklanayım" dedi biri.

O gün milat, o gün başlangıç, o gün bana hayatımın en büyük dersini vermiş olan benliğimin geri dönüş günü.

Aylarca gökyüzüyle denizlerin arasında, her sokakta aradığım, her geçene sorduğum ama asla bulamadığım mutluluk nasıl oluyor da birazdan yiyeceğim suluköftenin içinde bile saklı olabiliyor?

Aylar sonra gelen misafirim, yokluğunu telafi etmek için anlamlı bir konuşma yaptı bana. Hayatıma kılavuzluk edecek sanırım ömür boyu. En çok dikkatimi çeken cümleysiyse: "Mutluluk şart ve koşul meselesi değil, mutluluk içimizde."

Ben yine de suluköfteyi yabana atmamak gerektiğini düşünüyorum tabi...

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Rümeysa Yağcı yazdı, 6 misafir olmak üzere 12 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
8 Eki 15 22:00
" Bazen "Ler

"Yıldızları süpürürsün farkından olmadan, güneş kucağındadır bilemezsin."

Yıldızları süpürdüm belki farkında olmadan belki farkındalıkla. Ama güneş kucağımdaydı, biliyordum. Gözlerimi kamaştırabiliyordu zaman zaman, gözkapaklarımı aralayıp kirpiklerimin arasından bakabiliyordum sadece. Bana bu kadar yakın olmasının zarar vereceğini bilsem de, Güneşle olmaktan mutluydum. Bu yüzden yıldızlarla çok da işim olmuyordu. Gün hiç bitmesin, gece olup yıldızlar gelmesin, Güneşim beni hiç terketmesin istiyordum.

"Bir çocuk gülümser, arkan dönüktür."

Çocuklar gülümsüyordu, kalplerinin sıcaklığı dudak kıvrımlarına yansıyordu hatta. Gördüğümden değil belki sadece hissettiğimden bilebiliyordum bunu. Çünkü arkam dönüktü, göremezdim. Kapılar kapalıydı. Algılarım seçicilikten uzak, adeta kör noktaya odaklanmış yaşayıp gidiyordum.

"Ciğerinde kuruludur orkestra, duymazsın."

Ciğerimdeydi orkestra; davulu, flütü, sazı, kemanı, gitarı hep bir ağızdan bağırıyordu. Belki duymaya ihtiyacım olan tek şey bir solistin sesiydi, belki "pes" tek bir ses bütün o "tiz" orkestranın sesine bedel olabilirdi. Herşey karmaşıktı, anlamaya çalışırken zorlanıyordum. Bir süre sonra herşey bir noktada düğümleniyor, açıldı sandığımdan kısa bir süre sonra daha da zorlaşıp şifreli bir kutuya dönüşüyordu.

"Koca bir sevdadır yaşamakta olduğun, anlamazsın."

Elimin tersiyle ittiğim her mutluluk tanesinin beni daha da bilinmeze götürdüğünü, günışığının karşısında gözlerimi kapattığımda savrulduğum her karanlık için pişman olacağımı bilmeksizin yaşamaktaydım.

"Uçar gider, koşsan da tutamazsın..."

Herkesin hayata bir bakış açısı vardır. Benim "hiçbir şey için pişmalık duyma" bakış açımı bana kazandıransa zaman, sabır ve tecrübe üçlüsü. Birşeyi bekleyerek zaman geçirmek ve sabretmek acı veriyor. Yaşanmışlıklardan çok yaşanmamışlıklar pişman kılıyor bizi. Bu konuda herkes hemfikir. Bir dakika sonrasına sağ çıkıp çıkamayacağını bilmeyen insanoğlu, aylar yıllar sonrası için çok rahat hayaller kurabiliyor. Belki de bu hayaller bizi ayakta tutan,bilemem. Ama herşeyin big-bang gibi bir patlama noktası var. Kiminin kırılma noktası, kiminin u dönüşü, kiminin 180° dönüşü. Bunu sadece hayat gösteriyor. Zaman ve sabrı aynı kapta yoğurup kendimden emin olduktan sonra, yaptığım ya da yapmadığım hiçbir şeyden pişmanlık duymamaksa en huzurlusu. Çünkü uçmak isteyen uçar gider, koşsan da tutamazsın...

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Rümeysa Yağcı yazdı, 6 misafir olmak üzere 10 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
27 Eyl 15 22:00
Neşeli Günler

Bir cuma sabahına uyandı adam. Tam 6 da çaldı alarm. Gözlerini araladı, alarmı susturdu. 10 dakika sonra tekrar çalacak olmasının rahatlığıyla tatlı bir uykuya bıraktı kendini. Uyandığında acı bir kahve yaptı kendine, ayılmalıydı çünkü. Sütlü severdi aslında ama işine yaramazdı sabah sabah. Otuzbeş tane kravatının içinden siyah üzerine gri çizgili olanı seçti. Hepsi siyahtı kravatların. Farklı renk alacaktı, ama her seferinde vazgeçmişti. Gerek yoktu dikkat çekmeye. Sonra o günün cuma olduğu aklına geldi. Cuma günleri serbest kıyafet günüydü. Yakalı bir tişört ve koyu renk kot tercih etti. Düz bir de spor ayakkabı. Arabasına bindi ve her sabah dinlediği klasik müziği açtı. İnsanın ruhunu dinlendirdiğini ve çalışma verimini artırdığını duymuştu arkadaşından. Hiç öyle bir etkisini görmemişti şimdiye kadar, ama belki işe yarıyordur da farketmiyorumdur diye vazgeçmezdi dinlemekten. Ofiste mutlu görünmeye çalıştı. Çünkü "friday"ler "happy" olmalıydı. Öğle paydosunda yakınlardaki bir cafeye gitti. Garsonla selamlaştılar. Haftanın beş günü oradaydı çünkü, menüsü bile aynıydı hatta. Yüksek gökdelenlerin göğe ulaştığı bir semtte, yüksek bir gökdelenden çıktı. Mesaisi bitmişti, ne bir dakika geç ne bir dakika erken. Cumartesi günü için planı belliydi. Kız arkadaşıyla görüşecek, Beşiktaşta yemek yiyecekler ve Ortaköy'e kahve içmeye geçeceklerdi. Geçenlerde farklı bir yere mi gitsek diye düşünüp sonra vazgeçmişlerdi. Alıştıkları yer güzeldi işte, ne gerek vardı. Pazar günü evde yatış günüydü. Çünkü pazar günü mutlaka evde oturulup mısır eşliğinde film izlenirdi. Pazartesi günü geldiğindeyse mutlu görünmesine gerek kalmazdı. Çünkü zaten pazartesi sevilmeyen evlattı ve o günden nefret edilmeliydi.

Bunları düşünürken bir eksiklik farketti adam. Yoksa fazlalık mıydı bu hayatındaki? Adını koyamadı o an ama çok da önemli değildi.

Sorumluluklarıyla, hayatın tadını birbirine karıştırdığını; bütün renkleri grileştirdiğini; mavinin elli tonunu görmezden gelip hep düz maviyi seçtiğini kimbilir ne zaman farkedecekti.

Eve giderken mutlaka uğradığı kahve düakkanının önünde durdu. Ayakları yandaki kahveciye girer gibi oldu. Vazgeçti, her zaman aldığı kahvenin tadı güzeldi.

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Rümeysa Yağcı yazdı, 7 misafir olmak üzere 13 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
17 Eyl 15 02:00
Kahve Bahane

Seninle oturup karşılıklı bir kahve içemedik sevgilim. Oysa ben kahveyi çok severim. Mutlu olduğum zaman çenem düşer, alırım sevdiklerimi de yanıma bir muhabbetten ötekine atlar kuş gibi şakırım saatlerce. Son zamanlarda yalnız içilen kahveleri daha bir sever oldum, bu da senin bana bilmeden hediye ettiğin bir diğer alışkanlık. Sanırım "yalnızlık kahvesi"yle kendimi bağdaştırıyorum. Birilerini bekliyor gibi o da benim gibi, boğazıma kadar hüzün doluyum ben de onun gibi. Birbirimizin halinden anlıyoruz, susarak anlaşıyoruz. Biz sustukça hüzünler oluk oluk akıyor gözlerimizden, hıçkırıklarımızı susturmak için şarkılar bağırıyor.

Seninle bir kahve içebilseydik, hele bir de kahveyi ben yapsaydım, kırk yıl hatır borcun olurdu bana. Seni bana kırk yıl boyunca kazandıran kahveye, ben kırk yıl köle olurdum.

Keşke "seninle yapamadıklarımız"ın listesi kahve içememekle sınırlı olsaydı.

Sonbaharda, kurumuş yapraklar ayaklarımızın altında çıtırdarken ellerimi ellerinde hissetmenin heyecanını da yaşayamadım.

Yağmurun altında dilimizi açıp yağmur suyu içemedik hiç birlikte, aynı şemsiyenin altına giremedik. Yağmur şiddetlenince bir çatının altında hafiflemesini bekleyemedik.

Yeni bir yıla senin dizinde uyuklayarak girebilmeyi ne kadar çok isterdim oysa ki. Tüm sene dizinin dibinden ayrılmamak hiç de fena olmazdı çünkü.

Karda yürürken, ayak izlerimizin büyüklüğünü karşılaştırmak "seni seviyorum" demenden daha değerli olurdu benim için.

Birlikte yaptığımız kardanadama bere ve atkımızı bağışlardık.

Havalar ısınır, ilkbahar gelirdi elbet. Çiçekler koyardın kulağımın arkasına. Çiçek çocuklar olurduk.

Sınavlarımızın bittiği bir haftasonu tatile gitmeye karar verirdik, küçük bir kültür turuna çıkardık. Ben "Peribacaları ve Travertenler" derdim şimdiden söyleyeyim.

Okul bitip yaz başlayınca, işte o zaman esaslı tatilimize başlayabilirdik. Kafamız nereye biz oraya.

Belki aynı filmin aynı sahnesinde duygulanmışızdır, aynı şarkıda ağlamışızdır, aynı dizinin aynı repliğinde kahkahaları koparmışızdır. Bu kadar.. Seninle yapabildiğimiz şeylerin bu kadar kısıtlı olması, tam da hayallerden gerçeklere geçiş yaptığım bu noktada acıtıyor.

Sabretmek..

Dünyanın en zor işlerinden biri çünkü. Arafta kalmaktansa binlerce kez cehennemi yaşamayı tercih ederdim belki de. Çünkü bir yanda sen cennet gibi dikilirken ve ben sana ulaşamazken, diğer yanda yokluğunla her gün sınanıp cehennemi yaşıyorum zaten. Ve dilimde hep tek bir cümle kalıyor. " Sabret, her şeyin en hayırlısı olacak."

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Rümeysa Yağcı yazdı, 4 misafir olmak üzere 13 kişi beğendi, 1 yorum yapıldı.
7 Eyl 15 10:00
Satranç

Beş yaşındayken o tatlı sabah uykumdan uyanır, babamı işe ablalarımı da okula yolcu ederdim. Annemle ikimiz kalıp kahvaltı ederken de hep büyümek istediğimden bahsederdim. "Ben ne zaman okula gideceğim, ne zaman çalışacağım?" sorularının ardını arkasını kesmeden istisnasız her sabah aynı muhabbeti tekrarlardık annemle. Bir sene sonra babamın "Anaokuluna gitmek ister misin?" sorusunun cevabı da heyecan ve çığlık dolu bir evet'ti tabiki. Üzerinden on beş sene geçti. O zamanlar yolun başında olduğumdan habersiz bir oyun gibi yaşardım hayatı. On beş senenin üstüne, hala yolun başındayım. Sadece artık oyunum "evcilik"ten çok "satranç"a benziyor.

Kafama eseni yapacağım bir evcilikteki "anne,komşu,kuaför" rolünden çok uzağım.

Korunması gereken bir şah'ım artık. Kendimi savunamayacağım yerler var. Gece karanlıkta, ıssız bir sokakta yalnız başıma yürürken ne yapacağımı bilemem mesela. Etrafa bakar bir ses ararım, evlerin ışıkları yanıyor mudur, bağırsam sesimi duyarlar mı? Ya da şımarmak isterim bazen, şımartılmak. Omzuna yatıp güvende hissedebileceğim bir aşk ararım. Kendi hayatımın şah'ı olarak kendi koruma mekanizmam herkese işler bazen, köşeme çekilmek, görünmez olmak isterim.

Koruması gereken bir vezir olurum bazen. Küçük yeğenlerimi korurum mesela, ben de köpekten korksam da kaçıp gidemem bir köpek karşıdan bize doğru hırsla koşarken.Ya da yanlış kararlardan korurum sevdiklerimi. Bir parça daha üzülmesinler diye, hatalarına kalkan olurum.

Bir kale olurum zaman zaman. Bazen arkamızda bıraktıklarımıza dönmeyip "dümdüz" devam etmeli yolumuza. Verdiğimiz karardan eminsek insanların ne dediğinin kölesi olmadan dimdik devam etmek, açılacak yeni kapıları kaçırmamıza engel olur.

Ve bence hayatta bazen değil hep bir "fil" olunmalı. Tekdüze yaşantılardan sıyrılıp, farklı yollarda, farklı deneyimlerle hayatın içinde kendi özümüzü bulmalıyız. Çünkü kendi özümüzü bulursak, bize hiçbir şey ifade etmeyen insan topluluğundan farkımızı da bulmuş oluruz. Gerçek hayat, konfor çizgimizin dışına çıktığımız zaman başlıyor çünkü.

Bizim bir "at"a benzememize gerek yok çünkü zaten hayatın kendisi hoyrat bir at.

Biz başımızı eğip yolumuza devam ederken bir anda virajlarla önümüzü kesen; ne ölümün, ne mutluluğun, ne aşkın ne zaman geleceğine dair haber vermeden bizi şok etkisine sokan, yelelerini savura savura bizi bir oraya bir buraya götürmekten mutlu olan bir at.

Piyon olmaksa en kaçınılmaz görevlerimizden biri sanırım. Neden bu kadar çok kere piyon olmamız gerektiğini oturup bir kere daha düşündüm. Her ne kadar kendi hayatımızın şah'ı olsak da, okuldaki bir profesörün gözünde, su aldığımız sokak satıcısının gözünde, yolda yürürken gözgöze geldiğimiz bir insanın gözünde bir piyonuz hep. Ne acı ki bazen çok değer verdiğimiz bir insanın gözünde bile..

Hayatta atacağım adımları iyi düşünmem gerek artık. Zaman sıkıntım yok. İstersem saatler, istersem günlerce düşünebilirim bir sonraki hamlemi.Yalnızca minderlerden yapılmış evlerin masumluğu ve akşam olunca annesinin elini tutarak evine gidecek arkadaşımızın güvenilirliği değil de bir piyonun bile şah-mat edebilecek güçte olduğunu kavradığımız zaman "ben oldum" değil de "ben pişmeye başlıyorum" deyip tekrardan yolun en başında oluyoruz.

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Rümeysa Yağcı yazdı, 4 misafir olmak üzere 8 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
2 Eyl 15 18:00
Sahibinden Satılık

Hayır yanlış biliyorsun, mütemadiyen gözümden akan bu yaşlar "benim olmayışının" gözyaşları değil sevgilim. Hayır, yanlış düşünüyorsun "seni çok isteyişimin" gözyaşları değil. Yok yine bilemedin, "senden başka birinin hissiyatına değil adına bile katlanamadığımın" gözyaşları değil.

Tahmin edemiyorsun bırak bu oyunu, çünkü "mızmız bir çocuk gibi tutturuşumun" gözyaşları hiç değil. Yemeğe fazla gelen tuz gibi fazla geliyorsun bana. Büyük şehirlerde yaşamaya alışmış insanlara temiz orman havasının fazla gelmesi kadar, 1 ay hücrede kalmış bir adama günışığının fazla gelmesi kadar fazla geliyorsun.

Kelimeleri ne kadar eğsem büksem de açıklamak bu kadar kolay olsaydı, gözyaşlarımın hesabını sorabilirdim. Ama dilimin yuttuklarını gözlerim kustu hep. Bıraktım, dokunmadım ikisine de. Ne dilime kızdım, bağırdım "neden susuyorsun söylesene" diye, ne gözlerimi teselli ettim yaşlarım akmasın diye. Çünkü gözlerim içimdeki 'sen'in yoğunluğu sebebiyle ağlamaktan, dilim de yerli yersiz konuşup aşkını kirletmemekten mutluydu. Madem dışarıda hava soğuktu, faydalar faydasız imkanlar imkansızdı; kalbim elverir miydi seni üşümüş kedi yavrusu gibi sokakta bırakmaya?

Kalbime kurdum döşeğini, 3+1den temiz, sıcak bir oda. Yetinemedin, barınamadın tek göz odada. Yerleştikçe yerleştin. Misafire git de denmez bizde, adet böyledir. Fakat sen de kalkıp gideceğin zamanı bilemedin, bu sebepten misaifirimsin hala. Madem gereğinden fazla uzadı bu ağırlama, ev sahibi olmanın vakti geldi artık. Satıyorum sana az kullanılmış, sahibinden, 3+1 hepsi senin.

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Rümeysa Yağcı yazdı, 5 misafir olmak üzere 13 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
27 Ağu 15 18:00
Uykusuz Gece Teorileri

Elini kalbine koyduğun zaman kendi kalbini değil de onunkini hissediyorsan yumruk kadar büyük bir et parçasında, her atışında saç diplerinden ayak tırnağına kadar o varsa yine, hani nasıl annelerin her sorunu "gözünü ayırmıyorsun o elindekinden o yüzden oluyor bunlar" saçmalığına bağladığı gibi sen de her şeyi ona bağlıyorsan, yani diyorum ki birini gerçekten seviyorsan, geceleri erken yatma hakkını elinden kaybetmişsin demektir. Şansa bak bu gece de düşünecek ne çok vaktim var. Her gün farklı teoriler üretiyorum senin bana hediye ettiğin bu uzun zaman dilimlerinde. Mesela bu gece neyi düşündüm biliyor musun? Güneş nurtopu gibi yusyuvarlak hep. Ama ay bir hilal oluyor, bir ilkdördün, bir sondördün, bir dolunay. Şimdi bilimsel açıklama zırvasını Aristarkus'a teslim edip kendi teorime geçmek istiyorum. Güneş'im olsaydın, her günüme "günaydın"la başlardın. Kahvaltımda çayım olurdun, okulda "hadi bir ara verelim arkadaşlar"ım, okuldan sonra uzun zamandır görüşmediğim arkadaşımın gülümsemesinde gizlenirdin, denize karşı okuduğum kitabın altını çizdiğim cümlesi- öyle hüzünlü bir cümle değil ama mutlu insanların mutlu cümleleri gibi- , vapurda balkonda otururken üstüme sıçrayan dalganın köpüğü. Hava kararmadan önce son kez izlerdim seni senin beni izlediğin gibi, bütün gün takip ettiğin gibi,seni tepelerin ardına yolcu eder evime girer yatağıma yatıp huzurla filmimi izleyebilirdim. Ama sen benim ay'ım olmayı seçmişsin. Bir gidip bir gelmeyi, kendini göstermeyi ama hiçbir zaman bana teslim etmemeyi, güneşten aldığın ufacık ışıkla dünyamı aydınlatabileceğini sanmışsın. Bir büyümüşsün bir küçülmüşsün, hatta bazen dibi sıyrılmış bir karpuz dilimi kadar yok olmuşsun. Ama bu bile yetmiş bana çünkü hala penceremden gökyüzüne bakıp seni izlediğimde acıyla karışık da olsa bir mutluluk kaplıyor içimi. O zaman söyle bakalım Neil Armstrong mu daha şanslı ben mi?

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Rümeysa Yağcı yazdı, 6 misafir olmak üzere 11 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
24 Ağu 15 22:00
Haklıymışsınız Şair Bey

İstanbula aşık şair gibiyim kalbime sen düştüğünden beri.

"Evin içinde bir oda odada İstanbul, odanın içinde bir ayna aynada istanbul. Adam sigarasını yaktı, bir İstanbul dumanı. Kadın çantasını açtı çantada İstanbul."

Oyunları seversin. Hadi seninle "istanbul" yerine " sen" koyma oyunu oynayalım.

"Çoçuk bir olta atmıştı denize" diyor, görmüş, ee çekmeğe başlamış "oltada İstanbul"

İsyan ediyor artık, oyun kurucusu olarak ben de isyana destek veriyorum.

"Bu ne biçim su, bu nasıl şehir? Şişede İstanbul,masada İstanbul.Yürüsek yürüyor, dursak duruyor şaşırdık."

Ama kaçırdığınız bir şey var şair beyefendi.İstanbulu bilemem ama benim "ikinci tekil şahsım" beni gölge gibi takip etmekle, yürüdüğüm yollarda bana eşlik etmekle kalmıyor. Hayaliyle güzelleştiriyor bütün yolları. Kulaklığımdaki en güzel ezgi oluyor, elimdeki en yumuşak kahve, simidimdeki en güzel susam tanesi. En olmadı billboardlarda beliriyor ve el salıyor bana. Her ne şekilde olursa olsun yüzümdeki gülümsemeyle tamamlıyor benliğimdeki esaretini. Aa sanırım şair duydu bu serzenişimi. Ne diyor?

"İnsan bir kere sevmeyegörsün anladım. Nereye gidersen git orada İstanbul"

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.