Türkiye Aktivitesi
3105 ziyaret
1 online
Abdullah Fakiroğlu
Hakkında henüz bir şey yazmadı.

Türkiye Puanı

7658 puan Turuncu Kalem

Derecesi

2 [Toplam 1598 kişi]

Türkiye
Tümü(79)
Pinledikleri(0)
Abdullah Fakiroğlu yazdı, 28 misafir olmak üzere 30 kişi beğendi, 3 yorum yapıldı.
15 Nis 18 21:00
 Allah'ım Önce İman Sonra Ciddiyet Nasip Et

Hükümet ile FETÖ'nün arasındaki gerilimin yükseldiği 2012 yılında FETÖ’cü Mümtaz Er Türköne bir iddia ortaya atmıştı: “İslamcılık öldü; Ali Bulaç son İslamcı.” Türköne iddiasına delil olarak İslamcılığın iktidarlara mesafeli olduğunu, İslamcıların artık iktidarın bir parçası olduğu bunun istisnasının ise Ali Bulaç olduğunu söylemişti.

Yazan 1980 sonrası İslamcılığın tarihini yazan ilk isimlerden biri olduğu için hemen değer gören bu söylem aslında FETÖ'nün nefes almak için geliştirdiği taktikti.

O dönem hiç kimse de çıkıp: “Başından sonuna kadar iktidarı amaçlayan bir yapının tetikçisi olarak muhalifliği yüceltmek sana mı kaldı?” sorusunu sormamış dahası "İslamcılığın iktidarı mutlak manada reddetmediğini amacını gerçekleştirmek için eninde sonunda iktidara ihtiyaç duyacağını" söylememişti.

Bu tartışma o kadar büyümüştü ki en sonunda bir sempozyum düzenlendi. FETÖ’nün ülkeyi ele geçirmek için saldırdığı dönemlerde bu ülkenin Müslüman düşünürleri, entelektüel mesailerini “İslamcılık, İslamcılığın ölüp ölmediği, İslamcılığın iktidarla kurduğu/kurması gereken ilişkileri” konularında yazıp çizerek tüketmişti.

Benzer bir süreci şimdi yaşamak aslında beni pek mutlu etmiyor. “Türkiye'de Deizm yükseliyor " tartışmalarını kast ediyorum. Tartışma başladığından bu yana yazılan/söyleyenen çoğu söz midemde rahatsız edici bir ekşilik hissinden başka bir şey katmıyor.

Bir süredir kesin bir kabul olarak sunulan "Türkiye'de Deizm yükseliyor" tartışmalarının ne kadar sağlam bir zemine sahip olduğunu sayın @mister_nu konuyla ilgili ilk yazısında ortaya koydu. https://mrnuman.wordpress.com/2018/04/10/kacin-deizm-geliyooor/ Karşımızda kendini deist olarak kabul edilen ama Amentü’nün bazı şartlarına iman eden bazılarına iman etmeyen tuhaf bir insan topluluğu var. [Tabi sayın mister_nu’nun belirttiği üzere araştırmayı doğru kabul edersek]

Aynı yerlerde yemek yiyen, aynı AVM’lerde takılan, aynı tatil bölgesinde tatil yapan, sosyal medyada benzer takipçi listelerine sahip olan dar bir zümrenin, Allah, peygamber, İman konularında bir tereddüt içerisinde olduğu doğru olabilir. Ama bunlar alarm zilleri çalacak kadar toplumun geneline sirayet etmiş midir bilinmez. Yaşı yetenler hatırlar, Akmar pasajı ve çevresine baktığınızda bir dönem bu ülkede en büyük dini yapılanmanın kendini satanist zanneden rockcı ergen gençlerden oluştuğunu düşünürdünüz.

Deizm tartışmalarında elimizdeki argümanları biraz incelemek istiyorum:

Elimizdeki tek gerçekçi sayı İhsan Fazlıoğlu'nun açıklaması: “15 Temmuz'dan sonra başörtülü öğrencilerimden 17 tanesinin odama gelerek artık ateist olduğunu açıkladığını söyledi.”

Bu açıklamada İhsan Fazlıoğlu’nun 15 Temmuz vurgusu üzerinde durulmayı hak ediyor. 15 Temmuz özelinde ateist olan gençlerin nedenlerini düşünürken benim aklıma birkaç seçenek dışında bir şey gelmiyor.

1- Bu öğrenciler FETÖ gibi dini bir cemaatin bu derece barbarlaşması nedeniyle İslamdan soğumuş olabilirler. Bu da kendilerinin İslam tarihinden bi haber olduklarını gösterir.

2- Bu öğrenciler böyle bir kalkışmaya müsaade eden Allah'ın (haşa) iman edilmeye değer olmadığını düşünüyor olabilirler. Bu da kendilerinin temel akide bilgilerine bile sahip olmadığını gösterebilir.

3- Bu öğrenciler FETÖ'nün başarısız olmasından rahatsız olmuşlardır.

4- Bu öğrenciler hocalarının dikkatini çekmek için durduk yere ahiretlerini tehlikeye atmıştır.

Camiler mi sorun yoksa diliniz başka bir bakla mı saklıyor?

İddialardan bir diğeri memlekette açılan İmam Hatip ve Camilerin çokluğuyla uğraşacağımıza memlekette adaletin tesis edilmesi üzerinde çalışılsa memlekette deizmin bu kadar yükselmeyeceği yönünde. Sırf bu iddia bile tartışılan konunun aslında tartışılmaya layık olmadığını gösteriyor aslında ya neyse.

Sanki memleketimizde gençlerin büyük çoğunluğu 5 vakit namazlarını kılıyor, kılanlarında camide vakitlice namaz kılıyor da cemaatle kıldıkları namaz onları haşa Deizm ve Ateizme sürüklüyor. Oysa biz biliyoruz ki cemaatle namaz kılmaya özen gösterenlerimiz bile camide vaktinde namaz kılmayı pek önemsemiyor. Öyleyse camilerin olayla bir alakası yok. Birazcık iyi niyet ve sakin düşünen bir kafa yapısı bunu anlayabilecekken meseleyi camiye bağlamak art niyetlilik.

Ruşen Çakır'ın bulduğu maden

“Deizm denilen şey aslında İslam’ın kabuk bağlamamış halidir.” Büyük mütefekkir Mücahit Bilici’nin Ruşen Çakır’la konuşmasında söylediği sözler de bunlardı. Mücahit Bey daha sonra twitter üzerinde “bu dinin içinde riyakâr olmaktansa dışında günahkâr olmak evladır” sözüyle İslam’dan kastının bizim anlamadığımız bildiğimiz iman ettiğimiz İslam olmadığını açıklamış oldu. O yüzden onun sözlerinin burada incelemesini yapmayacağım.

Peki, sorun ciddi değil mi? Elbette ciddi. İman gibi üzerinde en çok hassasiyet göstermemiz gereken konuda konuşurken biraz ciddiyet gerekiyor sadece. Bir de “yaşasın Müslüman gençler deist oluyor, öyleyse heybemde sakladığım eleştirilerimi zerk edeyim” kolaycılığına kaçmamak gerekiyor.

Bu zamana kadar kimseden, -yediğimiz içtiğimize dikkat etmiyoruz, helal haram bizim için önemli değil- ya da -"Emrolunduğun gibi dost doğru ol" emri geldiğinde peygamberimiz ve ashabı bir telaş almışken biz kendimize çok güveniyoruz-  gibi eleştiriler görmedim.

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Abdullah Fakiroğlu yazdı, 8 misafir olmak üzere 9 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
12 Şub 18 21:00
"385 Aydından Mahler'e Destek"

Horst Mahler 82 yaşını Alman cezaevinde kutlayan eskinin RAF kurucusu şimdininse Neo-Nazisi. Mahler şu an Alman cezaevinde ve 89 yaşına kadar da cezaevinde kalacak. Tabi bu sürede ölmezse. Mahler 77 yaşında 10 yıl ceza aldı. 79 yaşında mahkeme “çok yaşlı olduğu için” tahliyesine karar verdi. Daha sonra “yaşı mühim değil cezasını tamamlayacak” kararı çıktığı için önce ortadan kayboldu sonra da  81 yaşında Macaristan’dan siyasi iltica talebinde bulundu. Almanya, Macaristan’a öyle bir baskı uyguladı ki Soros’a kafa tutan Macaristan Mahler’e “abi başımızı belaya sokma, rica ediyoruz defol” demek zorunda kaldı. Sınır dışı edilen Mahler Almanya’ya geldiğinde cezaevine girdi.

Eski Raf kurucusu şimdininse Neo-Nazisi kesin 10 yıl cezayı hak etmiştir değil mi? Kim bilir nereleri bombaladı, kimlerin ölüm fermanını verdi?  Mahler'in suçu: “Yahudi soykırımını reddetmek ve halk arasında nefreti arttırmak”

Bilinen Mahler’in karıştığı bir şiddet eylemi yok. RAF’ın kurucularından biriyken 1974’de aldığı 14 yıl cezanın daha sonra Alman Başbakanı olacak Gerhard Schröder'in çabasıyla 10 yıla indirildiğüni de ekleyelim.

Türkiye’de devlet aracı kazara bir tavuğu ezse manşetten veren DW Türkçe’de Mahler’e dair bir haber yok. Pardon var da 2006 yılından, Hamas’a destek olduğu yönünde.

Almanya’dan bir başka haber de şöyle: “Almanya Savunma Bakanlığı’nın bütçe planlamamasıyla ilgili taslağın bir bölümünün yer aldığı belgeye sahip olan iki kişiye hapis cezası verildi.”

Almanya’nın insan hakları ihlalleri, istihbarat birimlerinin karıştığı usulsüz dinleme ve fişleme skandallarının haddi hesabı yok. Sadece şu kadarını söylemek yeterli olur, BND’nin BM’yi bile usulsüz dinlediği ortaya çıktı.

Almanya’da durum böyleyken AB üyesi diğer ülkelerde ya da İngiltere ve ABD’de durum daha iyi mi?

İki gün önce, PKK’nın siyasi uzantısı HDP’nin Olağanüstü Kongresi’nde Sezai Temelli eş Genel Başkan seçildi. Sezai Temelli yardımcı doçent, İstanbul Üniversitesi’nde akademisyenler yapmış ve KHK ile görevden alınmış. Temelli Türkiye’nin Afrin’e operasyon düzenlediği ve PKK ile mücadele etmek için ABD ile çatışmayı bile konuştuğu bir ortamda Ankara’da Öcalan’a sevgilerini sundu. HDP kongresini korumak için binlerce polis seferber oldu.

Bir an gözümüzü kapatıp İspanya’ya dönelim. Katalonya’nın bağımsızlık ilanı sürecinde İspanya’nın ne yaptığını hatırlıyoruz değil mi? AB, ABD, NATO, BM vesair kuruluşların sessizliğini? İspanyollar bağımsılık ilanı sonrası Katalanların sadece yöneticilerini gözaltına almakla kalmamış, üstüne iddia o ki gözaltına aldığı bakanları soyup onlara İspanyol marşı söyletmişti.

Türkiye’deyse terörle mücadelenin en cafcaflı zamanında bile operasyonlara katılan askerlerin arması, işareti duvara yazdığı yazı eleştirilir oldu. Ülkemiz o kadar yüksek bir demokratik olgunluk seviyesindeki, FETÖ elebaşı Türkiye’ye gelse, “76 yaşındaki adamı cezaevine atmak Türkiye’ye bir şey kazandırmaz” yazıları köşeleri süsler.

Türkiye'nin her ne olursa olsun demokrasiden uzaklaşmaması gerektiğini düşünen, yurdumuz aydınlarına Almanya'ya gidip Horst Mahler'in serbest kalması için kampanya düzenlemelerini öneriyorum. Almanya'ya gitmelerine de gerek yok. Her fırsatta PKK için toplanan "aydınlar", "STK"lar şimdi de Mahler için toplansın ve 82 yaşındaki bu patavatsız Alman için özgürlük çağrısı yapsın? Bakalım kaç Alman destek verecek?

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Abdullah Fakiroğlu yazdı, 7 misafir olmak üzere 8 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
29 Oca 18 01:00
Utanmaz ve Arsız 'Barış' Militanları

Afrin’e düzenlenen Zeytin Dalı Harekâtı 1. Haftayı doldurdu. Allah’a şükür hem cephe içinde hem de cephe dışında güzel haberler geliyor. ABD’den bir haftada kaç açıklama geldi sayısını tam bilmiyorum. Cephe de zaten keklik gibi bekleyen PKK’lı teröristlerden 500’ün üzerinde bir terörist öldürüldü.

Afrin Operasyonu başlayınca Türkiye’de tek varlık nedenleri bu ülkeye düşmanlık ve sol terör örgütlere destek vermek olan, meslek grupları, sanatçılar, akademisyenler ve eskinin kudretli siyasiler barış kelimesini tekrar hatırladı.

Türkiye’de

*2009 ve 2012 açılım süreçlerini,

*Sur başta hendek kalkışmalarını,

*sokak ortasında ailesinin yanında silahsızken şehit edilenleri,

*6-7 Ekim kalkışmasını,

*Cizre’de hem ağlayıp hem de kendilerini almaya gelen ambulansa ateş etmelerini

*velhasıl Türkiye’de işledikleri tüm günahları,

*Suriye ve Irak’ta ABD silahlarıyla kasılmalarını, gören bilen her aklı başında insanın yapacağı üzere Türkiye’nin Afrin’e operasyonunu desteklemeyen bu “neden değerli olduklarını kendileri bile bilmeyen” bu zevata toplumun büyük çoğunluğu “çüşş” dedi.

Olması gereken buydu. Terör örgütü PKK’ya ülkemizin operasyon düzenlemesi anasının ak sütü gibi helaldi. Hadi diyelim kalbi PKK ile atan hastalıklı insanlar var. Bu kadar hastalıklı bir kalbe sahiplerse, kendilerini eski zamanlarda yaşayan salgın hastalıklı gibi toplumdan tecrit etmeleri gerekiyordu.

Oysa bırakalım susmaya bunlar arsızca açıklama yaptılar. Barış istiyorlardı, PKK öldürürken değil, PKK’ya operasyon yapılırken istiyordu. Bu zevatlar yüzsüzlüklerini bununla da sınırlamıyor, kendilerine tepki gösterilmesini de eleştiriyordu.

“Öyle ya madem yüzsüzler(kendilerine aydın ya da sanatçı diyorlar) her şeyi söylemekte özgür olmalılar. Onların özgürce sokaklarda bomba patlatan teröristlere hareket serbestliği istemeleri bizim ne kadar demokrat bir ülke olduğumuzu göstermek açısından çok önemli. Eğer bunlara “afedersiniz siz gerizekalı mısınız? Yoksa PKK’lı mısınız? Böyle bir ortamda PKK’yı savunmanın başka bir açıklaması olamaz.” Denilmemesi gerekiyordu.

Afrin Operasyonu devam ederken, PKK'ya destek olmak için kendilerini paralayan isimleri eleştirdiğimiz için özür dilemezsek bizi AB'ye almayacakları tehditi ne zaman gelecek merak ediyorum. Hadi Kati Piri yapabilirsin.

İnşallah, Afrin Operasyonu sadece PKK’nın tepelenmesiyle bitmez. PKK’ya destekten başka bir işe yaramayan bu kuruluşları PKK adına yöneten işgalcilerin de hesap verdiğini görürüz.

Ayrıca bu açıklamalar inşallah TTB, TMMOB vb. meslek odalarının seçimlerine katılmayıp, benzer görüşlerde 3-5 aday çıkartıp zaten zor olan kazanma ihtimalini sıfırın altına düşüren meslek mensuplarını da utandırır ve harekete geçirir.

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Abdullah Fakiroğlu yazdı, 17 misafir olmak üzere 19 kişi beğendi, 1 yorum yapıldı.
17 Oca 18 21:00
Geç Kalınmış Bir Düzenleme: Meclisi Meşâyih

İstanbul Müftüsü, değerli Hasan Kamil Yılmaz Hoca’nın geçtiğimiz günlerde Haseki Dini Yüksek İhtisas Merkezi’nde yapmış olduğu açıklama henüz yeterince gündem olmadı. [Ülke olarak Afrin’deki PKK’lı teröristlere düzenlenecek operasyonun heyecanı içerisindeyiz. Allah ülkemize ve milletimize yardım etsin.]Tarikatların ve Cemaatlerin bir denetime tabi tutulması gerektiğini söyleyen Hasan Kamil Yılmaz, bununla ilgili düzenlemenin yakında gerçekleşeceğini açıkladı.

Bu çalışmanın hayırlı olacağını düşünüyorum. Elbette bazı korkularım var: Diyanet Vakfı’nın denetimindeki Kuramer’de “tarihselci, modernist, hatta Kur’an okumayı bilmeyen birçok ismin olduğunu düşünürsek bu “kafa yapısına sahip” akademisyenlerle doldurulacak bir kurulun nasıl bir büyük tehlike olacağını kestirmek zor değil. Fakat bu isimlerden ziyade gerçekten ilim ehli insanların bu kurulda yer alacağını düşünüyorum.

Aslında, bu açıklamanın Haseki’de yapılması ve Hasan Kamil Yılmaz tarafından yapılması bile sembolik olarak önemliydi. Diyanet’in en ciddi eğitim kurumu [medrese] olan Haseki’de tasavvuf alanındaki çalışmalarıyla tanınan Hasan Kamil Yılmaz tarafından yapılması yeni döneme dair bir ipucu veriyor.

Mehmet Savaş, Halil Gönenç, Ramazan Pakdil, Hüseyin Kayapınar gibi önemli önemli isimlerle tanınan Haseki Dini Yüksek İhtisas Merkezi, Diyanet İşleri Başkanlığının belki de en hayırlı hizmetlerinden biri. Hasan Kamil Yılmaz Hoca’nın da Tasavvuf’a nasıl yaklaştığı ortada:

“Bugün tasavvuf konusunda sapla saman birbirine karıştığı, şeyhlerin sahtesi ile gerçeği yaygın bir biçimde her yanda bulunduğu için bunları birbirinden tefrik etmek zordur. Bunların doğrularını tanımak için bir takım ölçülere ihtiyaç vardır. İşte o ölçüler şunlardır:

a-Ehl-i sünnet ve ve’1-cemaat çizgisinde sağlam bir inanç,

b-Kitap ve sünnete uygun derin bir ibâdet hayatı (sâlih amel).

c- Düzgün bir muamelât,

d- Muhammedi bir ahlâk.

Tasavvuf bu ölçüler içinde şu özellikleri de taşır:

a- Tasavvuf manevi tecribe ile anlaşılan hal ilmidir,

b- Tasavvufi bilginin konusu ma’rifetullah’tır,

c. Tasavvuf tatbiki bir ilim olduğundan mürşid vasıtasıyla öğrenilir,

d- Tasavvuf kitaptan okuyarak öğrenilebilecek bir ilim değildir, çünkü tecrübîdir.

e- Tasavvufun bilgi kaynağı felsefe ve kelâm gibi akılla sınırlı değildir. İlham ve keşf de bilgi kaynağı kabul edilir.

f- Tasavvufi eğitim tarikat denilen özel yollarla kat’edilir.”

Bunlar Hasan Kamil Yılmaz Hoca’nın kişisel sitesine tıkladığınızda ilk açılan yazı olan “Tasavvuf’ta merak ettiğiniz sorulara cevaplar” isimli yazısının girişinde. Yani Hasan Kamil Hoca, Tasavvuf düşmanı, Tasavvuf’un şirk olduğunu iddia eden bir isim değil. Zaten yıllardır yazdığı makaleler ve telifleri ortada.

Tarikatlar denetlenmesi kötü mü?

Türkiye gibi Müslümanların Devlet tarafından dönem dönem baskıya alındığı bir ülkede Tarikatların kendi rızasıyla böyle bir denetime tabi olmak istemeyeceğini düşünebiliriz. FETÖ’nün 17 Aralık’tan önce de Tarikat ve Cemaatlere aracılar gönderip “sıra size de gelecek, bizden taraf olun” dediğini hatırlarsak bazı yapıların bu değişikliğe tereddütle bakması hatta karşı çıkması garip gelmez. Hele Türkiye’de Hasan Kamil Yılmaz Hoca’nın da belirttiği gibi sahte şeyhlerin cirit attığı bir ortamda bu öneriye ilk başta Ehli Tasavvuf’un destek olması gerekir.

Türkiye’de dergâhların birçok sorunu var. Bunlardan “sadece şu dergâhın ya da bu Şeyh Efendi’nin tekkesi sorunu, bizi bağlamaz” anlayışıyla kurtulmak mümkün değil. Bu sorunlar göz ardı edildikçe, Türkiye’de insanların ya Tarikatlarla arası açılıyor, ya da ipsiz sapsız ne olduğu bilinmeyen insanların etrafında Kur’an ve Sünnete aykırı davranışlar içerisine giriyor. Sırf bunun önüne geçmek için dahi bu Meclis’in kurulması ve işlevsel hâle gelmesi önemlidir.

Meclisi Meşâyih’in üyeleri Tarikat düşmanı, tarihselci, modernist bazı kerameti kendinden menkul zâtlardan oluşursa ne olur? Hiçbir şey, çünkü.

Âsumandır kubbesi, hep ahterân âvîzesi

En ziyâ-bahşâ kânâdili güneşle mâhtır

Seddolunmakla tekâyâ kaldırılmaz zikr-i Hak

Cümle mevcûdât zâkir, kâinat dergâhtır”

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Abdullah Fakiroğlu yazdı, 11 misafir olmak üzere 12 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
9 Oca 18 01:00
Olayları Geçtim İran'ın Farkında Mıyız? 

İran’da başlayan gösteriler neredeyse bitti, Türkiye’deki kafa karışıklığı bitmedi. İran’da kim ayaklandı? İran’da ayaklananlar İran rejiminin yıkılmasını sağlayacak mı? İran’da yaşanan olaylarda Türkiye’nin tavrı nasıl olmalı? vb sorulara kendince cevapları olanların meseleyi nasıl yorumladıklarını okuduk.

Yanılmıyorsam Ebubekir Sifil hocanın bir konuşmasında izlemiştim, hoca Ehli Sünnet’in Şia’ya yönelik çalışmalarının sayısının son derece az olduğunu, oysa Şia’nın eskiden bu yana Ehli Sünnet’e yönelik çalışmalar yaptığını, hatta İran’da şu an bu araştırmalar yapmak için kurulan üniversiteler kurulduğunu söylemişti üç aşağı beş yukarı.

Daha önceki yazılarımdan bir tanesinde Türkiye’deki en kötü özelliklerden bir tanesinin “düşmanını küçümseyerek yok edeceğini zannetmek” ya da düşmanını hiç tanımamak olduğunu yazmıştım.

Yaklaşık 5 yıldır uluslararası arenada rakibimiz olan, son altı da siyaseten ittifak halinde olduğumuz[Soçi’de ve Astana’da müttefikten ziyade Sulh Andlaşması yapan iki rakibe benziyorduk ama olsun] İran’da yaşanan gösterilerin ne olduğuna dair tambir fikrimizin olmaması, Türkiye’de meselelere ciddiyetle eğilmediğimizi bir kez daha gösterdi.

Türkiye’nin İran konusunda ne kadar “bilgili” olduğu Dini Lider Hamaney kalıbıyla ortaya çıktı. Sanki İran’nın Diyanet İşleri Başkanı’ndan bahsediliyor ya da bir köşede münzevi bir hayat yaşan bir din adamı var ve bu din adamının siyasiler üzerinde etkisi varda bütün kıyamet bundan kopuyormuş gibi kalıp: Dini lider

Oysaki Ali Hamaney’in yürüttüğü Devrim Rehberliği ya da onların tabiriyle “İslam İnkilabı Rehberi”nin yetkileri İran Anayasası’na göre şöyledir. Madde 110:

“1. Nizamın maslahatını belirleme kurumu ile istişarede bulunduktan sonra İran İslam cumhuriyetinin genel politikalarını belirlemek,

2. Nizamın genel politikalarının iyi bir şekilde uygulanmasını gözetlemek,

3. Referandum kararı vermek,

4. Silahlı kuvvetlerin başkomutanlığını üstlenmek,

5. Savaş ve barış ilanı etmek ve güçleri seferber etmek,

6. Aşağıda belirlenen görevlere atama yapmak, azletmek ve istifalarını kabul etmek:

a. Anayasayı kollama ve koruma konseyinin fakih üyeleri,

b. Yargı erkinin en yüksek yetkilisi,

c. İran İslam cumhuriyeti radyo televizyon kurumu başkanı,

d. Genelkurmay başkanı,

e. İslam inkılâbı muhafızlar ordusu başkomutanı,

f. Askeri ve güvenlik güçlerinin üst düzey komutanları,

7. Üçlü erkin ihtilaflarını gidermek ve ilişkilerini düzenlemek

8. Normal şekilde çözümlenemeyen nizamın sorunlarını nizamın maslahatını belirleme kurumu aracılığı ile çözümlemek,

9. Halkın seçmesinden sonra, cumhurbaşkanlığı görevini onaylamak. Cumhurbaşkanlığı adaylarının bu yasada belirtilen şartlara sahip olma bakımından salahiyetleri seçimlerden önce anayasayı kollama ve koruma konseyi ve ilk dönemde rehberce onaylanması gerekir.

10. Cumhurbaşkanını ülkenin maslahatını gözeterek ve Yargıtay’ın cumhurbaşkanının yasal görevinden saptığına dair kararı veya İslami şura meclisinin 89. maddeye göre kifayetsizliğine karar vermesini dikkate alarak azletmek.

11. Yargı erki başkanının önerisi ve İslami ilkeler çerçevesinde mahkûmları affetmek veya cezalarını hafifletmek.”

Gene İran Anayasasında yer alan 113. Maddeye göre

“Rehberden sonra cumhurbaşkanı ülkenin en üst düzey resmi yetkilisidir ve doğrudan rehberle ilgili görevlerin dışında yürütme erki başkanlığı ve anayasayı uygulamaktan sorumludur.”

İran Anayasası’na göre İran Cumhurbaşkanı, Dini Rehber’den sonra gelmekte. Demek ki ortada “dini rehber”den çok daha fazlası var.

Bu arada Hamaney’in görev ve yetkilerinin yer aldığı İran anayassı maddelerini bulmam zor olmadı. Hamaney’in sitesinden aldım. Tercüme falan da yapmadım zira Hamaney’in sitesinde Türkçe dil desteği var. Tıpkı Türkçe yayın da yapan onlarca İran sitesi olduğu gibi. Peki Türkiye’de yayın yapıp Farsça desteği de olan Türkiye bir site biliyor musunuz?

Ya da İran’la ilgili sürekli gündeme gelen Velayati Fakih kavramını, bunun Şii gelenekteki karşılığını, Kum ve Necef havzaları arasındaki varsa gerilim veya işbirliğine dair bir kitap biliyor musunuz?

Ya da, El Kaide ile İran arasındaki maslahat dair Türkiye’de kaç tane makale yazıldı?

İran’la alakalı kafa karışıklığımız ya da daha doğrusu bilgisizliğimiz o kadar fazla ki, Cumhurbaşkanlığı döneminde radikal olarak tanımlanan ve Evanjeliklerin Şia’daki yansıması diyebileceğimiz Hüccetiye tarikatına üye olduğu bilinen Mahmud Ahmedinejad birden bire muhalif kanadın lideri oldu.

Alaksız gibi görünen bir bilgiyle bitireyim.

Thomas Walker Arnold, İslâm’ın Tebliğ Tarihi isimli eserinin önsözünde, kitabının Arapça kelimelerinin yazılışında, 1894 yılında düzenlenen 10. Müsteşrikler Kongresinin Transliterlasyon Komitesi tarafından belirlenen imlâ kurallarını uyguladığını açıklıyor.

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Abdullah Fakiroğlu yazdı, 8 misafir beğendi, henüz yorum yapılmadı.
2 Oca 18 01:00
Abdullah Gül Artık Muğlak Kalamaz 

11. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün son KHK’larla ilgili açıklaması uzun zamandır gündemde olan bir gerilimi gün yüzüne çıkardı. Düne kadar bu mesele hakkında konuşanların davayı bilmemekle, davaya ihanet etmekle suçlandığı düşünüldüğünde bu gerilimin vekâlet savaşından birinci muhataplarıyla gerçekleşmesi hoş oldu. Artık kimse “yav kardeşim ne alakası var” demez.

Abdullah Gül son KHK’ya karşı Tweet attığında böyle bir tepki göreceğini büyük ihtimalle hesaba katmamıştı. O her zaman olduğu gibi Erdoğan’ın sessiz kalacağını belki de bu KHK’nın daha açık bir hale geleceğini düşünmüştü. Fakat bir hesaplama hatası yaptı. Ve yaptığı hesaplama hatası onu hesapladığından daha önce Erdoğan’ın karşısına çıkardı.

Oysaki ne güzel Ahmet Sever’le, ne zaman danışman olduğunu bilinmeyen Ahmet Takan’la, dijital ve yazılı medyada kendisine yakın bazı yazarlarla görüşlerini ifade ediyor, kendisi etliye sütlüye karışmayan eski bir cumhurbaşkanı olarak Türkiye ve ne hikmetse heyetlerle dünyayı geziyordu.

“Erdoğansız Ak Parti ne güzel bir parti” düşüncesinin bayraktarı Karar gazetesinde 11 Eylül günü çıkan yazısında Hakan Albayrak, Ak Parti içinde bir gurubun: “Eski AK Parti’ye, ortak akla, kadro hareketine duyulan özlem ifade ediliyor. Gittikçe yükselen bir tepki var.

Bu tepki şimdilik homurtu halinde ama ‘kuvveden fiile çıkması’ an meselesi.” Düşüncesinde olduğunu yazmıştı.

Siyasi bir partide parti genel başkanına muhalif çıkması elbette normaldir. Ve hatta olmalıdır. Bugün Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın da dediği gibi Türkiye’de etkili bir ana muhalefet partisi olmaması büyük eksikliktir. Bu eksikliğin AK Parti içinde de olduğunu söylemek mümkün.

Hakan Albayrak’ın yazısından sonra ortaya konan görüşlere bakıldığında –bu görüşleri ortaya koyanların neredeyse tamamının AK Partili eski bakan, milletvekili ya da hükümet sayesinde vaktiyle kariyerinde büyük sıçramalar yaşamış insanlar olması gariptir- AK parti içinde büyük bir kesim mevcut durumdan rahatsızdır. Öyleyse yapılacak şey belliydi. Hazır lider adayları da varken AK Parti’de olağanüstü kongre toplamak için imza arayacaklar ya da açıkça bayrak açacaklardı. AK Parti’den ümidini kestilerse de yeni parti kurup “Türkiye’ye hizmet etmeye” devam edeceklerdi. Hiçbirini yapmadılar.

Abdullah Gül dolaşmaya devam etti. Bir siyasi parti kurmak için çalıştığı, ekibini oluşturduğunu sağır sultan bile biliyordu ama Abdullah Gül ses vermiyordu. AK Parti tarafından defalarca istişare vb. konularda davet edilmesine rağmen hiçbir davete icabet etmedi. Onun her zaman daha önemli işleri vardı.

Fakat insan işte, bir yerde açık ediyor. Abdullah Gül’de bu açığı son KHK eleştirisi ile verdi. Erdoğan’a bir telefon kadar yakınken görüşünü kamuoyuna duyurdu. Erdoğan’da kendisine gelen bu pası gole çevirmek için tereddüt etmedi.

Bu saatten sonra Abdullah Gül daha çok konuşmak zorunda. Ağzını açtığı ve açmadığı konular onun siyasetten güya uzak konumunu bitirecek. Erdoğan tarafından ifade edildiği üzere, “ 16 nisan referandumda hayır” için uğraşan eski dava arkadaşı artık ya Erdoğan’ın karşısına açıkça çıkıp Genel Başkan adayı olacak, ya da CHP-HDP blokuna ve Ak Parti’den kopan muhalif kanata güvenip yeni bir parti kuracak. Böylece Cumhurbaşkanı olduğu tarihten itibaren kerameti kendinde menkul ağırlığını görmüş olacağız.

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Abdullah Fakiroğlu yazdı, 5 misafir beğendi, henüz yorum yapılmadı.
20 Ara 17 01:00
Pkk'ya Yapılacak Sınır Ötesi Operasyonun Faydaları 

“Tarih, 23 Mayıs 2007… Yer, Kerkük’ün kuzeydoğusu… Kuzey Irak’taki kargaşa devam ederken, bölgede bulunan Türk birlikleri ani bir Amerikan saldırısına uğrar. Türk birlikleri “müttefik”lerinden hiç de beklemedikleri bir darbe almıştır.”

Okuyanların hemen hatırladığı bu cümleler 2004 yılında yayınlandığında herkesin “yok yahu o kadar da olmaz” dediği Metal Fırtına kitabından. Bundan 13 yıl önce yazılan bu satırları şimdi okuyunca tek garip gelen kısım, tırnak içine de alınsa “müttefik” kısmı oluyor.

13 yıl da ne değişti de ABD ile savaşa girmek artık bizim için çok da sürpriz sayılmayacak bir durum haline geldi? Aklı, insafı ve adını hatırlayacak kadar hafızası olanın bu durumdan Türkiye’yi suçlamaya hakkı yoktur.

Elimizde bir vakıa var. ABD; gözümüzün içine baka baka PKK’ya ağır silahlar verip, teröristleri kendi kamplarında eğitip, terör örgütünün üst düzey isimlerini ABD kamplarında koruyarak bizimle zaten bir savaşın içinde olduğunu fiilen ilan etti. Bu savaşının bir cephesinde de FETÖ’ye verdiği destek ve himaye yer almakta. 15 Temmuz’da bu ülkede darbe yapan FETÖ’cülerin birçok üst düzey ismi ve elbette FETÖ elebaşı ABD korumasında yaşıyor.

Pazar günü ajanlara düşen bir haberdeyse, Rand Corporation isimli bir düşünce kuruluşunun, Türkiye ile ABD’nin savaşabileceğini raporladığı ortaya çıktı. Habere göre, “Türkiye’nin terör örgütü PKK/YPG’ye askeri operasyonlarını genişletmesinin iki ülkeyi doğrudan silahlı çatışmaya itebileceği” düşük de olsa ihtimal dâhilinde.

Cümleyi biraz daha anlaşabilir haliyle söyleyelim. ABD’de CIA’nin yan kuruluşu olarak bilinen bir kuruluş, Türkiye PKK’ya operasyon yaparsa ABD’nin Türkiye ile sıcak çatışmaya girebileceğini söylüyor/ tehdit ediyor.

Böyle bir ortamda, yapılması gereken şey bellidir aslında. ABD’nin bu konuda ne kadar ciddi olduğunu görmek için, Suriye’de PKK’ya ait ne kadar hedef varsa onları bombalamak ve karadan asker sokmak. Tabi burada, PKK’dan kaçan Talal Silo’nun açıklamalarıyla birkez daha ortaya çıkan bir sorun var: PKK’ya ABD, Kanada, Fransız, Alman ve İngiliz özel birlikleri eğitim veriyor. Bunlar eğer PKK’yı terk etmez ve Türkiye bu operasyonu yaparsa bu askerlerin bazılarının öleceğini görmek şaşırtıcı olmaz.

Peki, Türkiye ne yapmalı? Batılı ülkelerin (çoğunluğu ABD’li olmak üzere ) askerleri var diye PKK’ya saldırmayıp bazı analistlerin söylediği üzere onun meşruluğunu kabul edip yoluna devam etmeli mi? PKK sözcüsü “siyasetçi”lerin ima ettiği üzere “İstanbul” en büyük Kürt şehirlerinden biri. Türkiye’nin göz yummasıyla kurulacak PKK devletinin geçtim Güneydoğu’yu İstanbul’u bile istemesiyle karşı karşıya kalacağız.

Suudi Arabistan’ın bile PKK reklamı yaptığı bir vasatta PKK’nın Türkiye ile sorunu olan her ülkenin aklına gelen ilk şantaj malzemesi olmasını engelleyecek tek şey, PKK’nın askeri anlamda Suriye’den ve Irak’tan sökülüp atılması. Bunu gerçekleştirmek için askeri operasyonlar yaptığımızda ABD veya başka bir ülke bizimle sıcak çatışmanın içine girecekse zaten biz o ülkelerle savaşıyoruz demektir. Yaşanan fiili durumun resmiyete dökülmesinden de çok şey kaybetmeyiz.

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Abdullah Fakiroğlu yazdı, 12 misafir olmak üzere 13 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
10 Ara 17 01:00
Demokrasi Mehmet Ocaktan'ın Yazılarına Çare Olur Mu? 

Mehmet Ocaktan 1955 yılında doğdu. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi mezunu. Yenişafak ve Akşam gazetelerinde Genel Yayın Yönetmenliği yaptı. 3 şiir kitabı var. 2007-2011 yılları arası milletvekillik yaptı. Karar gazetesinde köşe yazısı yazmaya devam ediyor. Aşağıda eylül başına kadar geri giderek köşesindeki yazılarının bazılarının başlığını paylaşacağım.

“Kudüs için ağıt yakmak utancımızı örter mi?” “İtaat kültüründen demokrasi değil, IŞİD çıkar”, “Kesinlikle daha fazla demokrasiye ihtiyacımız var.” “Bir özgürlük alanı olarak Hz. İbrahim’in başkaldırısı”, “Kafa kesenlerin din sattığı bir dünyada kime hangi İslam’ı anlatabiliriz ki…”, “Gelişmişliğin sırrı hukukun üstünlüğü eğitim ve inovasyonda” “Demokrasiyi önemli kılan adı değil hukuktur”, “Denize nazır demokrasiniz yoksa…”, “Bireyin olmadığı yerde demokrasiniz olmaz” ,“Demokrasiyi taşlasak kurtulur muyuz?”, “İslam en iyisi ama biz değiliz”, “Demokrasiyi sevmediyseniz FETÖ ve İŞİD verelim.” “Hukukun üstünlüğü yeter, adı demokrasi olmasa da olur”, “Diyelim ki demokrasi gavur icadıdır…”, “İslamcıların demokrasi reddiyesine hakkı var mı?” “Eleştirel düşünce mutlak ihanet demek değildir”, “Demokrasi İslam’ı gölgelemek için mi icat edildi?”, “Tanrı, siyaset ve demokrasi”, “Müslümanlar işleyen bir demokrasi kuramayacak kadar beceriksiz mi?”, “Demokrasi için illa İslami bir temel aramaya ihtiyaç var mı?”, “İslam toplumları demokrasi fırsatını kaçırıyor”, “İslamda bireyin bağımsızlığı ve özgürlüğü esastır”, “Popülistler işleyen bir demokrasinin düşmanıdırlar ama…”, “Demokrasi seküler aklın ürünü diye reddedilebilir mi?”, “Demokratik değerler ‘Yahudi demokrasisi’nin ürünü olabilir mi?”

İnsanın içini şişirten, illallah dedirten bir demokrasi vurgusu. Sürekli demokrasi, hep demokrasi, asla ve kata vazgeçilmeyecek demokrasi. Mehmet Ocaktan belli ki bir tartışma başlatmak istiyor. 2012 yılında başlayan ve neredeyse bir yıl süren İslamcılık tartışması aklıma geliyor ve Ocaktan’ın istediği tartışmayı başlatamamış olmasına seviniyorum. Seviniyorum zira ortada tartışılacak bir şey yok. Ama maalesef durmuyor ve duracak gibi de görünmüyor.

Ocaktan yazılarında bize bazı mesajlar veriyor, “Müslümanlar olarak kötü tanınıyoruz.”, “Kabahatin büyüğü bizde.”, “Uslu ve demokratik bir Müslüman olursak Batı bizi sever.” Ocaktan yazılarındaki asıl mesajsa şu. “Erdoğan itaat kültürü oluşturdu, bu artık bitmeli.”

Anlamadığım, anlayamadığım Ocaktan bütün bu meramını üç yazıyla anlatabilecekken neden uzatıyor. Bir köşeye sahip olmak, okuyucuya bu kadar eziyet etme hakkı veriyor mu? Bence vermemeli.

Ocaktan belki şunu diyebilir. “Ben bir görüş ortaya koyuyorum.” Yok, ortada bir görüş yok. Ortada sadece Ocaktan’ın şimdilik açıktan cephe almamak isteği var. “Ben lafımı ortaya yazayım, zaten yazıyı okuyanlar kimi eleştirdiğimi anlar ben de fazla tepki çekmeden mesajımı veririm.” Kolaycılığı var.

Ahmed Bin Hanbel’den sonra düzelemedik

İmam-ı Azam Ebu Hanife, halifeliğin Müslümanların görüş birliği ve şura ile olması gerektiğini savunurken, Ahmet Bin Hanbel, “Allah ve ahiret gününe inanmış hiçbir kimseye, kılıcının gücüyle galip gelip Müslümanların yöneticisi olmayı başarmış ve Emir’ül Müminin adını almış olan kişiye itaat edip onun hâkimiyetini tanımadan bir gün dahi geçirmek helal olmaz. Bu yönetici ister iyi, ister kötü olsun fark etmez” diyerek Allah’ın insanlara bahşettiği iradeyi yok saymıştır. Çok açık ki adalet, şura, toplumun rızası gibi devleti yönetenlerin meşruiyeti için gerekli olan ölçütler ne yazık ki, bizzat İslam uleması tarafından saf dışı bırakılmıştır.”

Ocaktan’ın vurgularıyla, İmam Ahmed Bin Hanbel (r.a.) İslam dünyasındaki gerilemenin baş müsebbibi. Ocaktan, bu müthiş tespiti Karar’da yazıları çıkan ilahiyatçılardan mı çıkardı bilmiyorum. (Aklıma, 11 Eylül sonrası ABD askerlerinin sorguladığı Müslüman esirlere, Ahmed Bin Hanbel'i tanıyor musun sordukları geliyor, gayri ihtiyari)  “Kur’an Mahlûktur” demediği için halife tarafından işkence görmüş, mezhep İmam’ı Ahmed Bin Hanbel’i eleştirmesi komik bile sayılmayacak bir trajedi. Halife’ye itaat meselesinde İslam âlimlerinin görüşleri Ocaktan’ın idrakini biraz aşabileceğinden bu konuya girmiyorum. Kendisine bir usul hocası bulmasını tavsiye edeceğim ama etkilendiği isimlere bakınca bunun da kötü bir fikir olduğunu düşünüyorum.

"Kudüs’ü demokrasi kurtaracak"

Ocaktan bugün çıkan yazısının bir bölümünü gene demokrasiye ayırmış. “Daha da önemlisi, İslam ülkelerinde neredeyse bütün sivil toplum faaliyetleri, siyasete ve siyasi iktidarlara endeksli hale geldiği için, siyasi getirisi olmayan ‘sivil itaatsizlik’ faaliyetleri pek makbul hareketler olarak görülmüyor. Hatta protesto eylemleri siyasi iktidarların tekerine çomak sokan bir görüntü arz ediyorsa ‘ihanet’ olarak bile değerlendirilebilir.” Ocaktan inşallah İslam dünyası uzmanı olarak bu cümlelerini örneklendirir biz de öğreniriz bu İslam ülkelerini ve yaşadıklarını.

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Abdullah Fakiroğlu yazdı, 9 misafir olmak üzere 10 kişi beğendi, 1 yorum yapıldı.
27 Kas 17 17:00
Müslüman'ın "Akıllı" Olma Zorunluluğu 

“Allah Kur’an’da sayısız kere aklı ve akıl sahiplerini övüyor, günümüzdeyse Müslümanlar akıllarını kullanmıyor.”

Sık sık duyduğumuz, neredeyse aşina olduğumuz bir cümle. Hatta cümleyi okurken söyleyenlerin sesi kulaklarınıza, cisimleri gözlerinizin önüne gelmiştir.

İtiraf edenin “akılsız addedildiği” bu konu üzerinde konuşulması bile tepki çeken bir genel kabul haline geldi. Akıl sahipleri, ifadesi ilk olarak Fecr Suresinin ilk ayetleriyle iniyor.

1-2-3-4-5: Fecre andolsun. O on geceye de and olsun. Çifte ve teke de and olsun. Seyrettiği (geçtiği) zaman geceye de andolsun! Ki, akıl sahipleri için bunlarda elbette birer yemin vardır. Onlar hiç şüphesiz azaba uğratılacaklardır.” (Ebussuud efendi tefsiri 12. Cilt 5792 shf.)

Kur’an- Kerim’in sırasına göre baktığımızda, Bakara 75-179-197 ayetleri vd. şeklinde geliyor. Bu ayetlerin tefsirlerine baktığımızda, bazılarının ağızlarına sakız ettiği birçoğumuzun da içten içe kabullendiği, “aklımızı kullanmamız gerektiği ya da akıl sahibi kimseler olduğumuz” meselelerinin pek de bizim anladığımız “akılla” bir alakası olmadığını gösteriyor.

Diyanet İslam Ansiklopedisinde Akıl maddesi şöyle başlıyor: “Sözlükte masdar olarak ‘menetmek, engellemek, alıkoymak, bağlamak’ gibi anlamlara gelen akıl (el-akl kelimesi) cümleleriyle başlıyor.

Oysa biz aklı önümüze çıkan her engeli aşmak için kullandığımız bir araç olarak görmek istiyorduk. Fakat akıl bizi baştan bağlıyor, engelliyor, menediyor. Akıl Baliğ olmaktan kasıtsa “Allah’ın emrettiklerini yapmamaktan, yasak kıldıklarını da yapmaktan kendisini menedecek seviye geldiğinde, büluğ şartıyla birlikte sorumluluğunun başlayacak olması” diyebiliriz. Tabi bunu demekten kasıt, bir insan böyle bir seviyeye gelmeden sorumlu tutulamayacağı değildir.

Bu satırları okuduktan sonra sizden ricam gözünüzü kapatın ve aklınıza akıllı insanları getirin. Belki hemen şimdi yapmayın, ama yazı bitmeden bir yerde gözünüzü kapatıp “akıllı insanlar” olarak kimleri seçtiğinizi ve nedenlerini düşünün.

Gözünüzün önüne akıllı kimseler olarak geçen insanlar “ibadetlerine eksiksiz yerine getiren, haramı helali bilen, Allah emirleri doğrultusunda bir hayat yaşayan mı yoksa işyerinizdeki, çevrenizdeki, iyi okul bitirmiş, yüksek mevkilere gelmiş ya da "voleyi vurmuş" insanlar mı olacak?

Ya da başka şekilde sorayım: Hz. Ebubekir’in servetinin tamamını İslam için harcaması ya da Miraç hadisesine şeksiz şüphesiz iman ettiğini açıklaması bugünkü normlarımıza göre “akıllı insan işi” mi?.

Haşa ve kella Hz. Ebubekir (r.a.)’in aklında bir sorun elbette yok. O ve diğer Ashabı Kiram efendilerimiz Kur’an-ı azümüşşanda yer aldığı şekliyle, “akıl sahipleri”ydi.

Bizse(aynı çağda yaşadığımız ortalama Müslüman topluluklar) “akıl sahibi” olmaktan şöyle dursun“aklı muvazenelerini kaybetmiş” bir topluluğa daha çok benziyoruz.

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Abdullah Fakiroğlu yazdı, 14 misafir olmak üzere 15 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
15 Kas 17 17:00
Bilgi Çağının Vesveseli Müslümanları 

Günümüz Müslümanlarının kendilerinden öncekileri aşağılayacak kadar kendilerini beğenmelerinin önemli bir sorun olduğunu düşünüyorum. Bu sorunun çıkış noktalarından bir tanesi “bilgi çağında” olduğumuzun kesin kabulü. Üzerinde hiç tartışmadığımız bu kabul bize internet ve kitle iletişim vasıtaları aracılığıyla en doğru bilgiye ulaşabildiğimizi zannettiriyor. Artık, bir flash belleke binlerce kitap, resim, video, dergi sığdırabiliyoruz. Hepsinden öte, başta Google olmak üzere onlarca arama motoru ile istediğimiz herhangi bir bilgiye çok kısa bir süre içerisinde erişebiliriz.

Bu da bizce bir bilgiye erişmek için aylarca yolculuk yapmak zorunda kalan, birçoğunun eserine ulaşamadığımız, eski dönem insanlarından bizi üstün kılıyor.

Sözlükleri kullanmaya başladığım ilk günlerde “kadınların cenaze namazı kılamayacağını” iddia eden bir arkadaşım bana dayanak olarak İslami sorularda ilk çıkan bir internet sitesinin linkini vermişti. Ben de ona o sitenin meseleyi yanlış aksettirdiğini, herkesin evinde bulanan Ömer Nasuhi Bilmen’in İslam İlmihali kitabında dahi Kadınların nasıl cenaze namazı kılacağını açıkladığını aktarmıştım. Ama karşımdakini ikna edememiştim.

Muhatabımın verdiği delile baktığımda bahsedilenin, “cenazeye feryat figan eşlik etmemeye” ilişkin bir hüküm ihtiva ettiğini görmüş, sosyal medyadan böyle bir tartışmaya girmenin manasızlığını da görmüştüm.

İnternetin ne kadar güvenilir bir kaynak olduğunu gösteren güzel örneklerden biri geçtiğimiz günlerde Suudi Arabistan’da yaşanan gözaltı operasyonları sonrasında yaşandı. Lübnanlı komedyen Charbel Khalil, Suud Prens Velid Bin Tellal’a kendini benzeterek bir fotoğraf çektirdi. Bu fotoğraf kısa bir süre sonra, “Velid Bin Tellal gözaltında fotoğraf çektirdi” başlığıyla dünya medyasında dönmeye başladı. Gerçek ortaya çıkana kadar binlerce insanın zihninde yaşanan hadiselerin bir oyun olduğunu düşündürdü.

Güncel bir hadisede bile bu kadar rahat manipülasyonun yapılabildiği bir ortamda yayılan İslami ilimlere güvenmenin ne kadar “akıllı insan” işi olduğu ortada.

Bu örnek yeterli gelmediyse sizden ricam Google’a “Meal” yazmanız ve ilk sayfada karşınıza çıkan siteleri okumanız. Dördüncü sıradaki site İskender Evrenesoğlu adıyla tanıdığımız en hafifinden mezcup diye tanımlanması gereken kişinin meal çalışmasını temele alıyor. Site o kadar popüler ki, Alexa sıralamasında Türkiye 737. Görünüyor.

Siteye girdiğimizde beyefendinin bir tefsir çalışması da olduğunu görüyoruz. İnternette en çok kullanılan .com uzantısıyla alınan kurantefsiri isimli site tamamen bu şahsın eserine ait. Tefsir sitesine girdiğimizde bir aplikasyon yapıldığını bu aplikasyonu 20 ila 50 bin kişinin indirdiğini görmek şaşkınlığınızı arttırabilir.

Henüz iki kötü örnekten bahsettim.

Bir de bunun “iyi” örnekleri var. Yani gerçekten ilmine güvendiğimiz, belirli bir tedrisattan geçmiş, hocalarımızın çalışmaları var. 1 saatten fazla konuştukları bir videodan iki dakikalık bir bölümü kesip paylaştığında saatlerce hatta yıllarca söylediklerinin tersi istikametinde bir söz söylediği zannedilen hocalarımız. Onların yanlışı başta bu konuşmaları internet üzerinde paylaşıma açmaları hatta kayıt altına almaları. Belirli bir ders silsilesinden geçmemiş iyi niyetli bir talebenin bile bağlamından kopartacağı sözleri umuma açık sarf etmenin doğru bir davranış olmadığı kopan fırtınalara bakıldığında ortada.

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Abdullah Fakiroğlu yazdı, 20 misafir beğendi, 1 yorum yapıldı.
7 Kas 17 13:00
Kendine Aşırı Güvenme Taassubu 

Hicri 899 yılında vefat eden Şeyh Ahmed Zerruk k.s. tasavvufun esasları kitabını yazmasındaki gayenin Fıkıh ve Akaidi tarikatla ulaştırmak, şeriatla hakikati bir araya getirmek olarak aktarıyor.

Daha eserinin başında Tasavvufun iki bin kadar tarifle tarif edildiğini anlıyoruz. Ahmed Zerruk Hazretlerine göre Tasavvufun ortak bir tanımı varsa bu da Sıdkı Teveccüh yani Hz. Allah’a (C.C.) yönelmektir. Tariflerin çokluğu, yola çıkanların yoldaki konumlarına göre değişmesi tariflerin çoğalmasına neden oluyor.

Kendisinden öncekilerin daha faziletli olduğunu kabul etmek Asrı Saadetten sonra gelen bütün ariflerin ortak görüşüdür. Onlar, kendilerinden öncekilerin ne kadar faziletli olduğunu söylerken bu görüşlerini kendilerini aşağılamak için söylemiyordu. Biliyorlardı ki, Allah Rasulü Hz. Muhammed Mustafa (a.s.) insanların en şereflisi/faziletlisi ve onun Ashabı da (Allah hepsinden razı olsun) onun ve diğer Peygamber efendilerimizin (A.S.) ümmetlerinin en şerefli/faziletlisiydi.

Bu anlayışın sadece Tasavvuf’da olmadığını, Fıkıh, Kelam, Tefsir, Hadis, Kıraat başta olmak üzere İslami ilimlerin ve Hat, Tezhip gibi geleneksel İslam sanatlarının temsilcilerine baktığımızda görebiliriz. Bir cahil cesaretiyle, İslami ilimlerde yazılan kitapların şerhlerinin başlı başına bir eser ya da eserden daha geniş hacimli olmasına rağmen müstakil eser olarak kaleme alınmamasını bu edebe bağlamak hata olmaz umarım.

Bir örnek vermek gerekirse, Hüseyin Vassaf Efendi’nin yazdığı Sefine-i Evliya-yı Ebrâr Şerh-i Esmâr-ı Esrar isimli 2500 sayfalık şerhin yazıldığı eser, Mehmed Sami Es-Sunbülî’nin Esmâr-ı Esrar ismiyle kaleme alınmış 54 sayfalık bir eserdir. (İsmail Kara/ İlim Bilmez Tarih Hatırlamaz)

Günümüze baktığımızda bunun tam tersi bir üslubun İslami ilimlerin her alanını ele geçirdiğini görebiliyoruz.

Artık tekkeye giren mürid, kendisini zamanının en büyük sofisi, tefsir dersi alan talebe; bundan öncekilerin hiç vakıf olamadığı incelikleri keskin zekâsıyla anlayabilen bir molla oluyor. Hatta öyle ki bırakalım Nakşi’nin Kadiri’yi ya da Kadiri’nin Nakşi’yi beğenmemesini, aynı Şeyh efendiden icazetli şeyhlerin müridleri bile bir diğerini beğenmiyor.

Sadece onlar mı? Maalesef değil: Şeyh efendiler, Tefsir, Kelam, Akaid, Fıkıh ya da Hadis âlimleri, çağları aşan, İslam tarihinin en büyük âlimi oluyor.

Biraz aklı başındaysa İslam dünyasının 500/600 yıldır İslam’dan uzaklaştığını hepten şirazesi kayanlarsa Hz. Peygamber döneminden sonra İslamı en doğru anlayan, anlatan/ yaşayan ya da yaşatanın kendisi olduğunu iddia ediyor.

Hz. Peygamber efendimizden de (haşa) daha sahih İslam bilgisine sahip olduğunu ve yaşadığını iddia edenler tamamen psikolojinin alanına giriyor.

Buradan devam edelim İnşallah.

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Abdullah Fakiroğlu yazdı, 9 misafir olmak üzere 10 kişi beğendi, 1 yorum yapıldı.
18 Nis 17 09:00
Referandum Yazıları: Kısa Bir Hatırlatma 

Dünya siyaset tarihinde eşine az rastlanan bir referandum sürecinin sonuna geldik. Cumhurbaşkanlığı Hükümet modelini öneren anayasa değişikliği %51 oy alarak kabul edildi. Referandum meşrudur ve değişiklik onaylanmıştır.

Referandumda oy kaybının nedenleri üzerine sayfalar dolusu gerekçe yazabiliriz, enerjimizi bu konuda tüketebiliriz. Açıkçası bunu yapmak yerine, önce yaşananların kısa bir hatırlatmasını yapmak ve belki sonraki yazıda bundan sonra yaşanacaklara dair tahminde bulunmak istiyorum.

Öncelikle yaşadığımız süreci bir kez daha hatırlamakta fayda var. Bu referandumda "hayır cephesini" Batı ülkeleri temsil etti. Bütün diplomatik temayülleri hatta uluslararası anlaşmaları çiğnemek pahasına hükümet yetkililerinin, AK Partili ve MHP'li siyasilere referandum kampanyası düzenlemesine müsaade etmediler. Son haftaya girildiğinde bu koroya ABD medyası dâhil oldu.

"Türkiye, Avrupa ve ABD için önemli bir ülke, elbette referandumla ilgilenecekler, bu kadar komplocu olmayın." argümanıyla itirazda bulunacakları verebilecek bir cevabım yok. Zira onlar bu iyimserlikleri ve gönüllü körlükleriyle tıp biliminin alanına giriyorlar. Hepimizin malumu olduğu üzere Avrupa ülkeleri referandumda hayır çıkması adına dâhil oldu.

Öyle ki Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın öldürülmesini isteyen pankartlar Avrupa ülkelerinde rahatça sergilendi. "Referanduma evet derseniz Avrupa'da yeriniz yok" tehdidi gazete manşetlerinde, siyasi parti liderlerinin söylemlerinde yer aldı. Çocuklar için propaganda kitapları devlet okullarında dağıtıldı, çocuk kanallarında Erdoğan aleyhine propaganda yapıldı. Bu gerçekler bize, konunun sadece ilgiyle açıklanamayacağını gösteriyor.

Konuyla ilgilenen sosyal bilimcilerin de yaptığı tespit doğrultusunda Erdoğan(onun şahsında Türkiye), Avrupa'nın öteki kurucu lideri oldu.

Referandum kampanyası daha başlamamışken kapasitem ölçüsünde, bu değişiklikle, 'hasta adam' Türkiye'nin artık kendisine Avrupa'dan dayatılan reçeteyi kabul etmediğini, bunun Paris Antlaşması ile başlayan egemenliği ve toprak bütünlüğü Avrupa'nın garantisinde - onun dayattığını kabul etmekte- olma halimize itiraz olduğunu anlatmaya çalışmıştım. Açıkçası Batılı ülkeler tahminimin de ötesinde bir tepki göstererek iddiamı kanıtladılar. Batı dünyası, kendi koyduğu diplomasi, uluslararası hukuk, egemenlik haklarına saygı gibi kuralları açıkça çiğnedi ve çiğnemeye devam ediyor.

Referandum sonrası ne olacak? Sorusuna cevap vermeden önce bir sonraki yazıda böyle bir hamle yapmamızın zamanı mıydı? Sorusunun etrafında birkaç şey yazmak gerekecek.

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
23 Nis 06:30

Ali Turan

Puan: 936

Avrupa aslında Türkiye'nin kötüye gitmesini istemiyor (!)

Abdullah Fakiroğlu yazdı, 30 misafir olmak üzere 32 kişi beğendi, 1 yorum yapıldı.
24 Şub 17 22:00
Kürtlerin Küsmesi 

Ak parti ile MHP'nin ortak çıkardığı anayasa değişikliği Kürtlerin Ak Parti'den uzaklaştıracağını, bunun da referandumda hayır oyu çıkmasına sebep olacağı köşeler de sıkça yazılır oldu. Temel çıkış noktası 1991 Refah- MÇP seçim ittifakı sonrasında Kürt oylarının Refah Partisinden uzaklaşması olan bu teorinin üzerinde konuşulmayı hak ediyor.

1991 seçimlerinden sonra 7 genel seçim, 1 cumhurbaşkanlığı seçimi, 5 yerel seçim 1'de referandum gördü. Refah partisi kapatıldı yerine kurulan Fazilet partisi kapatıldı, önce Saadet partisi sonra Ak parti kuruldu. Saadet partisi içinden Has Parti çıktı, Has Parti daha sonra Ak partiye katıldı, bazı Has Partililer CHP' ye geçti. Benzer durum MHP içinde geçerli. 1991 'de adı MÇP olan parti önce MHP oldu, sonra bünyesinden BBP çıktı, Alpaslan Türkeş'in vefatından sonra genel başkanlık tartışmaları çıkınca Tuğrul Türkeş ayrılıp parti kurdu tekrar döndü, 7 Haziran seçimlerinden sonra Ak Parti'ye geçti. Sıkıldınız değil mi? Oysa daha HEP'den HDP'ye geçişi, Türkiye’nin 26 yıllık değişimini yazacaktım.

En iyisi, henüz çatışmaların başlamadığı 7 Haziran ve çatışmalar devam ederken yapılan 1 Kasım seçimlerine bakmak. Ak parti ve HDP Kürtlerin olduğu bölgelerde kaç oy almış. Karşılaşacağınız manzara şudur: Bölgedeki Kürt seçmen oy verirken seçimden sonrasını düşünüyor. Eğer seçimden sonra PKK ile baş başa kalacağını düşünüyorsa gidip PKK' ya oy veriyor. Bölgedeki Kürt seçmen adaylar arasında fark görmüyorsa benzer düşünce ile hareket ediyor.

Kaldı ki ortada hiç kimsenin inkâr edemeyeceği bir gerçek var. Devlet artık PKK'lı terörist ile bölge halkını ayırıyor. Nusaybin, Sur ve diğer hendek çatışmalarında asker ve polisimiz daha fazla şehit vermek pahasına kılı kırk yararak hareket etti. Oysa Sur ilçesinde yaşayanların ifadesiyle dışarıdan gelenlerden oluşan PKK bebeklerin beşiklerine bile bomba koydu.

Bölge halkı bu yaşananlara tepkisini birkaç şekilde gösterdi. Bunlardan birincisi, PKK cephesinden gelen toplu başkaldırı taleplerini duymazlıktan gelerek cevap verdi. İkincisi ve bence daha önemli olansa, HDP’li belediyelere kayyum atanmasına, HDP’li vekillerin tutuklanmasına tepkisiz kalmasıydı.

Bir an için Ak Partinin bu eleştirileri ciddiye alıp Kürt vatandaşlarını küstürmemek adına politikalarında değişikliğe gittiğini düşünelim.

Sanırım meselenin bam teline geldik, Ak Parti nasıl bir politika değişikliğine gidecek? OHAL mi kalkacak? Devlet PKK ile çatışmayı mı sonlandıracak? Suriye ve Irak'ta PKK ile birlikte mi çalışılacak?

Niyet okuması yapmamak adına, bu konuyu sürekli yazanların, Ak Parti’nin Kürtleri kaybetmemek adına ne yapmasını beklediklerini yazmasını bekleyeceğim.

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Abdullah Fakiroğlu yazdı, 33 misafir beğendi, 2 yorum yapıldı.
12 Şub 17 02:00
Korkuyorum

Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan Anayasa değişikliğini referanduma götüren imzayı attı. Allah nasip ederse referandum 16 Nisan tarihinde yapılacak. Ben de referanduma 64 gün kala, referandumda onaylanacak maddelere dair çekincelerimi yazmak istedim.

Aydın olmanın getirdiği tarihsel sorumluluğu üzerimde hissederek bu satırları kaleme alıyorum.

Yargının bağımsızlığı ve tarafsızlığından korkuyorum. Bu anayasayı hazırlayanlar böylesine büyük bir tehlikeyi nasıl görmediler, haftalardır gözüme uyku girmiyor. Yargıtay, Danıştay, Sayıştay ve Anayasa Mahkemesi başkanlarının ortak kararı ile Türkiye cumhuriyetinden ayrılarak bağımsız olabilecekler. Bağımsız olmaları yetmiyormuş gibi bir de tarafsız olabilecekler. Rezilliğe bakar mısınız, bu hakkı Anayasa Değişikliğiyle kendilerine biz veriyoruz. Yargıtay binasına pasaportla girdiğinizi düşünün.

Milletvekili yaşının 18’e düşmesinden korkuyorum. Meclis TV’yi açtığınız ve karşınızda 18 yaşında yüzlerce milletvekili çıktı. Kulağında walkman, elinde 3310 ile meclis konuşmalarını nasıl izleyecek/dinleyecek soruyorum size. Mecliste %1,6 oranında bulunan 25-30 arası milletvekili neyimize yetmiyor da 18 yaşa iniyoruz. Bakınız bir yanlış anlamayı düzelteyim, ben gençlere karşı değilim. Gelsinler dergi çıkartalım, afiş astırayım, istediğim işleri yapsınlar. Konuyu dağıtmayalım.

Başbakanlığın kaldırılmasından acayip korkuyorum. Ne güzel başbakanlarımız vardı, niye kaldırıyorlar. Soruyorum size niye? Yani Başbakanlık makamının kime ne zararı vardı ki? Erdoğan Başbakanlıktan gelmedi mi? Erdoğan Başbakan olmasa Cumhurbaşkanı olabilir miydi?

En büyük korkularımdan biri de Recep Tayyip Erdoğan’dan sonra ne olacağı hakkında. Tamam, şimdi referandumun geçtiğini düşünelim, Recep Tayyip Erdoğan partili cumhurbaşkanı seçildi, ya ondan sonrası. Ya ondan sonra başa geçen isim, Müslümanlara zulüm ederse ne yapacağız. Neden bu hakkı ona verelim? 93 yıldır bu ülkede huzur içinde yaşıyoruz şimdi ayağımıza sıkmanın ne âlemi var değil mi?

Partili Cumhurbaşkanlığı ifadesi bir bana mı dehşet geliyor? Kopacak fırtınayı görebiliyorum. Yıllardır Cumhurbaşkanlığı makamına asgari nezaketi ihlal etmeyen CHP, HDP ve meclis dışındaki partiler yeni sistem onaylanır onaylanmaz Cumhurbaşkanına saldırmaya başlayacaklar. Hiç alışık olmadığımız bir gerginlik değil mi?

Seçim sonuçlarının isteğimiz dışında şekillenmesinden korkuyorum. Ya Cumhurbaşkanlığında Recep Tayyip Erdoğan’a Meclis seçimindeyse Vatan Partisine oy verilirse ne yapacağız?

Referandumun geçmeme ihtimalinden korkuyorum. Çevremde kimle konuşuyorsam bu sefer hayır oyu vereceğini söylüyor. Bu sayı hiç de azımsanacak kadar değil. Geçen gün arkadaşlarla oturduğumda 48 kişi hayır oyu vereceğini söyledi.

Keşke bu referandum başka bir zaman diliminde gerçekleşeydi. Bu değişikliğe ne gerek vardı anlamaya çalışıyorum. Yok anlamıyorum.

Korkularım bu kadar mı? Elbette değil, MHP ile ittifak meselesi var. Onu da inşallah bir sonraki yazımda anlatacağım.

Korkuyorum dostlarım. Korkmama rağmen bu Referandumda Evet oyu vereceğimi size söylemiş miydim? Size Evet ya da Hayır oyu verin diyemiyorum ama. Ne olur kusuruma bakmayın.

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
18 Nis 06:28

kardeşim sen meseleyi anlamamışsın. bir daha oku.

Abdullah Fakiroğlu yazdı, 145 misafir olmak üzere 150 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
8 Şub 17 18:00
Adil Olmak İçin Hatırlamak
2813150d5d38c35a6977773d33bcd6841490044364

2813150d5d38c35a6977773d33bcd6841490044364

Ak parti hükumeti döneminde 1 değil 2 kere çözüm süreci başlattı.

1. Süreç 2009 yılında Oslo görüşmeleriyle başladı. 14 Temmuz 2011 tarihinde PKK’nın Silvan Saldırısı sonrası sonlandı.

14 Temmuz 2011 tarihinde DTK Silvan’dan şehit haberleri gelirken Demokratik Özerklik açıklaması yaptı.

PKK ile Aralık 2012 tarihine kadar şiddetli bir çatışma sürecine girildi. PKK terör örgütü bu zaman diliminde alan hâkimiyeti kurmaya çalışmış ama başaramadı.

Abdullah Öcalan, Ekim 2012 avukatları aracılığıyla Suriye’de 15 bin kişilik ordu kurulmasını istedi.

2012 Ekim Ayında Cezaevlerindeki PKK’lı mahkûmlar Abdullah Öcalan’ın sağlığını gerekçe göstererek ölüm orucuna girdiler. Ölüm oruçları başladığında PKK ve siyasi uzantıları Öcalan’ın dahi bu greve son veremeyeceğini belirtti, toplumsal bir baskı oluşturmuşlardır. Ölüm orucu Öcalan’ın çağrısı üzerine Kasım ayında son buldu

Aralık 2012 tarihinde Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, katıldığı canlı yayında MİT ile Öcalan’ın görüştüğünü açıkladı

Ocak 2013 tarihinde HDP’li vekiller Abdullah Öcalan ile görüşmeye başladılar.

Mart 2013 tarihinde Nevruzunda Öcalan’ın mektubu Türkçe ve Kürtçe okundu.

Nisan 2013 tarihinde akil adamlar komisyonu kuruldu. Kurulan Komisyonlar tüm Türkiye’yi gezdi.

Çözüm süreci PKK’nın silahlı teröristleri Türkiye dışına çıkarması, Devletin Kürt sorununa demokratik çözüm için adımları atması, PKK’nın tamamen silah bırakması ve sonrasında PKK’lılara genel af ilan edilmesi kurgusunda tasarlandı. Süreç ilerledikçe PKK kanadı silahlı teröristlerin yurt dışından tamamen çıkartmadı sürekli yeni taleplerde bulundu.

Çözüm süreci devam ederken PKK Suriye’de İŞİD’e karşı mücadele adına ABD ve BATI bloku tarafından büyütüldü. Suriye’deki zalim Beşer Esed Rejimi PKK’yı koruyup kolladı.

6-7 Ekim 2014 tarihinde HDP’nin şimdi hapiste olan lideri Selahattin Demirtaş’ın çağırısıyla PKK yandaşları sokaklara çıkarak terör estirdi. Yasin Börü ve beraberinde kurban eti dağıtan Riyat Güneş, Ahmet Dakak ve Hasan Gökoğuz vahşice öldürüldü.

28 Şubat 2015 tarihinde Dolmabahçe mutabakatı okundu. Yirmi dakika sonra Selahattin Demirtaş : “Hükümet bir yandan pakette ısrar edip bir yandan demokratikleşmede ilerleme sağlıyorum diyemez. Bu tasarı barış getirecek bir yasa tasarısı değildir. Barışa uzaklaşacağım diye çalışmıyoruz, Barışı çok arzuluyoruz. Hükümet yürüttüğü politikayla, zerre kadar umut vermiyor, barışa yaklaşmıyor” dedi.

Aynı gün Mustafa Karasu, “AKP Hükümeti Önderliğin ortaya koyduğu 10 başlıkta müzakere edip sorunu çözecek midir, çözmeyecek midir? Bu sorunun cevabı çok önemlidir. Bu sorun çözülmeden PKK silah bırakacak, PKK Kongresini yapıp silah bırakma kararı alacak biçimindeki yaklaşımlar demagojidir, aldatmak ve sorunu çarpıtmaktır” dedi.

11 Mart 2015: Dolmabahçe üzerine İMC TV’de Banu Güven’e Kandil’de konuşan KCK eşbaşkanları Cemil Bayık ve Hülya Oran: “PKK silah bırakacak açıklamaları seçim propagandasıdır. Silahların bırakılması, ancak Öcalan’ın bizzat katılacağı bir kongrede karara bağlanabilir. Yani PKK bu kararı Öcalan serbest kalmadan açıklamayacak. Bu adımlar atılmadan hareketimize, halka, Türkiye demokrasi güçlerine güven vermeden kongrenin toplanması, kongrenin onların belirttiği gibi kararlar alması düşünülemez.” Dedi.

17 Mart 2015: Seçime parti olarak girme kararı veren HDP lideri Demirtaş partisinin Meclis grup toplantısında kürsüye çıkıp üç cümlelik bir konuşma yaptı: “Seni başkan yaptırmayacağız. Seni başkan yaptırmayacağız. Seni başkan yaptırmayacağız. “

20 Mart 2015: Cumhurbaşkanı Erdoğan izleme komitesine olumlu bakmadığını açıkladı: Ben gazetelerden okuyorum. Böyle bir şeyden doğrusu benim haberim yok. Şunu da çok net söylüyorum ben olumlu bakmıyorum. Bunlar doğru şeyler değil. Bu işler istihbarat teşkilatlarıyla yürür” dedi.

21 Mart 2015: Nevroz’da Öcalan’ın mektubu okundu.

22 Mart 2015: Recep Tayyip Erdoğan tekrar açıklama yaptı: “Bir metin okunmadı, iki metin okundu. Onların okuduğu metinle Yalçın Bey’in okuduğu metin birbirinden tamamen ayrı.. Böyle bir şey hiç yaşanmamıştır. Bunu doğru bulmuyorum. Açıklanan 10 maddelik metne gelince; o metinde bir demokrasi çağrısı yok. Bu metnin demokrasi adına neresini kabul edeceğim?. Hala yeni yeni talepler ortaya çıkıyor. Daha sonra Başbakan Yardımcımızın yaptığı bir açıklama var. Onların tamamen aksine. Yani birbiriyle tamamen örtüşen bir şey yok. O zaman neyi görüştüler? Buna ortak bir deklarasyon diyebilir misiniz? Böyle bir şey var mı?” dedi (kısaltılmıştır)

26 Haziran 2015 tarihinde Recep Tayyip Erdoğan Suriye’de bir PYD devleti ihtimaline karşı : `Tüm dünyaya sesleniyorum. Bedeli ne olursa olsun, Suriye'nin kuzeyinde Türkiye'nin güneyinde bir devlet kurulmasına asla müsaade etmeyeceğiz` dedi.

11 Temmuz 2015: KCK barajları gerekçe göstererek ateşkesi bitirdiğini açıkladı

20 Temmuz 2015: KCK Eşbaşkanı Cemil Bayık halkı silahlanmaya ve tünel ve siper hazırlamaya çağırdı

Bu tarihten itibaren bir sürü kentte siper kazıldı, çatışmalar başladı. PKK’lılar onlarca kentte bombalı saldırı, çocuklarının yanında insanları öldürme, yüzlerce askeri şehit etme konusunda birbirleriyle yarıştılar.

10 ocak 2016 tarihinde kendilerine Barış İçin Akademisyenler diyen bir grup açıklama yaptı. Açıklama şöyle başlıyordu. “Türkiye cumhuriyeti; vatandaşlarını sur'da, silvan'da, nusaybin'de, cizre'de, silopi'de ve daha pek çok yerde haftalarca süren sokağa çıkma yasakları altında fiilen açlığa ve susuzluğa mahkûm etmekte, yerleşim yerlerine ancak bir savaşta kullanılacak ağır silahlarla saldırarak, yaşam hakkı, özgürlük ve güvenlik hakkı, işkence ve kötü muamele yasağı başta olmak üzere anayasa ve taraf olduğu uluslararası sözleşmeler ile koruma altına alınmış olan hemen tüm hak ve özgürlükleri ihlal etmektedir.

Bu kasıtlı ve planlı kıyım türkiye'nin kendi hukukunun ve türkiye'nin taraf olduğu uluslararası antlaşmaların, uluslararası teamül hukukunun ve uluslararası hukukun emredici kurallarının da ağır bir ihlali niteliğindedir.”

15 Temmuz 2016 tarihinde FETÖ Türkiye’de Darbe yapmaya çalıştı. Recep Tayyip Erdoğan’ın çağrısı sonrası sokaklara akın eden halkımız darbeyi engelledi.

08 Şubat 2017 tarihinde açıklanan KHK ile bu metne imza atan akademisyenlerden bazıları üniversitelerden atıldı.

Adalet, kendi görüşünden olmayanlara zulmetmek, karşı görüşe saygı, barış isteyenleri (?) susturmak, 28 Şubat kıyası vb. uyarılarda bulunan ve bulunmaya hazırlanan “vicdanlı” insanların hatırlamadığı geçmiş bu. Bizi balık hafızalı zannetmesinler. Yaşananların, ne olduğunun farkındayız. Derdinizin ne olduğunu açıkça söylerseniz sağlıklı bir tartışma yürütebiliriz. Biz bunları yaşarken siz ne yaşadınız, onu anlatarak başlayabilirsiniz. Fakat lütfen açık olun.

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Abdullah Fakiroğlu yazdı, 21 misafir olmak üzere 24 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
27 Oca 17 18:00
CHP'nin Söylem Değişikliği 
5aca89db613b1aa0eb07cc6491351ffe1485527995

Mahcup Hayırcılar başlıklı yazımda, Cumhuriyet Halk Partisinin referandum sürecinde laiklik, rejimin elden gitmesi, halifeliğin gelmesi üzerinden Partili Cumhurbaşkanlığı sisteminin oylanacağı referanduma muhalefet yapacağını bunun da bazı eksi Ak Partili siyasetçileri ve Ak Partiye yakın olan yazarları rahatsız ettiğini, CHP’ye nasıl muhalefet edeceğinin anlatıldığını yazmıştım.

Geleneksel CHP’liler bir milim sapma olmaksızın bildikleri yoldan devam ediyorlar. Kemal Kılıçdaroğlu ve onun temsil ettiği esnek Kemalist zümre kendisine yapılan uyarıyı anlamış görünüyor.

“İslam'da istişare vardır, esastır. Oturur, konuşursunuz. Burada öyle bir şey yok. Her şey bir kişiye bağlı." Bu sözler CHP Genel Başkanı sayın Kemal Kılıçdaroğlu’na ait.

Bu yazının bundan sonraki kısmını CHP’nin kurulduğu tarihten bu yana İslamla ve Müslümanlarla kurduğu güçlü bağı anlatmaya ayırabilirim. Tarih bize CHP’nin İslam ve Müslümanlarla her zaman güçlü bağları olduğunu gösteriyor. Fakat bu kolaycılık olur. Ayrıca CHP çok değişti. Vitrinde bir sürü değişiklik oldu.

Normal şartlarda CHP’ye üye bile kabul edilmeyecek kişilerin CHP’den vekil, belediye başkanı olduğu bir süreçten bahsediyoruz. Tek gayenin Ak parti hatta Ak Parti’den de öte Recep Tayyip Erdoğan’ı zayıflatmak olduğu bir siyasi atmosferde ne Kemal Kılıçdaroğlu’nun meşvere ile başkanlığa karşı çıkmasını normal karşılamalıyız.

CHP’nin İslamcı kanadının (lütfen gülmeyin) önemli isimlerinden Mehmet Bekaroğlu sosyal medya hesabından yaptığı “Muhafazakar Kardeşim; Bu yetkileri yeni Çevik Bir'ler ele geçirebilir. Olmaz deme, HAYIR de!” açıklaması Kemal Kılıçdaroğlu’nun açıklaması kadar önemli. Bekaroğlu bu açıklamasıyla Referandum sonrasında Recep Tayyip Erdoğan seçilirse bir sıkıntı olmayacağını ama Çevik Bir gibi ulusalcı, Kemalist, halkın tercihlerini önemsemeyen, meşruiyetini seçimlerden değil emri altında silahlı askerlerden alan birisi başa geçerse sıkıntı olacağını söylüyor.

Bekaroğlu böylece Recep Tayyip Erdoğan Partili Cumhurbaşkanı olursa diktatör olacak diyen CHP’lileri yalanlıyor. Ak Parti kendisine ne kadar teşekkür etse azdır.

Ayetullah Hamaney’in CHP temsilcisi, Türkiye İŞİD’e silah veriyor yalanının sahibi Eren Erdem’de Medine Sözleşmesi’nden Başkanlık Sistemi çıkmayacağını söylemişti.

İnsan bir an kendini TGRT’nin evliya filmlerinin setindeymiş gibi hissediyor. Referandum yaklaştıkça CHP’nin “muhafazakâr” kanadından benzer açıklamalar duyabiliriz.

CHP’nin ulusalcı, kürtçü, devrimci kanatları da var gücüyle çalışmaya devam ediyor. CHP’nin bilimsel yüzünü temsil eden, memleketin önemli bilim adamlarından Sayın Binnaz Toprak bugün ne yazdı;” Başkanlık sisteminde borçlarınızı mı ödeyebileceksiniz? Evinize her gün et mi alabileceksiniz? Kira ödemekten mi kurtulacaksınız?” Ne kadar bilimsel bir açıklama değil mi?

Bütün bu saçmalamaların nedenini Twitter’ın akil adamlarından @eskitufekk abi çok güzel özetledi aslında.

“Bir Kemalist başkanlığa değil, Başkanın Kemalist olmamasına karşıdır”

Bütün mesele bu aslında.

5aca89db613b1aa0eb07cc6491351ffe1485527995

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Abdullah Fakiroğlu yazdı, 28 misafir olmak üzere 29 kişi beğendi, 1 yorum yapıldı.
21 Oca 17 06:00
Mahcup Hayırcılar 

Partili Cumhurbaşkanlığı da içeren Anayasa teklifinin tek tek oylanması işlemi bitti. Paketin bütünü üzerinde yapılacak oylama ile meclis maratonu bitiyor. İnşallah anormallik olmazsa referandum yapılacak. Ak parti ve MHP’nin evet diyeceği düşünülürse, ilave gelecek oylarla birlikte referandumun sandıktan onaylanacağını söylemek için kâhin olmaya gerek yok.

Bu değişikliğin referandumdan geçmemesi için CHP’nin temsil ettiği muhalefet blokunun azami gayret göstereceğini Meclis performanslarına bakarak söyleyebiliyoruz. CHP her zaman yaptığı gibi tartışmayı; Rejim elden gidiyor, Şeriat geliyor vb söylemlere sarılacak. Bu söylemlerle referandumdan CHP’nin istediği sonucu alamayacağı kesin. Bu bazı Ak Partili eski Bakanların ve bazı yazarların da dikkatini çekmiş olmalı ki köşelerinde Ak Partiye yapacakları etkili muhalefetin tüyolarını veriyor.

Bir de İslami camia içinde ya da camianın sevdiği insanların yaptığı örtük bir muhalefet var ki bu CHP’nin yaptığı muhalefetten daha etkili. Kendilerine dayanak olarak meşveretle ilgili ayetleri, meclisin gerekliliği, tek adamlığın gayri islamiliğini alıyorlar. Kullandıkları cümlelerde birinci ve ikinci meşrutiyet öncesi İslamcıların, âlimlerin söylemlerini alıntılayarak gerçekleşiyor.

Yazıyı yazma nedenim, Prof. Dr. Hilmi Demir’in sosyal medya hesabından “Millet Hakimiyeti ve parlamenter sistemin dinen şer’iliği hakkında” notuyla paylaştığı bir alıntı.

İslamcıların Siyasi Görüşleri 43. Sayfadaki bu alıntı (bazı baskılarda 44. Sayfa ) Sayfada iki görüş var, birincisi Ömer Ziyaeddin Efendinin, Mir’at-ı Kanuni Esasi kitabından paylaştığı Kanuni Esasinin 1. Maddesinin 5 şer’i delili. Ömer Ziyaeddin Efendinin yorumu için İsmail Kara kitabında ne demiş bakalım: “Ömer Ziyaeddin Efendi, Kanuni Esasi’nin her maddesi için Kur’an’dan, hadisten ve fıkıh kitaplarından deliller ve gerekçeler arayıp bulurken aynı zamanda nasları yepyeni ve belki de muhtemel anlamlarının çok ötesine geçen yorumlara tabi tutmaktadır” Sayfada çıkmayan 3. Delile bakalım. “ittihad-ı milleti ihlal için sa’y eden kim olursa olsun onu katledin”.

Hilmi Güler’in paylaştığı sayfada esas yer kaplayanın Doktor Hazık’ın görüşleri olduğu muhakkak. İsmail Kara kitabında Doktor Hazık’ın görüşlerini paylaştıktan sonra dipnotta şu açıklamayı yapıyor. “kitabından anlaşıldığı kadarıyla Doktor Hazık, dönemi itibariyle İslam kültürüne fazla vakıf sayılmaz”

Çalışma alanı; İlmi Kelam, Maturidilik, Terör, İslami Hareketler, Selefilik, Radikalizm, Dini Farklılaşma, olan bir Profesöre yakışmayan bir ilmi hassasiyet. Hilmi Demir, Anayasa değişikliği kendisine sorulduğunda bu konudaki tavrını Hukukçu arkadaşlarıyla mütaala edeceğini söylüyor.

İslamcıların siyasi görüşleri kitabında, İttihat ve terakkiyi 4 halifeye benzeten, Tasavvufla cemiyetin aynı olduğunu söyleyen yorumlara yer verir. İsmail Kara çoğunlukla da bu görüşlerini sahiplerini eleştirir. Hilmi Bey ya kitabı okumamış ya mühim olan algıdır diyerek mesajını bize ulaştırıyor.

Keşke bu tür zorlama yorumlara hiç girmeden referanduma hayır diyeceklerini açıkça söyleseler. Böyle yaparak hem kendi enerjilerini hem de bizim enerjimizi boşa tüketiyorlar. CHP varken bize bol enerji gerekecek. Allah’ın verdiği nefesi bir de mahcup muhaliflere harcamak yorucu oluyor.

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
21 Oca 07:40

Hilmi demiri özetlemiş... "Çalışma alanı; İlmi Kelam, Maturidilik, Terör, İslami Hareketler, Selefilik, Radikalizm, Dini Farklılaşma, olan bir Profesöre yakışmayan bir ilmi hassasiyet"

Abdullah Fakiroğlu yazdı, 70 misafir olmak üzere 71 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
13 Oca 17 10:00
Hesabı Kapatıyoruz 
3ca6c269d54bcf4e13f91b9ecb5cd3961484290206

“25 Mayıs 1876 tarihli bir notunda zamanın İngiliz Büyükelçisi Henry Eliot İstanbul’da sokaktaki kapıcılardan Boğaz’daki kayıkçılara kadar herkesin ağzında “Kanuni Esasi” kelimesinin bulunduğunu yazar.”(Bedri Gencer, İslamda Modernleşme /605 Eliot günümüz Türkiye’sini görseydi; 141 yıldır bu toplum değişmemiş derdi herhalde.

Tanzimat fermanıyla başlayan Anayasacılık, yasal değişikliklere gidilerek, yönetim biçimlerini değiştirerek Osmanlı Devletinin yıkılmasını engellemeyi Türkiye Cumhuriyeti dönemiyle birlikte de Osmanlı Devletinden kendini soyutlayarak varlığını sürdürmeyi amaçlıyordu.

3ca6c269d54bcf4e13f91b9ecb5cd3961484290206

Darbe bildirilerinin olmazsa olmazı, yeni bir anayasa yapılacağı ve batıyla ilişkilerin devam edeceğiydi. En son 15 Temmuzda yaşadığımız bu açıklamaların darbecilere getirisi, Batı Dünyasının darbecilere karşı şefkatli olmasının nedeni buydu.

Mecliste görüşülen anayasa değişikliğiyle anayasacı anlayışın devam ettiği söylenebilir. Fakat bu sefer zihniyet ve yol açacağı sonuçlar diğer örneklerden farklı. Tanzimat fermanından bu yana ilk defa, Batı Blokunun istemediği/ yapılmaması için uğraştığı, bir değişiklik gerçekleşecek.

Peki, bu anayasa değişikliği gerçekleştiği takdirde Türkiye bütün sorunlarından kurtulmuş mu olacak? PKK, DEAŞ, FETÖ, DHKPC terör örgütleri birden bire yok mu olacak? Dolar gerçekten 3 liranın altına inip, birden bire acayip zengin mi olacağız? Cevap hayır. Hatta büyük ihtimalle tam tersi yaşanacak. Terör örgütleri daha da sert şekilde saldıracaklar. Bu sözcüleri aracılığıyla meclis kürsüsünden söylendiği halde, değişiklikte bu denli ısrarcı olunmasının sebeplerini doğru tahlil etmek gerekiyor.

Türkiye’nin (Osmanlı Devletinin ) Avrupa Uluslar Topluluğu’na kabul edilmesi ve devletin bağımsızlığıyla toprak bütünlüğünü Avrupa Devletlerinin ortak güvencesi altına alınması “kazandığı” Kırım Savaşı ve sonrasında yapılan Paris Barış Antlaşmasıyladır. (Oral Sender, Siyasi Tarih/309 ) 1856 yılındaki bu savaşın, Osmanlı Devletinin dış borç aldığı ilk tarih olduğunu, antlaşmayla, Osmanlı Devletinin bir toprak kazanmadığını, artık Avrupa Topluluğun himayesine girdiği, Eflak ve Boğdan’ın Osmanlı’dan koparıldığını hatırlatmakta fayda var. Bedri Gencer’in ifadesiyle; “geleneksel anayasayı altüst eden ve gelenekle modernliği uzlaştıran bir anayasa arayışını başlatan Islahat Fermanı”da Paris Barış Anlaşması sırasında açıklanmıştır.

Bugün sistem değişikliğine karşı çıkanların ekonomik kriz, iç savaş, toprak bütünlüğünün kaybedilmesi ile tehdit etmesi 161 yıl önceki gelişmeleri akla getirmektedir. Batı Bloku verilmek istenen mesajı almış ve temsilcileri aracılığıyla tehditlere başlamıştır. BM Nezdinde çalışmalar yapmakla övünen CHP’li bir milletvekilinin Meclis kürsüsünden “emperyalistler istedi sizde bu değişikliği yapıyorsunuz” demesi sizi aldatmasın. CHP Kendisine verilen vazifeyi ifa etmektedir. Ayrıca bilmektedir ki Türkiye bu değişiklik ve sonrasında yapacaklarıyla amacına ulaşır, artık Avrupa Uluslar Topluluğunun bir üyesi olarak görülmez ve bağımsızlığını sürdürmek için Batı Blokunun himayesine ihtiyaç duymadığını gösterirse bu CHP’nin son kullanma tarihinin geldiğini de gösterecektir. CHP’nin her zamankinden daha fazla hırçınlaşmasının sebebi budur.

Bunu başarabilecek miyiz? Zaman gösterecek. Sadece Anayasa değişikliğinin gerçekleşmesi yetmeyecek. İçte ve dışta yapmamız gereken çok iş var. Bu fırsatı heba etme hakkımız yok.

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Abdullah Fakiroğlu yazdı, 32 misafir olmak üzere 34 kişi beğendi, 1 yorum yapıldı.
7 Oca 17 18:00
Çıkış Noktası 

ABD’nin Avrupa kıtasına yaptığı askeri yığınak sürekli artıyor. Rusya’ya komşu ülkelere sattığı silahlar ya da bizzat kendi askeri birliklerinin sevkiyatına dair sürekli haberler okuyoruz. Buna mukabil Rusya’nın kendi vatandaşlarını milis gücü olarak eğitmeye başlaması, Çin, Hindistan, Pakistan, İran, Mısır gibi ülkelerle kurduğu askeri ilişkilerin – buna son zamanlarda eklenen Türkiye’yi unutmak olmaz- muhteviyatı yeni bir dünya savaşı mı geliyor sorusunu gündeme taşıyor.

Ortada henüz kesinleşen cephelerin olmaması belki savaşı geciktiren sebeplerden biri hatta birincisi denebilir. Birkaç örnek vermek gerekirse, Rusya Pakistan’la askeri tatbikat yaparken, Hindistan’a da ciddi miktarda silah satıyor. Hindistan silahı Pakistan’a karşı alıyor, Pakistan tatbikatı Hindistan’la yapacağı olası savaşa karşı yapıyor.

Diğer gerilim cephelerinden birisi de Çin. Rusya ile ortak bir blok mu kuracak, yoksa dünyanın en büyük nüfusuna sahip ve 2. Büyük ekonomisi, en kalabalık ve hızlıca modernleşen ordusuna sahip ülkesi olarak ayrı bir kutup mu olacak bunu zaman gösterecek. Çin Japonya ile adalar konusunda gerilirken Rusya’nın Japonya ile arasındaki sorunları çözmeye çalışması iki ülkenin hala tam bir cephe olmadıklarını gösteriyor.

Türkiye olarak maalesef bu gelişmeler yaşanırken yakalanabilecek en zayıf halde yakalandık. Bir tarafta Suriye’de işler istediğimiz gibi gitmiyor, bir tarafta hala devletten tam manasıyla silinmemiş FETÖ etkisi, DEAŞ terörü, İran’ın yayılmacı Şİİ politikaları, PKK terörü ve aman Erdoğan gitsin de isterse ülke yıkılsıncı zihniyet. Dün DEAŞ Sayın Cumhurbaşkanını ölümle tehdit etmemiş gibi, Fırat Kalkanı operasyonu DEAŞ’a karşı yapılmamış gibi bugün çıkıp Türkiye DEAŞ’a silah verdi yalanını bu ülkenin ana muhalefet partisi genel başkanı tekrar edebiliyor.

Ama ümitsiz olmamak lazım, 2015 yılında PKK’nın şehirlerde oluşturmaya çalıştığı otonom bölgelere müsaade edilmedi ve PKK’ya ağır zayiat verildi. 2016 yılında bir darbe girişimini sokaklara çıkan halkın müdahalesiyle engellendi. Ordu içindeki darbeci unsurlar hala tam manasıyla temizlenememişken Fırat kalkanı operasyonu başlatıldı. Yakın gelecekte, Irak’a kara harekâtı başlatılarak PKK’ya darbe vurulması konuşuluyor. – Bugünkü Irak ziyaretinin asıl amacının bu olduğu söyleniyor-

Bütün bu gelişmelere rağmen sıkışmışlık hali devam ediyor. Batı bloku güvenilmez olduğunu defalarca gösterdi, Rusya ile şimdi ilişkilerimiz iyi ama yarın olası bir gerginlik durumunda Rusya’nın tekrar PKK’ya destek vermeyeceğinin bir garantisi yok. İran tehditkâr ve yalancı olmaya devam ediyor. Bugün Irak ziyareti nasıl sonuçlanırsa sonuçlansın, Irak başbakanının yaptığı açıklamalar hala aklımızda.

Yapacak çok işimiz, gidecek çok yolumuz var. Önce PKK’yı Avrupa, İngiltere, ABD, İran gibi bizimle derdi olanların kullanabileceği bir güç olmaktan çıkartmak gerekiyor. Bunun için Irak ve Suriye topraklarında kısmi hâkimiyet kuran PKK’yı oyun dışına itmemiz lazım. Silahlanmada kat edeceğimiz uzun yolu kısaltmak için azami çaba göstermeli, bu konudaki hantallığı engellemeliyiz.

Bizim bir sıçramaya ihtiyacımız var. Bunu mültecileri öne sürerek ya da İncirlik’i kapatabiliriz ama kapatmıyoruz istersek kapatmayı düşünürüz açıklamalarıyla yapamayız.

Dünyada Müminlerin Emiri unvanını bir Fas kralı, bir Taliban lideri bir de DEAŞ’ın başındaki terörist kullanıyor. Büyük babamızın vaktiyle zor günler için toprağa gömüp unuttuğu, unutturduğu kıymetli hazinemizi hatırlamanın vakti geldi de geçiyor. Sahi, hilafeti neden tartışmıyoruz?

Zaten yaşam tarzına müdahale konuşuluyor, bunun üzerinden bir gerilim hattı inşa edilmek isteniyor Hilafeti tartışmak bunu arttırır dediğinizi duyar gibiyim. Cemil Meriç’ten cevap vereyim: “Bütün Kur’an’ları yaksak, bütün camileri yıksak, Avrupalının gözünde Osmanlıyız; Osmanlı, yani İslam. Karanlık, tehlikeli, düşman bir yığın!”

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
07 Oca 22:08

"Büyük babamızın vaktiyle zor günler için toprağa gömüp unuttuğu, unutturduğu kıymetli hazinemizi hatırlamanın vakti geldi de geçiyor. Sahi, hilafeti neden tartışmıyoruz?"

Abdullah Fakiroğlu yazdı, 16 misafir olmak üzere 20 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
22 Ara 16 14:00
Profesyonel Algı Makineleri Hala Devrede 

Rus Büyükelçisinin FETÖ mensubun bir polis tarafından Ankara’da öldürülmesi sonrasında sayın cumhurbaşkanının 21 Ekim’de yaptığı bir açıklama gündeme getirildi. Erdoğan o açıklamada “Nusra’ya neden terör örgütü diyorsunuz” demişti. Bilerek eksik yazdım, yaptığı açıklamanın tam manşete yansıyan kısmı şuydu aslında, “ O zaman Nusra’ya neden terör örgütü diyorsunuz”

Rus büyükelçiyi öldürenin getirdiği tekbir sonrası suikastı Nusra işledi iddiası dolaşıma sokulduğunda akabinde hemen bu eski haber paylaşıldı. Akşam gazetesinin sosyal medya hesabından(bakın adamınız diyor ben demiyorum ) haberin twitini RT yapmak, akabinde belki İngilizce twitle birebir alıntılayarak paylaşmak.

Bu çalışma Nusra Rus büyükelçisinin öldürülmesini üstlendi yalanıyla birleşince oluşan algıyı hesap edersiniz. Nasılsa uluslararası medya da yayılmasında sıkıntı yok. Sosyal medyada gördüğüm en iyi medya okurlarından biri olan Mister NU’nun https://twitter.com/mister_nu dün yaptığı flooda göz atmakta fayda var. https://twitter.com/mister_nu/status/811571750341406721

Medya’nın gerçeği oluşturma, değiştirme, yok etme ve genetiğiyle oynayarak farklı bir hale getirip dolaşıma sokma gücünün hafife alındığını, bunun ne derece büyük bir tehlike olduğunun gözden kaçırıldığını düşünüyorum.

Bu tür yalan iddialar dolaşıma sokulduğu andan itibaren gerçek oluyor. Facebook instagram, twitter, fısıltı gazetesi aracılığıyla milyonlarca insana ulaşıyor. Sonra ayıkla pirincin taşını. Dolaşıma sokulan bilginin yalan olduğunu ispatladığında karşındaki muhatabın görüşünü değiştirmiyor.

Tanıtımı yapılacak bir ürünün reklam kampanyası gibi demiştim 8 Haziran’da yalanları konu aldığım yazımda. https://www.geornalist.com/post/11610/bu-yalanlarin-bir-sebebi-var Yazımın sonunda korktuğum gerçekleşmedi, Erdoğan alaşağı edilmek istendi ama bu yalanlara inanmadık.

Burada, madem başarısız oldular neden devam ettiriyorlar sorusu sorulacaktır. Uzun vadede amaçlarının Erdoğan’ı terör örgütlerinin hamisi gibi göstermeye devam ettirmek olduğunu söyleyebilirim. Böylece hem PKK’yı temize çekiyorlar, hem FETÖ eliyle yapılan operasyonu aklıyorlar, hem de surda bir delik açmayı hedefliyorlar.

Yoksa Boğaziçi üniversitesi mezunu, medya üzerine çalışan, akademisyenlik yapan, kitap sitelerinde okuma listeleri hazırlayan entelektüel insanlar neden bir gerizekalı gibi aşağıda ekleyeceğim açıklamayı Erdoğan’ın Nusra’ya desteğiymiş gibi göstersin ki?

http://www.cumhuriyet.com.tr/haber/siyaset/555151/Erdogan__El_Nusra_ya_niye_teror_orgutu_diyorsunuz_.html

"Son gelişmeleri görüyoruz. Avrupa Parlamentosu'nun koridorlarında bakıyorsunuz YPG terör örgütünün paçavraları asılı ve onun önünde de ülkemizdeki bölücü terör örgütünün parlamentoya destekleriyle soktuğu kişiler poz veriyor. Bunu batıya söylediğimizde hepsinin söylediği şey şu. 'Ama onlar DAİŞ'e karşı'. Eğer DAİŞ'e karşı olanlar terör örgütü değilse o zaman El Nusra'ya niye terör örgütü diyorsunuz? El Nusra da DAİŞ'e karşı çok ciddi mücadele veriyor. Bu batının mantalitesi şöyle çalışıyor. İyi terörist, kötü terörist anlayış bu. Bu anlayışı tersine Allah'ın izniyle biz değiştireceğiz. Onun için yılmıyoruz. Nasıl ki şu anda çok kararlı operasyonlar sürdürdük, sürdürüyorsak milletimizin huzurunu tesis edene kadar bu terörle mücadeleyi can güvenliği, mal güvenliği konusunda sorumluluğu olan bir devletin başı olarak Allah'ın izniyle başaracağız. Yılmak yok. Bu yolda devam edeceğiz. Kararlıyız. Korkuyu korkutmadığınız sürece her zaman mağlupsunuz."

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.