Türkiye Aktivitesi
820 ziyaret
1 online
Gökhan Mestan
Hakkında henüz bir şey yazmadı.

Türkiye Puanı

93 puan Mavi Kalem

Derecesi

87 [Toplam 1623 kişi]

Türkiye
Tümü(4)
Pinledikleri(0)
Gökhan Mestan yazdı, 3 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
21 Tem 15 04:00
Sosyal Medya Üzerine

Sosyal paylaşım siteleri her geçen gün daha fazla yer kaplıyor hayatımızda. Twitter, Facebook, Instagram gibi siteler, doğru habere ulaşmamız, sansürsüz bilgi edinmemiz için çok değerli kaynaklar hepimiz için. Bugün sosyal paylaşım siteleri, televizyon kanallarından, radyolardan, gazete ve dergilerden daha güçlü bir etkiye sahip.

Ancak öte yandan sosyal mecralar bizim üzerimizde bir baskı oluşturmaya da başlamış durumda. Hepimiz bu sitelerde daha iyi bir performans gösterme kaygısına düşmüş durumdayız. Arkadaşlarımızı etkilemek, onlardan geri kalmamak için çaba sarf ediyoruz. Sosyal medya hesaplarımız artık kimliğimizin değişmez bir parçası. Bizim kim olduğumuzu en çok sosyal medyada nasıl var olduğumuz belirliyor. Üstelik bu alemin bir de ölçümü (raiting) var. Eskiden telefon defterimizdeki insan sayısıyla ölçtüğümüz "arkadaş" sayısı, şimdi Facebook’taki, Twitter’daki takipçi sayısıyla ölçülür oldu. Üstelik kimin ne kadar takipçisi olduğu da ayan beyan ortada.

"Bir şey kaçırdım mı acaba?" endişesiye yaşıyoruz sürekli olarak. Eşimizin dostumuzun neler yaptığını merak ediyoruz.

Facebook’u her açtığımızda arkadaşlarımızın hayatlarını kendimizinkiyle karşılaştırıyoruz. Eskiden televizyonda ünlülerin tatile gittiklerini, eğlendiklerini, yeni giysiler aldıklarını, çok güldüklerini, mutlu olduklarını, kedi-köpek beslediklerini, evlerini çok iyi döşediklerini görürdük. Onlar gibi olmak istesek de, kendimizi onlarla bir tutmazdık; çünkü onlar ünlüydüler, bizden farklıydılar. Paraları da imkanları da bizden kat be kat daha fazlaydı. Şimdi ise Facebook’u açtığımızda ünlüleri değil en yakın arkadaşımızın mutlu bir anda çekilmiş fotoğrafını görüyoruz. Gittiği tatili, yediği yemeği, katıldığı etkinliği, gördüğü filmi, okuduğu kitabı...

Fakat başkasının "mutluluğu" her zaman mutluluk vermeyebiliyor. Bir arkadaşının mutluluğunu görmek -onun adına sevinse bile- insana kendi eksiklerini hatırlatıyor. Alain De Botton’un dediği gibi, “İnsanın arkadaşlarının kendisinden daha iyi bir durumda olması, insanda buruk bir etki yaratıyor.”

Facebook, Instagram, Pinterest gibi sitelerde arkadaşlarımızın yaptıklarını ve sahip olduklarını görmek bize “eksik olduğumuz” konuları hatırlatıyor. Bu sitelere girip arkadaşlarımız kadar iyi yerlerde tatile gitmediğimiz, onlar gibi bir sosyal hayatımız, evimiz, arabamız olmadığı, onlar kadar neşeli anlar yaşamadığımız hissine kapılıyoruz.

Uzmanlar arkadaşlarının Facebook zaman tünellerine bakıp kendi hayatını onlarla kıyaslayan ve kendilerini "başarısız" olarak niteleyen insanların hızla arttığını ve bunun bu çağın hastalığı olduğunu söylüyorlar.

Aslında çok basit bir gerçeği hepimiz göz ardı ediyoruz. Duyduğumuz güvensizlik, bir nitelik ya da yetenek eksikliğiyle ilgili değil çoğu zaman. Kendimizi yeterli ve değerli hissetmiyor olmamız, nesnel koşullardan çok kendimizi nasıl algıladığımızla ilgili. Alain de Botton’un dediği gibi, “Egomuz hava kaçıran bir balona benziyor. Hor görülmeler ve görmezden gelinmeler egomuzu ‘pıss’ diye söndürüyor. Önem verdiğimiz birisinin bize ilgisi, bizi neşelendirirken ilgisizliği üzebiliyor. Bir iş arkadaşımızın bize gönülsüzce selam vermesi dünyamızı karartabiliyor ya da tam tersine aynı insanın bize değer verdiğini göstermesi bize hayatı birden bire yaşamaya değer kılabiliyor."

Eskiden kendimizi sadece yakın çevremize kanıtlama telaşı içindeyken şimdi çevremiz sürekli en geniş halinde durmakta. Ve biz kendimizi bu geniş çevremize anlatmak, tanımlamak, beğendirmek zorunda hissediyoruz. Eskiden mahalle baskısı vardı şimdi sosyal medya baskı var.

İnsan kendini başkasıyla kıyaslayıp sürekli olarak eksiklerine yoğunlaştığında mutsuzluğu da garantilemiş oluyor. Sosyal paylaşım sitelerine insanların koydukları “en mutlu an” fotoğraflarının neredeyse tamamı özenle “üretilmiş” görüntülerdir. Bunların tesadüfi bir şekilde çekilmiş masum görüntüler değil aksine çoğu kez “düşman çatlatmak” için kasten çekilmiş görüntüler olduğunu bilsek de etkilenmeye devam ediyoruz..

Ünlü psikolog Alfred Adler, insandaki yetersizlik ve eksiklik duygusunun, aslında bireyin gelişimi ve insanlığın evrimi için gerekli bir dürtü olduğunu söyler. Daha da ötesi bu dürtünün insanın yaşamını sürdürebilmesi ve gelişebilmesi için zorunlu olduğunu söyler. Alfred Adler’e göre, insanda bebeklikle başlayıp ölünceye kadar var olan “aşağılık duygusunun” ve bundan kurtulma çabasının aslında insanın ilerlemesinin itici gücü olduğunu iddia eder.

Arkadaşlarımızın ve takip ettiğimiz ünlülerin Facebook, Instagram, Pinterest sayfalarını kendi çıtamızı yükseltmek için bir itici güç olarak kullanmamıza hiç itirazım yok. Aksine bunları son derece öğretici ve yararlı buluyorum. Bize sağladıkları yeni bakış açıları ve verdikleri ilhamla bizim ilerlememize, olgunlaşmamıza katkı sağladıkları açık.

Üstelik sosyal paylaşım siteleri, insanları bilgilendirmek, ana akım medyanın yetersiz kaldığı zamanlarda iletişimi üstlenmek, sivil toplumun sesini duyurmak çok önemli bir işlev üstleniyorlar.

Ama diğer taraftan da sosyal paylaşım sitelerinde yayınlanan içeriğin bize kendimizi kötü hissettirmesine engel olmamız gerekiyor. Burada bizim arkadaşlarımız da dahil pek çok kişinin paylaştığı içeriğin başkalarını etkilemek üzere kasten tasarlanmış olduğunu bilerek davranmamız gerektiğini düşünüyorum.

Bir davete, bir arkadaş toplantısına, bir eğitim programına, bir iş toplantısına ya da kendi başımıza bir kafeye, alışverişe gittiğimiz zaman “o anı yaşamak” yerine, yaptığımız etkinliğin fotoğrafını çekme derdine düşüp onu bir an evvel Facebook’a, Instagram’a koyma çabasına girmek bence hayatı yaşamak değil ıskalamaktır.

Sosyal paylaşım siteleri “yaşanmış anlar”dan çok “özel üretim fotoğraflarla” dolu. 2012 TED Mid-Atlantic konferanslarında konuşma yapan top model Cameron Russell yaşanan “gerçek an” ile “yapım” arasındaki farkı çok iyi anlatıyor.

Önemli olan, Russell’ın da dediği gibi önemli olan insanın “nasıl göründüğü” değil, “ne olduğudur”. Kendimizi iyi göstermek için çaba göstermek yerine iyi olmaya çalışmalıyız. Kendi imajımızı oluşturmak elbette hepimizin hakkıdır ama insanın çok değerli yıllarını da sadece imaj oluşturma peşinde koşarak harcaması da kabul edilecek şey değildir.

Facebook ve Twitter de takipçi sayımızı arttırmak ve imajımıza yakışacağını düşündüğümüz “yapımları” bu sitelere yerleştirmeye çabalamak yerine gerçek ilişkiler kurmak ve onları gerçekten yaşamak için gayret etmeliyiz.

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Fatih Karagöz yazdı, 1 kişi sahiplendi, 2 misafir olmak üzere 7 kişi beğendi, 1 yorum yapıldı.
9 Tem 15 22:00
C. Ronaldo

C.Ronaldo : "Başarılarım için arkadaşım Albert Fantrau'ya teşekkür etmeliyim. Beraber 18 yaş altı şampiyonasında oynadık. Bizi izlemeye gelen Sporting Lisbon menajeri kim daha fazla gol atarsa takıma onu alacağını söylemişti.''

C.Ronaldo : ''Maçı 3-0 kazandık ben ilk golü attım Albert ise ikinci golü attı üçüncü golde ise ben dahil herkesi etkileyen bir olay yaşandı. Albert kaleciyi geçmişti ben de yanında koşuyordum Albert'in tek yapması gereken topu boş kaleye göndermekti ama o topu bana pas attı. Maçtan sonra neden yaptığını sorduğumda ise'' Sen benden daha iyisin'' demişti.''

Gazeteciler Albert Fantrau'ya hikayenin gerçek olup olmadığını sorduğunda Albert'' Evet hikaye gerçek Ronaldo o maçtan sonra Sporting altyapısına girdi ben ise futbolu bıraktım ve şu an işsizim'' cevabını verdi. Gazetecilerin ''İşsiz biri olarak bu kadar büyük bir eve, böyle güzel bir arabaya ve ailenin ihtiyaçlarını karşılayacak parayı nereden buldun?'' sorusuna Albert Fantrau'nun verdiği cevap ise her şeyi açıklıyordu. ''Bunların hepsi Cristiano Ronaldo 'dan.''

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Gökhan Mestan yazdı, 1 misafir olmak üzere 3 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
11 Haz 15 22:00
Türkiye'de "öteki" Kavramı Nefret Söylemi ve Linç Kültürü

Bu yazı, Türkiye’de “birlikte yaşama” kültürünün toplum tarafından ne derece içselleştirilebildiğini sorgulama amacı gütmektedir. Böylesi bir sorunsalın bağlı olduğu birden fazla ve birbiriyle ilişkili dil, din, tarih ve bu kavramların çatısı gibi görülecek kültür gibi olgular vardır.. Bu olguların ülkemizin “öteki” imajının kurgulanmasındaki işlevsellikleri üzerinde durmaya çalışacağım.

Bir ülkede “birlikte yaşama kültürü” gibi geniş kapsamı olan bir konuyu değerlendirmek için somut parametrelere ihtiyacımız vardır. Vatandaşlık kavramının bu ihtiyacı giderdiğini düşünüyorum.. Bu bağlamda “birlikte yaşama kültürünün” Türkiye’de ne derece yerleştiği vatandaşlık algısının ülkemizdeki evrimi üzerinden okunabilir.

Osmanlı İmparatorluğu Ortadoğu ve Balkanlardaki son imparatorluk olması ve geniş bir coğrafyaya yayılması hasebiyle oldukça fazla sayıda ve farklı kültürel grupları bünyesinde barındırırken bunları tek bir paydada toplama amacı gütmemiştir…Fakat daha sonra Fransız devriminin etkilerinin hissedilmesiyle gayrimüslim tebaa “öteki” olarak görülmeye başlanmıştır. Her ne kadar Tanzimat ve Islahat fermanlarıyla bir “vatandaş” kurgusu ortaya çıkarılmaya çalışılmışsa da bu başarılı olamamıştır. Bunun sebepleri arasında Müslüman tebaanın gayrimüslimleri “dışarıdaki uzantılar” ve “öteki” olarak görmesi önemli bir sebeptir. Osmanlı İmparatorluğu’nun son dönemlerinde başlayıp Türkiye tarihine uzanan toplum içindeki “öteki” kavramı ilk olarak gayrimüslimleri vurmuş ve onların üzerinden nu kavram inşa edilmiştir.

Kurtuluş Savaşı’nın başarıyla sonuçlandırılmasından sonra yeni sistemin kurucuları, yeni bir hayat tarzının empoze ettirilmesi için semboller ve değerler bütünü olan “Kemalizm” ideolojisini ortaya çıkarmışlardır. Kemalizm milli topluluğu tek bir etnik eksen tarafında toplamaya çalışarak soya dayalı bir politikayı cumhuriyetçi tanıma eklemeye çalışmıştır. Bu etnik tanımı meşrulaştırmak için “Türk Tarih Tezi”, “Güneş Dili Teorisi” gibi bilimselliği(!) tartışılır argümanlar öne sürmüştür.

Böylece Osmanlı’nın son döneminden miras kalan ötekinin inşası cumhuriyet döneminde hız kesmeden devam etmiştir. Maalesef “devletin bekası” olgusu ve bunun uğruna yapılacak “her şeyin”mübah olarak görülmesi anlayışı günümüze kadar gelmiştir ve bu anlayış beraberinde hukukun devlet ve toplum nazarında ikincil bir olgu olarak algılanmasını sağlamıştır. Ülkemizdeki son olaylara dabu perspektiften bakıldığında nefret suçlarını önlemek amacıyla oluşturulan hukuki altyapının başarısız olmasının sebeplerinden birinin bu olduğu rahatlıkla görülebilir.

Türkiye’de “birlikte yaşam kültürünün” önündeki engeller ve o engelleri ortaya çıkaran dinamiklerin başında nefret söylemi ve suçu gelmektedir. Nefret söyleminin sebebinin ise güçlü bir “önyargı” olduğu açıktır. Burada bir hususu hatırlatmak da fayda var. Nefret suçunu hukuk tarafından kanıksanmış bir “suç” olarak görmekten çok hayatımızda her an görünürlüğü olan zihinlerde “öteki” olarak kurgulanan tüm bireyleri tehdit altına almış olması dikkate alınmalıdır.

Linç kültürü ise birlikte yaşam kültürünü büyük ölçüde zedeleyen kolektif nefret ve onun şiddete dökülmüş halidir. Son dönemde bu tanımlamaya bir unsur daha eklenmiştir: Ajitasyon. “Halktan bir topluluk onları eyleme çağıran birileri tarafından seferber edilmiştir. (İstiklal Savaşı), “Bunlara kim dur diyecek!” diye tahrik eden yöneticiler ve medya tarafından… Bu konunun yakın tarihimize tezahürlerini inceleme açısından 6-7 Eylül ve 2 Temmuz 1993 Sivas Olayları örnek olarak gösterilebilir. Bu olaylar incelendiğinde birbirleriyle yakından ilişkili olan “öteki”, “nefret söylemi” ve “linç kültürü” kavramlarının birbirini nasıl tetiklediği toplumsal hayatımızda açıkça gözlemlenebilir.

Önyargının, nefret söyleminin ve nefret suçunun gerekli yasal, kültürel, toplumsal önlemler alınmadığı müddetçe bir arada yaşam kültürünün bırakın gelişmesi, şu anki mevcut durumun bile korunması mümkün görünmemektir.

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Gökhan Mestan yazdı, 4 kişi beğendi, 3 yorum yapıldı.
14 Mar 15 15:00
Saçmalama Hakkı

Yukarıdaki başlığı görür görmez birilerinin hemen içinden “Bu da ne demek?” dediklerini duyar gibiyim! Yani “Saçmalamanın da hakkı mı olurmuş?” demeleri, beklenen bir sorudur. Çünkü biz ailede, eğitimde ve iş ortamlarında, birey kendini bulmaya başladığından ta ölene kadar, bir emri çok rahat sarf etmekteyiz: “Saçmalama!”

Doğrusu istatistiği çıkarılsa toplumumuzda en fazla telaffuz edilen kavramlardan birisi, bu sözcüktür. Onun için, en çok korktuğumuz şeylerden birisi “saçmalamak”tır. Bu korku o kadar hakimdir ki dünyamızda, her yaşta onun izlerini üzerimizde hissederiz.

Saçmalamamak için konuşmayız.

Saçmalamamak için tahtaya çıkmayız.

Saçmalamamak için arkadaşlarımızın yanında yorum yapmayız.

Saçmalamamak için denemeyiz.

Saçmalamamak için cesaret etmeyiz.

Hasılı, saçmalamamak için hiçbir şey yapmayız!

Yazmayız, konuşmayız, yorum yapmayız...

Hepsi saçmalamamak için.

Hep içimizde konuşur, okur, yazar, paylaşır, dertleşiriz. Çünkü saçmalayınca, bizimle alay ederler. Bize gülerler, bizi kınarlar.

Onun için en iyisi, hiçbir şeye karışmamak, hiçbir şeyle görüşmemek, hiçbir görüş taşımamak ve paylaşmamaktır.

Halbuki, bir meslekte maharet kazanmak, yüzlerce saçmalama hakkı tanımaktan geçiyor. Yanı saçmalamaktan korkmamak gerekiyor.

Konuşmadan kendimizi göremeyiz. Bu, “yaptığı işi ciddiye almamak, kendini geliştirmemek” olarak düşünülmüyor zaten. Kişi konuşmalarının saçmalık olduğunu dahi saçmalayarak anlayabilecektir. Çok isabetli cümlelerinin olduğunu, orijinal bakış açılarının olduğunu yine saçmalayarak görebilecektir.

Aslında, insanlar birileri kendilerine “Saçmalama! Saçmalama!” dedikçe, saçmalıyorlar. Lütfen kendinize ve muhatap olduğunuz insanlara saçmalama hakkı tanıyın!

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
15 Mar 11:46

Bazen değil çokça saçmalayacaklarımızı dinleyecek insanlara ihtiyacımız var..

14 Mar 23:47

Bu tavrın en çok zarar verdiği alanlardan birisi de yabancı dil eğitimi. Kalkın derste saçmalayın kardeşim! Dili ancak konuşarak, konuşmayı deneyerek, konuşmayı denerken hatalar yaparak öğrenebiliriz. Ne olacak, en fazla bir iki gülüşen olur. Olsun..