Türkiye Aktivitesi
2567 ziyaret
1 online
Abdullah Fakiroğlu
Hakkında henüz bir şey yazmadı.

Türkiye Puanı

2 puan Turuncu Kalem

Derecesi

2 [Toplam 1568 kişi]

Türkiye
Abdullah Fakiroğlu yazdı, 187 kez açıldı , 8 misafir olmak üzere 9 kişi beğendi , 1 yorum yapıldı.
18 Nis 17 09:00
Referandum Yazıları: Kısa Bir Hatırlatma 

Dünya siyaset tarihinde eşine az rastlanan bir referandum sürecinin sonuna geldik. Cumhurbaşkanlığı Hükümet modelini öneren anayasa değişikliği %51 oy alarak kabul edildi. Referandum meşrudur ve değişiklik onaylanmıştır.

Referandumda oy kaybının nedenleri üzerine sayfalar dolusu gerekçe yazabiliriz, enerjimizi bu konuda tüketebiliriz. Açıkçası bunu yapmak yerine, önce yaşananların kısa bir hatırlatmasını yapmak ve belki sonraki yazıda bundan sonra yaşanacaklara dair tahminde bulunmak istiyorum.

Öncelikle yaşadığımız süreci bir kez daha hatırlamakta fayda var. Bu referandumda "hayır cephesini" Batı ülkeleri temsil etti. Bütün diplomatik temayülleri hatta uluslararası anlaşmaları çiğnemek pahasına hükümet yetkililerinin, AK Partili ve MHP'li siyasilere referandum kampanyası düzenlemesine müsaade etmediler. Son haftaya girildiğinde bu koroya ABD medyası dâhil oldu.

"Türkiye, Avrupa ve ABD için önemli bir ülke, elbette referandumla ilgilenecekler, bu kadar komplocu olmayın." argümanıyla itirazda bulunacakları verebilecek bir cevabım yok. Zira onlar bu iyimserlikleri ve gönüllü körlükleriyle tıp biliminin alanına giriyorlar. Hepimizin malumu olduğu üzere Avrupa ülkeleri referandumda hayır çıkması adına dâhil oldu.

Öyle ki Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın öldürülmesini isteyen pankartlar Avrupa ülkelerinde rahatça sergilendi. "Referanduma evet derseniz Avrupa'da yeriniz yok" tehdidi gazete manşetlerinde, siyasi parti liderlerinin söylemlerinde yer aldı. Çocuklar için propaganda kitapları devlet okullarında dağıtıldı, çocuk kanallarında Erdoğan aleyhine propaganda yapıldı. Bu gerçekler bize, konunun sadece ilgiyle açıklanamayacağını gösteriyor.

Konuyla ilgilenen sosyal bilimcilerin de yaptığı tespit doğrultusunda Erdoğan(onun şahsında Türkiye), Avrupa'nın öteki kurucu lideri oldu.

Referandum kampanyası daha başlamamışken kapasitem ölçüsünde, bu değişiklikle, 'hasta adam' Türkiye'nin artık kendisine Avrupa'dan dayatılan reçeteyi kabul etmediğini, bunun Paris Antlaşması ile başlayan egemenliği ve toprak bütünlüğü Avrupa'nın garantisinde - onun dayattığını kabul etmekte- olma halimize itiraz olduğunu anlatmaya çalışmıştım. Açıkçası Batılı ülkeler tahminimin de ötesinde bir tepki göstererek iddiamı kanıtladılar. Batı dünyası, kendi koyduğu diplomasi, uluslararası hukuk, egemenlik haklarına saygı gibi kuralları açıkça çiğnedi ve çiğnemeye devam ediyor.

Referandum sonrası ne olacak? Sorusuna cevap vermeden önce bir sonraki yazıda böyle bir hamle yapmamızın zamanı mıydı? Sorusunun etrafında birkaç şey yazmak gerekecek.  

23 Nis 06:30

Ali Turan

Puan: 14

Avrupa aslında Türkiye'nin kötüye gitmesini istemiyor (!)

Abdullah Fakiroğlu yazdı, 500 kez açıldı , 28 misafir olmak üzere 30 kişi beğendi , 1 yorum yapıldı.
24 Şub 17 22:00
Kürtlerin Küsmesi 

Ak parti ile MHP'nin ortak çıkardığı anayasa değişikliği Kürtlerin Ak Parti'den uzaklaştıracağını, bunun da referandumda hayır oyu çıkmasına sebep olacağı köşeler de sıkça yazılır oldu. Temel çıkış noktası 1991 Refah- MÇP seçim ittifakı sonrasında Kürt oylarının Refah Partisinden uzaklaşması olan bu teorinin üzerinde konuşulmayı hak ediyor.


1991 seçimlerinden sonra 7 genel seçim, 1 cumhurbaşkanlığı seçimi, 5 yerel seçim 1'de referandum gördü. Refah partisi kapatıldı yerine kurulan Fazilet partisi kapatıldı, önce Saadet partisi sonra Ak parti kuruldu. Saadet partisi içinden Has Parti çıktı, Has Parti daha sonra Ak partiye katıldı, bazı Has Partililer CHP' ye geçti. Benzer durum MHP içinde geçerli. 1991 'de adı MÇP olan parti önce MHP oldu, sonra bünyesinden BBP çıktı, Alpaslan Türkeş'in vefatından sonra genel başkanlık tartışmaları çıkınca Tuğrul Türkeş ayrılıp parti kurdu tekrar döndü, 7 Haziran seçimlerinden sonra Ak Parti'ye geçti. Sıkıldınız değil mi? Oysa daha HEP'den HDP'ye geçişi, Türkiye’nin 26 yıllık değişimini yazacaktım.


En iyisi, henüz çatışmaların başlamadığı 7 Haziran ve çatışmalar devam ederken yapılan 1 Kasım seçimlerine bakmak. Ak parti ve HDP Kürtlerin olduğu bölgelerde kaç oy almış. Karşılaşacağınız manzara şudur: Bölgedeki Kürt seçmen oy verirken seçimden sonrasını düşünüyor. Eğer seçimden sonra PKK ile baş başa kalacağını düşünüyorsa gidip PKK' ya oy veriyor. Bölgedeki Kürt seçmen adaylar arasında fark görmüyorsa benzer düşünce ile hareket ediyor.


Kaldı ki ortada hiç kimsenin inkâr edemeyeceği bir gerçek var. Devlet artık PKK'lı terörist ile bölge halkını ayırıyor. Nusaybin, Sur ve diğer hendek çatışmalarında asker ve polisimiz daha fazla şehit vermek pahasına kılı kırk yararak hareket etti. Oysa Sur ilçesinde yaşayanların ifadesiyle dışarıdan gelenlerden oluşan PKK bebeklerin beşiklerine bile bomba koydu.


Bölge halkı bu yaşananlara tepkisini birkaç şekilde gösterdi. Bunlardan birincisi, PKK cephesinden gelen toplu başkaldırı taleplerini duymazlıktan gelerek cevap verdi. İkincisi ve bence daha önemli olansa, HDP’li belediyelere kayyum atanmasına, HDP’li vekillerin tutuklanmasına tepkisiz kalmasıydı.


Bir an için Ak Partinin bu eleştirileri ciddiye alıp Kürt vatandaşlarını küstürmemek adına politikalarında değişikliğe gittiğini düşünelim. 


Sanırım meselenin bam teline geldik, Ak Parti nasıl bir politika değişikliğine gidecek? OHAL mi kalkacak? Devlet PKK ile çatışmayı mı sonlandıracak? Suriye ve Irak'ta PKK ile birlikte mi çalışılacak?


Niyet okuması yapmamak adına, bu konuyu sürekli yazanların, Ak Parti’nin Kürtleri kaybetmemek adına ne yapmasını beklediklerini yazmasını bekleyeceğim.  

Abdullah Fakiroğlu yazdı, 559 kez açıldı , 32 misafir beğendi , 2 yorum yapıldı.
12 Şub 17 02:00
Korkuyorum

Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan Anayasa değişikliğini referanduma götüren imzayı attı. Allah nasip ederse referandum 16 Nisan tarihinde yapılacak. Ben de referanduma 64 gün kala, referandumda onaylanacak maddelere dair çekincelerimi yazmak istedim.


Aydın olmanın getirdiği tarihsel sorumluluğu üzerimde hissederek bu satırları kaleme alıyorum.


Yargının bağımsızlığı ve tarafsızlığından korkuyorum. Bu anayasayı hazırlayanlar böylesine büyük bir tehlikeyi nasıl görmediler, haftalardır gözüme uyku girmiyor. Yargıtay, Danıştay, Sayıştay ve Anayasa Mahkemesi başkanlarının ortak kararı ile Türkiye cumhuriyetinden ayrılarak bağımsız olabilecekler. Bağımsız olmaları yetmiyormuş gibi bir de tarafsız olabilecekler. Rezilliğe bakar mısınız, bu hakkı Anayasa Değişikliğiyle kendilerine biz veriyoruz. Yargıtay binasına pasaportla girdiğinizi düşünün.


Milletvekili yaşının 18’e düşmesinden korkuyorum. Meclis TV’yi açtığınız ve karşınızda 18 yaşında yüzlerce milletvekili çıktı. Kulağında walkman, elinde 3310 ile meclis konuşmalarını nasıl izleyecek/dinleyecek soruyorum size. Mecliste %1,6 oranında bulunan 25-30 arası milletvekili neyimize yetmiyor da 18 yaşa iniyoruz. Bakınız bir yanlış anlamayı düzelteyim, ben gençlere karşı değilim. Gelsinler dergi çıkartalım, afiş astırayım, istediğim işleri yapsınlar. Konuyu dağıtmayalım.


Başbakanlığın kaldırılmasından acayip korkuyorum. Ne güzel başbakanlarımız vardı, niye kaldırıyorlar. Soruyorum size niye? Yani Başbakanlık makamının kime ne zararı vardı ki? Erdoğan Başbakanlıktan gelmedi mi? Erdoğan Başbakan olmasa Cumhurbaşkanı olabilir miydi?


En büyük korkularımdan biri de Recep Tayyip Erdoğan’dan sonra ne olacağı hakkında. Tamam, şimdi referandumun geçtiğini düşünelim, Recep Tayyip Erdoğan partili cumhurbaşkanı seçildi, ya ondan sonrası. Ya ondan sonra başa geçen isim, Müslümanlara zulüm ederse ne yapacağız. Neden bu hakkı ona verelim? 93 yıldır bu ülkede huzur içinde yaşıyoruz şimdi ayağımıza sıkmanın ne âlemi var değil mi?


Partili Cumhurbaşkanlığı ifadesi bir bana mı dehşet geliyor? Kopacak fırtınayı görebiliyorum. Yıllardır Cumhurbaşkanlığı makamına asgari nezaketi ihlal etmeyen CHP, HDP ve meclis dışındaki partiler yeni sistem onaylanır onaylanmaz Cumhurbaşkanına saldırmaya başlayacaklar. Hiç alışık olmadığımız bir gerginlik değil mi?


Seçim sonuçlarının isteğimiz dışında şekillenmesinden korkuyorum. Ya Cumhurbaşkanlığında Recep Tayyip Erdoğan’a Meclis seçimindeyse Vatan Partisine oy verilirse ne yapacağız?


Referandumun geçmeme ihtimalinden korkuyorum. Çevremde kimle konuşuyorsam bu sefer hayır oyu vereceğini söylüyor. Bu sayı hiç de azımsanacak kadar değil. Geçen gün arkadaşlarla oturduğumda 48 kişi hayır oyu vereceğini söyledi.


Keşke bu referandum başka bir zaman diliminde gerçekleşeydi. Bu değişikliğe ne gerek vardı anlamaya çalışıyorum. Yok anlamıyorum.


Korkularım bu kadar mı? Elbette değil, MHP ile ittifak meselesi var. Onu da inşallah bir sonraki yazımda anlatacağım.


Korkuyorum dostlarım. Korkmama rağmen bu Referandumda Evet oyu vereceğimi size söylemiş miydim? Size Evet ya da Hayır oyu verin diyemiyorum ama. Ne olur kusuruma bakmayın. 

18 Nis 06:28

kardeşim sen meseleyi anlamamışsın. bir daha oku.

Abdullah Fakiroğlu yazdı, 1822 kez açıldı , 144 misafir olmak üzere 148 kişi beğendi , henüz yorum yapılmadı.
8 Şub 17 18:00
Adil Olmak İçin Hatırlamak
2813150d5d38c35a6977773d33bcd6841490044364

2813150d5d38c35a6977773d33bcd6841490044364

Ak parti hükumeti döneminde 1 değil 2 kere çözüm süreci başlattı.

1. Süreç 2009 yılında Oslo görüşmeleriyle başladı. 14 Temmuz 2011 tarihinde PKK’nın Silvan Saldırısı sonrası sonlandı.

14 Temmuz 2011 tarihinde DTK Silvan’dan şehit haberleri gelirken Demokratik Özerklik açıklaması yaptı.

PKK ile Aralık 2012 tarihine kadar şiddetli bir çatışma sürecine girildi. PKK terör örgütü bu zaman diliminde alan hâkimiyeti kurmaya çalışmış ama başaramadı.

Abdullah Öcalan, Ekim 2012 avukatları aracılığıyla Suriye’de 15 bin kişilik ordu kurulmasını istedi.

2012 Ekim Ayında Cezaevlerindeki PKK’lı mahkûmlar Abdullah Öcalan’ın sağlığını gerekçe göstererek ölüm orucuna girdiler. Ölüm oruçları başladığında PKK ve siyasi uzantıları Öcalan’ın dahi bu greve son veremeyeceğini belirtti, toplumsal bir baskı oluşturmuşlardır. Ölüm orucu Öcalan’ın çağrısı üzerine Kasım ayında son buldu

Aralık 2012 tarihinde Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, katıldığı canlı yayında MİT ile Öcalan’ın görüştüğünü açıkladı

Ocak 2013 tarihinde HDP’li vekiller Abdullah Öcalan ile görüşmeye başladılar.

Mart 2013 tarihinde Nevruzunda Öcalan’ın mektubu Türkçe ve Kürtçe okundu.

Nisan 2013 tarihinde akil adamlar komisyonu kuruldu. Kurulan Komisyonlar tüm Türkiye’yi gezdi.

Çözüm süreci PKK’nın silahlı teröristleri Türkiye dışına çıkarması, Devletin Kürt sorununa demokratik çözüm için adımları atması, PKK’nın tamamen silah bırakması ve sonrasında PKK’lılara genel af ilan edilmesi kurgusunda tasarlandı. Süreç ilerledikçe PKK kanadı silahlı teröristlerin yurt dışından tamamen çıkartmadı sürekli yeni taleplerde bulundu.

Çözüm süreci devam ederken PKK Suriye’de İŞİD’e karşı mücadele adına ABD ve BATI bloku tarafından büyütüldü. Suriye’deki zalim Beşer Esed Rejimi PKK’yı koruyup kolladı.

6-7 Ekim 2014 tarihinde HDP’nin şimdi hapiste olan lideri Selahattin Demirtaş’ın çağırısıyla PKK yandaşları sokaklara çıkarak terör estirdi. Yasin Börü ve beraberinde kurban eti dağıtan Riyat Güneş, Ahmet Dakak ve Hasan Gökoğuz vahşice öldürüldü.

28 Şubat 2015 tarihinde Dolmabahçe mutabakatı okundu. Yirmi dakika sonra Selahattin Demirtaş : “Hükümet bir yandan pakette ısrar edip bir yandan demokratikleşmede ilerleme sağlıyorum diyemez. Bu tasarı barış getirecek bir yasa tasarısı değildir. Barışa uzaklaşacağım diye çalışmıyoruz, Barışı çok arzuluyoruz. Hükümet yürüttüğü politikayla, zerre kadar umut vermiyor, barışa yaklaşmıyor” dedi.

Aynı gün Mustafa Karasu, “AKP Hükümeti Önderliğin ortaya koyduğu 10 başlıkta müzakere edip sorunu çözecek midir, çözmeyecek midir? Bu sorunun cevabı çok önemlidir. Bu sorun çözülmeden PKK silah bırakacak, PKK Kongresini yapıp silah bırakma kararı alacak biçimindeki yaklaşımlar demagojidir, aldatmak ve sorunu çarpıtmaktır” dedi.

11 Mart 2015: Dolmabahçe üzerine İMC TV’de Banu Güven’e Kandil’de konuşan KCK eşbaşkanları Cemil Bayık ve Hülya Oran: “PKK silah bırakacak açıklamaları seçim propagandasıdır. Silahların bırakılması, ancak Öcalan’ın bizzat katılacağı bir kongrede karara bağlanabilir. Yani PKK bu kararı Öcalan serbest kalmadan açıklamayacak. Bu adımlar atılmadan hareketimize, halka, Türkiye demokrasi güçlerine güven vermeden kongrenin toplanması, kongrenin onların belirttiği gibi kararlar alması düşünülemez.” Dedi.

17 Mart 2015: Seçime parti olarak girme kararı veren HDP lideri Demirtaş partisinin Meclis grup toplantısında kürsüye çıkıp üç cümlelik bir konuşma yaptı: “Seni başkan yaptırmayacağız. Seni başkan yaptırmayacağız. Seni başkan yaptırmayacağız. “

20 Mart 2015: Cumhurbaşkanı Erdoğan izleme komitesine olumlu bakmadığını açıkladı: Ben gazetelerden okuyorum. Böyle bir şeyden doğrusu benim haberim yok. Şunu da çok net söylüyorum ben olumlu bakmıyorum. Bunlar doğru şeyler değil. Bu işler istihbarat teşkilatlarıyla yürür” dedi.

21 Mart 2015: Nevroz’da Öcalan’ın mektubu okundu.

22 Mart 2015: Recep Tayyip Erdoğan tekrar açıklama yaptı: “Bir metin okunmadı, iki metin okundu. Onların okuduğu metinle Yalçın Bey’in okuduğu metin birbirinden tamamen ayrı.. Böyle bir şey hiç yaşanmamıştır. Bunu doğru bulmuyorum. Açıklanan 10 maddelik metne gelince; o metinde bir demokrasi çağrısı yok. Bu metnin demokrasi adına neresini kabul edeceğim?. Hala yeni yeni talepler ortaya çıkıyor. Daha sonra Başbakan Yardımcımızın yaptığı bir açıklama var. Onların tamamen aksine. Yani birbiriyle tamamen örtüşen bir şey yok. O zaman neyi görüştüler? Buna ortak bir deklarasyon diyebilir misiniz? Böyle bir şey var mı?” dedi (kısaltılmıştır)

26 Haziran 2015 tarihinde Recep Tayyip Erdoğan Suriye’de bir PYD devleti ihtimaline karşı : `Tüm dünyaya sesleniyorum. Bedeli ne olursa olsun, Suriye'nin kuzeyinde Türkiye'nin güneyinde bir devlet kurulmasına asla müsaade etmeyeceğiz` dedi.

11 Temmuz 2015: KCK barajları gerekçe göstererek ateşkesi bitirdiğini açıkladı

20 Temmuz 2015: KCK Eşbaşkanı Cemil Bayık halkı silahlanmaya ve tünel ve siper hazırlamaya çağırdı

Bu tarihten itibaren bir sürü kentte siper kazıldı, çatışmalar başladı. PKK’lılar onlarca kentte bombalı saldırı, çocuklarının yanında insanları öldürme, yüzlerce askeri şehit etme konusunda birbirleriyle yarıştılar.

10 ocak 2016 tarihinde kendilerine Barış İçin Akademisyenler diyen bir grup açıklama yaptı. Açıklama şöyle başlıyordu. “Türkiye cumhuriyeti; vatandaşlarını sur'da, silvan'da, nusaybin'de, cizre'de, silopi'de ve daha pek çok yerde haftalarca süren sokağa çıkma yasakları altında fiilen açlığa ve susuzluğa mahkûm etmekte, yerleşim yerlerine ancak bir savaşta kullanılacak ağır silahlarla saldırarak, yaşam hakkı, özgürlük ve güvenlik hakkı, işkence ve kötü muamele yasağı başta olmak üzere anayasa ve taraf olduğu uluslararası sözleşmeler ile koruma altına alınmış olan hemen tüm hak ve özgürlükleri ihlal etmektedir.

Bu kasıtlı ve planlı kıyım türkiye'nin kendi hukukunun ve türkiye'nin taraf olduğu uluslararası antlaşmaların, uluslararası teamül hukukunun ve uluslararası hukukun emredici kurallarının da ağır bir ihlali niteliğindedir.”

15 Temmuz 2016 tarihinde FETÖ Türkiye’de Darbe yapmaya çalıştı. Recep Tayyip Erdoğan’ın çağrısı sonrası sokaklara akın eden halkımız darbeyi engelledi.

08 Şubat 2017 tarihinde açıklanan KHK ile bu metne imza atan akademisyenlerden bazıları üniversitelerden atıldı.

Adalet, kendi görüşünden olmayanlara zulmetmek, karşı görüşe saygı, barış isteyenleri (?) susturmak, 28 Şubat kıyası vb. uyarılarda bulunan ve bulunmaya hazırlanan “vicdanlı” insanların hatırlamadığı geçmiş bu. Bizi balık hafızalı zannetmesinler. Yaşananların, ne olduğunun farkındayız. Derdinizin ne olduğunu açıkça söylerseniz sağlıklı bir tartışma yürütebiliriz. Biz bunları yaşarken siz ne yaşadınız, onu anlatarak başlayabilirsiniz. Fakat lütfen açık olun. 

Abdullah Fakiroğlu yazdı, 761 kez açıldı , 20 misafir olmak üzere 23 kişi beğendi , henüz yorum yapılmadı.
27 Oca 17 18:00
CHP'nin Söylem Değişikliği 
5aca89db613b1aa0eb07cc6491351ffe1485527995

Mahcup Hayırcılar başlıklı yazımda, Cumhuriyet Halk Partisinin referandum sürecinde laiklik, rejimin elden gitmesi, halifeliğin gelmesi üzerinden Partili Cumhurbaşkanlığı sisteminin oylanacağı referanduma muhalefet yapacağını bunun da bazı eksi Ak Partili siyasetçileri ve Ak Partiye yakın olan yazarları rahatsız ettiğini, CHP’ye nasıl muhalefet edeceğinin anlatıldığını yazmıştım.


Geleneksel CHP’liler bir milim sapma olmaksızın bildikleri yoldan devam ediyorlar. Kemal Kılıçdaroğlu ve onun temsil ettiği esnek Kemalist zümre kendisine yapılan uyarıyı anlamış görünüyor.


“İslam'da istişare vardır, esastır. Oturur, konuşursunuz. Burada öyle bir şey yok. Her şey bir kişiye bağlı." Bu sözler CHP Genel Başkanı sayın Kemal Kılıçdaroğlu’na ait.


Bu yazının bundan sonraki kısmını CHP’nin kurulduğu tarihten bu yana İslamla ve Müslümanlarla kurduğu güçlü bağı anlatmaya ayırabilirim. Tarih bize CHP’nin İslam ve Müslümanlarla her zaman güçlü bağları olduğunu gösteriyor. Fakat bu kolaycılık olur. Ayrıca CHP çok değişti. Vitrinde bir sürü değişiklik oldu.


Normal şartlarda CHP’ye üye bile kabul edilmeyecek kişilerin CHP’den vekil, belediye başkanı olduğu bir süreçten bahsediyoruz. Tek gayenin Ak parti hatta Ak Parti’den de öte Recep Tayyip Erdoğan’ı zayıflatmak olduğu bir siyasi atmosferde ne Kemal Kılıçdaroğlu’nun meşvere ile başkanlığa karşı çıkmasını normal karşılamalıyız.


CHP’nin İslamcı kanadının (lütfen gülmeyin) önemli isimlerinden Mehmet Bekaroğlu sosyal medya hesabından yaptığı “Muhafazakar Kardeşim; Bu yetkileri yeni Çevik Bir'ler ele geçirebilir. Olmaz deme, HAYIR de!” açıklaması Kemal Kılıçdaroğlu’nun açıklaması kadar önemli. Bekaroğlu bu açıklamasıyla Referandum sonrasında Recep Tayyip Erdoğan seçilirse bir sıkıntı olmayacağını ama Çevik Bir gibi ulusalcı, Kemalist, halkın tercihlerini önemsemeyen, meşruiyetini seçimlerden değil emri altında silahlı askerlerden alan birisi başa geçerse sıkıntı olacağını söylüyor.


Bekaroğlu böylece Recep Tayyip Erdoğan Partili Cumhurbaşkanı olursa diktatör olacak diyen CHP’lileri yalanlıyor. Ak Parti kendisine ne kadar teşekkür etse azdır.


Ayetullah Hamaney’in CHP temsilcisi, Türkiye İŞİD’e silah veriyor yalanının sahibi Eren Erdem’de Medine Sözleşmesi’nden Başkanlık Sistemi çıkmayacağını söylemişti. 

İnsan bir an kendini TGRT’nin evliya filmlerinin setindeymiş gibi hissediyor. Referandum yaklaştıkça CHP’nin “muhafazakâr” kanadından benzer açıklamalar duyabiliriz.


CHP’nin ulusalcı, kürtçü, devrimci kanatları da var gücüyle çalışmaya devam ediyor. CHP’nin bilimsel yüzünü temsil eden, memleketin önemli bilim adamlarından Sayın Binnaz Toprak bugün ne yazdı;” Başkanlık sisteminde borçlarınızı mı ödeyebileceksiniz? Evinize her gün et mi alabileceksiniz? Kira ödemekten mi kurtulacaksınız?” Ne kadar bilimsel bir açıklama değil mi?


Bütün bu saçmalamaların nedenini Twitter’ın akil adamlarından @eskitufekk abi çok güzel özetledi aslında.


“Bir Kemalist başkanlığa değil, Başkanın Kemalist olmamasına karşıdır”


Bütün mesele bu aslında.  

5aca89db613b1aa0eb07cc6491351ffe1485527995


Abdullah Fakiroğlu yazdı, 771 kez açıldı , 28 misafir olmak üzere 29 kişi beğendi , 1 yorum yapıldı.
21 Oca 17 06:00
Mahcup Hayırcılar 

Partili Cumhurbaşkanlığı da içeren Anayasa teklifinin tek tek oylanması işlemi bitti. Paketin bütünü üzerinde yapılacak oylama ile meclis maratonu bitiyor. İnşallah anormallik olmazsa referandum yapılacak. Ak parti ve MHP’nin evet diyeceği düşünülürse, ilave gelecek oylarla birlikte referandumun sandıktan onaylanacağını söylemek için kâhin olmaya gerek yok.


Bu değişikliğin referandumdan geçmemesi için CHP’nin temsil ettiği muhalefet blokunun azami gayret göstereceğini Meclis performanslarına bakarak söyleyebiliyoruz. CHP her zaman yaptığı gibi tartışmayı; Rejim elden gidiyor, Şeriat geliyor vb söylemlere sarılacak. Bu söylemlerle referandumdan CHP’nin istediği sonucu alamayacağı kesin. Bu bazı Ak Partili eski Bakanların ve bazı yazarların da dikkatini çekmiş olmalı ki köşelerinde Ak Partiye yapacakları etkili muhalefetin tüyolarını veriyor.


Bir de İslami camia içinde ya da camianın sevdiği insanların yaptığı örtük bir muhalefet var ki bu CHP’nin yaptığı muhalefetten daha etkili. Kendilerine dayanak olarak meşveretle ilgili ayetleri, meclisin gerekliliği, tek adamlığın gayri islamiliğini alıyorlar. Kullandıkları cümlelerde birinci ve ikinci meşrutiyet öncesi İslamcıların, âlimlerin söylemlerini alıntılayarak gerçekleşiyor.


Yazıyı yazma nedenim, Prof. Dr. Hilmi Demir’in sosyal medya hesabından “Millet Hakimiyeti ve parlamenter sistemin dinen şer’iliği hakkında” notuyla paylaştığı bir alıntı.


İslamcıların Siyasi Görüşleri 43. Sayfadaki bu alıntı (bazı baskılarda 44. Sayfa ) Sayfada iki görüş var, birincisi Ömer Ziyaeddin Efendinin, Mir’at-ı Kanuni Esasi kitabından paylaştığı Kanuni Esasinin 1. Maddesinin 5 şer’i delili. Ömer Ziyaeddin Efendinin yorumu için İsmail Kara kitabında ne demiş bakalım: “Ömer Ziyaeddin Efendi, Kanuni Esasi’nin her maddesi için Kur’an’dan, hadisten ve fıkıh kitaplarından deliller ve gerekçeler arayıp bulurken aynı zamanda nasları yepyeni ve belki de muhtemel anlamlarının çok ötesine geçen yorumlara tabi tutmaktadır” Sayfada çıkmayan 3. Delile bakalım. “ittihad-ı milleti ihlal için sa’y eden kim olursa olsun onu katledin”.


Hilmi Güler’in paylaştığı sayfada esas yer kaplayanın Doktor Hazık’ın görüşleri olduğu muhakkak. İsmail Kara kitabında Doktor Hazık’ın görüşlerini paylaştıktan sonra dipnotta şu açıklamayı yapıyor. “kitabından anlaşıldığı kadarıyla Doktor Hazık, dönemi itibariyle İslam kültürüne fazla vakıf sayılmaz”


Çalışma alanı; İlmi Kelam, Maturidilik, Terör, İslami Hareketler, Selefilik, Radikalizm, Dini Farklılaşma, olan bir Profesöre yakışmayan bir ilmi hassasiyet. Hilmi Demir, Anayasa değişikliği kendisine sorulduğunda bu konudaki tavrını Hukukçu arkadaşlarıyla mütaala edeceğini söylüyor.


İslamcıların siyasi görüşleri kitabında, İttihat ve terakkiyi 4 halifeye benzeten, Tasavvufla cemiyetin aynı olduğunu söyleyen yorumlara yer verir. İsmail Kara çoğunlukla da bu görüşlerini sahiplerini eleştirir. Hilmi Bey ya kitabı okumamış ya mühim olan algıdır diyerek mesajını bize ulaştırıyor.


Keşke bu tür zorlama yorumlara hiç girmeden referanduma hayır diyeceklerini açıkça söyleseler. Böyle yaparak hem kendi enerjilerini hem de bizim enerjimizi boşa tüketiyorlar. CHP varken bize bol enerji gerekecek. Allah’ın verdiği nefesi bir de mahcup muhaliflere harcamak yorucu oluyor.  

21 Oca 07:40

Hilmi demiri özetlemiş... "Çalışma alanı; İlmi Kelam, Maturidilik, Terör, İslami Hareketler, Selefilik, Radikalizm, Dini Farklılaşma, olan bir Profesöre yakışmayan bir ilmi hassasiyet"

Abdullah Fakiroğlu yazdı, 2025 kez açıldı , 69 misafir olmak üzere 70 kişi beğendi , henüz yorum yapılmadı.
13 Oca 17 10:00
Hesabı Kapatıyoruz 
3ca6c269d54bcf4e13f91b9ecb5cd3961484290206

“25 Mayıs 1876 tarihli bir notunda zamanın İngiliz Büyükelçisi Henry Eliot İstanbul’da sokaktaki kapıcılardan Boğaz’daki kayıkçılara kadar herkesin ağzında “Kanuni Esasi” kelimesinin bulunduğunu yazar.”(Bedri Gencer, İslamda Modernleşme /605 Eliot günümüz Türkiye’sini görseydi; 141 yıldır bu toplum değişmemiş derdi herhalde.


Tanzimat fermanıyla başlayan Anayasacılık, yasal değişikliklere gidilerek, yönetim biçimlerini değiştirerek Osmanlı Devletinin yıkılmasını engellemeyi Türkiye Cumhuriyeti dönemiyle birlikte de Osmanlı Devletinden kendini soyutlayarak varlığını sürdürmeyi amaçlıyordu.

3ca6c269d54bcf4e13f91b9ecb5cd3961484290206


Darbe bildirilerinin olmazsa olmazı, yeni bir anayasa yapılacağı ve batıyla ilişkilerin devam edeceğiydi. En son 15 Temmuzda yaşadığımız bu açıklamaların darbecilere getirisi, Batı Dünyasının darbecilere karşı şefkatli olmasının nedeni buydu.


Mecliste görüşülen anayasa değişikliğiyle anayasacı anlayışın devam ettiği söylenebilir. Fakat bu sefer zihniyet ve yol açacağı sonuçlar diğer örneklerden farklı. Tanzimat fermanından bu yana ilk defa, Batı Blokunun istemediği/ yapılmaması için uğraştığı, bir değişiklik gerçekleşecek.


Peki, bu anayasa değişikliği gerçekleştiği takdirde Türkiye bütün sorunlarından kurtulmuş mu olacak? PKK, DEAŞ, FETÖ, DHKPC terör örgütleri birden bire yok mu olacak? Dolar gerçekten 3 liranın altına inip, birden bire acayip zengin mi olacağız? Cevap hayır. Hatta büyük ihtimalle tam tersi yaşanacak. Terör örgütleri daha da sert şekilde saldıracaklar. Bu sözcüleri aracılığıyla meclis kürsüsünden söylendiği halde, değişiklikte bu denli ısrarcı olunmasının sebeplerini doğru tahlil etmek gerekiyor.


Türkiye’nin (Osmanlı Devletinin ) Avrupa Uluslar Topluluğu’na kabul edilmesi ve devletin bağımsızlığıyla toprak bütünlüğünü Avrupa Devletlerinin ortak güvencesi altına alınması “kazandığı” Kırım Savaşı ve sonrasında yapılan Paris Barış Antlaşmasıyladır. (Oral Sender, Siyasi Tarih/309 ) 1856 yılındaki bu savaşın, Osmanlı Devletinin dış borç aldığı ilk tarih olduğunu, antlaşmayla, Osmanlı Devletinin bir toprak kazanmadığını, artık Avrupa Topluluğun himayesine girdiği, Eflak ve Boğdan’ın Osmanlı’dan koparıldığını hatırlatmakta fayda var. Bedri Gencer’in ifadesiyle; “geleneksel anayasayı altüst eden ve gelenekle modernliği uzlaştıran bir anayasa arayışını başlatan Islahat Fermanı”da Paris Barış Anlaşması sırasında açıklanmıştır.


Bugün sistem değişikliğine karşı çıkanların ekonomik kriz, iç savaş, toprak bütünlüğünün kaybedilmesi ile tehdit etmesi 161 yıl önceki gelişmeleri akla getirmektedir. Batı Bloku verilmek istenen mesajı almış ve temsilcileri aracılığıyla tehditlere başlamıştır. BM Nezdinde çalışmalar yapmakla övünen CHP’li bir milletvekilinin Meclis kürsüsünden “emperyalistler istedi sizde bu değişikliği yapıyorsunuz” demesi sizi aldatmasın. CHP Kendisine verilen vazifeyi ifa etmektedir. Ayrıca bilmektedir ki Türkiye bu değişiklik ve sonrasında yapacaklarıyla amacına ulaşır, artık Avrupa Uluslar Topluluğunun bir üyesi olarak görülmez ve bağımsızlığını sürdürmek için Batı Blokunun himayesine ihtiyaç duymadığını gösterirse bu CHP’nin son kullanma tarihinin geldiğini de gösterecektir. CHP’nin her zamankinden daha fazla hırçınlaşmasının sebebi budur.


Bunu başarabilecek miyiz? Zaman gösterecek. Sadece Anayasa değişikliğinin gerçekleşmesi yetmeyecek. İçte ve dışta yapmamız gereken çok iş var. Bu fırsatı heba etme hakkımız yok.   

Abdullah Fakiroğlu yazdı, 637 kez açıldı , 31 misafir olmak üzere 33 kişi beğendi , 1 yorum yapıldı.
7 Oca 17 18:00
Çıkış Noktası 

ABD’nin Avrupa kıtasına yaptığı askeri yığınak sürekli artıyor. Rusya’ya komşu ülkelere sattığı silahlar ya da bizzat kendi askeri birliklerinin sevkiyatına dair sürekli haberler okuyoruz. Buna mukabil Rusya’nın kendi vatandaşlarını milis gücü olarak eğitmeye başlaması, Çin, Hindistan, Pakistan, İran, Mısır gibi ülkelerle kurduğu askeri ilişkilerin – buna son zamanlarda eklenen Türkiye’yi unutmak olmaz- muhteviyatı yeni bir dünya savaşı mı geliyor sorusunu gündeme taşıyor.


Ortada henüz kesinleşen cephelerin olmaması belki savaşı geciktiren sebeplerden biri hatta birincisi denebilir. Birkaç örnek vermek gerekirse, Rusya Pakistan’la askeri tatbikat yaparken, Hindistan’a da ciddi miktarda silah satıyor. Hindistan silahı Pakistan’a karşı alıyor, Pakistan tatbikatı Hindistan’la yapacağı olası savaşa karşı yapıyor.


Diğer gerilim cephelerinden birisi de Çin. Rusya ile ortak bir blok mu kuracak, yoksa dünyanın en büyük nüfusuna sahip ve 2. Büyük ekonomisi, en kalabalık ve hızlıca modernleşen ordusuna sahip ülkesi olarak ayrı bir kutup mu olacak bunu zaman gösterecek. Çin Japonya ile adalar konusunda gerilirken Rusya’nın Japonya ile arasındaki sorunları çözmeye çalışması iki ülkenin hala tam bir cephe olmadıklarını gösteriyor.


Türkiye olarak maalesef bu gelişmeler yaşanırken yakalanabilecek en zayıf halde yakalandık. Bir tarafta Suriye’de işler istediğimiz gibi gitmiyor, bir tarafta hala devletten tam manasıyla silinmemiş FETÖ etkisi, DEAŞ terörü, İran’ın yayılmacı Şİİ politikaları, PKK terörü ve aman Erdoğan gitsin de isterse ülke yıkılsıncı zihniyet. Dün DEAŞ Sayın Cumhurbaşkanını ölümle tehdit etmemiş gibi, Fırat Kalkanı operasyonu DEAŞ’a karşı yapılmamış gibi bugün çıkıp Türkiye DEAŞ’a silah verdi yalanını bu ülkenin ana muhalefet partisi genel başkanı tekrar edebiliyor.


Ama ümitsiz olmamak lazım, 2015 yılında PKK’nın şehirlerde oluşturmaya çalıştığı otonom bölgelere müsaade edilmedi ve PKK’ya ağır zayiat verildi. 2016 yılında bir darbe girişimini sokaklara çıkan halkın müdahalesiyle engellendi. Ordu içindeki darbeci unsurlar hala tam manasıyla temizlenememişken Fırat kalkanı operasyonu başlatıldı. Yakın gelecekte, Irak’a kara harekâtı başlatılarak PKK’ya darbe vurulması konuşuluyor. – Bugünkü Irak ziyaretinin asıl amacının bu olduğu söyleniyor-


Bütün bu gelişmelere rağmen sıkışmışlık hali devam ediyor. Batı bloku güvenilmez olduğunu defalarca gösterdi, Rusya ile şimdi ilişkilerimiz iyi ama yarın olası bir gerginlik durumunda Rusya’nın tekrar PKK’ya destek vermeyeceğinin bir garantisi yok. İran tehditkâr ve yalancı olmaya devam ediyor. Bugün Irak ziyareti nasıl sonuçlanırsa sonuçlansın, Irak başbakanının yaptığı açıklamalar hala aklımızda.


Yapacak çok işimiz, gidecek çok yolumuz var. Önce PKK’yı Avrupa, İngiltere, ABD, İran gibi bizimle derdi olanların kullanabileceği bir güç olmaktan çıkartmak gerekiyor. Bunun için Irak ve Suriye topraklarında kısmi hâkimiyet kuran PKK’yı oyun dışına itmemiz lazım. Silahlanmada kat edeceğimiz uzun yolu kısaltmak için azami çaba göstermeli, bu konudaki hantallığı engellemeliyiz.


Bizim bir sıçramaya ihtiyacımız var. Bunu mültecileri öne sürerek ya da İncirlik’i kapatabiliriz ama kapatmıyoruz istersek kapatmayı düşünürüz açıklamalarıyla yapamayız.


Dünyada Müminlerin Emiri unvanını bir Fas kralı, bir Taliban lideri bir de DEAŞ’ın başındaki terörist kullanıyor. Büyük babamızın vaktiyle zor günler için toprağa gömüp unuttuğu, unutturduğu kıymetli hazinemizi hatırlamanın vakti geldi de geçiyor. Sahi, hilafeti neden tartışmıyoruz?


Zaten yaşam tarzına müdahale konuşuluyor, bunun üzerinden bir gerilim hattı inşa edilmek isteniyor Hilafeti tartışmak bunu arttırır dediğinizi duyar gibiyim. Cemil Meriç’ten cevap vereyim: “Bütün Kur’an’ları yaksak, bütün camileri yıksak, Avrupalının gözünde Osmanlıyız; Osmanlı, yani İslam. Karanlık, tehlikeli, düşman bir yığın!” 

07 Oca 22:08

"Büyük babamızın vaktiyle zor günler için toprağa gömüp unuttuğu, unutturduğu kıymetli hazinemizi hatırlamanın vakti geldi de geçiyor. Sahi, hilafeti neden tartışmıyoruz?"

Abdullah Fakiroğlu yazdı, 406 kez açıldı , 15 misafir olmak üzere 19 kişi beğendi , henüz yorum yapılmadı.
22 Ara 16 14:00
Profesyonel Algı Makineleri Hala Devrede 

Rus Büyükelçisinin FETÖ mensubun bir polis tarafından Ankara’da öldürülmesi sonrasında sayın cumhurbaşkanının 21 Ekim’de yaptığı bir açıklama gündeme getirildi. Erdoğan o açıklamada “Nusra’ya neden terör örgütü diyorsunuz” demişti. Bilerek eksik yazdım, yaptığı açıklamanın tam manşete yansıyan kısmı şuydu aslında, “ O zaman Nusra’ya neden terör örgütü diyorsunuz”


Rus büyükelçiyi öldürenin getirdiği tekbir sonrası suikastı Nusra işledi iddiası dolaşıma sokulduğunda akabinde hemen bu eski haber paylaşıldı. Akşam gazetesinin sosyal medya hesabından(bakın adamınız diyor ben demiyorum ) haberin twitini RT yapmak, akabinde belki İngilizce twitle birebir alıntılayarak paylaşmak.


Bu çalışma Nusra Rus büyükelçisinin öldürülmesini üstlendi yalanıyla birleşince oluşan algıyı hesap edersiniz. Nasılsa uluslararası medya da yayılmasında sıkıntı yok. Sosyal medyada gördüğüm en iyi medya okurlarından biri olan Mister NU’nun https://twitter.com/mister_nu dün yaptığı flooda göz atmakta fayda var. https://twitter.com/mister_nu/status/811571750341406721


Medya’nın gerçeği oluşturma, değiştirme, yok etme ve genetiğiyle oynayarak farklı bir hale getirip dolaşıma sokma gücünün hafife alındığını, bunun ne derece büyük bir tehlike olduğunun gözden kaçırıldığını düşünüyorum.


Bu tür yalan iddialar dolaşıma sokulduğu andan itibaren gerçek oluyor. Facebook instagram, twitter, fısıltı gazetesi aracılığıyla milyonlarca insana ulaşıyor. Sonra ayıkla pirincin taşını. Dolaşıma sokulan bilginin yalan olduğunu ispatladığında karşındaki muhatabın görüşünü değiştirmiyor.


Tanıtımı yapılacak bir ürünün reklam kampanyası gibi demiştim 8 Haziran’da yalanları konu aldığım yazımda. https://www.geornalist.com/post/11610/bu-yalanlarin-bir-sebebi-var Yazımın sonunda korktuğum gerçekleşmedi, Erdoğan alaşağı edilmek istendi ama bu yalanlara inanmadık.


Burada, madem başarısız oldular neden devam ettiriyorlar sorusu sorulacaktır. Uzun vadede amaçlarının Erdoğan’ı terör örgütlerinin hamisi gibi göstermeye devam ettirmek olduğunu söyleyebilirim. Böylece hem PKK’yı temize çekiyorlar, hem FETÖ eliyle yapılan operasyonu aklıyorlar, hem de surda bir delik açmayı hedefliyorlar.


Yoksa Boğaziçi üniversitesi mezunu, medya üzerine çalışan, akademisyenlik yapan, kitap sitelerinde okuma listeleri hazırlayan entelektüel insanlar neden bir gerizekalı gibi aşağıda ekleyeceğim açıklamayı Erdoğan’ın Nusra’ya desteğiymiş gibi göstersin ki?  

http://www.cumhuriyet.com.tr/haber/siyaset/555151/Erdogan__El_Nusra_ya_niye_teror_orgutu_diyorsunuz_.html 


"Son gelişmeleri görüyoruz. Avrupa Parlamentosu'nun koridorlarında bakıyorsunuz YPG terör örgütünün paçavraları asılı ve onun önünde de ülkemizdeki bölücü terör örgütünün parlamentoya destekleriyle soktuğu kişiler poz veriyor. Bunu batıya söylediğimizde hepsinin söylediği şey şu. 'Ama onlar DAİŞ'e karşı'. Eğer DAİŞ'e karşı olanlar terör örgütü değilse o zaman El Nusra'ya niye terör örgütü diyorsunuz? El Nusra da DAİŞ'e karşı çok ciddi mücadele veriyor. Bu batının mantalitesi şöyle çalışıyor. İyi terörist, kötü terörist anlayış bu. Bu anlayışı tersine Allah'ın izniyle biz değiştireceğiz. Onun için yılmıyoruz. Nasıl ki şu anda çok kararlı operasyonlar sürdürdük, sürdürüyorsak milletimizin huzurunu tesis edene kadar bu terörle mücadeleyi can güvenliği, mal güvenliği konusunda sorumluluğu olan bir devletin başı olarak Allah'ın izniyle başaracağız. Yılmak yok. Bu yolda devam edeceğiz. Kararlıyız. Korkuyu korkutmadığınız sürece her zaman mağlupsunuz."

Abdullah Fakiroğlu yazdı, 1447 kez açıldı , 82 misafir olmak üzere 86 kişi beğendi , 3 yorum yapıldı.
13 Ara 16 18:00
Halep Düşerken Manasız Bir Çaba 

(Yazıyı okumadan, BİMER, Cumhurbaşkanlığı, tanıdığınız Milletvekili, ulaşabildiğiniz Bakan veya olmadı Mahalle temsilcisine Halep'teki durumla alakalı adımlar atılmasını istediğinizi söyleyin. Ve akşam Rus ve İran büyükelçilikleri önündeki eylemlere katılın) 

“Ehlibeyt Haber Ajansı. Kısaltılmış adıyla ABNA, Dünya Ehlibeyt Kurultayına bağlıdır. Yayın hayatına resmi olarak 2007 yılında başlayan Ehlibeyt haber ajansı ABNA, Şii dünyasının haberlerini 20 dilde okuyucularına yansıtmaktadır. “ Vikipedia’da ABNA maddesinin başında bunlar yazıyor. Aslında İslam dünyası yazıyordu ben Şii olarak değiştirdim. 

Dünya Ehli Beyt Kurultayı 1990 yılında İran’da yapılan toplantıyla kuruldu. Dünya Ehlibeyt Genel Sekreteri Muhammed Hasan Ahteri ,Lübnan’dan Hasan Nasrallah’ın temsilcisi olarak Hasan Hammade, Doktor Mehdi Mustafavi , Doktor Muhammed Bakır Horremşad yüksek konsey yasal üyeleri.

Hamaney’in Güney Azerbaycan temsilcisi ve Tebriz Cuma imamı görevlerini yapan -halen devam ediyor olabilir- Ayetullah Muhsin Müçtehid Şebusteri’de yüksek konsey başkanı.

Biraz daha devam etmek gerekirse, Konsey Genel Sekreteri Muhammed Hasan Ahteri’nin İran’ın eski Suriye büyükelçisi olduğunu söyleyebiliriz. Bir de sık sık Türkiye’ye geldiğini. Birkaç örnek vermek gerekirse, 2015 yılında Şiilerin düzenlediği Erbain törenlerine davet edildiği. Muhammed Hasan Ahteri 27 Ekim 2016 tarihinde Ehlader’in İstanbul’da bulunan ofisini ziyaret ederek bir takım temaslarda bulunmuş.

Muhammed Hasan Ahteri ismini aramaya devam ettiğimde 29 Aralık 2015 Tarihinde Diyanet İşleri Başkanı sayın Mehmet Görmez’in İran’da kendisini ziyaret ettiğini görüyorum. Görüşme kutlu doğum gününde olmuş sitenin haberine göre. Mehmet Görmez’in beraberindeki ekipte EHLADER Genel Başkanı Hasan Kanatlı’da var. http://tr.farsnews.com/world/news/13941013000318 Kanatlı bu ekibin içinde olmaktan o kadar memnun kalmış ki Twitter biosunda hala Mehmet Görmez’li fotoğrafı var.

Bu bilgileri yazmamın nedeni ABNA’da geçen hafta çıkan bir haber. “Suriye Ordusu Erdoğan’ın Namaz Kılmayı Arzuladığı Emevi Camisini Fethetti” başlığıyla yayınlandı haber. Malumunuz Esad İran ve Rusya elbirliğiyle Halep’i ele geçirdiler. Bir kaç mahalleye sıkışmış 100 bin insan ve mücahitler direniyor.  Son gelen haberlerden biri şuydu, “Kadınlara işkence ve tecavüz edildiğinden; erkekler 'kendi anne, kardeş ve eşlerini vurmak için' fetva bekliyor.” Durumun vahametini başka ne anlatır bilmiyorum.

İran Halep’te katliam yaparken bile Recep Tayyip Erdoğan’a laf söyleme derdinde. Oysa Erdoğan’ın o meşhur Emevi Camisinde Cuma namazı kılacağız sözünü ne için söylediğini çok iyi biliyorlar. http://www.hurriyet.com.tr/erdogandan-onemli-mesajlar-21386210

Erdoğan göreve geldiği andan itibaren İran’a yapılan boykotu kaldırmaya çalıştı. Söylemlerinde “vahdeti” hep ön plana çıkardı. İran Ambargosunu delmek için Halkbank’ı devreye soktu, Nükleer takası önerdi, Güvenlik konseyi üyesi olduğumuz dönemde Ambargo kararını veto etti. ŞİA SUNNİ ayrımı yok açıklamalarını da ekleyelim.

Karşılığında İran’dan gördüğü karşılıklardan biri bu. Resmi ajanslarından biri tarafından dalga geçilmek. Haşdi Şabi militanlarının tehdit etmesi, Türkiye’deki Caferilerinin birkaç yıl önce dilini kesmekle tehdit etmesi de cabası. Sanırım artık mezhepçi olmanın zamanı geldi hatta geçiyor. Olmuyor, İran sizin uzattığınız dostluk elini defalarca reddetti. PJAK (PKK'nın İran kolu) ile anlaştı, PKK'yı Türkiye üzerine saldı. Batı bloku ve Rusya'yı arkasına aldı. Artık en azından Halep'te öldürülen kardeşlerimiz, çiğnenen namusumuz (bizim namusumuz, Haleptekilerin değil, ) hatırına İran Şİİ devletinin bizim 1 numaralı düşmanımız olduğunu kabul edelim.

Halep bugün son nefesini veriyor. Bizse hala İran’ın bizim için nasıl büyük bir tehlike olduğunu anlamıyoruz. Sanırım “âlimlerimize, kendi kadınlarımızı tecavüze uğramamaları için öldürme fetvası “ soracağımız zamana kadar anlamayacağız.

Yazıyı hazırlarken Hasan kanatlı sosyal medya hesabından şunları yazıyordu. “Sosyal medyadan anlaşılan o ki, bu savaş örtülü olarak iran ile yapılan bir savaştır. Esad bahane, iran'a saldırı şahane.” Nasıl kızmasın ki, İran’ın neredeyse 20 yıldır bu günler için hazırlandığı ortadayken Sibel Eraslan hâlen daha “Bu kadar çok çocuk cesedi.. Bunca tecavüz edilmiş kadın kız... Mahvolmuş bir Halep. İRAN'a Nasıl bir şeref katacak! YAZIKLAR OLSUN YUH OLSUN” sorusunu sorabiliyor. Yahu daha nasıl anlayacağız İran için şeref Ehli Sünnetin kadınlarına tecavüz etmek, çocuklarını öldürmek, erkeklerini katletmek. Daha ne yapsın adamlar?  

15 Ara 22:45

Misafir

Yaylnlansln

14 Ara 09:35

Misafir

En acısı da burda martavallarin Kemalistlerin bizlere irana gidin burası iran değil demesi....İrana gire kanımız irzimiz malimiz onlara helalken....

Abdullah Fakiroğlu yazdı, 547 kez açıldı , 21 misafir olmak üzere 23 kişi beğendi , 2 yorum yapıldı.
7 Ara 16 22:00
Fitnenin Büyüğü Bize Ulaşmadan 
81ae02282dc6db31bafae76e351501441481136090

“Aslında Suriye’de teröristlerin özellikle Halep kentinde hezimete uğraması bu canileri destekleyen Batılı devletleri derinden kaygılandırıyor ve şimdi bu devletler destekledikleri teröristleri kurtarma yollarını arıyor ve bu çerçevede teröristlere yeni yardımlarda bulunmaya çalışıyor.”


Parstoday sitesinde yer alan “ABD ve İngiltere’nin teröristlere yardım ulaştırması” başlıklı haberde yer alan birkaç cümle yazıya başlamak istedim.


Şii imparatorluğunu kurmak için yola çıkan İran’ın Türkçe yayın yapan birçok sitesi var. Bir kaçını saymak gerekirse, Parstoday, ABNA, Fars Haber Ajansı, İRNA, İBNA, Mehr News Ajans, Caferilik, Sistani.org u sayabilirim. Tabi kalbi İran için artan onlarda yerel ulusal site, gazetelerde köşe yazarı vs eklemek gerekir.


İslami Camiamız içindeki İran zehrini temizlemek, İran’ın tehlikelerine dikkat çekmek, bunlara önlem alınmasını sağlamak, İran yayılmacılığını durdurmak bütün bunları yaparken Suriye’de yaşananlara son vermek için çalışmak zorundayız.


Bugün Halep’te “kazandıkları zafer” sonrası yaptıkları yorumlarda Çaldıran Savaşını, Yavuz Sultan Selim Hanı hatırlatmalarının nedeni basit bir zafer sarhoşluğu değildir. Tarih bize Büveyheoğulları, Fatımiler, Safevi ve son olarak İran Cumhuriyet tecrübeleriyle bir kez daha göstermiştir ki, ŞİA Ehli Sünnete olan düşmanlığını, zayıf olduğu dönemlerde Takiyye ile güçlü olduğu dönemlerdeyse kan dökerek çözme yoluna gitmiştir. Bu gerçeği görmezlikten gelmek, sorunu sulh ile çözmeye çalışmak, kardeşlik ve vahdet söylemlerinde bulunmak tehlikeyi büyütmekten başka bir işe yaramaz.


Üzülerek belirtmek gerekir ki İslami Camianın İran ve Şii tehlikesine karşı hassas olduğunu söylemek zordur. Evet mübarek Suriye Cihadı İran gerçeğini bütün çıplaklığıyla karşımıza çıkarmıştır. Karşımızda kendi hinterlandından topladığı katiller ile Irak ve Suriye’de katliam yapan bir İran var. Bu ülke AB, ABD, Çin ve Rusya ile işbirliği içinde. Üstelik yalanı bir itikadi zorunluluk olarak görüp profesyonelleştiği için istediği gibi manipülasyonunu da yapıyor. Bütün bunlar gençler arasında görülmekte. Fakat İslami Camianın entelektüelleri, yazarları, ilahiyatçıları için İran hala Müslüman mahallesinin haylaz çocuğu. Derdini dinleyip biraz “empati yapılırsa” meselelerin bir çoğu hallolacak.


Birkaç örnek vermemiz gerekirse, “Suriye’deki muhalefet icat edilmiştir ve imal edilmiştir.Yani emperyal güçler tarafından imal ve icat edilmiştir.Muhalefetin icat edildiği günden bu yana Muhalefet silahlandırılmış ve parayla desteklenmiştir.Kendilerine hala İngiliz, Fransız,Amerikan, Kanada güçleri ve Türkiye tarafından eğitim verilmektedir." cümlelerini kurmuş Türkiye İslamcılarının fikir önderlerinden Atasoy Müftüoğlu’nun halen İslami Camia içindeki saygın konumuyla başlamak gerekir. Halep’e yardım kampanyası düzenleyen Marmara İlahiyatta birkaç gün sonra "Müslüman Gençliğin gündemi ne olmalı” başlıklı sempozyum verebilmektedir. Üstelik bu mühim olayı Halep’e yardım toplayan gençleri ziyaret eden Dekan Ali Köse kendi hesabından paylaşmakta. Normal şartlarda görüşlerinden pişmanlık duyduğunu söylemediği sürece Müslüman Mahallesine Cuma namazı hariç yaklaşması yasaklanması gerekirken hala saygı duyulan bir isim olması yaşamakta olduğumuz tehlikeyi halen anlamadığımızı gösteriyor.


Diğer örnek Yıldız Ramazanoğlu. Kendisi hakkında o kadar çok şey yazıldı ki. Buna rağmen iki toplama 15 temmuz kitabı, gazete yazıları, islami camianın bütün seçkin yazarlarının yazılarının yer aldığı dergilerde yazıları yayınlanan bir isim. CİNS, İTİBAR, LACİVERT, GENÇ dergileri son 1 yılda yazdığı dergilerden bazıları. Yıldız Ramazanoğlu eminim bu dergilere yazılarını ricayla yazmıştır.


Karşımızda bütün gücüyle Müslümanlara saldıran, bunun için ittifaklar yapan bir İran var ve biz bırakalım bu tehlikeyle yüzleşmeyi henüz Suriye Cihadı konusunda İslami Camiaya fitne tohumları salan isimleri bile dışlayamıyoruz.


Bir diğer örnek Hüseyin Hatemi. İstanbul Ticaret Üniversitesinde Hukuk derslerine giren bu isim sosyal medya hesaplarından açıkça Hizbullah, İran, Esed ve Irak şii yönetimini savunmakta. Ama eski Başbakan Yardımcısı Nazım Erken’in rektör olduğu üniversitede ders vermekte. Daha da acısı Beştepe’ye davet edilip Cumhurbaşkanı ile aynı masada poz verebilmekte.


Velhasıl, daha gidilecek çok yolumuz var. Vaktimiz yeter mi, yoksa Suriye Müslümanları gibi yaşayarak mı öğreneceğiz göreceğiz.  


Yazımı bir İran sitesinden alıntıyla başlatmıştım. Yazıda kullandığım resim de bir sonraki yazımın konusu olsun inşallah. 

81ae02282dc6db31bafae76e351501441481136090


08 Ara 13:53

Misafir

Mala anlatır gibi anlatmışsın

08 Ara 00:36

Şiir gibi bir yazı...

Abdullah Fakiroğlu yazdı, 890 kez açıldı , 22 misafir olmak üzere 23 kişi beğendi , 1 yorum yapıldı.
23 Kas 16 10:00
Zor Olanı Konuşmak 
7fc09fd912da700a09a9647df95238281479881183

7fc09fd912da700a09a9647df95238281479881183

Yıllarını barışçıl siyasete vermiş, toplumun her kesiminin derin saygı duyduğu, HDP’nin güvercin kanadının temsilcisi, Kürt siyasetinin duayen ismi Ahmet Türk’ün önce Mardin Büyükşehir Belediye Başkanlığı görevinden uzaklaştırılması daha sonra gözaltına alınması, Ak Parti ve Recep Tayyip Erdoğan’ın Kürt sorunun çözümünü istemediğini bir kez daha gözler önüne sermiştir.

Ak Parti Dolmabahçe mutabakatına sadık kalmayarak devirdiği masayı toplamak şöyle dursun, biraz daha dağıtmanın yolunu aramaktadır. Bir an önce PKK ile müzakerelere başlayıp Suriye ve Irakta PYD’nin varlığını meşru olarak kabul etmesi, çözüm sürecinin bir kez daha yarıda kalmaması adına uluslararası gözlemcilerin davet edilmesi gerekmektedir. Bunları yapmak şöyle dursun, Recep Tayyip Erdoğan her fırsatta PKK ile müzakerelerin bir daha başlamayacağını deklare etmekte, PYD’ye düşmanca sözler sarf ederek savaş tamtamlarını çalmaktadır. 

Başta AB olmak üzere evrensel kuruluşlardan gelen açıklamalar göz ardı edilmekte, her gün AB aleyhinde açıklamalar yapılmaktadır. Bunlar ülkemizde zaten yükselmekte olan sokak milliyetçiliğini arttırmaktan başka bir işe yaramamaktadır.

Avrupa Birliği insanlığın ortak, evrensel gelişimini temsil eder ve Türkiye AB üyesi olduğunda demokratik, modern, güçlü ülkeler arasındaki yerini alacaktır. Fakat Türkiye’nin AB üyesi olması için öncelikle AB standartlarına ulaşması gerekmektedir. Ne acıdır ki bugün geldiğimiz nokta AB ile ilişkileri kopma noktasıdır gelmiştir.

Savaşın soğuk yıkıcı yüzü her gün kendini göstermektedir. Devlete düşen hiçbir bahaneye öne sürmeden bir an önce açılım sürecine geri dönmektedir. Elbette PKK’ya da önemli görevler düşmektedir. Öncelikle sivil ölümlerine yol açacak saldırılarına son vermeli, barış için iradesini ortaya koymalıdır.

Özgür Gündemin kapatılması, Cumhuriyet Gazetesine yönelik sindirme operasyonları Türkiye’nin demokratik ülke imajına büyük darbe vurmaktadır. Ayrıca, Aslı Erdoğan, Ali Bulaç, Murat Aksoy, Ahmet Altan, Mümtaz Er Türköne gibi aydınlar hapse atılmıştır. Hükümet 15 Temmuzu bahane edip KHK ile devleti yönetmektedir. Bu kabul edilmez.

Evet 15 Temmuz’da bir darbe girişimi olmuştur. Ama artık 15 Temmuz psikolojisinden çıkılması, intikam duygusuyla hareket edilmemesi lazımdır. Bana gelen mektuplar da anlatılanlar içler acısıdır. Kocası hapiste olduğu için kirasını ödeyemeyen, iş bulamayan bir sürü insan vardır. Acı olan 28 Şubat sürecinde devletin zulmünü gören İslami çevrelerin bugün statükonun destekleyicileri olmasıdır.

Ak Parti 2002 kuruluş değerlerinden hızla uzaklaşmaktadır ve ne acıdır ki İslami çevrelerden buna karşı bir duruş sergilememiştir.

Okurken mideniz bulandı, yer yer küfür etme isteği duydunuz değil mi?

Maalesef bu cümlelerin benzerlerini sosyal medya hesabından veya gazetedeki köşesinden yazan, röportajlarında açıklayan ya da konforunu bozmamak için sadece paylaşmakla yetinen bir sürü “bizden” düşünür, siyasetçi ve akademisyene  sahibiz.  Kimi 15 Temmuz kitaplarında yazılar yazıyor, kimi panellere gidip 15 Temmuz darbe girişimini anlatıyor. Görünürde en muhalifi bile mahallenin ağır abileriyle aynı gazetede yazıyor.

Anladığım kadarıyla bunların görünürde dostu da yok. Kimse ne saçmalıyoruz arkadaş demiyor.Tam tersi herkeste bir koruma duygusu, ona söz söyletmem havası hakim. Çünkü herkes birilerinin paltosundan çıkma değil mi ? Kimse  kültürel iktidarına halel gelsin istemiyor.  

23 Kas 18:01

Burada ki yazıdan Feto&HDP kardeşliğinin geldiği boyutu görebiliriz.

Abdullah Fakiroğlu yazdı, 229 kez açıldı , 1 misafir olmak üzere 2 kişi beğendi , 5 yorum yapıldı.
11 Kas 16 18:00
Parti İçi Demokrasi 

“Utanmadan sıkılmadan kalkmış ne diyorlar? ‘Türkiye’nin Avrupa Birliği müzakereleri gözden geçirilmelidir.’ Geç kaldınız, hadi bir an önce gözden geçirin. Ama gözden geçirdiğiniz zaman ertelemeyin ha, nihai kararınızı verin. Eğer Türkiye terörle haysiyetli ve onurlu bir şekilde mücadele ediyor diye siz Avrupa Birliği konusunda müzakereleri gözden geçirecekseniz, geç kaldınız. Biz terörle mücadeleyi sonuna kadar vereceğiz, sonuna kadar” diye konuştu.” İki gün önce MUSİAD fuarında konuşan Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan’ın sözleri bunlar. “Bana ister katılın ister katılmayın, AB’den kopmuş bir Türkiye’nin dünya algısı 3’üncü dünya ülkesidir. Eğer AB ile müzakerelerde ilerleme sağlarsak İslam dünyası nezdinde de daha cazip daha güçlü bir ülke oluruz. Bugün Avrupa’dan kopmak demek FETÖ’nün başarılı olması demek” Bu sözlerde bugün “Türkiye Ekonomisi ve Güncel Gelişmeler” konulu toplantının basına kapalı bölümünde ASKON üyesi işadamlarının da sorularını yanıtlayan Başbakan Yardımcısı Mehmet Şimşek’e ait. Haber Hürriyet ve diğer internet sitelerinde yayınlandı. “Bak siyasi parti liderleri gidiyor aynen ifadesini veriyor, ondan sonra da işinin başına dönüyor. Sen de aynısını yapsaydın, niye yapmadın? Siz meydan okudunuz, ‘Bizim arkamızda PKK var’ dediniz, ‘Bizim arkamızda PYD, YPG var’ dediniz. E, gelsin onlar sizi kurtarsın. Bizim arkamızda terör örgütleri yok. Bizim arkamızda Hak var, halk var; farkımız bu” Bu sözler Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın iki gün önceki konuşmasından. "Dolayısıyla parlamentoların milletvekili sayılarının bir takım tutuklamalar nedeniyle azaltılmış olması, Türkiye'de Meclis tablosu buna pek müsait değil ama çok kritik bir takım denklemlerin olduğu dönemlerde sorun olabilir tutuklamaların. Diyelim ki 2 oyla güvenoyu almış. Geçmişte koalisyon dönemlerinde biz bunu çok yaşamıştık. 3 tane milletvekilini tutuklasanız parlamentodaki denge değişir. Güvenoyu alır veya düşer. O bakımdan haklarındaki iddialar davaya dönüşüp kesinleşene kadar milletvekilleriyle ilgili bir tutuklama kararı verilmemesinin ben daha doğru olacağı kanaatindeyim. Bir hukukçu olarak, eski bir meclis başkanı olarak düşüncem budur. Tabii takdir tamamen yargı organlarımızındır. Bu ilgili milletvekillerinin ifadeleri alınmalı ancak parlamentodaki aritmetik, tutuklamalar nedeniyle bozulmamalıdır diye düşünüyorum ve değerlendiriyorum." Bu sözleri söyleyeni Bülent Arınç zannettiniz değil mi? Hayır değil, Ak Partiden Meclis başkanlığına seçilen Mehmet Ali Şahin. Mehmet Ali Şahin sadece Meclis Başkanı seçilmedi, Gençlik ve Spordan Sorumlu Devlet Bakanlığı, Adalet Bakanlığı, Grup Başkan Vekilliği ve Ak Parti Siyasi ve Hukuki İşlerden Sorumlu Genel Başkan Yardımcılığı görevlerinde bulundu. Ak Partili siyasetçilerin bir karar vermesi gerekiyor. Recep Tayyip Erdoğan bu hareketin lideri mi, yoksa rakibi mi? Terörle mücadele yöntemi doğru mu? Yoksa sert mi? Bir köşede bekleyip uygun zaman geldiğinde Erdoğan’ın söylemlerine inceden çakarak kendi şirinliklerini devam ettirmenin modası geçti. Ya çıkın Tayyip Erdoğan’ın yanlış yaptığını söyleyin, ya da davanıza zarar verecek söylemleri bırakın.          

11 Kas 22:32

Ertuğrul

Puan: 40

Misafir,guzel bir soru sormus. Yaniylayin lutfen abdullah bey

11 Kas 19:59

Misafir

Bir vekil fikirlerini soylemeyecekse,o meclis neden binada fikirler tartisilmayacaksa,ben neden oy veriyorum bunlara ? Yikin o zaman binayi sadece Aksaray kalsin

Abdullah Fakiroğlu yazdı, 2170 kez açıldı , 59 misafir olmak üzere 62 kişi beğendi , 7 yorum yapıldı.
9 Kas 16 10:00
Teşekkürler Obama 
3c67302dc1befee97d1278c2f44c565c1478674354

3c67302dc1befee97d1278c2f44c565c1478674354

Sekiz yıl öncesini iyi hatırlıyorum. ABD'nin ilk siyahi başkanı olan Obama etrafında dönen hayalleri. Gazetelerde düzülen Obama methiyelerini. Obama kazanacak ve dünya artık barışın egemen olduğu mutlu bir köye dönecekti. 

Obama öyle büyük bir umuttu ki İsrail Gazze'ye düzenlediği saldırıyı Obama'nın yemin töreninden önce durdurmuştu. Başkanlığa gelişi bile katliamları durdurmaya yetiyordu.

Aradan geçen 8 yılın özetini yapmaya gerek yok. Obama Bush dönemine rahmet okutacak şekilde dünyayı kan gölüne çevirdi. Bunu ya direkt ABD eliyle yaptı ya da sessiz kalarak destekledi. Sekiz sene öncesinden farklı olarak dünya savaşının ne zaman çıkacağı konuşulur oldu. 

ABD'de bugün yeni başkan belli oldu. Trump ABD'nin yeni başkanı oldu. Bu sonuç tıpkı sekiz yıl öncesi gibi Türkiye'de sevinçle karşılandı. 

Hayır, bu sefer kimse Trump'dan Obama'dan beklediğini beklemiyor.  Trump'da zaten Obama'nın kullandığı yaldızlı cümleleri kullanmıyor. Beklenen ABD'nin içine kapanması hatta tercihen iç karışıklığa girmesi. Bu biraz zor olacak, farkındayız ama beklentimiz artık değişti. 

Obama kendisinden beklenen zihniyet değişimini belki sağlayamadı ama, ABD'den şifa bekleyen milyonları ABD'den nefret ettirdi. Sekiz sene önce dünya kurtulacak diye Obama'yı beklerken bugün ABD acaba dağılacak mı diye Trump desteklenir oldu. 

Sırf bu nedenle Obama iyi bir teşekkürü hak ediyor. Teşekkürler kara derili adam. Dünyaya ABD'nin gerçekten bir rüya olduğunu gösterdiğin için. İnşallah Trump senin açtığın yolda ilerleyerek ABD'nin son başkanı olur. Dünyanın buna gerçekten ihtiyacı var. 

13 Oca 19:37

Misafir

At last! Something clear I can unersdtand. Thanks!

10 Kas 08:58

Obama başkan seçildiği zaman en büyük farkı siyah olmasıydı. Siyah bir Amerikalı, ABD başkanı olmuştu. ona istinaden söyledim.

Abdullah Fakiroğlu yazdı, 563 kez açıldı , 21 misafir beğendi , 1 yorum yapıldı.
6 Kas 16 14:00
Kemalistlerin Yeni Müttefikleri 
e3c8cebfff9e6bfe639309a3625c26ae1478428445

e3c8cebfff9e6bfe639309a3625c26ae1478428445

2008 yılında Atatürk belgeselini yapan Can Dündar’a belgeselde Atatürk’ü içkici ve diktatör olarak gösterdiği için büyük tepki gösterilmişti. Cumhuriyet Gazetesinin başını çektiği Kemalist çevreler Can Dündar’ı neredeyse aforoz edecekti. 

Aradan geçen süre sonunda Can Dündar Cumhuriyet Gazetesinin Genel Yayın Yönetmeni oldu, şimdilerde batı ülkelerde gezip Türkiye’nin İŞİD’e silah yolladığı yalanını yaymakla meşgul oluyor. 

2008 yılında  yaşanan garip olaylardan biri de DHKPC  terör örgütünün lideri Dursun Karataş’ın vefatı sonrası Karataş’ın ailesinin verdiği teşekkür ilanını Cumhuriyet Gazetesinin yayınlamasıydı. DHKPC şimdilerde PKK’nın yancısı olarak Alman istihbaratının verdiği görevleri yerine getirmekle meşgul. Cumhuriyet Gazetesi de DHKPC’nin terör eylemlerinin reklamını yapmakla meşgul. 

2008 yılında Mustafa Balbay’ın Ergenekon Operasyonu sonrası tutuklandığını , İlhan Selçuk’un iki gün gözaltına alındığını, Mustafa Balbay’ın köşesinin yıllarca boş bırakıldığını, Balbay hapisten çıktıktan sonra Cumhuriyet Gazetesinde yazamadığını da hatırlatalım. Aynı Balbay’ın birkaç ay önce yazdığı Cumhuriyet gazetesi eleştirisine rağmen Cumhuriyet Gazetesine yapılan operasyona çok sert tepki gösterdiğini de unutmayalım. 

Amacım 2008-2016 kıyaslaması yapıp var olan tutarsızlığı gösterip bazılarını ikna etmek değil. Zira bende 2008 yılında durduğum noktada değilim. Azılı bir Erdoğan muhalifiyken şimdilerde “Reisci” olmam gözünüzden kaçmamıştır. Yazının konusu bu olmadığı için bu bahsi şimdilik geçelim.

Sosyal medyada, gazetelerde yaşanan bu olaylardan sonra Cumhuriyet Gazetesi okuyan “masum Kemalistlerin” bu yaşananlara tepki göstermesini bekleyenler oldu. Aslında Cumhuriyet Gazetesi okuyucuları tepki göstermeye alışkın. Vaktiyle Hasan Cemal’e karşı ilhan Selçuk’un başını çektiği grubu destekleyip gazetenin tirajını neredeyse yüzde 50 düşürmüşlerdi. Oysa şimdilerde gazete okuyucularından gelen bir tepki yok.

Benzer bir tepkisizlik Cumhuriyet Halk Partililerde de yaşanıyor. Öyle ya, koskoca Atatürk’ün kurduğu parti (aslında mevcut CHP’yi Atatürk değil Deniz Baykal kurdu ama ) son yıllarda PKK’ya destek veren bir hale geldi. Sadece PKK mı? Bugün CHP’nin FETÖ’den sorumlu belediye başkanları, milletvekilleri var. Düşünün Beşiktaş gibi laikliğin kalesi bir ilçenin belediye başkanı FETÖ’ye aleni destek veriyor ama CHP seçmeni sessiz. Mahmut Tanal ve nöbetçi FETÖ destekçisi vekiller de cabası.

Düşünün CHP’de böyle bir ortamda bile Kemal Kılıçdaroğlu ve parti yönetimine güçlü bir muhalefet çıkmadı. Genel Başkan adayı olarak ismi geçen, geleneksel CHP’nin temsilcileri aday olmadılar ve parti mevcut yönetimle devam ediyor.

Bugün CHP’nin gittiği yok, HDP ile birleşmeye doğru gidiyor. CHP bünyesinde gerçekleşeceğini öngördüğüm bu birleşme aslında HDP’nin CHP’yi tamamen ele geçirmesi şeklinde gerçekleşecek. CHP seçmeninden bir tepki var mı elbette yok.

Tıpkı Cumhuriyet Gazetesi okuyucuları gibi CHP seçmeni de yaşananlara tepki göstermiyor. Bu iki sessizliğin sebebini okuyucu/partili kitlelerin yaşananlardan haberi olmamasına bağlayanlar feci şekilde yanılıyor. Evet ana akım medyada bu garabet durum tam manasıyla paylaşılmıyor ama sokaktaki kitle yaşananların farkında ve tepki göstermeyerek bu durumu desteklediğini gösteriyor. İspat edelim belki birileri tepki gösterir düşüncesi de kusura bakılmasın ama beyhude bir çaba. Zira ortada karşıdan karşıya geçecek zekâya sahip bir insanın rahatlıkla anlayacağı onlarca veri var.

Atatürkçü, Kemalist, laik kitlenin öncelikli beklentisi Recep Tayyip Erdoğan ve onun şahsında Ak Partinin devrilmesi ve mütedeyyin insanların bir daha bu kadar etkin olmamasının sağlanması. Bunun için bırakın FETÖ veya PKK ile işbirliğini Batı İttifakı tarafından gerçekleşecek bir işgale bile razılar. Acı ama bu gerçeği kabul ederek ne gereksiz uzlaşma çabalarını bir kenara bırakarak yola devam etmeliyiz.

Abdullah Fakiroğlu yazdı, 2592 kez açıldı , 37 misafir olmak üzere 38 kişi beğendi , 1 yorum yapıldı.
3 Kas 16 14:00
Henüz Yolun Çok Başındayız 
63f758b2d6149802803bae3a7e03ddf11478167491

63f758b2d6149802803bae3a7e03ddf11478167491

“İngiltere’de bir hesaba 13 milyon 200 bin dolar göndermişsin. Neden gönderdin? Hatırlamıyorum isim söyleyin.” Bunlar, Boydak Holding eski Yönetim Kurulu başkanı Hacı Boydak’ın mahkemedeki ifadelerinden.

Hacı Boydak Türkiye’nin en büyük Holdinglerinden birinin başındayken şimdi Fethullahçı Terör Örgütü davasının sanıklarından biri. Hacı Boydak ile FETÖ’nün ilişkisi sır değil. Kendisi de zaten bunu kabul ediyor. Youtube’da basit bir araştırma yapıldığında bu anlaşılacaktır. Link 1 Link 2

Mart ayında gözaltına alındığında eski Cumhurbaşkanımız Sayın Abdullah Gül kendisiyle ilgili şu cümleleri kurmuştu: "Boydak ailesi çalışkanlığıyla, dürüstlüğüyle, hayırseverliliğiyle bilinen bir aile. Türkiye'nin önemli sanayicilerinden. Ümit ederim ki daha fazla rencide edilmezler" Abdullah Gül, Boydaklar hakkındaki olumlu görüşlerini mahkemede tekrar eder mi, bilmiyorum. Ona yakışan Mart ayında söylediklerini tekrar etmesidir.

Abdullah Gül’ün söylediklerinin önemi şuydu. İktidar İslami görünümlü bir yapının devleti ele geçirmesine engel olmak için bir takım operasyonlar yapıyor ve buna iktidar partisini kuranlardan, o partiyle bakanlık, başbakanlık yapmış daha sonra cumhurbaşkanlığı yapmış en etkili isimlerden biri tepki gösteriyor. Bırakın iktidara sempati beslemeyen kitleleri, Ak Partiye oy vermiş kitlelerde bile bir acaba hissiyatı oluşturur. Nitekim oluşturdu da.

Abdullah Gül’ü en son canlı dinlediğim yer 15 Temmuz sonrası Kısıklı’da aralıksız devam eden nöbetlerden biriydi. Abdullah Gül’ü takdim eden sunucu, “Sayın Cumhurbaşkanımızla arasına nifak tohumu ekmeye çalışanlara inat onlar hep birlikte yürüdüler” minvalinde sözler söylemişti. O gün olağanüstü hal ilan edildiğinden Sayın Abdullah Gül’ü tam olarak dinleyemedik.

FETÖ o kadar ilginç bir yapılanma ki memleketin en güçlü sanayicilerinden birini yanına çekiyor( ya da yanındakilerden birini memleketin en büyük sanayicilerinden biri haline getiriyor) ve kendisiyle amansız bir savaşa girdiği iktidar partisinden bir çok yetkili/etkili ismi kendisine destek verecek hale getiriyor. Düne kadar Fethullah Gülen’e demediğini bırakmayan Cumhuriyet yazarları konu paralel devlet yapılanmasına gelince “evet Fethullah Gülen’e karşıyız ama kendisinin terörist olduğunu düşünmüyoruz” diyebiliyor.

15 Temmuzdan sonra, Hakan Şükür, Atalay Filiz ve Enes Kanter üçgenine hapsedilen bir tartışma dönüyor. İnşallah bu kırılıp Boydaklar gibi FETÖ’ye can suyu veren iş adamı, siyasetçi vd etkili insanları konuşabiliriz.

05 Kas 12:35

Misafir

Konunun başı var ama sonu yok kısa olmus bir yazi yani kunuyu tam açıklayıcıliga kavusturmalisiniz

Abdullah Fakiroğlu yazdı, 929 kez açıldı , 28 misafir olmak üzere 30 kişi beğendi , 2 yorum yapıldı.
22 Eki 16 14:00
Taasuba Hayır 
99d7cd0fc4896ab6082e543921efff9e1477125064

99d7cd0fc4896ab6082e543921efff9e1477125064

 Ümmetin Vahdeti. Karşı konulması imkânsız, cezbedici bir ütopya. “İslam dünyasının içinde bulunduğu kötü durumdan” kurtulmanın tek yolu bu. İslam Dünyası hangi kriterle kötü durumda, İslam’ın vaat ettiği kurtuluş ile bu cümleyi kuranların kafasındaki kurtuluş ya da ayeti kerimenin buyruğu ile “üstünlük” aynı şey mi bu ayrı bir yazı konusu. Şimdilik hüsnü zanda bulunarak, İslam Dünyasın içinde bulunduğu fiili işgal durumundan kurtulmak olarak kabul edelim. 

Hz. Ali (r.a.) dönemi siyasi gelişmeler sonrası ortaya çıkan mezheplerden ŞİA ile Ehli Sünnet arasındaki gerilimi bitirmek tatlı yiyip tatlı konuşmak, sonra Büyük İslam Birliğini kurup Afganistan, Irak, Pakistan, Bangladeş, Suriye ve diğer İslam beldelerini kurtarmak, Dünyayı Müslümanlar olarak yönetmek aslında çok kolay. Mezhep taassubu yapmayacağız. ŞİA ile kardeş olacağız. 

 Tamam, aramızda, birkaç tarihsel mesele var. Mesela Hz. Ebubekir, Hz. Ömer, Hz. Osman başta olmak üzere Sahabeyi Kiram efendilerimizin büyük çoğunluğuna hakaret ediyor, hatta onların kafir olduğunu iddia ediyorlar ama bu tartışmak için yeterli mi Allah aşkına. Yoksa siz tekfirci misiniz? Büyük İslam Birliği diyorum, siz taa 1400 yıl önceki meselelerden bahsediyorsunuz. 

“Peygamber, mü'minlere kendi canlarından daha önce gelir. Onun eşleri de mü'minlerin analarıdır. Ahzâb : 6” ayetiyle annemiz olduğu bize bildirilen Hz. Ayşe (r.a.)’ye bir rivayete domuzdan daha pis kafir demiş olması İmam Humeyni’nin karizmasını görmemizi nasıl engeller arkadaşlar soruyorum size. Allah aşkına hiç mi trafiğe çıkmadınız. Hatalı sollama yaptığınızda annenize sövüyorlar. Hepsini mi vuruyorsunuz. Humeyni diyorum size, siz 1400 yıl öncesinde kalmışsınız. 

Hem Sunnilerin hiç mi hatası yok. Yıllarca şia’yı örselediler. Ufak tefek meseleleri büyüttüler. Ne var yani İmamların Masum olduğunu, imamların rivayetlerinin Hz. Peygamberin rivayetinden daha önemli olduğunu kabul etseniz. Yoksa siz ehli beyt düşmanı mısınız canım? 

Siyasi gelişmelerden bahsediyoruz burada. Bakın Irak işgal altında. Taklidi Merci Ayetullah El Uzma Ali Sistani ABD işgali sırasında Hz. Mehdi zuhur etmediği için ABD’ye direnilmemesi emri verdi ama bu Sistaninin özgür hür iradesi. Hani insanların görüşlerini açıklama hakkı vardı? Yoksa siz İsrail lehine çalışan ajan mısınız bunu gündeme getiriyorsunuz. Adam bağrına taş basarak ABD’den 200 milyon dolar aldı ama bunda ne var? Kendisi bu parası fakirler için aldı. Hem siz diyanetin bütçesine laf söylediniz mi ki? Buna karışıyorsunuz? 

İran İslam Cumhuriyeti Düzenin Yararını Teşhis Konseyi Başkanı ve İran’ın 4. Cumhurbaşkanı Ali Ekber Haşimi Rafsancani ABD ile Afganistan ve Irak İşgali sırasında ortak çalıştıklarını söylemiş olabilir. Bunda ne var Allah aşkına. Bakmayın şimdi bazı isimlerin Irak’ta ve Suriye’de Afganistan, Hindistan ve İran’dan getirilmiş binlerce şii militanın katliam yaptığı iddialarına. Onlar sapkın vehhabiliğe karşı savaşıyorlar. Hatta sırf bu nedenle, bağırlarına taş basarak, canlı canlı kedi parçalıyorlar. 

Bir iddia da İran’ın Türkiye aleyhine işler yaptığı. Bakmayın siz Türkiye PKK’ya operasyon düzenlerken İran’lı yetkililerin Irak toprak bütünlüğünden bahsetmelerine. Türkiye’nin mezhepçiliği adamlara başka şans mı tanıyor Allah aşkına. Türkiye Irak’ta Maliki hükumetine karşı seçimlerde İyad Allavi’yi desteklemedi mi? İyad Allavi Irak’ın en önemli Sünni siyasetçilerinden biri değil mi? 

 Türkiye BM Güvenlik Konseyi geçici üyesiyken İran’ın Nükleer çalışmalar nedeniyle ambargoya uğrama oylamasına hayır oyu vermedi mi? Brezilya ile ortak olup İran ile takas anlaşması yapmadı mı ? Bundan daha büyük mezhepçi siyaset mi olur? Zavallı İran bağrına taş basarak bir yere kadar sabretti. Şimdi bütün yaptıkları Kudüs’ü kurtarmak için. Yoksa siz Kudüs’ün kurtarılmasını istemiyor musunuz? 

Allah kendilerinden razı olsun,  Türkiye’de İslamcı yazarlarımız sizin gibi taassup sahibi insanlar değil. Sizin gibi tekfirci olsalar,  Şii milislerinin Kabe’yi de ele geçireceğiz açıklamalarını gündeme getirirlerdi. Ne var yani beş yüz altı yüz yıl da Şiiler yönetse Kabe’yi. Belki birkaç sahabe mezarını yıkarlar. Belki Hz. Ayşe’nin mezarını parçalarlar. Ne var canım bunda. Bence vahdet her şeyden daha önemlidir. 

08 Kas 01:11

İnsanların önyargılarını parçalamak atomu parçalamaktan daha zordur* *Aynştayn

Abdullah Fakiroğlu yazdı, 410 kez açıldı , 28 misafir olmak üzere 29 kişi beğendi , 1 yorum yapıldı.
14 Eki 16 14:00
Çocuklarımızı Kaybedebiliriz 
daee2127c2c3b047ab0630765e994fad1476442361

daee2127c2c3b047ab0630765e994fad1476442361

PKK, FETÖ, Suriye, Dünya çapında yaşanan büyük gerilimin yansıması, siyasi tartışmalar. Ülkemiz tarihin hızlı aktığı bir zaman diliminin tam ortasında. Her gün televizyonları açtığımızda, gazetelere baktığımızda, sosyal medyadan gündemi takip ettiğimizde kendimizi bir keşmekeşin ortasında buluyoruz. Twitterda gün içinde birkaç farklı konuda ahkam kesmediğim gün sayısı 0 (sıfır). Başta benim sonra hepimizin dünyayı kurtaracak büyük muhteşem fikirlerim/iz var. 

Bu kadar büyük olayların arasında unuttuğumuz ya da önemsemediğimiz ufak bir sorunumuz var: Çocuklarımız ve onların eğitimi/yetiştirilmesi. Çocuklarımızın eğitimi cümlesi herkesin aklında okuyacağı okullar, seçeceği meslekler olarak şekilleniyor. Aslında bizim okumalarını istediğimiz okullar, seçmelerini istediğimiz meslekler. Geornalisteki ilk yazılarımdan birinde  https://www.geornalist.com/post/920/turkiyede-internet-kullaniminin-tehlikeleri-2 çocukların internet ortamında karşılaştıkları tehlikeleri yazmıştım. Geçen gün kızımı götürdüğüm parkta karşılaştığım manzara çocuklarımızın sokakta benzer tehlikelere maruz kalabileceğini hatırlattı bana.

Kartal'da bir çocuk parkı, kaydırakların merdiveni çıktıktan sonra ulaşılan ara bölmesine bir takım yazılar yazılmış. İlanı aşk sözcükleri, çete ilanları ve alt köşede iki kelime “cigara cigara”. Bu alan maksimum 7-8 yaş hadi biraz daha abartalım 10 yaşına kadar olan çocuklar için. Cigara argoda esrar demek. En fazla10 yaşında olan birkaç çocuk, yaşıtlarının her gün kullandığı bir alanda esrarın reklamını yapıyor. 

Bundan birkaç ay önceyse başka bir parkta kızımı sallarken yan salıncakta sırayla sallanan iki çocuğun söylediği şarkıya kulak kabartmıştım. Çocuklar kopmaktan, “koko çekmekten” bahsediyordu söyledikleri şarkıda.

Bonzai, çakmak gazı, esrar, hap vb. uyuşturuculardan haberi olan, kullanan, kullanılmasını normalleştiren bir nesil var. Buna açılan kapılardan biri, belki de en önemlisi sigara alışkanlığı. Sabah okul önlerinde toplanan öğrenciler artık müdür görmeden uzun saçlarıyla okula girmenin yolunu aramıyor. Toplaşıp sigara içiyor. Okul bahçesinin önünde rahatça sigaralarını içip okula öyle giriyorlar. Bu rahatlıkla ileride başımıza çok iş açacak.

Abdullah Fakiroğlu yazdı, 319 kez açıldı , 16 misafir olmak üzere 18 kişi beğendi , henüz yorum yapılmadı.
3 Eki 16 10:00
CHP'ye Yapılan Büyük Haksızlık 

15 Temmuz gecesi halkı darbeye karşı uyarmak ve sokağa çağırmak için Sela okuyan müezzinin bir çift tarafından dövülmesi kameralara yansımış, büyük tepki çekmişti. Döven şahsın, CHP Urla Belediye meclis üyesi Lütfi Özbey'in oğlu Hasan Özbey olduğu ortaya çıkmıştı. Hasan Özbey CHP Milletvekillerinin de katıldığı mahkeme sonrası serbest bırakıldı.

Döven şahsın CHP’li bir siyasetçinin oğlu olması ve mahkemesine 2 CHP milletvekilinin destek vermesi 15 Temmuz Sonrası dile getirilen Yenikapı Ruhunun bittiği yorumlarına sebep oldu ve CHP’ye sosyal medya üzerinden bence haksız eleştiriler yapıldı.

34 yıllık ömrümde CHP’nin hakkını savunmak bugüne düştü. CHP milletvekillerinin 15 Temmuz darbesine karşı selâ okuyan müezzini, dövenlere destek olması son derece normaldir. Bu darbe girişimi başarılı olsa sokaklara çıkıp çılgınlar gibi kutlama yapacak bir tabana sahip partiden beklenen davranış budur.

Darbeye giden süreçte “Türkiye İŞİD’e sarin gazı verdi” iddiasını CHP milletvekili Erden Erdem söylemiş, CHP Genel Başkan’ı ve teşkilatları tarafından desteklenmiş, bu iddianın uluslarası medyada yer alması sağlanmıştı. Eren Erdem‘i bu iddiasından sonraki 2 seçimde de aday gösteren CHP’nin müezzini dövenlere destek olmasından doğal ne olabilir?

07 Haziran seçimlerinden hemen önce Cumhuriyet gazetesinde, FETÖ’nün durduğu MİT tırlarındaki silahların detayları verildi. Ayrıca haberde bu silahların İŞİD’e gittiği yalanı yazıldı. Haberi yapan Can Dündar’ın yargılandığı davada bu bilgileri CHP Genel Başkan Yardımcısı Enis Berberoğlu tarafından verildiği mahkeme kayıtlarına geçti. CHP Genel Başkan Yardımcısı tarafından oluşturulan bir yalanla Türkiye’nin İŞİD’e destek verdiği söylendi ve biz iki milletvekilinin müezzini döven bir CHP’linin mahkemesine destek olan iki milletvekilini eleştiriyoruz. Ben o vekillerin yerinde olsam mahkemede müezzine iki tokat atardım.

CHP Milletvekillerinin sadece son 1 yıldaki icraatlarını yazmaya çalışsam Brezilya Dizisi olur. Fakat Yenikapı mitingine Kemal Kılıçdaroğlu katılmıştı ve partinin genel başkanı olduğu için onun söylemlerini kabul etmeliyiz değil mi?

“Başkanlık sistemini kan dökmeden bu ülkede gerçekleştiremezsiniz” Bu cümleyi CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu TOBB Genel Kurulunda 11 Mayıs 2016 tarihinde söyledi. Kılıçdaroğlu’nun son 1 yılda Recep Tayyip Erdoğan’a ettiği hakaretleri hatırlamanın gereği yok. Sadece şunu hatırlatmak lazım, darbeye karşı yapılan mitinge ilk başta katılmayacağını açıklayan, MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin katılacağını açıklamasından sonra, boşa düştüğünü anlayıp katılma kararı alan, katılmak için assolist gibi isteklerde bulunan, darbeye karşı çıkmış milyonlarca insana saygısızca bir konuşma metni hazırlayan, darbe sonrası hükümetin mücadelesine destek vermek şöyle dursun sürekli eleştiren bir siyasetçiden bahsediyoruz Kemal Kılıçdaroğlu derken.

Böyle bir CHP ile uzlaşmayı göze alanlar bir zahmet dayak yiyen müezzini de görmeyiversinler. Bu da CHP’nin elinin kiri olsun.

Abdullah Fakiroğlu yazdı, 408 kez açıldı , 19 misafir olmak üzere 22 kişi beğendi , 1 yorum yapıldı.
26 Eyl 16 14:00
Cemaat ve Tarikatların Zorlu Sınavı 

İmam Gazali (K.S) İtikadda Orta Yol isimli kitabının başında, kitabında yer alan delillerin, kalp hastalarını iyileştiren ilaçlara benzediğini, bunları kullanan tabibin mahareti, sağlam görüşü ve parlak zekâsı yoksa verdiği ilaçların hastalığı arttırma ihtimalinin iyileştirme ihtimalinden fazla olduğunu yazar.

Burada Kelam veya diğer ilimlerin:

1-İhtiyacı olana, 2- Ehil kişiler tarafından, 3- İhtiyaçlar belirlenerek, 4-Uygun dozajda verilmesinin Önemi anlatılıyor diyebiliriz.

15 Temmuz Darbesi sonrası toplumsal yeri, siyasetle ilişkileri tartışılan Tarikatlar konusunda yazmanın birkaç zorluğu var. Bunlardan birincisi, yapılan her eleştirinin “vehhabi/selefi” söylemi olarak kabul edilmesi. İkincisi, Türkiye’de var olan Tarikat Düşmanlarının meseleye atlama ihtimalleri. Üçüncüsü bu meseleyi anlatırken kullanılacak dilin herkes tarafından anlaşılır olamayacağı gerçeği. Bir Nakşi meşrep olarak yazacaklarım, Kadiri Meşrep biri tarafından hiç anlaşılmayabilir ya da ters manalara sebep olabilir. Ve en nihayet en zoru da 15 Temmuz darbesinin yarattığı öfke.

15 Temmuz darbesi sonrası eleştiri oklarının Tarikat ve Cemaatler üzerinde yoğunlaşması temelde basit bir gerekçeye dayanıyordu. FETÖ sınıflandırma olarak, cemaat olarak görünüyordu. İnsanlarda haklı olarak yeni bir FETÖ ve onun yapacağı iğrençliklerle yapacağı muhtemel katliamlarla uğraşmak istemiyordu.

Tarikat tartışmalarının sadece devlet memurluğu ve siyaset ilişkisi bağlamında yapılması, yaşadığımız süreçten gerekli dersi çıkartamadığımızı gösteriyor.

Fethullah Gülen ve örgütünün bu ülkede yıllardır palazlanması, Tarikat, Fıkıh, Akaid, Kelam, Hadis, Tefsir ilimlerinde ciddi eksikliğimiz olduğunu gösteriyor. Zira bu ilimlerde yeterli seviyelerde olsaydık, Fethullah Gülen Allahu Alem bir kasabada otuz kırk müridiyle sıkışmış meczup olarak hayatını devam ettirecekti. Çünkü İslami toplum tarafından tecrit edilmiş, bidat ehli olarak ilan edilecekti.

FETÖ’nün toplumun kılcal damarlarına nüfus etmesini sadece ajanlığını yaptığı ülkelerin desteğiyle açıklamak da karşılaştığımız manzarayı tam olarak açıklamıyor.

İsmail Kara, Cumhuriyet Türkiyesi’nde Bir Mesele Olarak İslam kitabında tekkelerin kapatılması sonrası tekke eleştirilerinin 

a-İtikat 

b-Kaynaklar ve metod 

c-Ahlak ve sosyal yapı 

d-Hiyerarşi (toplumda üst düzeyde ilgi görmeleri ) 

e-Birlik (ittihadı islama engel olması ) konularında olduğunu yazıyor. Buradaki eleştirileri okuduğumuzda 91 yılda pek bir şey değişmediğini görebiliriz. (sayfa 239/242)

Tıpkı Tekkelerin kapatılması döneminde olduğu gibi 15 Temmuz Darbe girişimini bir milat kabul ederek yapılan hatalarla yüzleşmek gerekiyor.

Bunlardan birincisi; FETÖ Nur Cemaatinin içinden çıktı. 17/23 Aralık operasyonlarından önce Nur Talebelerinin Fethullah Gülen’in  yaptıklarına yönelik en sert tepki Mart 2012 tarihinde kamuoyuna açıklanan Risale-i Nur Tahrifatını durdurma talebi. Mektupta, Mustafa Sungur, Abdullah Yeğin, Hüsnü Bayram, Ahmet Aytimur, Salih Özcan, M.Said Özdemir abilerinin imzası var. Benim araştırmam öncesinde bu denli bir itirazın, kamuoyuyla paylaşılmadığı yönünde. Evet belki kendi talebelerini birebir sohbetlerinde FETÖ’ye karşı uyarmış olabilirler fakat yıllarca Nurculuk içinde bir kol kabul edilen Fethullahçılığın yanlışlarını ve kendilerinden olmadığını açıkça söylemediler.

Devam edelim;  Tarikatlar ve Cemaatlerin FETÖ ile mücadeleyi FETÖ’nün yolundan giderek yapmaya çalışması. Eğitim kurumları açılarak buralarda yetiştirilen gençler, siyasi iktidara baskı yapılarak “hak etmedikleri, ehil olmadıkları” kamu görevlerine yerleştiriliyor. Burada şunu belirtmekte fayda var, bir insan sırf bir tarikata bağlı diye devlette çalışmayı hak etmez. Yapılması gereken tarikat mensubu diye kamuda görev alamama durumunun ortadan kaldırılmasıdır. Bir dergâhın kapısına devlet memuru olmak ya da bir kamu ihalesi almak için gelen bir kişinin vereceği zararı tarikat düşmanı 100 hoca gelse veremez.

Mensubu bulanan tarikat ve cemaati dinin tek temsilcisi zannetmek yüzleşmemiz gereken sorunlardan biridir. Bugün aynı şeyhten icazetli iki şeyhin müritleri birbirlerini beğenmiyor, kendi şeyhleri ölürse kıyamet kopacağını zannediyor. Şeyh efendileri öldüğündeyse bu kategoriye kendi dergâhlarını aslında bir anlamıyla kendilerini koyuyorlar. Çoğunlukla bu nedenle şeyhler öldüğünde icazeti tartışmalı isimler başa geçiyor. (Son 30 yılda şeyhi öldüğünde başka bir şeyhe intisap eden bir dergah duydunuz mu?)

Yanı başımızda yaşanan Suriye Cihadına FETÖ’nün bakışı malumdur. Mit Tırlarını Durdurmaktan, Dünya’ya AK Parti İŞİD’i kurdu ve destekliyor yalanına kadar müthiş bir saldırı içerisine girdiler. Türkiye’deki tüm tarikatlar bu konuda sustu. Tamam, “Suriye Cihadı meşrudur ve katılmak gerekir“ açıklaması yapmalarını beklemek fazla iyimserlik olur fakat insan bir araya gelecek bir şeyh efendiler grubunun Suriyeli Mazlumlara dua etmesini ve Hükumetin Suriye halkını önceleyen politikasına destek vermesini bekliyor. Şimdi yaşanan rahat ortamdan çok önce Çeçenistan konusunda İsmail Ağa’nın yaptıklarını hatırlatmak gerekiyor. Ya da kaybettiğimiz Seyda Muhammed Emin Er (k.s.) elinde silahla Afgan dağlarında gitmesini.

“Zaten beşyüz seneden beri hatta daha evvelleri dervişlik kalmamış, herkes yalnız şeyhlik sevdasında olduklarından, bugünkü şeyhler de maalesef kemâl bakımından noksan kişilerdir; bunlara şeyh deyip peşlerine takılmak bile doğru değildir” Bu sözler tasavvuf düşmanı bir yazar tarafından kaleme alınmadı. Cumhuriyet tarihimizin en önemli şeyhlerinden Mehmet Zahit Kotku (k.s.)’nun Tasavvufi Ahlak kitabından alıntı. Günümüz Türkiye’sinde tarikat şeyhleri hakkında böyle bir ifadede bulunmak direkt küfür sebebi olarak görünüyor. Oysa biz biliyoruz ki inancımıza göre Hz. Muhammed (a.s.) sonra hiç kimse İsmet sıfatına sahip değil.  Müridin mürşide bağlı olması, ona muhabbet beslemesi, seyrü sülüğünün ancak mürşidi vasıtasıyla gerçekleşeceğini düşünmesi başak şeydir, şeyhini neredeyse Hz. Muhammed (a.s.)’dan (haşa) üstün görmek bambaşka bir şeydir.

Şimdi tarikat ve cemaatler için zor süreç başlıyor. Hem topluma sirayet eden FETÖ belasını temizlemek hem de FETÖ yüzünden bozulan İslami kurumlara güveni tekrar tesis etmek zorundalar. Allah yardımcıları olsun.