Türkiye Aktivitesi
1501 ziyaret
1 online
Payitaht İstanbul
@IIAbdlhamid1

Türkiye Puanı

4004 puan Açık Yeşil Kalem

Derecesi

8 [Toplam 1626 kişi]

Türkiye
Tümü(34)
Pinledikleri(0)
Payitaht İstanbul yazdı, 2 misafir beğendi, henüz yorum yapılmadı.
16 Eyl 19 13:00
Halide Edip Sinekli Bakkalda Salyangoz Satıyor! (1)
e9c56a1cfb543e2400aafd907779d7111568633905

e9c56a1cfb543e2400aafd907779d7111568633905

1884 (ö: 1964) yılında İstanbul’un Beşiktaş semtinde doğan Halide Edip Adıvar, edebiyat ve yazarlık yönüyle birlikte, hem bir asker, (istiklal harbinde, önce Onbaşı rütbesi daha sonra ise Üstçavuş rütbesi alıyor) hem bir Millet vekili, (1950’de izmir’den demokrat parti listesinden aday olup 4 yıl bağımsız millet vekilliği yapıyor) hemde hararetli bir aktivist (izmirin işgal edilmesi üzerine fatih, kadıköy, üsküdar ve meşhur Sultan Ahmet meydanın’da yaptığı konuşmalar/nutuklar) Tüm yönleriyle de dikkat çeken bir isim.

Halide Hanımın babası Mehmet Edip Bey, kızının özellikle ingiliz eğitiminden geçmesini istemektedir, kızını üsküdar Amerikan Robert kız kolejine gönderir ve Halide Hanım oradan mezun olur. Halide Edip, Robert Lisesi'nden diploma alan ilk Müslüman kadın olmuştur...

Halide Edibin Sinekli Bakkal Kitabı Bize Ne Anlatmak İstiyor?

Sinekli Bakkal eseri Halide edibin, neredeyse ismi ile özdeşmiş olan en meşhur eseridir.

Sinekli Bakkal romanı Halide Edip Adıvar'ın en ünlü romanıdır. İlk olarak İngilizce The Clown and His Daughter, (Soytarı ile Kızı) adıyla 1935 yılında Londra'da yayımlanmıştır. Türkçe olarak ilk defa 1935 yılında Haber gazetesinde tefrika edildi. Daha sonra 1936 yılında kitap olarak basılmıştır. 2006 itibariyle 37. basımı yapılmıştır. Birçok yabancı dile çevrilen roman, 1942'de CHP Roman Armağan'ını kazanmıştır.”

İdeolojik bir okuma yapmadan, Halide edibin “Sinekli Bakkalda” ne de(ne)meye çalıştığını anlamaya çalışalım.

Sinekli Bakkal adlı bu roman, edebi bir eser olduğu kadar, siyasi-politik ve eleştirisel bir eserdir aynı zamanda. Peki neyi eleştirir bu kitap? Başta II Abdulhamid Han olmak üzere, Osmanlı devleti, (ki bu kitap yazıldığında Osmanlı fiili olarak durdurulmuştu) Müslümanların günlük yaşantısı, dini anlayışları, bazen çok ince bazende çok sert bir şekilde hırpalamakta.

Halide Edibin, Sinekli Bakkal isimli bu eserinde, kendi yetişmiş olduğu medeniyeti, kültürü, dini inançlarını, Osmanlı devletini ve özellikle II. Abdülhamidi acımasızca eleştirip, ingiliz dostlarına servis ederken, “niçin böyle yapıyor” diye sormuyoruz, anlamak tada zorlanmıyoruz.

Küçüklüğünden beri ingiliz eğitimi ve kültürü ile büyüyen bir kimsenin iç aleminde, ne tam anlamıyla İslam Medeniyetine nede Osmanlıya yer olmasa gerek!

Şu anda benim elimde ise bu kitabın, 1957 basımlı “C.H.P. San’at mükafatı” olarak dağıtılmış versiyonu bulunuyor. Simsiyah bir cilt ile kaplanmış olan elimdeki bu eser, aslında kitabın içerisindeki kara/siyah deliklere de işaret ediyor sanki

Kitabın analizine geçmeden önce, şu alıntıyı yapmakta fayda var. Kitap Londra’da yayınlandığında, Glasgow Herald aldı bir İngiliz gazetesinde, kitap hakkında şu yorum yapılmakta: “Muharrir/yazar sadece Abdulhamid devrinin çürüklüğünü ve zulmünü tasvir eden bir realist olmakla kalmıyor ...” diye devam eden gazete, yazılan bu roman’dan ne kadar memnun kaldıklarını dile getirmiş oluyor.

Orta öğretim Okullarında, Okutulacak 100 Temel Eserlerin de içine dahil edildiği Sinekli Bakkal eseri, bu milletin genç dimağlarına, hangi fikriyatı ve ideolojiyi anlatmaktadır?

Halide Edibin bu eserinde canlandırdığı, küçük hafız Rabia ve yaşlı bir imam olan ilhami karakterlerine bir göz atalım...

Kitaba giriş yaptığımızda şöyle bir imam karşılıyor bizi: İslam dinini katı bir şekilde yaşayan ve anlatan, insanları ve Cami cemaatini hep Cehennem azabı ile korkutan, menfaatçi, hafız torununun, güzel sesi ile okuduğu mevlütlerden kazandığı paraları cebe indiren, ölüm döşeğinde bile eline geçen çil çil altınlardan ötürü, çocuklar gibi sevinen yaşlı bir mahalle imamı.

Halide Edip, bu yaşlı imamı bir Cehennem zebânisi veya kabirde insanlara azab eden Münkir Nekir melekleri gibi okuyucularına sunacak ve genç okuyucuların bilinç altına, imam denilince yukarıdaki saydığımız olumsuz sıfatlar çağrışım yapacak.

Artık genç ve savunmasız dimağlar / beyinler için İmam demek: Menfaatçi, insanları her zaman Cehennem azabı ile korkutan, paraya pula çokça tamah eden birisidir.

Kitabın ikinci önemli karakteri ise mahalle İmamı’nın (İlhami) tek torunu Rabia... Halide edip romanında, Rabia karakterini şöyle çizmiş;

Dedesi (İmam İlhami) tarafından küçük yaşından itibaren sıkı bir dini tedrisattan / eğitimden geçen, dedesinin vermiş olduğu katı dini eğitimden ötürü yaşı ilerledikçe travmaları artan, bununla birlikte ibadetlerini muntazam / düzenli bir şekilde yerine getiren, akıllı, terbiyeli, harama helale dikkat eden, sesi çok güzel hâfız bir kızdır Rabia.

Halide Edip, daha sonra Rabia’yı dedesinden ayıracak/koparacak, soytarı olarak tasarladığı babasının (tevfik) yanına yerleştirecek ve yazarın kendi muhayyilesindeki / düşüncesindeki; lüks, şatafat ve israfın kol gezdiği saray ve konak hayatıyla buluşturacak.

Halide Edib’in hâfız Rabia’sı, ibadetlerine sıkı sıkıya bağlı olup, Ayasofya cami başta olmak üzere, cami cami dolaşıp mevlütler, aş’rı şerifler okur. Bu küçük hâfızın sesi o kadar güzeldir ki, onu dinleyenlerin kendinden geçmemeleri âdeta imkansız gibidir.

Daha sonra her ne oluyorsa oluyor ve büyük bir değişim geçiren bu küçük hâfız, önceleri Hristiyan olan, daha sonra bu muharref dini de terk edip, dinsizliği seçen, yaşlı bir moruğa (peregrini’ye) aşık olacak!

Rabia, daha ufacık bir kız iken bile, bu yaşlı piyaniste karşı derin duygular besleyecek ve şöyle diyecek: “Müslüman olsa da beni alsa!”...

(Peregrinin Müslüman olmadan kendisi ile evlenemeyeceğini, Sabiha hanımdan öğrenmiştir)

Halide Edip bu muhayyel / hayali romanında hızını alamayacak ve İbadetlerine son derece düşkün olmakla birlikte, aklını ve fikrini bir gavura kaptırmış Rabia’ya şu sözleri söyletecek: “Bir karış kız olduğum zaman da bile hep o kafire (peregrini) varmayı düşünürdüm efendim. Eğer beni almasa, ömrümün sonuna kadar kocaya varmayacağım!”

II. Abdulhamidin Dahiliye Nazırı Selim paşa’nın eşi olan Sabiha Hanımda, Rabia’nın bu aşkına şu şekilde şahitlik edecek: “Şimdi aklıma geliyor. Şu kadarcık yumurcaktı. Sekiz sene falan oluyor. Bana bir gün bir Müslüman kızı bir Hristiyana varırsa ne olur, diye sormuştu. O zamandan herifte gözü varmış!”

Tahta kurusuna benzettiği İtalyan piyanist ile hâfız Rabia’yı birbirine aşık eden halide edip, Rabia için şu şaşkınlık ifadelerini kullanacak: “Türbe önünden geçer gibi önlerine bakarak yanından geçtikleri bu genç, bu afacan hafız nasıl olmuştu da yüzü buruşuk, moruk bir herifle evlenmeye razı olmuştu?”

Neyse ki halide edip; Hristiyan, yüzü buruşuk, moruk, ihtiyar ve tahtakurusu dediği italyan piyanist Peregriniyi (daha sonra osman ismini alacak) Müslüman yapar ve Rabia ile evlenirler.

Biz bu çizilen tabloyu bir de tersten okumaya çalışsak; Mesela o yaşlı mahalle imamının, bir çok olumsuzluklarına ilaveten genç ve güzel bir kıza aşık olup, daha sonra böyle bir evlilik yapıyor olmasını hayal etsek?!. Neyse ki İmam efendi böyle bir işe bulaşmamış / bulaştırılmamış.

Halide edip, neden dindar ve genç bir kızı, Hristiyanlığı bile deforme olmuş yaşlı bir piyaniste aşık edip evlendirdi?

Yazının Devamı ikinci yazımızda...

Sizce bu yazı dergimizin Ekim sayısında yayınlansın mı?
Mutlaka yayınlansın.
Yayınlansın.
Fark etmez.
Yayınlanmasın.
Payitaht İstanbul yazdı, 4 misafir beğendi, 1 yorum yapıldı.
27 Ağu 19 17:00
Asrı Saadetten Günümüze Kiliseler Havralar Sinagoglar -4-
312f02278f8ffda88a31967e6d75e90a1566916526

312f02278f8ffda88a31967e6d75e90a1566916526

Şu soruya da cevap vererek yazıyı bitirelim.

Erdoğan'ı Allah'a şirk koşulan bir yeri besmele ile açtığı için küfürle itham edenler oldu.  Gerekçe ise bir haramın besmele ile yapılması kişiyi küfre düşürür kuralıydı.

Peki gerçekten de bu böyle miydi?

Başından beri Verdiğimiz tarihi bilgilerden de anlaşılacağı üzere, bir çok islam devleti Halife unvanı ile kilise yapımına onay vermiş, restorasyonunu yaptırmış. Asrı saadette dahi kiliseler, havralar ve sinagoglar koruma altına alınmış. Dinde zorlama yoktur ayeti bu meselenin temelini oluşturuyor.

İmam Azam haram işlerken Besmele çekmek ile alakalı içtihadı şu şekilde:

"Bir kimse, haram olduğu kesin olarak bilinen fiilleri işlerken “Bismillah” derse, imanı tehlikeye girmiş olur. Mesela; kumar oynarken, şarap içerken, zina ederken, "Bismillah" derse dinden çıkar. Çünkü bu insan Allahın ismini hafife almış, onunla alay etmiş oluyor.”

Diğer müçtehitlere göre caiz değil ise de İmam-ı Azam'a göre;

"Kilise tamir etmek ve Hristiyana zünnar (papaz kuşağı) gibi küfür alametlerini satmak caizdir, yani haram değidlir." (Redd-ül muhtar 5/251;Kâdihan, NI/426; Hindiye, IV/450 (Muhit'ten); Cezirî, NI/125)

Dahası var;

"Kilise tamirinde çalışmak mekruh değildir. Çünkü, bu işin kendisi günah değildir. (Hanefi hukukçusu Bezzaziyye)"

Küçük düşürülme söz konusu olmadığı müddetçe Müslümanın zimmîlere ücretle çalışmasının caiz olduğu konusunda ise farklı görüş yoktur.

Hatta havra ya da kilise inşa ve tamirinde çalışmasında dahi "beis" yoktur. Buradan alacağı ücret helâldir. Çünkü amelin bizzat kendisinde bir masiyet bulunmamaktadır (Kâdihan, NI/426; Hindiye, IV/450 (Muhit'ten); Cezirî, NI/125)

Ne var ki bu mabedlerde çalışabilmenin caiz ve mümkün olması, bunun iyi bir şey olduğunu da göstermez. Zaten "beis yoktur" tabiri fıkıhta, yapılmasa daha iyi olur anlamında kullanılır. Ama Küfür ve günahlığı ile ilgili bir durum söz konusu değil.

Hanefilere göre kilise yapımında çalışmak caizken nasıl oluyor da Erdoğan'ın kilise açılışını yapması şirk olur?

Hüküm, Haram bir iş yaparken Allahın ismi hafife alınır veya alay edilirse kişi küfre girer diye.

Erdoğan ne haram bir fiil işledi nede Besmele çekerken Allahın ismi ile alay etti!

Elbette ki Kilise açılışında Besmele çekmesi doğru değildi. Ancak buradan Erdoğan'ı şeytanlaştırma, onun küfre düştüğünü bas bas bağırmak bir taassubun neticesidir.

Evet, 25 yıldır ağzından Besmeleyi düşürmeyen Adam, insiyaki olarak kilise temel atma töreninde yine Besmele çekti, mesele bu kadar basit.

Besmele ile Kilise açma meselesini "Kayda değer bulmadım" derken bu arka plana yaslanarak söylemiştim o sözleri. Bize dilsiz şeytan diyen ve en ağır ifadelerle hakaret eden kardeşlerimize de hakkımı helal ediyorum.

Yazının uzun olması, Müslümanların tarih boyunca Ehli kitabın mabedlerine karşı yapmış olduğu muameleyi detaylı bir şekilde anlamak içindi.

Hiç bir zaman Erdoğan'ı aklama gibi bir niyetim ve çabam olmadı...

Kilise açma meselesi Erdoğan'la başlamadı ve Erdoğan'la bitmeyecek.

Yazıda yanlış varsa bize aittir, doğrularsa Cenabı hakkındır...

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Payitaht İstanbul yazdı, 5 misafir beğendi, henüz yorum yapılmadı.
26 Ağu 19 13:00
Asrı Saadetten Günümüze Kiliseler Havralar Sinagoglar -3-
eb79bcae55a9b1d5670f1081cb9f76821566817240

eb79bcae55a9b1d5670f1081cb9f76821566817240

Türkiye genelinde 77 Rum, 54 Ermeni, 19 Musevi, 10 Süryani, 3 Keldani, 2 Bulgar, 1 Gürcü, 1 Maroni olmak üzere 167 cemaat vakfı faaliyette bulunuyor.

Bu 167 cemaat ve vakfın nüfuz alanı çok geniş. Siyasette, ticarette, Bürokraside etkinler.

Vakıflar Genel Müdürlüğü 14 kilise ve sinagogu restore ederken Sayın Erdoğan bunlardan sadece 2018 yılında açılışı yapılan Balattaki Demir kilisesi açılışına katılıyor.

Zahiren İstanbul Büyükşehir Belediyesinin parasıyla Demir kiliseyi yaptıran ve açılışını yapan bir Erdoğan var. Peki ya perde arkası?

Bulgaristan'da ibadet edilecek Cami neredeyse kalmamış. Osmanlı padişahlarından Murad Hüdavandigarın 1385'te yaptırdığı Muradiye Cami ise harabe durumunda..2008 yılında Erdoğan Balattaki demir kilisesinin restorasyonu karşılığında Muradiye camini ayağa kaldırmak için anlaşıyor.

Bulgar Eksarhlığı Ortodoks Kilisesi Vakfı Başkanı Liaze;

Kilisenin mütekabiliyet esasına göre restore edildiğine değinirken, Bulgaristan Hükümeti'nin Filibe'deki Cuma Camisi'nin restorasyon iznini, "Türk Hükümeti'nin de Demir Kilise'nin restorasyon" iznini verdiğini dile getiriyor.

Muradiye caminin için tam 3 milyon dolar harcayan Türkiye Demir Kilisesini de kendi parasıyla yaptırıyor. Çünkü Bulgaristan'ın değil demir kiliseyi, normal bir kiliseyi bile inşa edecek bir ekonomisi yok.

Böylece Bulgaristan'ın Türkiye'ye çıkartmış olduğu yasal engeller kaldırılıyor. Demir Kilisenin restorasyonu karşılığında Türkiye birçok kurumu ile özellikle TİKA ile Bulgaristan'da bulunan ve harabeye dönen cami, han, hamam, köprü ve türbelerin bir çoğunu ayağa kaldırıyor.

Anlayacağınız Erdoğan, Hristiyanların kara kaşı için Demir kilisesinin restorasyonunu yaptırmadı!

Şimdi Soru şu:

Sizce Erdoğan Demir Kilisesinin açılışını mı yaptı? Yoksa Bulgaristan'daki Osmanlı emaneti olan eserleri ayağa mı kaldırdı?

Erdoğan Allah'a şirk koşan kiliseleri açıyor eyy ümmeti Muhammed diye çığırtanlar orada mısınız?

Gelelim "Ya Allah Bismillah" diyerek temeli atılan Süryani kilisesine.

İlk başta teknik detaylarla başlayalım:

*İstanbul'da 20 bine yakın Süryani yaşıyor

*Bakırköy, Yeşilköy ve Florya bölgesinde ikamet ediyorlar

*Yaşadıkları 3 bölgede ise Süryanilere ait bir kilise yok.

* Bu 3 bölgede Süryanilere ait bir kilise bulunmadığı için cemaat ya Tarlabaşı'ndaki Süryani Kilisesi'ne ya da Latin Katolikler'e ait kiliselere gitmek zorunda kalıyor.

* Vatikan ise bir türlü Süryanilere yeni kilise yapmaları için izin vermiyor. Güç bölünsün istemiyor.

* Süryani cemaatinin bağışlarıyla 2 yıl içinde tamamlanması planlanıyor.

* Kilise Yeşilköy'deki mezarlığın boş bölümünde yapılacak.

* Dönemin Başbakanı Ahmet Davutoğlu'nun talimatıyla İBB'nin Kilise yapımı için Yeşilköy'de bir araziyi Süryanilere tahsis ettiği iddia ediliyor.

Süryaniler en sonunda Vatikan'da bulunan papayı ikna ediyor

Cumhuriyetin mevcut yasalarına göre de yeni bir kilise inşa etmek yasak. Erdoğan ise tüm yasal engelleri kaldırtıyor.

Peki Erdoğan bu izni Süryanilerin kilise ihtiyacı olduğu için mi verdi yoksa başka bir hesabımı var?

Ortada bir ihtiyacın olduğu kesin. 3 bölgede toplanmış olan Süryanilerin kendi Kiliselerinde ibadet edecekleri bir mabedleri yok. Nüfusları ise oldukça kalabalık.

Ancak Benim bildiğim ve tanıdığım Erdoğan bu izni sadece ihtiyaç olsun diye vermez. Kesinlikle Başka hesabı da vardır.

Erdoğan'ın Kilise temel atma töreninde "Ya Allah Bismillah" sözüne gelirsek;

Erdoğan bu sözlerini bir alışkanlık neticesinde söylemiştir diye kanaat ediyorum.

İstanbul'un başına geçtiği 1994 yılından 2019'a kadar yani 25 yıldır "Ya Allah Bismillah" diyerek binlerce eser açılışı yaptı Erdoğan.

Tam 25 yıldır!

Bakın sadece 2003-2019 yılları arasında Türkiye'de 6000 bine yakın eseri ihya ettiren bir Adam'dan bahsediyoruz

Yurt dışında ise TİKA üzerinden ayağa kaldırdığı Cami, türbe, medrese, hamam ve köprülerin sayısını bilmiyoruz bile.

Ya Allah Bismillah sözü onda alışkanlık olmuştur.

"Ya Allah Bismillah" sözü üzerinden Erdoğan'ı Tekfir eden veyahut en ağır ifadelerle Erdoğan'a hak etmediği cümleler kuranlara ilginç bir olayı aktarmak istiyorum.

Anlatacaklarımı İnsafa gelmeniz için anlatmayacağım. Hakikati bilin diye anlatıyorum. Sonra yine bildiğinizi okursunuz

*İznik Ayasofya Kilisesi

f8956e95b6dae5584f59cc1c5ed05bd41566816576

cf3a62b60d043a0a385d058f8bf90d111566816589

1331'de İznik Ayasoyfa Kilisesi Cami olarak kullanıldı.

1953'te Alman Arkeologları Bizans dönemine ait mozaik ve resimlerin ortaya çıkması üzerine 2007'de müzeye çevrildi. Erdoğan ise bu yapıyı restore ettikten sonra 2011'de tekrardan Camiye döndürdü.

*Trabzon Ayasofya Cami

c2a32c21bd3569dc40b6a0b3ecd8b63d1566816745

Fatih Sultan Mehmedin Trabzonu Fethettikten sonra Kiliseden Camiye çevirdiği Trabzon Ayasofya Cami.

1964 yılında Müzeye çevrilen Trabzon Ayasofya Cami, 2013 yılında Erdoğanın emriyle tekrardan Cami'ye çevriliyor.

*Kesik Minare

fca95e61bf58d990c6d7a4ccac87a5911566816769

Antalya'da bulunan ve kiliseden Camiye döndürülen bir yapı. Uzun bir tarihçesi var. Vakıflar Genel Müdürlüğü ortadan kesik olan minareyi tamamladı 2019 yılında tamamladı ve 2020'de cami olarak ibadete açmayı planlıyor.

*Vaftizci Yahya Kilisesi

ca63ba00b2501295b6512c00fab911ce1566816966

Agios Ioannes Prodromos yada bugünkü adıyla ‘İmrahor Anıtı’, Bizans İmparatorluğu’nun en büyük manastırlarından birisidir. Vakıflar Genel Müdürü Sayın Adnan Ertem 2014 yılında buranın İmrahor İlyas Bey Cami olacağını duyurdu.

Müzeden camiye çevrilen yerler öyle kolay bir şekilde camiye çevrilmiyordu.

Avrupa'nın baskısı bir yerden, Türkiye içerisindeki gizli kriptolar ayrı bir yerden saldırıyordu. Artık İstanbul'daki Ayasofya'nın ne zaman açılacağı tartışmaları yapılıyordu.

Erdoğan Önceleri kilise olan ama fetihle birlikte Cami yapılan ve daha sonra müzeye dönüştürülen bir çok yapıyı tekrardan Camiye çevirirken Avrupa bas bas bağırıyordu; Erdoğan'ı durdurun diye!

Bu işi yapmak yürek isterdi Adam bu işleri yaptı ve gücü nispetinde hala yapıyor.

Erdoğan özellikle de 2011-2016 yılları arasında elinin çok kuvvetli olduğu o zamanlarda çok büyük işler yaptı.

Avrupa'nın büyük düşmanlığı da bu yüzdendi.

MİT krizi, 17/25 aralık operasyonu, Gezi olayları ve 15 Temmuz darbe girişimi bu yürüyüşü yavaşlattı sekteye uğrattı.

Erdoğan bugün daha güçlü gözükse de 5 sene önceye göre çok daha zayıf.

Hele ki İstanbul düştükten sonra Erdoğan'dan Ayasofya ile ilgili bir girişim kesinlikle beklemiyorum. Çünkü ciddi bir seviyede siyasal otorite zaafı oluştu.

Süryani kilisesinin temel atma töreninde bulunmasının arka planında elinin çok zayıflaması da var.

Devamı 4. yazımızda...

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Payitaht İstanbul yazdı, 6 misafir beğendi, 1 yorum yapıldı.
23 Ağu 19 13:00
Asrı Saadetten Günümüze Kiliseler Havralar Sinagoglar -2-
733374ba740694ff08c40daeaa91492e1566554053

733374ba740694ff08c40daeaa91492e1566554053

1774 tarihli Küçük Kaynarca Antlaşmasıyla Rusya'ya Beyoğlu'nda bir kilise inşa etme izni verilmiş Eflak ve Boğdan'da yeni kilise yapılmasına ve eskilerin tamirine engel olunmayacağı belirtilmiştir

Osmanlı Devleti’nin kilise ve havralar konusundaki resmî politikası Tanzimat devrine kadar devam etmiştir. II. Mahmud döneminde Gayrimüslim tebaanın durumunu ıslah ve bağlılıklarını artırmak adına önemli adımların atıldığını görüyoruz. Bu dönemde 1225 dolayında kilisenin tamirine izin verilmesi için başvuruda bulunulmuş olması dikkate değerdir.

Öte yandan, 1830 yılında Katoliklerin ayrı bir millet olarak tanınması ile Katolik Ermeni Cemaatine istisnaî olarak yeni kilise inşası için izin verilmiştir.

Islahat Fermanı ile Gayrimüslimlerin hakları genişletildi. Fermanın en önemli maddesi Gayrimüslimlerin kilise, havra, manastır ve mektep inşa ve tamiri konusundaki kısıtlamaların kaldırılmasıydı. Böylece mabetlerin tamir süreci kolaylaştırıldı ve yenilerinin yapımına izin verildi.

Öte yandan, Fransız elçisinin himayesinde 1852 yılında Çanakkale’de bir de Katolik kilisesi inşa edilmiştir. İnşaat bitmeden konunun resmiyete intikal etmesi üzerine kilise inşasının şer‘an yasak olduğu belirtilmiş ise de kiliseye dokunulmamıştır.

Islahat Fermanının ilanı ile kilise ve havralar konusunda şer‘î hukuk uygulaması terk edilerek Sultanın onay vermesi durumunda yeni mabetlerin yapılmasının önü açılmıştır.

Öte yandan, 1870 yılına kadar Çanakkale’de ikinci bir havra (Hadache/Yeni Havra) daha inşa edilmiştir. 1910 tarihli "Rumilinde kâin münaziunfih kilise ve mektepler" hakkındaki kanun ile de Osmanlı tarihinde ilk defa devlet, kilise yapımı için para yardımında bulunmayı taahhüt etmiştir.

Buraya kadar vermiş olduğumuz tarihi bilgiler ve uygulamalardan sonra yakın dönemde Hem sultan Abdülmecidin hemde Cennet mekan Sultan II. Abdülhamidin Gayrimüslimlerin kilise ve havralarına karşı nasıl bir tutum sergilediklerine kısaca göz atalım.

Abdülmecid Han döneminde batılı devletler ve Rusya'nın baskılarıyla her yönden kuşatılmıştı. Batılı devletler, yaptıkları yardımların karşılığı olarak Osmanlı ülkesinde Hristiyanlara yeni haklar verilmesi için 1856'da Islahat Fermanı'nı yayınlattılar.

Islahat fermanı sonrası 1858 yılında Sultan Abdülmecid Hanın izni ile Kapadokya bölgesinde; "Ayios Theodoros / Üzümlü Kilisesi" inşa edildi.

b2e72528a1187208775dae84084387791566552392

Sultan Abdülmecid döneminde yaptırılan kilisenin Yunanca kitabesinde

"Ayios Theodoros Trion'un bu çok kutsal kilisesi, İmparator Sultan Abdülmecid Han zamanında, onun yüksek iradesi ile Aziz İkonion teşviki ile ve burada ikamet eden Hristiyanların bağışları ile inşa edilmiştir"

Osmanlı Devletinde Kilise yapımı şer'an yasak olsa da Abdülmecid Han bu kiliseyi mevcut baskılar neticesinde onaylamış yani göz yummuştur. Sultan Abdülmecid Handan önceki kimi padişahlarda konjonktür ve bazı maslahatlar gereği yeni kiliselerin inşasına göz yummuşlardır.

Cennet Mekan II. Abdülhamid Hanın sadece kiliselerle ilgili izni değil sinagog ve havralarla ilgili icraatlarıda çok geniş. Abdülhamid Hanın Zimmilerin mabedleri hakkındaki yapmış olduğu yardım ve izinleri okuduğunuzda çok fazla şaşırmayın, kurtlarla dans etmek kolay değildi.

1885 yıllarında Yahudilerle aynı yerde kilise yapmak isteyen Rumlar arasında kavga çıkmış. Yahudilerde II. Abdülhamid Hana gelip Haydarpaşa da Sinagog yapmaları için izin istiyorlar. Sultan Abdulhamid kendi tahsis ettiği arazi üzerine Yahudilerin Sinagog yapmalarına izin veriyor. Haydarpaşa'da inşa edilen sinagog 1899 yılında bitiyor

3e9d7c790afa8424dfec1cdc3a4e35d71566553072

Rum Hiristiyanlarına karşı Yahudileri özel himayesine alan Abdülhamid Han'dan çok memnun kalan Yahudiler, sinagoga Arapçadaki "hamd" sözcüğü ile aynı kökenden gelen "hemdat" adını vererek O'na teşekkürlerini dile getirmişler.

Filistin'de Yahudilere bir karış toprak vermeyen ve Theodori huzurundan kovan Cennet mekan II. Abdülhamid han, Kadıköy'de Rum Hiristiyanlarına karşı Yahudileri himaye ediyor, onlara devletten arazi tahsis ediyor ve sinagog yapmalarına izin veriyor. Devlet idare etmek başka bir şey

İstiklal Caddesi’nde bulunan Santa Maria Draperis Kilisesi’nin inşasına katkıları sebebiyle kilisenin giriş kısmına Sultan Abdülhamid’in adının yazılı olduğu bir kitabe konulduğunu biliyor muydunuz? Bir kilisenin giriş kapısında Teşekkür mahiyetinde Halifemizin ismi yazıyor

acdb2510f009a3f78495306a5ca8d1701566553400

911aecc6af5247cbb33742e9c1cb65421566553417

9da9698287091970a030d852b296ce2c1566553437

Abdülhamid han sadece Osmanlı devleti sınırları içerisinde değil, Vatikanda yaptırılacak kileseye bile yardımda bulunmuştur.

Vatikan'da 1898 yılında inşa edilen San Gioacchino in Prati Kilisesine Abdülhamid Han hem Nakdi hemde Aynî yardımlarda bulunmuştur

c23c941f1e90b23977332f5d57f1d7451566553503

Başrahip Bissacco’nun II. Abdülhamid’in kiliseye katkısını belirten sözleri ise şöyle:

“Sultan Abdülhamid’in yardımı aynî ve nakdî olmuş. Aynî olarak kilise içi süslemelerde ve dış kapıların yapımında kullanılan Lübnan sedir ağaçlarını yollamıştır.”

Sadece bahsi geçen bu kiliseler ve sinagoglar değil, Abdülhamid Han’ın “Osmanlı memleketleri”nde (“Memâlik-i Osmâniye”) yaşayan gayrimüslimlere ait çeşitli dinî binaların yapım ve tamirine aynî ve nakdî yardımlar gönderdiği de, kayıtlara geçmiş durumda.

2018 yılında Erdoğanın hayırlı olsun diyerek açılışını yapmış olduğu Balattaki Bulgar "Demir Kilise'sine" sizce kim izin verdi? Tabi ki de Abdülhamid Han

Berlin'den gizlice çelik parçaları İstanbula getirtti ve ustaları sabaha kadar çalıştırıp bir gecede prefabrik olan kiliseyi monte ettirdi. Bulgaristan pamuk ipliği ile Osmanlıya bağlıyken, Yunanlıların Bulgarlarla kavgalarını kullanıyor Abdülhamid Han

Bulgarların kilisesi yok, Yunanlar'da dini olarak Bulgarlara baskı yapıyorlar. Bulgarlarla yunanlıları bir biri ile oyalayıp alan kazanıyor

Bu tarihi bilgilerden anladığımız kadarıyla, Asrı saadetten sonra hüküm süren, Emevi, Abbasi ve Osmanlı islam devleti, kilise, havra ve manastır yapım ve onarımına, bazen ekonomik kaygılar, bazen Batının baskıları, bazende Haçlı dünyasının baskıları sonucu izin vermişlerdir

Abbasi, Emevi ve Osmanlı Devleti islam şeriatı ile yönetiliyor olmasına rağmen, islam Fıkhı yeni kilise, havra ve manastır yapma izni vermemesine rağmen, tarih boyunca ehli kitaba ait birçok mabed inşa edilmiş ayakta kalması için restorasyon izin verilmiş.

Şimdi gelelim Erdoğan'ın açmasına müsaade etmiş olduğu kiliseler meselesine. Erdoğan kendi iktidarı döneminde restorasyonuna izin verdiği toplamda 14 Kilise ve Sinagog var. Yeşilköyde temeli atılan Süryani kilisesi ise sıfırdan inşa ediliyor. Yani toplamda 15 mabed olmuş oluyor.

Vakıflar Genel Müdürlüğü Bünyesinde restorasyonu sağlanan 8 kilise: Edirne, Çanakkale, Hatay Diyarbakır, Gaziantep, Balıkesir, İskenderun ve İstanbul'da gerçekleştirildi.

Devamı 3. yazımızda.

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Payitaht İstanbul yazdı, 8 misafir beğendi, henüz yorum yapılmadı.
22 Ağu 19 09:00
Asrı Saadetten Günümüze Kiliseler Havralar Sinagoglar -1-
4431f7a09ac4578f0818e39df284ea2f1566459153

4431f7a09ac4578f0818e39df284ea2f1566459153

Kilise temeli atılırken Başkan Erdoğan'ın "Ya Allah Bismillah" sözü tepkilere neden oldu. Erdoğan'ı sadece hatalarını araştırmak için takip eden fanatikler için bulunmaz bir fırsat. Sevenleri ise keşke demeseydi dedi ve üzüldü.

Peki tarih boyunca kilise, havra ve sinagoglarla ilgili nasıl bir süreç yaşadık?

Beni bilenler bilir, Erdoğan'ı bir çok konuda çok şiddetli bir şekilde eleştirmiş ve karşı çıkmış birisiyimdir. Benim paradigmam şu şekildedir; doğru yaptığında savunmak yanlış yaptığında ise yanlışının ağırlığına göre itiraz etmek ve uyarmak

Hiç bir dönem at gözlüğü takmadım!

Hiçbir parti ile iltisakım / ilişkim veya yakınlığım olmadı, olamazda. Muhafazakarları temsil ettiğini iddia ettiği için ise en çok Ak Parti'yi eleştirmişimdir. Erdoğan'ı ise parti üstü görüyorum, samimiyetine inanıyor, doğru yaptığı müddetçe destekliyorum.

*Taassuptan

*Körü körüne bir şeye bağlanmaktan

*Kulaktan dolma bilgilerle konuşmaktan

*Partizanlıktan

*Her türlü aşırılıktan

*Olaylara miyop yaklaşmaktan Allah'a sığınırım

Buna rağmen insanların ön yargı ile yapıştırdıkları etiketlerden kurtulamamanın çilesini de çekmekteyim

Gelelim kilise meselesine

Asrı saadetten bugünü kadar Müslümanlar, Elleri altındaki zimmilerin (Hristiyan-Yahudi) özellikle de mabetleri (kilise, havra, manastır) ile alakalı meselede nasıl bir yöntem izlediler? Dünden bugüne bu meseleyi iyi anlarsak daha sağlıklı düşünürüz.

“Allah insanların bir kısmını diğerleriyle savmasaydı içinde Allah’ın adı çokça zikredilen manastırlar, kiliseler, havralar ve mescidler yıkılıp giderdi.” (Hac 22/40) mealindeki ayet ile mabetlerin korunması gerektiği Cenabı hak tarafından vurgulanmıştır.

Efendimiz s.a.v)'in Medine vesikası ile Yahudilere dinlerini serbestçe yaşama hakkı tanıdığı, Necran Hıristiyanlarıyla yaptığı zimmet anlaşması ile de onların mabetlerinin Allah’ın ve Resulü’nün koruması altında olduğunu belirttiği malumdur. Ehli kitabın mabetleri koruma altında alınıyor.

Hz. Peygamber s.a.v) ve dört halife döneminde yeni kilise ve havra yapımına izin verilip-verilmediğini gösteren sahih bir belge veya ifade yoktur.

Ancak, Emevi ve Abbasi devirlerinde bazı yeni kurulan şehirler dâhil, kilise ve manastır inşasına izin verilmiştir.

Hz Muâviye r.a) döneminde sahâbî Amr b. el-Âs’ın Mısır valiliğini yürüttüğü bir sırada Ya’kûbî Patriği Enmânû tarafından İskenderiye’de Macarius Kilisesi inşa edilmiş; Mesleme b. Mahled’in görev döneminde, Fustât’ta (Kahire) bir manastır inşasına izin verilmiştir.

Mesela Abbasîler döneminde havralar ve kiliseler yanında ateşperestlerin ve Budistlerin mabetleri de korunmuş hatta yeni mabetlerin yapıldığı da olmuştur.

Tabi hem Emeviler de hemde Abbasiler döneminde yıkılan kiliselerin varlığı da biliniyor. Dönemsel ve siyasal bir durum.

Osmanlıda ise Islahat Fermanına kadar şer‘î hukuka göre yeni kilise ve havra inşası yasaktı. Var olan mabetlerin aslına uygun olarak tamir veya yeniden inşası ise Sultanın onayına bağlıydı. Ancak ıslahat fermanından öncede gayri resmi bir şekilde kilise yapımına onay verilmiştir

Bu sıkı kurallara rağmen, gerek Osmanlı döneminde kurulan şehirlerde, gerekse sulhen veya savaş yoluyla fethedilen şehirlerde dahi yeni kilise ve havralar inşa edilmiş ve bunların bazıları ayakta kalmayı başarmıştır.

Ayrıca 16.-18. yüzyıllarda özellikle Rumeli’de köy ve kırsalda yeni kiliseler ve hatta manastırlar yapılmıştır. Bunların inşasına Sultanlar tarafından resmî izin verildiğine dair herhangi bir örnek yoktur, ancak bazı yerlerde yeni kilise ve havralar zaman içinde meşrulaşmıştır.

Hz Ömer Kudüsü fethederken de herhangi bir kiliseye dokunmamış hatta Emanname vermiştir.

Hz Ömer:

"Onların canlarına, mallarına, kilise ve haçları konusunda verilen bir emandır. Buna göre onlar kilise inşa etmeyecekler fakat eski kiliselerine de dokunulmayacaktır. Kiliselerinin sayısı azaltılmayacak sahalarına dokunulmayacak ve haçlarına karışılmayacaktır. Kim ki mallarını alıp çıkıp gitmek ister kilise ve haçlarını da terk ederse onlar da yerlerine ulaşıncaya dek canları kiliseleri ve haçları konusunda eman içinde olacaklardır"

İslam hukukuna göre fetih yoluyla ele geçirilen şehirlerde bulunan kilise ve havralar yıkılmaz ve tahrip edilmezdi. Ancak, bunların mabet olarak bırakılıp bırakılmayacağı konusu ihtilaflıdır. Yeni kilise ve havra yapımına ise hiçbir şekilde müsaade edilmeyeceği kanaati yaygındır.

Hanefî fıkhına göre sultan, kilise ve havraları mabet olarak bırakabileceği gibi camiye çevirebilir ya da mesken olarak kullanılmasına karar verebilirdi. Ayrıca, Sultan, Gayrimüslimlerin ellerinde bırakılan mabetlerin tamirine ve müceddeden inşasına izin verme yetkisine sahipti

Öte yandan, Şafiî ve Hanbelî hukukçularına göre mabetlere dokunulmaz ve kullanım tarzı değiştirilmezdi. İbnü’l-Kâsım gibi bazı Mâlikî hukukçularına göre ise devlet başkanının maslahata uygun bulması halinde savaş ile alınan şehirlerde dahi yeni kiliselerin inşası mümkündü.

Sulhen teslim olan şehirlerde mabetlerin muhafazası genel bir kuraldı. Ayrıca, teslim olan şehirlerde anlaşma şartlarına bağlı olarak Sultanın yeni kilise veya havra yapımına izin verebileceği yönünde görüşler olmakla birlikte, aksi görüşler de mevcuttur.

İmam Ebu Hanife’ye, göre sulhen teslim olan şehirlerde harap olan veya yıkılan kiliselerin tamirine izin verilebilirdi. Ancak, şehir ve kasabalarda ve civarlarında yeni kilise ve havra yapımına izin verilmesi caiz değildi.

İmam Ebu Yusuf ise dört halife dönemindeki uygulamalara bakarak anlaşma ile teslim olan yerlerdeki kiliselerin yıkılmaması ve başka bir şeye tahvil edilmemesi, buna karşılık yeni inşa edilen ve anlaşma şartlarına uymayan kilise ve mabetlerin yıkılması gerektiği görüşündedir.

Osmanlı Devletinde Hanefi mezhebi benimsendiği için kilise, havra ve manastır konusunda Hanefi fıkhı esas alınmıştır. Osmanlının yayılma döneminde muharebe neticesinde ele geçirilen şehirlerde şehrin en büyük kilisesi veya manastırı fetih sembolü olarak camiye çevrilirdi.

İznik, İzmit, Bursa, Biga, Enez, Tırnova, Selanik, İştip, Karaferye, Kesriye, Ohri, İstanbul, Halkis, Eğriboz, İşkodra, Rodos, Belgrad, Budin, Magosa, Lefkoşa, Hanya vs. yerlerde Kiliseden Camiye çevrilen örnekler mevcuttur.

Buna Kılıç Hakkı da deniyordu.

Osmanlı Dönemi’nde gerek sulhen, gerekse savaşla fethedilen şehirlerde yeni kilise ve havra yapımının şer‘an mümkün olmadığı, ahalisinin tamamı Gayrimüslim olan ada ve köylerde ise Sultanın iznine bağlı olarak yeni kilise ve manastır yapılmasının mümkün olduğu anlaşılmaktadır.

Bununla birlikte, uygulamaya bakıldığında yeni kurulan şehirler bir yana, gerek sulhen, gerekse savaşla fethedilen şehirlerde sonradan pek çok yeni kilise ve havra; özellikle Rumeli’de yeni kurulan köylerde kiliseler, dağlık bölgelerde ise manastırlar dahi inşa edilmiştir

Ayrıca 16-18. yüzyıllarda Tatar pazarcık, Saraybosna, Mostar, Çanakkale gibi yeni kurulan veya Osmanlı döneminde köyden kente dönüşen şehirler ile Balıkesir gibi eskiden mevcut olan ve hatta savaşla fethedilen Kandiye gibi şehirlerde bile yeni kiliselerin yapıldığı görülmektedir.

Devamı 2. yazımızda

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Payitaht İstanbul yazdı, 25 misafir beğendi, 2 yorum yapıldı.
16 Ağu 19 09:00
İstanbul Sözleşmesi Ve Etcep Felaketi!
90bc75261f4c2a97d8e51a827475fd261565944324

90bc75261f4c2a97d8e51a827475fd261565944324

Tarihler 2011 tarihini gösterdiğinde İstanbul’da imzaya açılan İstanbul sözleşmesi / Avrupa Konseyi sözleşmesi artık tüm partilerin üzerinde ittifak ettiği ve 1 çekimser oya karşın 246 oyla kabul edilen bir sözleşmedir

Bu sözleşmeye hiçbir parti karşı çıkmadı.

CHP Grubu'nun görüşlerini dile getiren Gülsün Bilgehan,

BDP Grup Başkan vekili Pervin Buldan,

MHP Grup Başkan vekili Mehmet Şandır

ve AK Parti Grup Başkan vekili Nurettin Canikli İstanbul sözleşmesinden memnuniyetlerini dile getirerek hep birlikte bu sözleşmeyi onayladılar

"Türkiye'nin, sözleşmenin hazırlanmasında, sonuçlandırılmasında öncülük eden 13 ülkeden biri olduğunu belirten Nurettin Canikli, “Bu sözleşmeyle Türkiye, önemli bir yükün altına giriyor” diye açıklamada bulundu.

Sahi bu sözleşme nedir?

İstanbul Sözleşmesi 11 Mayıs 2011 tarihinde İstanbul’da imzaya açılan, TBMM tarafından 2012’de kabul edilen, 1 Ağustos 2014 tarihinde yürürlüğe giren uluslararası bir sözleşmedir.

Türkiye Sözleşmenin ilk imzacısı ve 2011 tarihinde Sözleşmeyi ilk onaylayan ülke oldu.

İstanbul Sözleşmesinin Önsüzünde; Hedefin kadına yönelik şiddet

ve ev içi şiddetten arınmış bir Avrupa yaratmak olduğu belirtilmektedir

81 Maddeden oluşan bu sözleşmede her ayrıntı düşünülmüş.

Bizi kendilerine benzetebilmek için İstanbul sözleşmesi eşsiz bir fırsat!

İstanbul Sözleşmesi kanun hükmündedir. Bunun hakkında, Anayasa’ya aykırılık iddiası ile Anayasa Mahkemesi’ne başvurulamaz

İstanbul Sözleşmesi ile kanunların aynı konuda farklı hükümler içermesi nedeniyle çıkabilecek uyuşmazlıklarda, İstanbul Sözleşmesi hükümleri esas alınır.

Şimdi size İstanbul sözleşmesinin toplumumuzda açmış olduğu derin yarayı sadece bir örnek ile arz etmeye çalışalım.

Geçen sene Ankara'da yaşandı bu olay. Bakın bakalım bu sözleşme aile sistemimizi, mahremiyet algımızı, nikah kurumumuzu nasılda hedef alıyormuş?

Ankara Aile Mahkemesi, Sözleşmesinin partnerler arasındaki şiddetin de “aile içi” şiddet sayılacağı yönündeki hükmünü esas alarak Zina ile hamile kaldıktan sonra sevgilisine şiddet uygulayan erkeğin evden 3 ay süreyle uzaklaştırılmasına, kadına 300 TL nafaka ödemesine karar verdi

Ankara 2. Aile Mahkemesi tarafların evli olmaması nedeniyle nafaka verilip verilmeyeceğini tartıştı

Mahkeme 6284 nolu Yasada evli olmayanlara nafaka verilmesine ilişkin açık bir hüküm bulunmadığını dikkate alarak kadının başvurusunu İstanbul Sözleşmesini esas alarak karara bağladı

Evlilik yok! Adamlar zina ediyor ve kadın hamile kalıyor! Sonra erkek sevgilisi hamile bıraktığı kadını dövmeye başlıyor

Olay hukuka! taşınıyor ve zina yapmalarına rağmen evli muamelesi görüyorlar!?

Mevcut yasalar resmen gençlerimiz evlenmesin ortalık piç dolsun diye uğraşıyor

İstanbul Sözleşmesi 45 ülke tarafından imzalanan ve 27 ülke tarafından onaylanan bir sözleşmedir

Bu anlaşma sadece aile kurumuna darbe vurmakla kalmıyor, eş cinselliğinde normalleştirilmesi için çaba sarf ediyor

Hristiyan-Müslüman ayırt etmeksizin toplum ifsad edilmek isteniyor

İstanbul Sözleşmesi hane içi şiddetin tanımını yaparken eş kavramı ile birlikte partner kavramını da ele alarak eş cinsellerin de içerisinde olabileceği ilişkilerde yaşayabilecekleri hane içi şiddet vakalarını da kapsam alanına almaktadır

LGBTlilere karşı ayrımcılığı ise reddetmekte.

Sözleşmede Eş cinsellik dayatılıyor:

“Bireylerin toplumsal cinsiyeti, cinsel tercih/yönelim toplumsal, cinsiyet kimliği, mağdurların haklarını korumaya yönelik tedbirler başta olmak üzere işbu Sözleşme hükümlerinin Taraflar tarafından uygulanması güvence altına alınmıştır"

İstanbul sözleşmesini, Almanya ancak 2018'de imzalamıştır.

Bulgaristan'da ise Anayasa Mahkemesi, Avrupa Konseyi Sözleşmesinin Bulgaristan Cumhuriyeti Anayasası’na aykırı olduğuna karar verdi.

Anayasa mahkemesine Başvuru dilekçesi 75 milletvekili tarafından imzalandı

Bulgaristan bile kabul etmemiş bu lanetli sözleşmeyi.

Almanya ise geçen seneye kadar imzalamamış bu metni.

Ve bu sözleşmeye yanaşmayan birçok ülke var.

Kendi idam fermanımızı nasıl bu kadar hızlı imzaladık?

3 çocuk talebi bu sözleşme durdukça nasıl gerçekleşecek Sayın Erdoğan?

Sözleşme fiili yaptırımların yanı sıra eğitim alanında da değişimler öngörüyor

Devlet radyo ve televizyonlarında her ay en az 90 dakika toplumsal cinsiyet eşitliğine dair yayın yapıldıilk ve orta öğretim müfredatına, kadın erkek eşitliği konusunda eğitime yönelik ders eklendi.

İstanbul Sözleşmesinin ‘Toplumsal Cinsiyet Eşitliği’ projesi ayağı ise apayrı bir rezalet.

İstanbul sözleşmesi kadını erkek karşında korumak için çıkartıldığı söylense de gözden kaçırılmaya çalışılan toplumsal cinsiyet eşitliği projesi, eş cinselliğin önünü usulca açıyor.

Toplumsal Cinsiyet Eşitliği; Cinsiyet kavramını kişinin fıtratı ve yaratılışı olduğunu reddedip biyolojik kadın ve erkeklik cinsiyetlerini kabul etmeyerek eş cinselliği ve diğer sapkın cinsel meyilleri meşrulaştırıp yaygınlaştırmaktadır

Kadınlaşmış erkekler & erkekleşmiş kadınlar

Peki, “Toplumsal Cinsiyet Eşitliği projesini hangi kurumlar destekliyor?

*BM Kalkınma Programı Türkiye Ofisi

*Bilgi Üniversitesi

*Koç Üniversitesi

*TÜSİAD

*UNESCO

*BM'nin desteklemiş olduğu bir çok kurum ve kuruluş

Büyük paralar akıtıyorlar bu projenin yaygınlaşabilmesi için

Sözleşme sonrası, Uygulama merkezi Ankara olmak üzre 10 ilde;

Erzurum, Batman, Samsun, İzmir, Malatya, Şanlıurfa, Karaman, Mardin, Trabzon, Sivas Lise düzeyinde pilot uygulama başlatıldı. “Eğitimde Toplumsal Cinsiyet Eşitliği Projesi” (ETCEP) başlığıyla seminerler verildi.

Cinsiyet eşitliğine yönelik toplumsal algının, öğrencilik yıllarından itibaren düzenlenmesi amacıyla MEB, pilot çalışmasını 162 okulda başlattığı “Toplumsal Cinsiyet Eşitliği’ne Duyarlı Okul” projesini devreye soktu.

Bakanlık 8, ve 9 sınıflar için ETCEP Etkinlik Kitabı hazırladı.

UNESCO 2009 yılında cinsiyete duyarlı okulların sahip olması gereken bazı kriterler belirlemişti.

MEB ise Eğitimde Toplumsal Cinsiyet Eşitliği Projesi kapsamında 2014-2016 yılları arasında toplam 10 il ve 40 pilot okulda bu projeyi uygulamış oluyordu

Avrupa Birliği ve Türkiye Cumhuriyeti tarafından ortaklaşa finanse edilen ve Milli Eğitim Bakanlığı Orta öğretim Genel Müdürlüğü koordinasyonunda yürütülen ETCEP Projesi, 19 Eylül 2014 tarihinden itibaren 24 aylık bir proje olarak uygulanmıştır

Kız ve Erkek Öğrencilerin ellerine"Herkes rahmi kadar konuşsun" pankartı tutuşturan bu projenin nasıl bir yıkım olduğunu varın hayal edin!

Toplumsal Cinsiyet Eşitliği Projesini uluslararası Siyonist kuruluşlar da desteklemektedir:

*ABD Büyükelçiliği,

*Avrupa Birliği,

*Ford Vakfı,

*Rockefeller Vakfı

*Soros Vakfı

Bu projenin en nemli gayesi eşcinselliği yaygınlaştırmak yada kabul ettirmektir.

İbretlik bir örnek: Eğitimde Toplumsal Cinsiyet Eşitliği projesi kapsamında Erzurum İbrahim Hakkı Fen Lisesinde bir etkinlik düzenlendi

Kız ve Erkek Öğrencilerin ellerine"Herkes rahmi kadar konuşsun" pankartı tutuşturan bu projenin nasıl bir yıkım olduğunu varın hayal edin!

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Payitaht İstanbul yazdı, 17 misafir olmak üzere 18 kişi beğendi, 211 yorum yapıldı.
8 May 19 09:00
Ramazan Ay'ı Hendek ve Tebük'e Denk Gelirse!"

Mübarek Ramazan ayını idrak edeceğiz / ediyoruz. Rahmet ayı kimini rahmetiyle yıkayıp arındıracakken, kiminiyse daha da ziyana uğratıp belkide iflas ettirecek….

Oruç, nefislerimizi dizginliyor ve Rabbimize karşı daha yakın olma anlamında bize köprü oluyor... Kimileri bu köprüyü çok hızlı geçecek, kimileri vasatı muhafaza ederken, kimileriyse köprüyü yürüyemeyecek belkide …

Özellikle göz, kulak ve dilimizin balans ayarlarını tekrar gözden geçirecek, tuttuğumuz orucun yanımıza sadece açlık ve susuzluk olarak kalmasını önlemiş olacağız...

Arızalar mümkün mertebe giderilecek ve 11 ayın kaybı, hızlı bir şekilde telafi edilmeye, giderilmeye çalışılacak...

Yaz aylarında oruç tutmak… Aslında zor gibi... ister istemez korkutuyor insanı...

Her gün 16 saat aç kalmak, yemek yiyememek... Susuz kalmak... ve Bu halde çalışmak... zorluyor bizi...

Neyse ki “Tebük Gazvesi” imdadımıza yetişiyor... “Sıcağı” taaa iliklerimize kadar hissediyoruz...

Tarih sayfaları bize, 30 bin kişilik Sahabeyi Kiramın, Bizans ordusuna karşı galip gelmeden önce “sıcağa ve kızgın çöl kumlarına” nasıl galib geldiğini soğuk kanlılıkla anlatır...

Kavurucu çöl sıcağı ve ateşten kumlar! Sahabe Efendilerimizin Cennete girebilmeleri, Allah’ın rızasına vasıl olabilmeleri adına bulunmaz bir fırsat...

Evet ne açlık, ne susuzluk, ne sıcak, nede 220 km’lik uzunca bir yol, Sahabe Efendilerimizi mağlub edemiyordu...

Neyse ki “Hendek Savaşı” da imdadımıza koşuyor... “Açlığı” karnımıza taş bağlamadan hissedebiliyoruz...

1 ay boyunca kuşatılan Medine’yi Münevvere… Açlıktan karnına taş bağlayan Allah'ın Rasulü ve dava arkadaşları… İki düşman arasında helak olma korkusu… Münafıkların, küfre ne kadar da yakın olduklarını yakînen müşahede etmek… Tarih olmaya ramak kala, tarih yazmak!… İyi ki varsın “Hendek” İyi ki varsın…

Bu yaz sıcaklarında, susuzluktan dudakları çatlamış, boğazı kurumuş, gözleri kısılmış ve elleri ayakları yorgunluktan tutmayacak bir seviyeye gelmiş olan oruçlu bir Müslümanın karşısında, hiç umursamadan çok rahat bir şekilde içilen soğuk bir su, yada açık alanda restoran veya lokantalarda yenen leziz yemekler, biz Müslümanlara, bu dünya hayatında ki imtihanın hiçte kolay olmadığını, olamayacağını göstermekte...

Acaba bu Ramazan ayında yine televizyonlarda bitmek bilmeyen imsak tartışmalarını ve herhangi bir hastalık ve yaşlılığı olmamasına rağmen, kendisine adeta kurbanlık koyun misali bir fakir arayıp, bulduğu fakirin eline tutuşturduğu 20 lirayla, tutması gereken orucu, çok ama çok ucuza satan, kendince akıllı Müslümanlar! Görecek miyiz?...

Diğer tarafta 220 km’lik tebük seferine ne yiyeceği nede bineği olmadığı ve cihada katılmadıkları için, Allah Resulüne ağlayarak gelen sahabe efendilerimiz!

Ve son söz Rabbimizden:

“Rab'leri Katında onların mükafatı, altlarından nehirler akan adn cennetleridir, orada ebediyyen kalacak olanlardır. Allah onlardan razı ve onlar O'ndan (Allah'tan) razıdır. İşte bu, Rabbine huşû duyan kimseler içindir.” (Beyyine 8)

08-07-2015

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Payitaht İstanbul yazdı, 16 misafir olmak üzere 18 kişi beğendi, 20 yorum yapıldı.
30 Nis 19 17:00
Kutsal Yolculuk
5fa90caebd00476bfebf37c28bc289391556634490

5fa90caebd00476bfebf37c28bc289391556634490

Mekke ve Medine'ye bir Umre ziyaretimiz oldu.

Allah c.c) ve Efendimiz s.a.v)'in misafiri olduk.

Mescid-i Nebevi ayrı güzel, Kabe'yi Muazzama ayrı güzel.

Yönetimden kaynaklanan Her türlü olumsuzluk ve eksikliğe rağmen, Kesinlikle fırsatını bulup gitmek lazım...

İlk durağımız sevgililer sevgilisine, Efendiler Efendisine oldu.

Mescidi Nebevi çok güzel. Mescidin Yeşil Kubbesi, Efendimizin yeşil sarığını temsil ediyor.

Efendimiz hâlâ yeşil kubbenin altında ümmetinin dertlerini dinliyor.

Efendimizin gerçekten ölmediğini görebiliyorsunuz...

3819895258f28d856311fdce4621bcb01556634520

Bir çok ülkeden gelen Müminler Efendimize derdini anlatmaya gelmiş gibi.

Efendimiz ise Hane-i Saadetlerinde kendisine gelen müminleri teskin ediyor.Namaz vakti öncesi bekleşen müminler, sanki Efendimiz a.s) mihraba geçip namaz kıldıracakmış gibi bekliyorlar.

Namaz vakti öncesi bekleşen müminler, sanki Efendimiz a.s) mihraba geçip namaz kıldıracakmış gibi bekliyorlar.

Evet, Efendimiz hâlâ Sağ...

Mescidin İçinde bulunan Ashabı Suffa hâlâ hınca hınç dolu. Efendimiz s.a.v) ise Suffe Ashabına gözü gibi bakmaya devam ediyor.

Ebu Hureyre r.a) ise hâlâ Efendimizden bir hadis daha rivayet etmek için pür dikkat Efendimizi izliyor.

Mescidi Nebevi'de Ashabın ruhları saf tutuyor...

Hz Ebu Bekir ve Hz Ömer tüm vakarıyla Efendimizin s.a.v) yanında ayakta bekliyor.

Efendimizi selamlamaya gelenler Ebubekir r.a) ve Ömer'i r.a) dualarına katarak şeref kazanıyorlar.

Selamlamayı bitiren misafirler, heybelerinde Efendimizin şefkati Sıddıkın sadakati ve Faruk'un adaleti ile dönüyorlar...

Hz Aişe Annemiz Hücre-i saadet içerisinde, perdenin hemen arkasında dünyadan gelen tüm Müminlere Efendimizin hayatından dersler anlatmaya devam ediyor.

Efendimizi ise hâlâ kimseyle paylaş(a)mıyor diğer annelerimize karşı hâlâ kıskanç.

Hatice Annemiz ise Efendimizi Mekkede bekliyor...

Mescidi Nebevi her Namaz vakti toplamda 1 milyon Mümini bağrına basabiliyor.

Mescidin avlusu başka güzel. Kimisi namaz kılıyor, kimisi Kur'an okuyor, kimisiyse melül melül Yeşil Kubbeyi seyrediyor.

Tüm bu güzellikler Mescid sınırları içerisinde, Dışarı çıkınca rüya bitiyor...

Medine'yi Münevvere elimizden çıktıktan sonra (1919), şehrin yüzü hiç GÜLmemiş.

Efendimizin Gül şehri, Beton şehrine dönmüş maalesef.

Mescidi Nebevinin etrafını çepeçevre kuşatan yüksek oteller, Mescidin üzerine bir Heyula gibi çökmüş durumda...

Medine'de ne yeşillik, ne mimari nede tarih kalmış. Mescidi Nebevi şehre nefes aldırıyor resmen... Efendimizin varlığı Şehri hala münevver kılıyor.

Nefes almak için Efendimizin mescidine sığınıyoruz, Mescidin iç sınırları başka bir dünya, dış sınırları başka bir dünya...

Cennetül Baki mezarlığını düzleyen Suud Vahhabileri, otellerin boyunu yükseltebildikleri kadar yükseltmişler.

Toprağın altında yatan sahabeye hürmet etmeyin, onlardan medet ummayın diyen Suudlar, sabah akşam Amerika'dan medet umma zilletine duçar oldular...

Bir gece vakti Uhud'a gittik. Efendimizi Mekke müşriklerinden koruyan yarığı ziyaret etmek istedik.

Efendimizi bağrına basan Yarık, Suud yönetimi tarafından betonla kapatılmış ve etrafına demir teller örülmüş.

Ama Yarık içerisinden gelen Efendimizin kokusunu hâlâ engelleyememişler...

Uhud şehitliğini ziyaret ettik. Hz Hamza'ya, Musab bin Umeyr'e ve Şehid olan 70 sahabeye selam verdik.

Şehitlikten Muhteşem bir koku geliyor. Okçuların terk ettiği Ayneyn tepesine çıktık. Efendimizin sözlerinin dünyadaki tüm ganimetlerden daha değerli olduğunu daha iyi fark ettik...

Hendek'i ziyarete gittik ama Hendekler çoktan kapatılmış, artık üzerinden otoban geçiyor.

Efendimizin ve ashabının 1 ay boyunca, karınlarına taş bağlayarak kazdıkları kilometrelerce Hendek yolunu kapatan Suudlar, Efendimize ve ashabına ait olan bir hatırayı daha silmiş oldular...

Efendimizin şehrinde, Mescidi Nebevi dışında Efendimize ve Ashabına ait hiç bir hatıra ve tarihi yapı bırakılmamış.

Osmanlı izleri bile silinmiş. Osmanlı bakiyesi olan Osmanlı tren istasyonu ve Amberiye mescidini ise neden yık(a)mamışlar hala anlamış değilim...

Medine'den ayrılma vakti geldi. Tüm kafile hüzünlü. Efendimize nasıl veda edeceğiz?

Son Selamlamayı yapmaya gidiyoruz. Adım adım Efendimize yaklaşıyoruz ve Son selamlama!

Kimisi küçük çocuklar gibi bir sütunun arkasına çekilip ağlıyor kimisiyse ağladığının bile farkında değil...

Efendimizle zorda olsa vedalaştık.

Bembeyaz ihramlarımızı giydik.

Helal olan şeylerde artık bize haramdı.

Kabe'yi Muazzama'ya doğru yol alıyoruz.

Lebbeyk seslerimiz, bizden önce Kabe'nin duvarlarını selamlıyor.

Hacerul Esved tüm vakarıyla bizi bekliyor...

Yol bitiyor ve Mekke'yi Mükerrem'ye giriş yapıyoruz. Herkeste çocuksu bir heyecan. Kabe'yi Muazzama'ya kavuşmaya çok az kaldı.

Otellerin yüksekliği başımızı döndürüyor, nereye baksak birbiriyle yarışan yüksek yüksek oteller.

Kiminin Şevki kırılıyor, kimisi otelleri görmüyor bile...

Kabe'yi ilk görenlerin yapacağı dualar geri çevrilmezmiş.

Kafamız ayak uçlarımıza mıhlanmış, bebekler gibi emekliyoruz.

Kafile hocalarının "kimse kafasını kaldırmasın, çok az kaldı" uyarısı Kabe'yi görme arzusunu dahada kamçılıyor.

Ve bir ses duyuyoruz "Kaldırın Başınızı!"...

Kabe'yi Muazzama bütün ihtişamıyla kendisine gelen misafirleri karşılıyor.

Hacerül Esved'in önü hınca hınç dolu. Mültezem'e yapışan müminler kopmak bilmiyor.

Ve Altın Oluk'un Ayrı bir güzelliği var. Türkiye'nin kıble istikameti. Türkiye'den gelen müminleri cezbediyor...

Kabe'nin etrafı devasa yapılarla işgal edilmiş. Kabe'yi Muazzama dışında kalan tüm tarihi yapılar, yükselen otellerin altında kalmış.

Efendimizin İslamı ilk tebliğ ettiği Ebu Kubeys tepesi'nin üzerinde yükselen oteli görünce kolumuz kanadımız kırıldı.

Mekke'ye ihanet edilmiş...

Hira Nur dağına çıktık ve Efendimizin inzivaya çekildiği mağarada namaz kıldık.

Efendimiz Hira'dan Kabe'yi seyrediyordu. Bizde seyretmek istedik Ancak Zemzem Tower denilen ucubeden başka bir şey göremedik.

Kabe'nin hürmeti hiç bir dönemde bu kadar çiğnenmemişti...

İngilizler Mekke ve Medineyi kime teslim edeceklerini gayet iyi biliyorlarmış.

Bu Kutsal şehri Arapların asillerine değil de bedevi kısmına vermekteki ısrarlarını şimdi daha iyi anladım.

Çöl Bedevilerine medeniyet üretmiş 13 asırlık şehirleri yağmalasınlar diye teslim ettiler..

Sayılı günler çabuk geçti. Kabeyi Muazzama'ya da veda vakti geldi.

Son Veda Tavafı sarstı bizi.

Başka tavaf olmayacaktı artık. Kabeyi son görüşümüz, Hacerül Esve'de son selam verişimiz, Altın oluğa son bakışımızdı.

Efendimizin Mekke'den çıkartılırken ki ruh hali bizi çepeçevre kuşattı...

Umre yolculuğunda donanımlı Hoca çok önemli. Kutsal beldeyi size yaşatması lazım. Gittiğimiz Umre turu güzeldi Ticari kaygılarına set çekip Allahın rızasına talip olduklarına şahit olduk.

Bazen "Meşhur" hocaların veremediği manevi havayı "Meçhul" Hocalar büyük bir samimiyetle verebiliyordu...

Umre’ye daha gitme fırsatı olmayanlar niyetlerini tazelesin ve en yakın zamanda bu kutsal beldelere gitme şerefine nail olsunlar.

Bu beldeler suudların değil ümmetin ortak mirasıdır. Asla Mekke ve Medineyi onların tekeline bırakmamalıyız...

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Payitaht İstanbul yazdı, 18 misafir olmak üzere 19 kişi beğendi, 43 yorum yapıldı.
10 Nis 19 17:00
İslam Modernizmi ve Selefilik Bize Neyi Dayatıyor!
492973f4e7a29c5dec34f4ddbb48482a1554903133

492973f4e7a29c5dec34f4ddbb48482a1554903133

Zor bir zaman diliminden geçiyoruz… Yaşamış olduğumuz bu garip zaman dilimine kısaca “Âhir Zaman” deniliyor…

Hak ve Hakikate dair her ne varsa, hâlâ ilk günkü gibi saf ve berrak duruyorken, kimi illüzyonist ve sihirbazlar yaptıkları el çabukluğu ile bu hakikatleri perdelemeye çalışıyorlar…

Sadece gençlerimizin değil, belki de birçoğumuzun kafası biraz karışık… Bir yanda siyasetin hızlı atmosferi ve yoğun gündemi, diğer yanda gevşeyen din anlayışımız… Her geçen gün, kulluğumuz biraz daha dumûra uğratılıyor…

Bir yanda Modernist Hocaların “İslam Dinini Yeniden Keşfeden” garip halleri, diğer yanda kendilerine selefi deyip, Selef ulemamızın çizgisini ıskalayan ve Müslümanları İslam dairesinden zorla atmaya çalışan gerçek Müslümanlar!

14 asırdır ümmeti Muhammedin ana gövdesini oluşturan Ehl-i Sünnet ’in / Sevadı Azam’ın yolu ise ya sahipsiz yâda garip gibi… Canhıraş bir şekilde bu ana gövdeyi tüm Bid’at Fırkalara karşı savunan Hocalarımız ve ulemâmızın gayretleri ise bir yere kadar galiba…

14 asırdır ümmeti Muhammedîn üzerinde yürümüş olduğu bu geniş yol, artık öyle yâda böyle birilerine dar geliyor!

Ehl-i Sünnete burun kıvıran, bu yolu hafifleyen ve her fırsatta eleştiri tahtasına oturttuğu bu ana gövdeye nişan alıp ateş etmekten haz alan bu iki “Popüler / Güncel” akıma değinmek istiyoruz…

●Selefilik ve Modernizm…

Okuyan / Araştıran veya dini ilimlere meraklı olan insanımızı ve özellikle de gençlerimizi bekleyen bu iki tehlike bize neleri dayatıyor?

Bir birine zıtmış gibi duran bu iki farklı Fırka’nın bazı ortak özelliklerini dile getirdiğimizde, bize dayatılan birkaç hususu da faş etmiş olacağız…

1) Bu iki Bid’at Fırka’nın ana paradigması şu şekilde işliyor;

“Ümmeti Muhammed tarih içerisinde yoldan çıkmıştır. Yaşanan bunca yenilgilerin sebebi, İslam dininin yanlış anlaşılıp doğru yaşanmamasından kaynaklanmaktadır... Müslümanların tekrardan eski izzet ve ihtişamlarına kavuşmalarının tek yolu; Müslümanların tarih içerisinde oluşturmuş oldukları her ne varsa onları bidat (Selefilerin iddiası) veya tahrif (Modernistlerin iddiası) edilmiş değerler olarak görüp, bu oluşturulan Değerleri / Kültürü / Medeniyeti / Müktesebatı ve Tarihi inkâr ederek hatta onlarla savaşarak, “Selefi Salihin” denilen ilk üç neslin yaşadığı döneme yani Asr-ı Saadete tekrardan geri dönmek!

Peki, Selefilerin ve Modernistlerin Bu iddialarını gerçekleştirebilmeleri için önlerindeki en büyük engel nedir?

Ümmet Muhammedin kahir ekseriyetinin amel ettiği ve benimsediği İtikâdi ve Fıkhi mezheplerimizdir!

Mensup olduğumuz Mezheplerdeki yaşanabilecek gevşekliklerin açacağı boşluğu bu iki Bid’at fırkanın çok rahatlıkla doldurabileceğini akılda tutmak lazım….

2) Mezhep (sistem) karşıtı söylemler…

Selefilerle Modernistlerin bir diğer ortak özellikleri ise; Mezheplere karşı olan alerjileri!

Bir selefi için mezhep; Asr-ı Saadetten sonra ortaya çıkmış Bid’at bir oluşumdur! Mezhebin doğrusu yada yanlışı olmaz! Çünkü mezhepler, ne Peygamber (a.s) nede Sahabe döneminde görülmemiştir. Dolayısıyla herhangi bir mezhebe intisap, Asr-ı Saadetten uzaklaşmaktır!

Modernistlerin ise Mezheplere karşı çıkışının ana sebeplerinden biri, “Ulema ve Fukâha’nın” İslam dinini zorlaştırdıkları, dinde olmayan hükümleri bir şekilde dine ekledikleri ve yaptıkları içtihatlarda dini kendi tekelleri altına almalarıdır!

3) İçtihad Yapma Arzusu!

Hicri 4. Asırda kapanan mutlak içtihad kapısı, malum iki kesim tarafından zorlanarak açılmaya çalışılıyor…

Zaten bu iki Bid’at fırkanın; Müslümanların yaşadığı Tarihi yok sayıp preslemeleri, bununla birlikte mezhepleri de inkâr ederek her konuda içtihad yapma arzuları, Modernist ve selefileri birleştiren ortak paydalardan birini daha oluşturuyor…

Bununla birlikte Modernistlerle selefilerin ayrıştığı ve zıtlaştığı birçok hususta var. Mesela bunlardan birisi; Modernistler genel olarak hadisi şerifleri dinde delil kabul etmezler. Selefiler ise hadisi şerifler konusunda Modernistler’den ayrılarak Hadisi şeriflere önem verip dinde delil kabul ederler. Ancak kimi selefilerin de Allah’ın selbi sıfatlarını anlatan Hadisi şerifleri mutlak bir şekilde zahirine yorumlayıp tescim ve teşbih çukuruna düşerek ayrı bir arızaya kapı aralıyorlar!

Özetle söyleyecek olursak:

Üzerinde bulunduğumuz Ehl-i Sünnet ve-l Cemaat zemininde yaşanabilecek herhangi bir kayma ve sapma, bizleri bu ve benzeri Bid’at Fırkaların çukuruna düşme veya onların fikirlerine kapı aralama yanlışlığına sürükleyecektir!

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Payitaht İstanbul yazdı, 29 misafir olmak üzere 30 kişi beğendi, 30 yorum yapıldı.
8 Şub 19 17:00
Ümmeti Muhammedin İlgâ Edildiği Tarih:3 Mart 1924!

Hz Peygamber a.s)’dan itibaren Müslümanlar tarihleri boyunca, dinlerini hep bir devlet çatısı altında sürdürdüler. Tâki 3 mart 1924 yılına kadar!

İrili ufaklı yüzlerce devlet kurulup yıkıldı... Bu devletler arasında ismi kalıcı olanlar oldu: Emeviler, Abbasiler, Endülüs Emevileri, Eyyubiler, Selçuklular ve Osmanlı islam devleti gibi...

Bu ismini saydığımız devletlerde Hulefa-i Raşid'in de olduğu gibi Şura sistemi tam anlamı ile uygulanamadı. Saltanat ile birlikte hilafet devam etti...

(Abbasiler ve Selçuklular’da devletin üst yöneticilerinden teşekkül eden Divân’lar Şura görevini ifa etmiştirler. Osmanlı devletinin Tanzimat'a kadarki döneminde ise, Divân-ı Hümâyûn bir şûrâ meclisi olarak devletin önemli işlerini yürütmüştür...

Sosyal münasebetlerin çoğalması, devlet işlerinin artması ve her sahada mütehassıs kimselere ihtiyaç duyulması sebebiyle “şûrâ” görevinin, branşında uzman olanlardan seçilmiş üyelerden meydana gelen milletin kalbi hükmündeki bir meclis tarafından ifa edilebileceği görüşü, Tanzimat sonrasında ağır basmış ve Osmanlı Meclis-i Mebusanının kurulması ve Meşrûtiyetin ilanında bu görüş şer’î bir dayanak teşkil etmiştir... Ahmed Akgündüz)

Peygamber a.s)’ın vefatından sonra şura sistemi ile 4 halife seçildi. Her halife farklı yöntemlerle iş başına geldi... Şura’ya dayalı hilafet sistemi toplamda 30 yıl sürdü.

Daha sonra ise Hz. Muaviye, oğlu yezide daha kendisi hayatta iken biat topladı, böylece ilk dört halifenin oluşturduğu şura sistemi akamete uğradı. Artık halifeyi Şûra (Ehlü'l Hal ve'l-Akd) değil, babadan oğula geçen saltanat sistemi belirliyordu...

Saltanatla seçilmiş halifeler iş başına geldiklerinde İslami hükümler askıya alınmıyordu. Tüm hızıyla Cihad devam ediyor, namazlar kıldırılıyor, kısaslar uygulanıyor, ilim faaliyetleri devam ediyordu...

Peki problem neredeydi? Problemin iki vechesi vardı:

1) Kuranı Kerim ile emredilmiş, Hulefa-i Raşid'in ile uygulanmış şura sisteminin yara alması...

2) Saltanat sistemi kendi içerisinden hem “Yezid bin Muaviyeyi” hemde “Ömer Bin Abdülazizi” çıkartabiliyordu. Saltanat, kişinin hilafete ehil olup olmadığına bakmıyor, kardeş sıralaması veya kan bağı işi tayin ediyordu..

Saltanat bir zulüm aracı olarak kullanılmadığında, iyi ve salih idarecilerin iş başına geldiği ve Müslüman halkın iyi ve güzel idare edildiği de bir hakikattir...

Halife –Saltanat sisteminde, Müslümanların hem iyi idare edilmesi hemde İslam ahkamının devlet eliyle uygulamasına en güzel örnek herhalde Osmanlı İslam Devleti olsa gerek....

Osmanlı Devleti, mevcut eksik ve aksaklıklarına rağmen, Müslümanları bir arada tutmuş, 3 katıda ilayı kelimetullah bayrağını sallandırmayı başarmış, küffara kılıç sallamış, dünyadaki mazlum Müslümanlara gücü nispetinde yardımcı olmuş ve sırt çevirmemiş...

Osmanlı Devletinden önce Haçlıların saldırısına maruz kalan ümmeti Muhammed, Osmanlı ile birlikte Haçlıları / Avrupalıları kendi yurtlarında, kendi kıtalarında muhasara etmeye başlamıştır...

İki kez Viyana kuşatıldı (1529 – 1683) ama alınamadı... Viyana ecdat tarafından feth edilemese de, Haçlılara / Avrupalılara müthiş bir korku salındı! Osmanlı korkusu Avrupayı paranoyak yapmaya yetti. Artık yapacakları her hesabı, Osmanlı Devletini akılda tutarak yapmak durumundaydılar...

Kendi aralarında parçalara ayrılmış Avrupalı Hristiyanlar, Osmanlı korkusu ile, tekrar birleştiler ve Osmanlı Devletini bertaraf etmek için Yüzyıllarca çalıştılar...

Avrupa, Batıdaki tehlikeydi. Peki ya Doğudaki tehlike?

Doğuda ki Fitne ve fesadın adı ise; İran / Safevi devletiydi. Osmanlı devleti, 1514’de Çaldıran meydan muharebesinde bu büyük fitneyi söndürdü! Bugün ki gibi Müslüman kanı akıtıp her türlü fitneye alet olan İran / Safevi Devletine Yavuz Sultan Selim böylelikle haddini bildirmiş oldu!

Devletlerde insanlar gibi doğar, büyür ve ölürlerdi... 6 asırlık ihtişamlı Osmanlı Devleti tarih sayfalarındaki yerini almak için hazırlanıyordu...

II. Abdulhamid Han tüm siyasi dehasına rağmen, kendisine karşı aklını ve gönlünü Batı’ya kaptırmış jöntürkler ile kendisini bir türlü anla(ya)mayan bazı alim, şair ve mütefekkirlere karşı yenildi...

Haçlılar / Batılılar / Avrupalılar Osmanlıyı durdurmayı başarmışlardı! Asırlardır başlarına musallat olan ve bir kâbus gibi üstlerine çöken Osmanlı korkusu son bulmuştu! Osmanlı'nın zayıflaması ile birlikte, artık sömürdükleri yerleri daha rahat sömüre bileceklerdi...

Hindistan ve Afrika kıtası'nın yer altı ve yer üstü zenginlikleri, Batı'nın kabaran iştahını artık daha da kamçılıyordu...

Peki ya İstanbul? Hele Ayasofya Camii! 1453 yılında kaybettikleri Konstantinopolis artık çok yakındı!

İstanbul düşman kuşatması altında iken, Sultan Vahdeddin Anadoluyu düşmana karşı örgütmek amacıyla tam yetki ile bir heyet gönderdi. Bu heyet Anadolu'daki Müslümanları düşmana karşı örgütledi ve bazı başarılar elde edildi...

Ancak Anadolu'ya gönderilen heyet kuşatma altındaki İstanbul ve padişaha ihanet edip Osmanlıya karşı cephe aldı...

Artık Osmanlı sadece Haçlılar tarafından değil, Batı ile ittifak yapan ittihat ve terakkinin devamı olan Kemalist kadrolar tarafında da kuşatılmıştı...

Ankara’da kurulan yeni siyasi mekanizma, Batının kendi eliyle yapmak istediği şeyleri yapmakla görevlendirildi... Ankara Batı'nın kendisine vermiş olduğu görevleri harfiyen yerine getirdi!

Batı'nın bir daha yeni bir Osmanlı tecrübesi yaşamasına asla tahammülü yoktu!

30 Ekim 1918’de imzalanan Mondros Mütarekesi ile (Bu anlaşmayı imzalayanlar Mustafa Kemal'in bakanları olan Fethi Okyar ve Rauf Orbay’dır) Osmanlı Devleti fiilen sona erdi… Ancak İstanbul hala direniyordu…

Ankara'daki yeni yönetim, İstanbul'a son darbeyi 1 Kasım 1922’ de Saltanatı kaldırarak indirdi!

Ankara, artık yeni bir sayfa açmak istiyordu... 29 Ekim 1923 tarihinde ilan edilen yeni rejim ile ilk adım atılmış oldu… Osmanlı saltanatına son veren Kemalizm, kendi saltanatını cumhuriyet adı altında kurdu...

3 Mart 1924 tarihinde ki “Hilafetin İlgâsı” kanunu, ümmeti Muhammed için bir kırılma noktası oldu... Bu tarih, artık Müslümanların uzun bir süre, Dinlerini Devletsiz bir şekilde yaşamalarının habercisiydi!

Çok sıkıntılı bir devrin kapısı aralanıyordu. Artık küffara kılıç çalma döneminden, Müslüman kalabilme dönemine girmiştik…

Eğer bu "Müslüman kalabilme" devrinden "Müslüman olarak devam" edebilirsek, tekrar elimiz kılıç tutabilecek ve Hakkı hâkim kılabilecektir!

                                                                                                                 10-06-2016

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Payitaht İstanbul yazdı, 90 misafir beğendi, 4 yorum yapıldı.
30 Haz 18 13:00
Erdoğan Kazanırken Ak Parti Neden Kaybetti?

Aylardır Tv’ler de, sosyal medyada, evlerde, sokaklarda hasılı her alanda konuştuğumuz ve gündemimizden hiç düşmeyen seçimleri geri bıraktık...

Cumhur ittifakı (Ak parti ve MHP), millet ittifakını (CHP, İP, SP... Birde chp ve İP’in desteklediği HDP) ağır bir yenilgiye uğrattı. Neredeyse 5 yıldır Recep Tayyip Erdoğanı Başkan yapmamak için elininden gelini yapanlar başarısız oldu... Elhamdulillah.

Ak Parti ise %42,5 oranına oy aldı ve tek başına iktidar olma imkanını yakalayamadı. Peki Ak Parti neden istenilen oy oranını alamadı? Erdoğan (mhp’nin desteği ile bile olsa) %52,5 alırken kendi partisi neden 42,5 lardı kaldı?

Aklımıza gelen bazı eksik ve aksaklıkları yazalım:

*Fetö’cü olmadığı halde haksız yere fetö ile irtibatlandırılarak ihrac edilen insanlar... Bu ihraçlar ister fetö’nün oyunu olsun, ister fetö dışındaki yapıların ihraç etmek istedikleri kişilere fetö etiketi vurup kendi adamlarını yerleştirmek için yaptıkları ihraçlar olsun fark etmez. Yaşanan mağduriyetler var...

*Belediyelerdeki işçi alımlarında yaşanan Torpil veya referans problemi. Referans veya torpilleri olmayanların işe aylardır hatta yıllardır alınmaması..

*Ak parti il ve ilçe teşkilatlarında görev yapan kimi yetkililerin burunların kıl aldırmaması. Kibir enaniyet ve kendini beğenmişliğin ayyukaya çıkması.

*Öyle yada böyle rüşvet olaylarının devam etmesi...

*Adamın varsa işini yaptırabilirsin anlayışının hakim olması...

*Toplum nazarında itibarlı olan kimi hocaların hedef gösterilmesi (ihsan şenocak, nureddin yıldız)...

*Toplum ahlakını ifsat eden fuhuş, alkol, batı hayranlığı, aile kurumunun zayıflatılması, faiz ve kumar ile tam anlamı ile mücadele edilmemesi...

*Özellikle Ak parti içerisindeki yalakaların ve menfaat perestlerin parti imajını ciddi anlamda bozması... vs. vs.

Tüm bu saydığımız eksik ve noksanlıklar iktidara oy kaybettirdi kanaatindeyiz. Peki milletin kahir ekseriyeti neden başka partilere (chp, İP, hdp, sp) fırsat vermiyor? Millet şu hakikati çok iyi biliyor ki bu ismi verilen partiler, yukarıda saymış olduğumuz eksiklikleri gider(e)meyecek ve daha kötü bir gidişe imza atacaklar...

Tabiki de Ak partinin yaptığı başta belediyecilik hizmetleri, Türkiyeye kazandırmış olduğu büyük projeler, dini yaşama özgürlüğü ve başka hizmetler yadsınamaz ve inkar edilemez. Zaten bunları yapmasaydı hiç seçilemezdi. Biz burada Ak partinin 1 kasım 2015 yılında almış olduğu %49,5 oy oranına neden ulaşamadığını araştırıyoruz...

Yukarıda saymış olduğumuz problemlerden hareketle, hatırı sayılır büyük bir çoğunluk Ak partiyi “Ehvei şer” çerçevesinde değerlendirmekte ve ona göre oy vermekte. Yani chp, İP ve hdp gelmesin diye Ak parti destekleniyor...

Anladığımız kadarıyla Başkan Recep Tayyip Erdoğan 8 aydır partideki mental yorgunluğu atmaya çalıştı ama muvaffak olamadı.

Millet: “Erdoğan madem Ak Parti üzerindeki bu mental yorgunluğu atamıyor” dedi ve kendi partisinin göbek bağını kendisi kesti. Erdoğanın başaramadığı şeyi millet yaptı. Ak Partiye %42,5 luk bir oy oranı vererek parti üzerindeki mental yorgunluğu, Ak partiyi tek başına iktidar yapmayarak yaşattığı büyük bir şok etkisi ile ortadan kaldırdı!

Önümüzde kritik bir belediye seçimi var. Belkide Erdoğan başkanlık seçimini kazandığı ilk gece acilen belediyeler için birşeyler yapılması gerektiğini düşünmüştür...

Belediyelerde kangren olmuş meseleleri çözüme kavuşturmadan seçime girmek, belediyecilik hizmetleri ile tarih yazmış bir partinin, önümüzdeki seçimlerde alacağı bir hezimet ile tarih olması çok uzak bir ihtimal değil...

Görelim mevlam neyler neylerse güzel eyler...

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Payitaht İstanbul yazdı, 100 misafir olmak üzere 102 kişi beğendi, 6 yorum yapıldı.
13 Mar 18 13:00
Nureddin Yıldız Kimin Güneşini Gölgeledi?
823f61aa36421666afc5d4495441ffaa1520944277

823f61aa36421666afc5d4495441ffaa1520944277

İhsan Şenocak ile başlayan, Nureddin Yıldız ile devam eden derin ve kirli bir operasyonla karşı karşıyayız...

İhsan Şenocak ile amacına ulaşanlar şimdilerde Nureddin Yıldız Hoca’yı da sahanın dışına itme gayretindeler...

Yaşanan bu süreçlerden sonra Müslümanların zihninde şöyle bir soru belirdi: “Sistematik bir şekilde yapılan bu operasyonlar, toplum nazarında itibarı olan başka hangi Hoca veya alimleri kapsayacak?” 28 Şubatın o ağır havasını geri getirme çabasında olanlar, bu gücü ve motivasyonu nereden alıyorlar?

Mesele Nureddin Yıldız Hoca’nın şahsı değildir. Nureddin Yıldız Hoca’nın bazı söylemlerine (ibn Teymiyye, bazı sahabe ile ilgili kantarın topuzunu kaçırması, arş meselesini vuzuha kavuşturmaması vs. vs. ) katılmak zaten mümkün değil. Burada asıl mesele Laik ve dinsiz çevrelerin, Müslüman bir alim üzerinden hem Dini mübine hemde Müslümanlara saldırma meselesidir...

Toplum nazarında itibarı olan Hocalarımız, yapılan bu kirli operasyona asla sessiz kalmamalılar... Herkes sesini yükseltmeli... Müslümanların Bugüne kadar elde etmiş olduğu kazanımlar bu şekilde yapılacak itibar suikastlarına ve karalamalara kurban edilmemeli...

15 Temmuz darbe girişiminden sonra yaşanan gelişmeler, Erdoğanı iç dinamikler bakımından daha ihtiyatlı olmaya zorladı...

Ancak, özellikle Erdoğan'ın Nureddin yıldız Hoca’ya yapılan bariz bir operasyonu gör(e)memesi bir yana bu operasyona ivme kazandıracak açıklamalar yapması tam bir hayal kırıklığıdır...

Bugün Nureddin yıldız Hoca’ya operasyon çekenler, bundan on sene öncede sayın Erdoğan'ın eski videolarını kırpıp kendisine operasyon çekiyorlardı! Önceden yapmış olduğu Demokrasiyi ve Laikliği reddeden, İslam Şeriatını öven konuşmaları özenle seçiliyor ve itibarsızlaştırılmaya çalışılıyordu!

Temenni ve beklentimiz odur ki: Sayın Erdoğan'ın bir daha Müslümanları üzen ve İslam düşmanlarını sevindiren her hangi bir açıklama yapmamasıdır... Nureddin Yıldız Hoca’ya ise acilen iadeyi itibar yapılmalıdır...

Halka Halka büyüyen Erdoğan, Halka Halka küçüleceğini asla unutmamalıdır!

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Payitaht İstanbul yazdı, 9 misafir olmak üzere 10 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
7 Ara 17 13:00
Kudüs Tüm Müslümanların Namusudur!
7d9c04f626ef7dc76baf14f8cb54f0cf1512640214

7d9c04f626ef7dc76baf14f8cb54f0cf1512640214

Kadim şehrimiz Kudüs üzerinden yine fitne fitilini ateşlediler... Bağdat’ı ve Şam’ı talan edenler, şimdi de gözlerini Kudüs'e diktiler...

İstanbul ise hala iştahlarını kabartıyor... Aradan geçen 500 yıllık zaman dilimi Haçlıların hararetini söndürebilmiş değil...

Trump’ın korsan Kudüs kararına kim nasıl tepki vermiş diye baktığımızda enteresan bir tablo karşılıyor bizi:

Suudi arabistan, mısır ve diğer arap ülkeleri yarım ağız ile bu işi kabullemeyeceklerini söylediler...

İran ise abd ve israilin adını anmadan kudüs ile alakalı iki cümle kurduktan sonra Trump’ın çektiği kudüs bombasını arap yöneticilerin üzerine atıyor...

Yıllardır kudüs edebiyatı yapan iran, kimi hain ve aciz arap yöneticilerin kudüs karşısında yaşayacakları zilleti ileriki yıllarda kullanmak için sabırsızlanıyor...

Evet, Türkiye...

Kudüsün ve mescidi aksanın ne zaman başına birşey gelse, o kutsal beldeye ilk uzanan elin adı oldu... Bu korsan kararı ilk olarak tanımayan, diğer Ülke liderlerini bu karar aleyhinde örgütleyen ve en sert şekilde muhalefet eden ülkenin adıydı Türkiye...

Türkiye, Kudüs için islam işbirliği teşkilatını İstanbul’da toplayacak... Bu teşkilattan bir beklentimiz olmasada, Türkiye bu teşkilatı bir baskı aracı olarak kullanmak istiyor. Hem arap liderlerin! Hemde israil ve abd’nin Canını sıkmak istiyor bu hamlesi ile...

Kudüs bir turnusol kağıdı vazifeside görecek:

Bu coğrafyada kimin kimle ne iş tuttuğu... İslamı ve müslümanları kimin dert ettği ve en önemlisi bu kadim coğrafya’yı en iyi anlamda hangi anlayış ve siyasetin yönetebileceğine şahitlik edeceğiz bu vesile ile...

Kudüs bize;

Hz Peygamber Efendimizin bir vasiyeti..

Hz Ömer Efendimizin emaneti...

Selahaddini Eyyubinin Mücadelesi...

Yavuz sultan selimin zaferi..

Abdulhamid Han’ın devrilme sebebidir..

Kudüs İnşaallah Ümmeti Muhammedin'de uyanma sebebi olacaktır...

Erdoğan'ın Kudüs ile alakalı tarihi sözleri ile bitirelim:

Kudüs Tüm Müslümanların Namusudur!

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Payitaht İstanbul yazdı, 15 misafir beğendi, 9 yorum yapıldı.
13 Eki 17 17:00
Hizb-Ut Tahrik! Partisi
203225f5f6305a9a8f3519c6e6df04dd1507905446

203225f5f6305a9a8f3519c6e6df04dd1507905446

Hizb-ut Tahrir partisi (İslam Kurtuluş Partisi) 1953'te Filistinli Takiyyuddin en Nebhani tarafından Kudüs'te kuruluyor...

Hizb-ut Tahrir Partisinin şöyle bir amacı varmış: Tüm Müslümanları birleştirerek şeriat kurallarıyla yönetilecek İslami hilafet devleti kurmak...

Bir çok ülkede ofisi bulunuyor bu partinin...

Hizb-ut Tahrir Partisinin Diğer ülkelerde nasıl bir faliyet yürüttüğünü bilmiyorum ama Türkiye’deki Hizb-ut Tahrir sorumlularının baya bir sorumsuz oldukları ortada.

İşleri güçleri Müslümanlarla uğraşmak... Erdoğan ve onun izlediği siyaseti ihanet ile suçlamak...

Erdoğan’ın ihanet içerisinde olduğunu, yaptığı siyasetin ise münafıkların siyaset ve yöntemi (mescidi Dırar) olduğunu bangır bangır bağırıyorlar...

Tüm vahşilik ve terörüne rağmen Daiş Hizb-ut Tahrir için sadece hataları olan Müslümanlarmış! Daiş’in Ümmeti muhammede verdiği zarar ortayken, suriye cihadını baltalakları ve akamete uğrattıkları sabit iken “Ama onlar Müslüman” diyerek tebriye edilmeye çalışılıyor Hizb-ut Tahrir Türkiye medya sorumlusu Mahmud kar tarafından....

Erdoğan ise tüm artı ve doğrularına rağmen (eksiği, hatası, günahı, yanlışı olacaktır), Hain ve mescidi dırarın işlevini gören ihanet içerisinde ki bir işbirlikçi!

Mesele Erdoğan değil. Asıl mesele bu yapının müslümanların değer ve ideali olan “Ümmet olma, Hilafet ile yönetilme ve islam devleti.” idaallerini baltalaması ve sulandırmasıdır...

Erdoğan’ın ümmetçi siyaseti ve icraatları ortada olmasına rağmen, Hizb-ut Tahrir onu neden ihanet içerisinde görüyor?

Bu ülkeyi Hizb-ut tahrir partisi yönetseydi eğer, RUSYA, ABD ve AB Birliği ile ilişki halinde olmayacak mıydı? Siz kafirsiniz, sizle ne işbirliği nede diyalog olmaz diyerek onlara savaşmı ilan edecekti?

Hizb-ut Tahrir Hangi mazluma sahip çıkabilecekti? Bırakın mazlumları, yönettiği Türkiyeyi bu müstekbirlerden (rusya, abd, çin, Ab birliği) koruyabilecek miydi?

Türkiye’yi yönetmek, Beyazıt meydanında nutuk atmaya benzemez!

Dünyada ki tüm mazlumalara yardım etmek, kuru kuruya yapılan hilafet mitinglerine benzemez!

Türkiye'de ki tüm kesimleri idare etmek, kullandıkları tekfir diliyle yapılacak bir şey hiç değil!

Bir parti olarak kurulmuş olmasına rağmen: "Seçimlerinde Oy Kullanmak Şer'an Haram ve Laik Rejimin Bekasına Hizmettir" demek sadece paradoks değil, tutarsızlıktır da...

Türki'ye'yi Hilafetin bir vilayeti olarak görmek ve hilafetin arap ülkelerinde olması gerektiğini savunmak ırkçılık değil mi? (Burada kureyş hadisi mesned olarak gösterilemez) Osmanlı islam devleti edebiyatı yapan Hizb-ut Tahrir, osmanlı'nın hilafetini kabul etmiyor mu yoksa?

Kendilerini ciddi bir şekilde çek etmeleri gerekiyor...

Tekfir dilini bir kenara bırakıp, Ümmetçi olmaları gerekiyor...

Vel hasıl Hizb-ut Tahrir’in ne bu ülke’ye nede başka ülkelere bu kafayla bir hayrı dokunmaz...

Kadir Mısıroğlunun sözleriyle yazımızı şimdilik hitama erdirelim: Hizb-ut Tahrir denilen yapı, hem Esas'tan hemde Usulden İslami değildir! Ya ahmaklık mahsulüdür, yada Hainlik!

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
19 Eki 12:23

Misafir

-Ey iman edenler, eğer bir fasık, size bir haber getirirse, onu 'etraflıca araştırın'. Yoksa cehalet sonucu, bir kavme kötülükte bulunursunuz da, sonra işlediklerinize pişman olursunuz.(Hucurat.6)

17 Eki 09:17

Misafir

Hak ve gerçeğiortaya koymadan ziyade vakadan uzak,duygusal ve ön yargı ile yazılmış. Oysaki gerçek bulmak isteyene çok uzak değil. Yeterki ön yargıdan uzak ve hakkı elde etmek isteyin. Heleki günümüz teknoloji cağında. Www.hizb-ut-tahrir.info

Payitaht İstanbul yazdı, 34 misafir beğendi, 3 yorum yapıldı.
28 Eyl 17 21:00
Erdoğan 2019'u Görebilecek mi?
a69107a50307568e0342a78874176ced1506622618

a69107a50307568e0342a78874176ced1506622618

Yapılan son referandumla yasalaşan %50 + 1 oy barajı, artık kimsenin kolay bir şekilde iktidara gelemeyeceğini ortaya koymuş oldu.

Peki, 16 yıllık Ak parti iktidarı 2019 seçimlerine nasıl hazırlanacak, şimdiden ne yapması lazım, nelere dikkat etmesi lazım?

Başta Erdoğan olmak üzere: “ şu kadar yol yaptık, şu kadar köprü yaptık, şu kadar okul açtık” retoriğine artık ya son verilmeli yada hafifletilmeli...

İnsanlar artık hizmete doydu. En Mega projeler bile insanımızı heyacanlandırmıyor...

Ben burada Ak Parti’nin yapması ve yapmaması gereken en elzem şeyleri yazmak istiyorum. Çünkü Erdoğanın “hatırı ve muhabbeti” 2019 seçimlerinin galibi olmaya yetmeyebilir!

• Rüşvet çarkı hala durdurulabilmiş değil. Tüm hızıyla devam ediyor. önlenemedi...

• Adam kayırmacılık had safada. hala devam ediyor...

• Başta Belediyeler olmak üzere ; Akraba, eş dost denilerek işçi alımları yapılıyor... Bu yanlıştan hala vazgeçilmedi...

• “Devlet içerisinde tanıdığın varsa işini yaptırabilirsin” anlayışı malasef daha da güçlendi...

• Ak parti içerisinden olsun veya Bürokrasi’den olsun Erdoğan’ın Şahsını istismar edip işini halletme kurnazlığının önüne geçilmeli...

• AK parti içerisindeki AKP’lilerin acilen temizlenmesi lazım...

• Ak Parti içerisindeki Bazı Millet Vekili, Belediye Başkanı veya Parti yöneticilerinin yaşamış olduğu Güç zehirlenmesi (istediğimiz herşeyi yaparız bize kimse karşı çıkamaz diyenler) tespit edilmeli ve ayar verilmeli. Fetö’nün yıkılışı güçsüz olduğundan ötütürü değil, yaşadığı Güç zehirlenmesindendi. Bu akıldan çıkarılmamalı...

• Fetö’nün yenilme sebeplerine baktığımızda, ilk sırayı ne Ak parti nede tek başına kalan Erdoğanın Fetö ile mücadelesi geliyor, asıl sebebin Fetö’nün yıllardır milletten almış olduğu Bedduların etkili olduğu görülecektir.

• Özellikle büyük şehirlerde artan içki tüketimi ve yaygınlaşan fuhuş toplumun dini hassasiyetine ve ahlak yapısına büyük zararlar verdi... Ak parti bu konuda önlem almadı hatta kayıtsız kaldı.. Ak Partiye en büyük darbeyi, bu ahlaksızlık ortamının oluşturduğu sosyal doku verecek...

Daha fazla şeylerde yazılabilir ama bunlar ayyukaya çıkmış olan meseleler...

Ak Parti ve Erdoğan 2019’u gerçekten zaferle nihayete erdirmek istiyorsa bu sıkıntılı ve can sıkan meselelere artık el atmalı düzeltmeli..

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
29 Eyl 20:57

Misafir

sahici dost yapıcı eleştiri yapandır.

28 Eyl 22:53

Misafir

Özellikle içki ve diğer münasebetsiz şeyler için kesin önlem alınmalı

Payitaht İstanbul yazdı, 8 misafir olmak üzere 9 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
4 Ağu 17 21:00
" İman ve İmkan Meselesi "
7b816ddd4d1b9dc6e5230ca7324408231501867618

7b816ddd4d1b9dc6e5230ca7324408231501867618

Erdoğan Mescidi Aksanın önemini anlatmak için körfez ülkelerini gezdi..

Erdoğan Aradığı neticeyi bulamamış olacak ki:

“Müslümanlar İçin Mübarek Beldelerimizi Korumak İmkân Değil, İman Meselesidir” dedi.

Çünkü Körfez ülkelerinde ki Arap yöneticiler, olayın vahametini ya anlamıyorlar yada ısrarla anlamak istemiyorlar...

Erdoğanın mescdi aksa konusunda desteksiz kalması, şımarık siyonistleri dahada cüretlendirip, cesaretlendiryor.

ve olan oluyor: Mescidi aksa siyonist yahudiler tarafından bir gece ansızın işgal ediliyor...

şimdilik bu zilleti anlımızda ve boynumuzda taşıyoruz!

Ama yarınlarda sadece Mescidi aksa değil Kudus'te özgürlüğüne kavuşacak..

Bu bir hayal değil hakkattir...

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Payitaht İstanbul yazdı, 10 misafir beğendi, henüz yorum yapılmadı.
30 Haz 17 21:00
Adalet İçin Yürümüyorsunuz Adil Olun!

Mit tırları ihaneti davasında, CHP millet vekili Enis Berberoğluna 25 yıl hapis cezası verildi.

Can dündara sızdırılan bilgiler Berberoğlundan gelmişti..

Can dündar korkak bir İT gibi ülkeyi terk etti ve Şimdilik ceza almaktan kurtulmuş oldu…

“CHP ve Adalet” kelimeleri yan yana geldiğinde nasıl bir zulüm işlendiği herkesin malumu…

CHP bu yürüyüşle neyi amaçlıyor?

Kaos mu? Veya İstikrarsızlık mı?

Zayıfta olsa bir karşı devrim derdindeler diye kanaat ediyorum.

Nasıl mı?

Mısırın Tahrir Meydanında sisi yandaşlarının yaptığı karşı devrim gibi bir devrimin peşindeler...

Kemalin bu yürüyüşünden bir Tahrir çıkar mı bilmem ama 15 Temmuzda darbecileri durduran bu millet kemali'de, yapacağı fitneleride durdurmasını bilir!

Evet, derdiniz Adalet değil!

Evet zalimsiniz!

Yürüdüğünüzle kalacaksınız!

Bu milletin Kadim yürüşünü ise asla durduramayacaksınız!

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Payitaht İstanbul yazdı, 27 misafir beğendi, 1 yorum yapıldı.
23 Haz 17 17:00
Ayasofya Camii Açılıyor Savaşa Hazır Olun!

Ayasofya Cami, Kadir Gecesinde; “Namazı sonra kılınmak üzere” muhteşem bir ezan sesi ile İslam alemini selamladı…

Müminler neşeli ve huzurlu…

Fatih sultan Mehmet Hanın biraz olsa hiddeti dinmiş gibi…

Avrupa, Yunanistan üzerinden bağırıp çağırıyor…

AİHM, 2014 yılında Türkiye’ye kestiği “inanç özgürlüğünün ihlalinin” faturasını nedense Ayasofya caminde okunan ezandan hemen sonra veriyor....

UNESCO Hristiyan alemini harlamaya ve kışkırtmaya çalışıyor: “Bu ilk kez olmuyor, Türk hükümetine Ayasofya’nın dünya mirası olarak kalması gerektiğini daha önce de söyledik, bunu tekrarlayacağız” Bu mesaj Türkiye’ye değil Hristiyanlara....

Evet, küfür tek millettir!

Ayasofya Cami tekrardan Müslümanlara ibadete açılacaktır bunda bir şüphemiz yok…

İçimizdeki adı: Ahmet, Mehmet olan kripto Hristiyan ve Yahudilerin hoşuna gitmese de!

Her secdemiz bir mühür olacak...

Sultan Ahmet Cami hazırlan, Refik'in geliyor...

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
25 Haz 07:16

Misafir

Ayasofya cami ile ilgili bu yazınız çok güzel olmuş kaleminize ve yüreğinize sağlık...

Payitaht İstanbul yazdı, 6 misafir beğendi, 5 yorum yapıldı.
24 May 17 13:00
Mesele Mehmet Görmez Değil Hala Anlamadın mı?
3010517061824dc17b43f20f7c7446a01495624251

3010517061824dc17b43f20f7c7446a01495624251

Ne oldu da Mehmet görmeze ait olduğu iddia edilen bir mektup haber piyasalarına bir anda ve ivedilikle sürüldü?

Bu "mektup Haberini" neden TGRT ve Solcu  Haber siteleri dışında hiç bir muhafazakar ve Hükümete yakın kanallar ve haber siteleri haber yapmadı?

Mehmet görmezin;

"Hilali gözetleyen Müslümanlar hakkında "bedevi" benzetmesi..."

"Hz. Mehdi inancı ile ilgili: “Mehdilik konusu Kur'an-ı Kerim'de hiçbir ayette yer almaz. En temel hadis kitaplarımızda da bu kavram yoktur.” diyerek devirdiği çamlar..."

"Hadisleri ayıklama girişimi ile ilgili yanlış işleri..."

"İran ziyareti ve bir Şii mollanın arkasında namaz için saf tutması..."

Ve daha başka meselelerdeki yanlış ve hatalarını savunacak değiliz...

Ancak mesele başka...

Başbakan binali yıldırımın fetö ile mücadele tarihi olarak verdiği 17/25 Aralık 2013 tarihinden 6 ay önce yazılmış bir mektup ile hangi gizli emel ve arzular perdeleniyor?

TGRT'te yayın yapan Cem Küçük'ün 17/25 aralık operasyonlarından sonra (dikkat edin önce değil sonra) fetö ve hoca efendeye! methiyeler dizdiği ortadayken, Görmeze fetö'cü yaftası vurma pişkinliğini doğrusu anlamak pek mümkün değil!

Bu itibarsızlaştırma ve ardından görevden uzaklaştırma kumpasları, Fetö'nun en iyi yaptığı "alan açma" hareketiydi...

Peki bu itibarsızlaştırma operasyonu kim ne niçin yapıyor?

Kanaatim şu:

Bugüne kadar Diyanet'te fetö'den temizlenen en üst düzey insanlara baktığımızda 1 il müftüsü ve 5 ilçe müftüsü karşımıza çıkıyor...

Henüz Diyanet'te kapsamlı bir fetö temizliği başlatılm(a)dı.

Bu operasyonu gören ihlas / Hakikat taifesi Diyanetin üst düzey kadrolarında kendine alan açıyor kanaatindeyim...

ve Bu mektup ile Mehmet Görmeze Baskı ve şantaj yapıyorlar...

Mehmet görmezin şahsında Diyanet teşkilatına çekilen bu operasyon, Erdoğan'ın bir seyahat veya açılış toplantısında Mehmet Görmezi ön taraflara oturtması ile sona erecek...

Bu tablo karşısında Günlerce Mehmet Görmeze hain diyenler hem mektubu hemde haini unutacaklar!

Hamiş: Bu operasyona tarihçi Ahmet Şimşirgil'in katılması beni üzdü. Kendisini severim sayarım.

Bununla birlikte Diyanetin ehli sünnete ters ve muhalif söylemler geliştiren müftü, vaiz, prof ve Hoca'ların  faaliyetlerine acilen neşter vurulmalı...

Bu yazının asıl maksadı Diyanet Teşkilatını tebriye ve tezkiye etmek değil, siyasi bir operasyona dikkat çekmektir...

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
30 May 06:34

Misafir

Kanaatinizle ilgili gerçek ve sağlam veriler ortaya koysaydınız da bizler de keşke katılsaydık. "Operasyon çekiliyor" mantığıyla her yanlışı savunur olduk.

24 May 20:30

Misafir

Dinimiz hurafelerden arınmalı, kur'ana uygun Peygamberimiz nasıl yaşamış ise bu din o şekilde yaşanmalı. Tarıkatçılar tarafından birtakım beşeri kaynakların bizlere din diye yutturmaları engellenmeli. Diyanet gibi gözümüz gibi koruduğumuz kurum yıpra

Payitaht İstanbul yazdı, 9 misafir olmak üzere 10 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
5 May 17 17:00
Türkiye Son Kale Ahlaksızlığa Teslim Etmeyelim!
09faeaf9caeeaec6c347a35ad7b3114c1493998471

09faeaf9caeeaec6c347a35ad7b3114c1493998471

Modernleştikçe aslımız'dan, köklerimiz'den kopuyoruz!

Memleketimizde yaşanan bu Âhlaki erozyona kim set çekecek?

Diyanet mi? Cemaatler mi? Tarikatler mi? veya Sivil toplum kuruluşları mı?

Çok manidar bir durumla karşı karşıyayız. önceden Devlet dindarlarla uğraşır ve dindarlara baskı yapardı.

Milletimizi dinini güzel yaşaması noktasında önüne engeller koyardı. Buna rağmen milletimizin dindarlığında pek fazla bir gevşeme olmazdı.

Son 10 yıldır dindar Müslümanların üzerindeki baskılar azaldı. Hatta Devletin üzerine giydiği islam'la mücadele elbisesi dahi yırtıldı atıldı.

Zor bir soru olacak: Acaba dindarlığımız "Etki / Tepki" üzerine mi kurulmuştu?

Sahi Erdoğan'ın "Dindar Nesil Yetiştireceğiz" projesine ne oldu?

imam hatipler mi yoksa ilahiyat fakülteleri mi yetiştirecek bu dindar nesli?

Kendimizi kandırmayalım, bu iki kurumda dindar nesil yetiştirme üzerine kurulmadı.

imam hatip ve ilahiyatlarda güzel ve gayretli hocalar olabilir. Bir kısım yetişen güzel öğrencilerde olabilir. Ancak mevcut halimize baktığımızda bu kurumların yetersiz olduğu anlaşılıyor.

Memleketimizin önde gelen Alim ve hocaları, kanaat önderleri, şeyh ve mollaları başta olmak üzere kim varsa yeni bir fütuhat başlatmalılar.

Diyanet artık 14 asırlık müktesebata 4 elle sarılmalı ve bunu da çalışmalarıyla göstermeli...

Tecavüzler, aile faciaları, boşanmalar, faiz, kumar, içki, zina ve maalesef pedefoli rezaleti ile  istatistiklerde yüksel memeliydi!

Türkiye madem son kale, bu kaleyi sağlam surlarla (ahlakı Muhammedi) çevirmek, korumak zorundayız...

Başka kurtuluş yok!

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.