Türkiye Aktivitesi
4811 ziyaret
1 online
Salieri Alt Tire
Hakkında henüz bir şey yazmadı.

Türkiye Puanı

7 puan Açık Yeşil Kalem

Derecesi

7 [Toplam 1568 kişi]

Türkiye
Salieri Alt Tire yazdı, 1547 kez açıldı , 152 misafir olmak üzere 158 kişi beğendi , 7 yorum yapıldı.
9 Ara 16 22:00
Mavi Marmara

Türkiye ile İsrail arasında varılan anlaşma ile Mavi Marmara ile başlayan sıkıntılar aşılmış oldu. İki ülke karşılıklı fedakarlıklar ile anlaşmayı sağladı.

Türkiye, İsrail'den hem tazminat hem de özür aldı. Buna karşılık da dondurduğu ilişkileri yeniden başlattı. Karşılıklı büyükelçiler atandı filan. Buraya kadar her şey tam da olması gerektiği gibi oldu aslında. Devletler arasında çıkarlar vardır ve düşmanlıklar da çıkarlar başladığında biter.

Normal olmayan ise Türkiye'nin bu anlaşmaya, saldırıdan direkt zarar gören insanların adalet arama hakkını da katması. Ortada devletler arası işlenmiş suçlar olduğu kadar özellikle işlenmiş cinayetler de var. Uluslararası sularda gemine çıkmasını, kendi limanına çekmesini o devlete tazminat ödeterek, özür dileterek kapatabilirsin ama bir metreden sıkılmış tek kurşunla alnından vurularak şehit edilen Furkan Doğan cinayetini kapatamazsın.

Çünkü bu özel tim operasyonu için normal değil. Hiçbir operasyon için normal değil. Bir metreden, karşındaki insan silahsız olduğu halde alnından ancak isteyerek vurursun.

Üstelik bu tek bir olay da değil. Tamamı silahsız 10 vatandaşın, uluslararası sularda öldürüldü. Bunlar operasyon sırasında yanlışlıkla öldürülmedi.

Gemide başka milletlerden onlarca insan olduğu halde sadece Türk vatandaşları öldürüldü. Gemiye çıkan İsrail askerlerinin elinde, zarar verilmemesi için batılı ülke vatandaşlarının fotoğrafları vardı.

Bu cinayetler belli ki ibreti alem olması için işlendi. Batıyla da aralarını bozmamak için dikkat edildi. Onlarca görgü tanığı var. Hem de uluslararası sularda işleniyor bu cinayetler.

Türkiye ise sanki bir kaza olmuş da tazminatla işi hallediyor gibi davranıyor. En acıklısı da kendi mahkemesinde davayı düşürüyor. Güçlü, insanına kıymet veren bir devlet böyle bir anlaşmanın altına imza atmazdı.

Hadi hem güçlü değiliz hem de insanımız kıymetli değil, hiç olmazsa İsrail'den bu cinayetlerin araştırılmasını, yalandan da olsa cezalandırılmalarını isteseydi. O kadarını bile yapamamışlar.

Allah'a inanmak en çok da böyle zamanlarda hoşuma gidiyor. O adaletin sağlanacağı günün geleceğini bilmek tek tesellimiz.

21 Ara 16:12

Misafir

Güzel bir yazı. herkes aynı şeyi soruyor ama her zamanki gibi sessisiz. Aslında nasıl bir özür dileme şekli oldu bu da tartışılmalı değil mi. Kapalı kapı ardında üzgünüz denmesi özür müdür mesela.

12 Ara 13:17

Misafir

Ağzına sağlık Salieri reis.

Salieri Alt Tire yazdı, 564 kez açıldı , 48 misafir olmak üzere 51 kişi beğendi , 3 yorum yapıldı.
17 Eki 16 14:00
İçimizdeki ABD'liler

ABD donanması bilmem kaçıncı kuruluş yıldönümünü kutlarken Twitter’da bir görsel paylaştı; bir tanesinde tarihi bir savaş vardı ve yendikleri düşman ise bildiğin Türk bayrağı taşıyordu.

Tabii bu normal, sakin bir hayat sürdüğü halde Twitter’da sürekli adeta bir savaşta, cephenin en ön siperindeymiş gibi yazan bir takım türk kullanıcı hesaplarında büyük infial yarattı. Bunun açık bir savaş tehdidi olduğunu, hazırlık yapmamız gerektiği benzeri bir sürü şey yazıldı. Biraz destek görseler sokağa inip siper kazacak ruh halinde olanlar vardı.

Tabii ben yine öyle düşünmüyordum (gülüşmeler). 

 Tamam, ortam bu kadar gerginken bir ülkenin bayrağını, tabloda dahi olsa düşman olarak paylaşmak çok akıllıca değil. Üstelik o ülkede ABD karşıtlığınının son derece yükselmiş olduğunu bildiğin ve bundan en üst düzeyde endişelerini açıkladığın halde bunun yapmak hiç akıllıca değil. Daha sonra bunu kendileri de farketmiş olmalılar ki o Tweet’i sildiler. 

 Genel olarak olur böyle şeyler deyip, bu olaya bizden gelen tepkilere bir bakalım. 

İnsanlar gerçekten de bunu bir savaş tehdidi olarak algıladılar; ABD’nin, müttefiki olan Türkiye’yi Twitter üzerinden bir tabloyla tehdit ettiğini düşündüler. Yani insanlar ABD’nin Türkiye’yi 'yenmek' için donanmasını, savaş uçaklarını kullanmasını bekliyorlar. 

Halbuki Türkiye’nin gerçekleri farklı, hiç de böyle direkt bir müdahaleye gerek kalmadan, halkı kendine açıktan düşman etmeden, kendisiyle bir ilgisi yokmuş gibi gösterip Türkiye’nin kendi savaş uçağı, kendi tankı, kendi subayını kullanarak en korunaklı, en hassas, en en en binalarını bombalayabilir. ABD’nin böyle bir gücü olduğuna ülkemizdeki her iki kişiden ikisi de inanıyor. ABD’nin FETÖ maşası ile bunu yaptığına halkı geçin, üst düzey siyasilerimiz dahi inanıyor. Buna, o tweet'i görünce siper kazmaya başlayan Twittercı gençler de inanıyor. 

Yani böyle bir imkanı varken ABD, donanması üzerinden niye böyle bir tehdit savursun ki? 

 Hadi bu kısmı geçelim; ABD zaten onu denedi ama halkımızın direnmesi ile başarısız olduğu için direkt tehdit etmek durumunda kaldı diyelim. Yine de mantıksız değil mi? 

 Obama bugün kameralar karşısına geçip, gayet sakin bir tonda “Çok çabaladık ama bizim Erdoğan ile bundan sonra birlikte çalışmamız pek mümkün görünmüyor. Kendisinde batıya karşı anlamadığımız bir nefret var. Kendisine güvenimizi kaybettik. Umarım bundan sonra ilişkilerimiz düzelir ancak pek umutlu değilim” dese, yani öyle Beyaz Saray medya odasında filan değil, bunu bir gazete ile röportajında dile getirse ertesi gün Türkiye’de ekonomi, yabancı yatırımlar, sıcak para ne olur? 

 Aynı Türkiye Rus uçağını düşürdüğünde Putin’in yaptığı açıklamalar gibi düşünün. Yani öyle direkt bir tehdit değil üstelik. Şimdi böyle bir imkan varken adam donanması ile niye tehdit etsin ki? Bunu Venezuella’ya bile yapmadı adamlar. Çünkü gerek yok, ellerinde daha iyi, daha ucuz imkanlar var. "Bizimle değilsin" dese burada 5 yıl kendimizi toparlayamayız.

O yüzden hazırlığı bir ABD çıkarmasına karşı değil, ekonomik, teknolojik ve eğitim alanlarında yapmalıyız. Sonra yeterince gelişemediğimiz için tehdit algılarımız da çok isabetsiz oluyor ve büyük zararlar görüyoruz. Aynı 15 Temmuz’un başımıza gelmesine neden olduğu gibi.

18 Eki 17:53

Ertuğrul

Puan: 40

Bu yaziyi baskasi yazsavne bu kadar okunur,ne de begenilirdi. Twitter takipcisi bol olana ne mutlu

Salieri Alt Tire yazdı, 606 kez açıldı , 45 misafir olmak üzere 48 kişi beğendi , 1 yorum yapıldı.
28 Eyl 16 02:00
Uluslararası İlişkiler Dili ve Edebiyatı

Türkiye'nin son yıllardaki uluslararası ilişkilerini yönetme biçimi, yoksa ses tonu mu demeliyim tam bilemedim şimdi, bana hep meşhur "burada baya bir insan belli ki hiç dayak yememiş, yazılarında o temkinlilik hiç yok" tweetini hatırlatıyor.

Cumhurbaşkanı bir yerlerde uluslararası bir meseleyi anlatırken sürekli bir 'fırça atma' ruh haliyle konuşuyor sanki. Arada böyle çıkışlar olur, saygı, puan da getirir, anlarım da artık sürekli bu şekilde oluyor. Sadece ülke içinde, mitinglerde filan da değil her yerde aynı hal var. New York'ta bir toplantıda konuşurken de böyle, BM genel kurulunda da, hatta anlaşılan, dışarıya yansıyan ayrıntılara göre ikili görüşmelerde aynı fırça atma hali sürüyor.

Tabii "yapılan haksızlıklara, dünyanın doğruları, gerçekleri görmemesine duyulan öfke bu, isyan" filan diyebilirsiniz. Baya bir hak veren de var aramızda ama akıllıca mı? Uluslararası ilişkiler kimin haklı kimin haksız olduğuna göre mi şekilleniyor, yoksa kimin güçlü olduğuna göre mi?

Belki de biz komple dünyada kurulu olan sistemi, nizamı anlayamıyoruz ya da yanlış anlıyoruzdur.

"Dünya 5'ten büyüktür" demeden önce büyüklükte dünyada ilk beşe giren Almanya ve Japonya'nın neden BM Güvenlik Konseyinde daimi bu beş devletten biri olmadıklarını, veto haklarının bulunmadığının sorgulamıyoruz. İşin ilginç tarafı arada cılız şekilde dile getirseler de adamlar bu duruma pek itiraz da etmiyorlar.

Aslında bu sessizliklerinde bir ilginçlik yok; BM ve dolayısıyla bütün bu müesses nizam II. Dünya Savaşının galibi ABD, Rusya, Çin, İngiltere ve Fransa'nın kurduğu, KENDİ KONTROLLERİNDE, herkese belli değerler çerçevesinde var olma hakkı tanıyan, iki kutuplu bir düzen. Kendi güvenliklerini tehdit edecek yeni bir dünya savaşına, kaosa engel olma amacıyla kurmuşlar.

Konseyde, kimin haklı haksız olduğuna bakmadan kendi çıkarlarına göre kararları veto ediyor, dünyayı da böyle yönetiyorlar, patron olan onlar. Galip gelenlerin düzeni bu. Buna Almanya, Japonya dahi bütün gelişmişliklerine rağmen itiraz edemiyor, güçleri yetmiyor.

Ama biz ediyoruz.

Ekonomik güçleri, teknolojileri, gelişmişlikleri bizim 4-5 katımız olan bu devletlerin gücü yetmiyorsa bizimki hiç yetmez. Bunu bilmek, buna göre hareket etmek lazım.

Direkt ezilen, haksızlığa uğrayan halkların liderleri dahi uluslararası arenada bizim üslubumuzda konuşmuyor, hep iyi ilişkiler kurarak, ortak çıkarlar bularak ikna etmeye, anlatmaya çalışıyorlar.

Az önce patron olarak tanımladığım ülkeler dahi diğer ülkelere karşı çok diplomatik davranıyorlar. Hep bir "üzerinde çalışıyoruz, endişeleri anlıyoruz" halleri var. Kimse bizim yaptığımız gibi yapmıyor.

Bu düzeni değiştirecek gücümüz yoksa ki yok, mahallenin huzursuzluk çıkaran delikanlısı pozisyonuna düşmeye de gerek yok. Sonra kavgada hırpalanınca "kimse yardıma, geçmiş olsuna gelmedi" diye üzülüyoruz.

Yanlış anlaşılmak istemem; Cumhurbaşkanı söylediği çoğu şeyde haklı, itiraz ettiğim nokta o değil. Söylemeye çalıştığım şey haklı olmak yetmiyor. Dost edinmemiz ve daha çok güçlenmemiz lazım.

Bir de temkin tabii, sistem dışında kalan, çıkarların çatıştığı ülkelerin hali ortada. Allah korusun.

Salieri Alt Tire yazdı, 790 kez açıldı , 48 misafir olmak üzere 51 kişi beğendi , 1 yorum yapıldı.
1 Ağu 16 14:00
Demokrasi Aldatmacası? 

15 Temmuz darbe girişiminden sonra özellikle batıdan gelen mesajlar insanımızın demokrasi, özgürlük, insan hakları gibi batılı değerleri sorgulamasına neden oldu. Batı medyasında darbenin değil de darbecilere karşı atılan, atılacak adımların endişe yaratması, Türkiye’yi özgürlükler konusunda sürekli uyaran batının bu defa Türk demokrasisine indirilen darbeyi o kadar da vahim bulmaması bir çelişki gibi göründü.

Halbuki burada bir çelişki yok. Onlar Türkiye’yi demokrasi konusunda uyarırken aslında kendi çıkarlarına hizmet için bu konudaki eksikliklerimizi silah olarak kullanıyorlardı. Ortada bir demokrasi endişesinden ziyade, Türkiye’nin sıkıştırılması, paylaşmak istemedikleri şeyler için bahane üretilmesiydi. Kendi çıkarlarının derdiydi. 

Evet, “Sizi AB’ye alamayız çünkü nüfusunuz yüzünden birlik içinde çok büyük ağırlığınız olacak, sizin desteğinizi olmadan neredeyse hiçbir şey yapamayacağız” diyemeyecekleri için demokrasimizi bahane ettiler. Bu konudaki talepleri öyle karşılanamayacak şeyler değildi üstelik ama ikna edici bir bahaneydi. Yoksa insanımızın nasıl yaşadığı öyle çok da umurlarında değil. Zaten niye olsun ki?

Herkes kendinden yana. Batılı değerleri kendileri dışındakiler söz konusu olduğunda istedikleri gibi yorumluyorlar. Daha 30 yıl öncesine kadar bütün batı, Güney Afrika Cumhuriyeti’nde siyahilerin oy kullanamamasına ses çıkarmıyordu. Aynı günlerde bize “insan hakları” dersi veriyorlardı. Özgürlükler konusunda bizden çok geride olan ülkeleri AB’ye alırken bunları hiç sorun etmediler mesela. 

Aslında darbe gerçekleşseydi bizi bir 20 yıl daha meşgul edebilecekleri bahaneleri elde etmiş olacaklardı.

 Peki bu ikiyüzlülük karşısında bizim bu demokrasi, insan hakları mücadelemiz ne olacak? "artık bu tür ‘yalanlara’ karnımız tok" mu diyeceğiz? 

Bu soruya cevabımız kesinlikle “hayır” olmalı. Biz bu batılı değerleri kendimiz için istemeye devam etmeliyiz. Batı da kendi halkını aynı bu değerlerle yönetmeye devam ediyor. Her konuda özgürlükleri maksimum düzeyde sağlamaya çalışıyor. Bize karşı dürüst değiller diye biz bu değerlere neden sahip olmayalım ki? Bize karşı o kadar da şart görmedikleri bu özgür dünyadan biz niye kendi rızamızla vazgeçelim? 

Ortadoğu’nun bu en iyi işleyen demokrasisini daha iyi hale getirmek bizim hakkettiğimiz bir şey. Batıyla direkt bir ilgisi yok bunun, bizimle ilgili, onların kendi vatandaşları ülkelerinde ne kadar değerli ise biz de kendi ülkemizde aynı değeri görmek istiyoruz. Kendimiz için bunu istiyoruz. 

15 Temmuz gecesi bu özgürlükleri sonuna kadar hakkettiğimizi gösterdik. Bundan sonra daha çok demokrasi, daha çok özgürlük isteyeceğiz. İnşallah bir gün bütün bunlara da tam anlamıyla sahip olacağız.

01 Eyl 02:34

bizim demokrasi demkrasi deyip iki gün sonra ulusalcıların yada benzeri başka bir kesimin bu devrimin üzerine konacağına dair şüphelerim var. Çanakkaleyi kazandık ama üzerine kondular. umarım 15 temmuz direnişine de aynı şey olmaz. Selametle.

Salieri Alt Tire yazdı, 773 kez açıldı , 94 misafir olmak üzere 105 kişi beğendi , henüz yorum yapılmadı.
10 Tem 16 02:00
Suriyelilere Vatandaşlık Meselesi 

Komşumuz Suriye’de çıkan iç savaştan beri ülkemizde çok sayıda sığınmacıyı ağırlıyoruz. Sırtlarında bir çuval, bazen de yaşlıları sınırımıza doğru koşan insanların görüntüsü hala aklımızda. Çoluk çocuk perişan halde, can havliyle…

Sığınmacıları ülkemizde oldukça iyi ağırladığımızı düşünüyorum. Hem kamplarda hem de direkt mahallemizde, şehirlerimizde yaşayanlara insanımız çok iyi sahip çıktı. Suriyeli ailelerin ihtiyaçları için çok kere para toplandığına şahit oldum. İş yerlerinde insanlar maaş günü 50 -100 TL vererek soba, buzdolabı aldılar. Çocukların bayramlığına kadar ihtiyaçlarını karşıladılar.

Sigortasını ödeyemediği için o kısmını da Suriyeli’ye maaş olarak ödeyen işverenden tutun, ihtiyacı olmadığı halde istihdam sağlayanına kadar bir sürü, öğrenildiğinde duygulandıran gerçek hayat hikayeleri var. Gururlanıyor insan, iyi ki varlar.

Kötü örnekler de var tabii ama konumuz onlar değil.

Şimdi yeni bir aşamaya gelindi ve bu sayıları üç milyonu bulan Suriyelilere vatandaşlık verilmesi düşünülüyormuş. Ortada barınma ve çalışma gibi resmiyeti olmayan durumlar var ve bu hem devletin hem de burada 5 yıldan fazladır yaşamak durumunda olan insanları zor durumda bırakıyor. Haliyle bunun çözülmesi gerekiyor ve bu çözüm bayadır gecikmiş durumda.

Ancak bu sorunların çözümü vatandaşlık mı o kısmı tartışmalı. Ben olmadığını düşünüyorum. Çocukların okula gitmesi, iş yeri açma, çalışma gibi durumlar oturma, çalışma izni gibi yollarla kolayca çözümlenebilir ki esasında sorunlar da bunlar zaten. Bu kadar basit ve gerektiğinde geri dönülebilecek bir opsiyon varken neden vatandaşlık gibi bir verildi mi sonradan geri almanın pek mümkün olmayacağı bir yolun seçilmesini anlamak zor. Açıkça dile getirilemeyen başka bir neden olmalı.

Ancak bu neden ne kadar önemli ki hem gizlenmesi gerekiyor hem de bu kadar büyük bir riske girilme göze alınabiliyor. Benim aklıma herhalde şu nedenle diyebileceğim hiçbir şey gelmiyor. Devletimiz böyle büyük bir risk almasının sebebini vatandaşlarına açıklamak durumunda. Bu oldu bitti denebilecek bir şey değil.

Neden değil? Çünkü bu üç milyon insan ilk seçimde oy kullanacak. Hangi partiye, kime oy vereceklerinden ziyade partilerin, adayların bu oyları alabilmek için uğrayacakları değişim bile hepimizi direkt etkileyecek. Nasıl ki şimdiki partiler zayıf oldukları çevrelerden tanınmış isimleri partilerine katıyorlarsa onları da katacaklar.

Konu bu kadar basit değil, açalım; Kilis’te Kilisliden çok sığınmacı var. Sabır ve büyük bir fedakarlıkla sığınmacılarla beraber yaşayan bu insanlar doğru düzgün Türkçe dahi bilmeyen bir sığınmacı tarafından yönetilmeye razı olacaklar mı? Bu 'fedakarlığın' neticesi biraz şey değil mi?

Ben karşı olduğumdan söylemiyorum bunu, bunun toplumsal etkisini soruyorum. Kilis’i geçelim. Vatandaşlık verdiğimiz bu insanlar, 5-10 yıl sonra Suriye’ye döndüklerinde ne yapacağız? Seçimden seçime gelip oy kullansalar mesela? Nesilden nesile artan nüfuslarıyla Kilis’in, Antep’in MV’lerinde, belediye başkanlıklarında hep belirleyici olacaklar.

Belki İstanbul’da dahi MV çıkaracaklar. Hiçbir parti bu kadar büyük bir oy kitlesini yok sayamaz, hepsi buralardan Suriyeli aday koyacaklar.

Şu detayın altını özellikle çizmek istiyorum; İnsanların yaşadıkları yerlerde din, dil, ırk farkı gözetmeden seçmeleri, seçilmeleri tabii ki hakları ama burada toplumla entegre olmuş, artık kesin olarak burada yaşacaklar diyebileceğimiz bir toplum yok. “Suriye diye bir devlet kalmadı, yıkıldı, dönebilecekleri bir yer yok” açıklamaları hikaye; insanlar şu anda bile o bombardıman altında oralarda yaşamaya devam ediyor. Oralar için canlarını veriyorlar. Bunlar makul gözüken ama temelsiz iddialar. Biz bu ülkenin %30’una gel bizim seçimlerimizde sen de oy kullan diyoruz.

Başka toprakların insanlarının neden böyle bir hakları olsun ki? Bu kadar basit bu; onlar, biz değiller, komşuyuz onlarla.

Bence ülke olarak yapmamız gereken bu insanların resmi olarak çalışabilecekleri, yaşabilecekleri düzenlemeleri yapıp (Oturma ve çalışma izni), zamanla da burada kalmış, topluma entegre olmuş 2. ve 3. nesile vatandaşlık vermek olmalı. Bu da 20-30 yıllık bir süreç demek.

Cumhurbaşkanı’nın çıkan tartışmalar üzerine “hepsine vatandaşlık vermeyeceğiz tabii” açıklamasını da anlamadım; "o kadar da değil"mi? Peki ne kadar? Kariyerli, zengin Suriyelilere vatandaşlık verilecekse bunun adını başta doğru koymak gerekirdi; buna “Suriyelilere vatandaşlık vereceğiz” diye açıklanması çok garip. Belli ki niyet bu değil. Sadece onlara değilse nasıl bir ayrım yapılacak?

Herhalde mezhebine veya siyasi tercihine göre bir ayrım ayıbı değildir belirleyici olacak olan. Kesin değildir çünkü sığınanlarda bile böyle bir ayrım yapmamış olan ülkeye bu çok büyük bir haksızlık olur.

Vatandaşlık tartışmasına “bu insanlar ölsün mü” sığlığında yaklaşan büyük bir romantik kitle de var. Vatandaşlık verilmesin dediğinizde direkt “vicdansız” yaftasını yiyorsunuz. Halbuki konu ölüm kalım meselesi değil. Teknik ve çok etraflıca düşünülüp topluma sorulması, tartışılması gerekilen bir konu. Böyle bir tartışmada duygusal hareket etmek aptallık olur. Bu karar bizi yıllarca etkileyecek.

Aslında bu konuda örnek alabileceğimiz, direkt etkilendiğimiz bir örnek, Almanya var. Entegrasyon, oturma, çalışma izni, ‘yutmaya’ çalıştığı büyük topluluğu kendi içinde küçük küçük guruplara bölme politikaları v.s. adamlarda hepsi var.

Mesela niye 40 yıldır birlikte yaşadıkları, orada doğmuş, büyümüş 3.- 4. nesile bile vatandaşlık vermek istememelerini sorgulayabiliriz.

Salieri Alt Tire yazdı, 604 kez açıldı , 47 misafir olmak üzere 52 kişi beğendi , henüz yorum yapılmadı.
26 Haz 16 18:00
Dindar Nesil vs Avrupa Birliği 

Türkiye’nin Avrupa birliği serüveni 50 yıldır devam ediyor. AB ekonomik bir birlikken Türkiye’nin üye olması belki de çok uzak bir ihtimal değildi ancak ne zaman ki iş ekonominin de ötesine; kültürel, komple kıtanın yönetim birlikteliğine geçti bizim de birlikten uzaklaşmamız tam sürat gerçekleşmeye başladı.

5-6 yıl öncesine kadar daha temel demokratik gerekler bile ülkede uygulanamıyorken, bizim AB’nin adil olmadığı ile ilgili şikayetlerimiz vardı. Silahlı kuvvetlerin her zaman siyasi hayata bir müdahale ihtimali bulunduğu bir ülkeydi burası. Haksızlık etmeyelim, askerin müdahale etmek gibi bir niyeti olmadığı dönemlerde müdahale etmesi için siviller tarafından davet ediliyordu.

Hala da ediliyorlar. Böyle bir müdahale olduğunda bırakın direnmeyi, itiraz etmeyi memnun olacak büyük bir kitle var. Tek tek ne kadar da demokratik olmadığımızı uzun uzadıya anlatmaya gerek yok. Herkes bir şekilde, az veya çok bunun farkında zaten. 

Bunlar nispeten teknik konular, devletin kanunen olmasa da uygulamada başarısız olduğu şeyler ve düzeltilebilir. Bizim AB ile ilgili esas sorunumuz bana göre kültürel, dini, ahlaki konular.

 AB’nin birçok gelişmiş, büyük üyelerinde %60’lara varan herhangi bir dine inanmayan insan mevcut. Bunların hristiyan oldukları için müslüman bir ülkeye karşı olduklarını düşünmüyorum. Bunlar daha çok kendilerinin dinsiz veya “soft dindar” bizim ise baya baya bir dindar olmamızdan dolayı bir istememezlikleri var.

Onların hoşgörü, multi-kulti, birlikte yaşama olarak gördükleri şeyler bizde daha çok ahlaksızlık olarak görülüyor. Çoğumuz inancı gereği yapması gerektiği ile başkasının yaşam tarzına saygı duyma zorunluluğu arasında sıkışmış durumdayız. Tabii kibarlık olsun diye bu şekilde ifade ediyorum yoksa birçoğumuz en katı şekilde tercihini yapmış durumda. ilk cümleyi okuduğunda “yoo hiç de sıkışmış değiliz” dediklerini duyar gibiyim.

Devlet televizyonunda, gece yarısından sonra erotik filmlerin gösterilmesini, nudist tiplerin sokaklarda koşmalarına, okulda çocuklara baya bir cinsel eğitim verilmesine sonra ne bileyim işte genel olarak bize “ahlaksızlık” olarak gelecek her türlü davranışa tahammül edemeyiz biz. Sokakta, parkta öpüşen gençlere tahammülü olmayan bizler bunu yapan eşcinsel çiftlere ne yapar düşünemiyorum.

AB’ye girmiş sokaklarımızda böyle şeyler görmek istemeyiz. Gerçekçi olmak lazım; AB bu farklılıklarımızı yeri geldiğinde uygun bir dille yeterince belli ediyor. Tabii yüzü batıya dönük, o yalda mücadele eden bir Türkiye de işine geliyor, o yüzden kesip atmıyor belki ama biz neden kendimizi kandırıyoruz ki?

Daha dindar, daha milli ve yerli bir nesil yetiştirmeye çalışırken aynı zamanda AB’ye girmeye çalışmak birbiriyle çelişen şeyler. Genel olarak AB’nin yerinde ben olsam bu kadar muhafazakar, dindar ve daha da bu renkleri keskinleşen bir toplumu ben de almak istemezdim.

Bu konuda bir karar vermemiz ve ilk önce kendimize olmak üzere daha dürüst olmamız gerekiyor. Birbirimizi kandırmayalım.

Salieri Alt Tire yazdı, 648 kez açıldı , 9 misafir olmak üzere 15 kişi beğendi , henüz yorum yapılmadı.
4 Nis 16 22:00
Siyaset Zehirlenmesi

Seksenlerin sonunda üniversite okumuş olanlar özellikle bilir, derslerde filan sürekli bir “gençler siyasetle ilgilenmiyor” mevzusu olurdu. İşte ülke elden gidiyordur ama gençlerimiz in umrunda değil. 12 Eylül öncesi gençlik hareketleri örnek gösterilirdi filan.

O dönemlerde annelerin çocuklarına verdikleri “evladım olaylara karışma, bir olay çıkarsa uzaklaş oradan” benzeri telkinler karikatürlerde alay konusu edilirdi.

Seksen öncesi dönemde yaşanan sağ sol öğrenci çatışmaları, yaşanan acılar belli ki toplumun hafızasında yer etmiş, herkes öğrencilerin dersleri ile ilgilenmesini, o günlere dönülmesini istemiyordu.

Bir dönem gençliği siyasetle hiç ilgilenmedi. Bunlar ANAP iktidarının gençleriydi. Gösterilere katılmak, yürüyüşler filan hep kötü insanların ülkenin huzurunu bozma gayretleriydi.

O dönem artık geride kaldı. İnternetin hayatımıza girmesiyle, sadece gençler değil herkes siyasetle komşu oldu. Önceden gazetelerin sadece spor sayfalarına bakmakla yetinen insanlar bütün gündemi önünde akar gördü. Sol ayağının ne kadar iyi olduğunu öğrendiği futbolcunun, artık siyasi görüşlerini de kendi yazdıklarından okuyabilir hale geldi.

Sonra daha sarsıcı, öfkeye neden olan bilgiler de öğrendiler. Mesela Terör ve benzeri toplumu sarsan olaylara destek veren insanların varlığından haberdar oldular. Kendisi gibi düşünmeyenleri ikna etmeye çalışmakla başlayıp, küfür nöbetlerinin ardından karşı görüşün militanı haline geldiler. Bütün bunlar gözümüzün önünde oldu üstelik.

Belki de tarihimizin hiçbir döneminde bu kadar çok siyasetin askeri olmamıştık. Hayatımızı feda ettik. Günlük tepkilerimizi siyaset belirliyor artık; kazalarda, doğa felaketlerinde, ticarette, belediye hizmetlerinde, ulaşımda her şeyde, her yerde siyasi tepkiler veriyoruz. Ülke menfaatinden, dış politikaya, çocuk istismarını dahi ahlaksızca siyasete alet ediyoruz. TV programındaki yarışmacının daha önceden attığı Tweet’lerden siyasi görüşüne hakimiz.

Bütün TV kanalları sabahtan akşama kadar siyasilerin mitinglerini, konuşmalarını canlı veriyor. Vermeyen de “bak bu vermiyor” diye eleştiriliyor. Programlar sürekli “x siyasetçi, y açılışında konuşma yapıyor, kameralarımızı oraya çeviriyoruz” anonsları ile bölünüyor.

Ne kadar korkunç değil mi? Eskiden sadece seçim dönemlerinde siyasete duyulan ilgi artık sürekli var, hep seçim dönemindeyiz. Tansiyon düşmüyor. Esas olan hayatımızı daha iyi, daha rahat yaşayabilmemiz için var olan siyaset, hayatımızı yok edip kendisi tahta oturdu. Siyasetin bu kadar günlük hayatımızın içinde olması sağlıklı bir durum değil. Çok yorucu ve stresli. İnsanlar mutsuz, tatminsiz, hep gol atma peşinde.

O çok övündüğümüz seçime katılım oranı belki de hiç de iyiye işaret değildir. Refah içinde, geleceğe güvenle bakan toplumlarda seçmenin yarısı sandığa gitmiyor.

Bence hep beraber siyaseti, siyasetçiyi hayatımızın orta yerinden almalıyız. İcraatları, vaatlerini değerlendireceğimiz seçim zamanları dışında her dakika ne dediklerini bilme yükünden kurtulmalıyız.

Sağlıklı olmanın, bir arada, mutlu bir şekilde yaşamanın formülü bu sanırım; siyasetten hayatımızı geri almak

Salieri Alt Tire yazdı, 773 kez açıldı , 5 misafir olmak üzere 8 kişi beğendi , 1 yorum yapıldı.
6 Mar 16 01:00
Londra 1945

Arkadaki fotoğraf II. Dünya Savaşı'nda bombalanan Londra. Üzerindekiler de PKK'nın bombalı saldırılarından bazı kareler.

Okudunuz mu bilmiyorum, Cengiz Çandar'ın "Dresden 1945'ten Cizre'ye" diye bir yazısı yayınlandı. Yazı, II. Dünya Savaşı'nda bombalanarak neredeyse haritadan silinen Almanya'nın Dresden şehrine ait fotoğraflarla başlıyor.

Devamında da Cizre'nin çatışmalardan sonraki halinin fotoğrafları var. Dresden’in havadan bombalanması ile Cizre’nin karadan vurulması, birbirine çok yakın sonuçlara yol açmış, yıkım, neredeyse, aynı derecede tüyler ürperticiymiş.

Nasıl ki Dresden'in neden bu hale geldiğinin bilgisini vermemişse yazısında, Cizre'deki yıkımın sebebinden de hiç bahsetme ihtiyacı duymamış Çandar. Direkt insanların yıkık evlerini gördüklerinde yaşadıkları üzüntü ve acımasız devlet.

Bir yerde "… Anladık, “Hiçbir devlet, şehirlerinde hendek kazılmasına ve barikat dikilmesine izin vermez; kamu düzeni önemlidir”; peki bunun için Cizre’yi Dresden’e çevirmek dışında gerçekten başka hiçbir yol yok muydu?" diye sormuş.

Olayın basit bir hendek kapatma, barikat kaldırma olduğuna inanıyor belli ki.

Ya da bizim öyle olduğuna inanmamızı istiyor.

Yoksa ne diye "Bir deprem ile yıkılmışçasına yere enkaz halinde inmiş binalar... Yüksek binaların üst katlarındaki top mermilerinin açtığı koca delikler, ne “hendek kapatma”, ne de “barikat kaldırma”ya benziyor." desin?

Barikat hendek çalışmasında ne diye 4. katta koskoca delikler oluşsun değil mi? Çandar'ın atladığı garip bir durumdan daha bahsedeyim bu basit belediye çalışmasında; bir sürü görevli de şehit düşmüş. Belli ki baret, işçi güvenliği konularına hiç önem verilmemiş.

Çandar, bir sürü fotoğraflarla süslediği yazısında bütün bu şiddetin sebebini gizliyor. PKK'nın şehirlere taşıdığı çatışmalar ile yerinden ettiği binlerce insanın mağduriyetini basit bir belediyecilik hizmetinin neticesi gibi göstermeye çalışıyor.

Nasıl ki Dresden'in bu şekilde bombalanmasının sebebi Hitler ise, Cizre'nin bu hale gelmesinin arkasında PKK var. Onlarca şehit, saldırıya uğramış lojmanlar, karakollar, asker polis gerçeği var.

Her yerde pusuya yatmış teröristler, roketler, keskin nişancılara hiç değinmeden "4. kattaki deliği" anlamak zor oluyor tabii.

Mesele fotoğrafsa yukarıdaki gibi istemediği kadar fotoğraf da var.

Saçında tek siyah tel kalmamış Çandar, evinde uyurken babası ile birlikte şehit edilen üç yaşındaki çocukları unutmak, unutturmak istiyor belli ki. Onun yerine " Cizreliler 'x' in katledildiği bodrum' diye anıyorlar buraları" cümleleri dolduruyor yazılarını.

Anadilde eğitim, yerel yönetimler vb konular için, Meclis'te mücadele etme imkanı bulmuş ama bunun yerine dokuz ayda binlerce kişinin ölümüne neden olmayı seçen bir örgütü masum göstermeye çalıştığı için bu cümlelere yer veriyor. Yıkılmış bir şehrin fotoğrafları arasına tek bir örgüt eleştirisi koyamayan insana bir şeyleri göstermeye çalışmak, insafa davet etmek elbette beyhude.

Ama işte bu kör olmuşluğa üzülüyor insan. Kişisel nefretleri için bütün bunları yapıyorlar. Çok acı.

*

*

*

*

"Cengiz Çandar'ın yazısı;

link … "

Salieri Alt Tire yazdı, 1074 kez açıldı , 11 misafir olmak üzere 19 kişi beğendi , 4 yorum yapıldı.
29 Şub 16 21:00
'Troller' ve Eleştiri Kültürü

İzliyor musunuz bilmiyorum, son günlerde danışmanlar arasında başlayıp sonra tüm sosyal medya camiasına yayılan bir tartışma var. Tartışma öyle bir dönüyor ki, taraflar güneş gören taraftayken birden karanlıkta kalabiliyorlar.

Dün “eleştiremeyecek miyiz” diyenler ertesi gün hakaretlere verdikleri cevaplardan “siz eleştiriden muaf mısınız?” sorusuna muhatap kalıyorlar. Tam komedi.

Her şey, faiz ve başkanlık sistemi ile ilgili bir yazıya gelen “toplumun inancını, hedefini kararlığını bozma girişimi” devamında “bunu yazan adam mahçup olmuyor, çünkü yüzsüz … yerleştirilmiş köşe yazarı, bunlar küresel cep tarafından besleniyor, küresel cebin beslemeleri, piyonlar, sızdırılmış” tepkisi ile başladı. Yazının ana mesajı “başkanlık sistemi olmalı ama nasıl” iken bu yazı başkanlık sistemini engellemeye çalışma girişimi ile suçlandı.

Daha sonra hedefteki yazara gelen destek tivitleri, köşe yazarları derken fatura başka bir köşe yazarına kesildi. Yazısında Mahçupyan’a destek çıkan Gülay Göktürk gazetesinden kovuldu.

Peşinden de eleştirmenin de olması gerektiği, eleştirinin cezalandırılması ile ilgili tepkiler aldı yürüdü doğal olarak.

Ortam durulurken bu defa da yine aynı çevrelerde bir programa davet edilen konuğun üç yıl önce imzalamış olduğu bildiri yüzünden programa çıkarılmaması için kampanya başlatılması ile karıştı. Programın konusu çok farklı olmasına rağmen böyle bir tepki gösterildi.

Gösterilebilir tabii, kampanya da başlatılabilir bunda bir sıkıntı yok. Ancak işler ondan sonra tuhaf bir hal almaya başladı; konuk yazara haksızlık edildiği, böyle bir yere varılamayacağını söyleyen birkaç destek yazısı çıkınca bunların yazarları özellikle sosyal medyada çok ağır suçlamalarla karşılaştılar.

Cahil köşeciler, milletin orasını burasını yalayarak dergilerde, gazetelerde köşe sahibi olmuş, belediye beslemesi, cahil edebiyatçı, yeteneksiz, şebbiha müdafii ve buraya yazmaya utanacağım onlarca hakaret, küfür, suçlama.

Bu hakaretlere uğrayanlar tepki gösterince de “niye kardeşim siz eleştirilemez misiniz?” tepkisi aldılar. Halbuki mesele eleştirilmek değil, tepki gösterilen de bu değildi.

Aynı ilk anlattığım olaydaki gibi burada da her türlü hakaret, aşağılama, suçlama eleştiri olarak değerlendirildi. Halbuki burada ‘eleştiri’ denebilecek olanlar ilk olaydaki yazı ve program konuğuna destek veren yazarlarınkiydi.

Gençlerin ‘eleştirmelerine’ destek çığla büyüdü. Kendilerine “bundan sonra daha sinsi gelecekler, parolaları ‘eleştiri’ vs. olacak” diyen köşe yazarı/milletvekili bile çıktı.

Gerçekten de çok kötü bir yere doğru, hızlıca gidiyoruz. Demokrasi kültürü toplumun büyük bir kesimine hiç temas etmiyor. Fevri, saldırgan, hakaret dolu tepkiler köşe yazılarında destek bulabiliyor. En ufak bir itirazın bedeli çok ağır oluyor, yazarlar köşelerini kaybedebiliyor.

Başkanlık sisteminin tartışılmasının istendiği bir zamanda bu yaklaşım çok enteresan doğrusu. İşinin derdinde olan hiç kimse merkezden gelen sinyallerden farklı hiçbir şey söylemez, yazmaz herhalde. Mesaj çok net verildi. Eleştiri, ihanet olarak görülüyor.

Bu belli ki daha da kötü olacak.

Çok değil, daha 3-4 ay önce farklı kesimlerden gelebilecek oylarla, %1 fazla oy alıp tek başına iktidar olma hesabı yapılırken, bugün, kendisini muhafazakar, reisçi, dindar olarak tanımlamayanların AKP içinde olmalarına şüpheyle bakıldığına, içlerine yerleştirilmiş unsurlar olarak görüldüklerine, bir an önce kendilerinden kurtulmak gerektiğine şahit oluyoruz.

01 Mar 14:12

bir kısmına katılabilirim sadece ancak bir kısmına hiç katılmıyorum.

01 Mar 07:46

Cihan Şahin

Puan: 1314

Ahlâkî eğitim eksikliğimizden bizde eleştiri değil, linç kültürü daha cazip ve rağbet alıcı. Tıpkı vehimlerin, zanların kesin bilgiden daha fazla rağbet alması gibi. Nezaket ve sabır gerçek anlamda insanı güçlü kılar. Güçlü olmaya devam edin!

Salieri Alt Tire yazdı, 602 kez açıldı , 4 misafir olmak üzere 6 kişi beğendi , henüz yorum yapılmadı.
23 Şub 16 17:00
Milli Liberal

Geçen gün Instagram hesabımdan ( Bkz. link )

Türk Bayraklı bir fotoğraf paylaşınca altına yazlan bir yorumdu bu “Milli Liberal” ifadesi. Daha önce “Senin gibi milliyetçi liberal az bulunur.” da denmişti başka bir fotoğraf için.

Bazen eleştiri bazen de memnuniyet için yapılıyor bu yorumlar ancak genel olarak ülkemizde liberallere pek yakıştırılamıyor bu tür vatana millete duyulan sevgi.

En azından ülkemizde böyle bir intiba bırakmış liberaller belli ki. Soldan liberalliğe geçmiş çok sayıda kişilerin, şiddetten bir türlü kopamamaları araya mesafe koymamalarından, eski devlet düşmanlığı alışkanlığını sürdürmeleri sanırım bu algıya neden oluyor.

Genel olarak, bireysel hak ve özgürlükleri temel alan bir siyasi ideolojinin mensubu, ifade özgürlüğü, mülkiyet hakkı, çoğulcu demokrasi, inanç özgürlüğü, serbest ekonomi, basın özgürlüğü gibi fikirleri destekleyen liberallerin, eski sol alışkanlıklarla belki de ülkemizde stalinist akımları desteklediklerine şahit oluyoruz.

Bu destek “bırakınız konuşsunlar” şeklinde kalsa liberalizm için sorun olmayabilir ama bu fikrin ülke yönetiminde hakim olmasını istemek bir liberal için çok ilginç oluyor. Daha samimi bir ifade ile söylemek gerekirse baya bir komik oluyor.

Liberallerin, ülkelerini sevmesine hiçbir engel yok halbuki. Ülkesini sevmeyenlere saygı duymak, ülkeyi sevmeye engel değil. Bu kaba anlamıyla milliyetçilik de değil.

Ülkenin, liberal değerlerle yönetilmesini istemek, bu değerler için çabalamak zaten ancak ülkeni sevmekle başlayabilir. İnsan umut beslemediği, sevmediği bir şey için mücadele etmez, bana ne deyip bir an önce kaçıp kurtulmayı seçer.

Kalıp, mücadele etmek ancak sevmekle mümkün. Bu ayıp bir şey de değil.

Sosyalistler için de geçerli, ülkenin kendi düşündüğü gibi yönetilmesini isteyen herkes için geçerli. Vizontele’de dendiği gibi insanın başka çaresi olmadığı için memleketini, ülkesini sever.

Daha iyi olmasını istediğiniz sistem, tehdit, saldırı altındayken devletin güvenliğini sağlayan, bu yolda mücadele eden unsurlarını desteklemek de gayet doğal. Şiddet ile bir şey elde etmeye çalışan gruplar sadece devletin değil liberallerin de baş düşmanıdır. Sistemin olmazsa olmaz çarklarını düzelmesini istemek ile onu yok etmeye çalışmak birbirinden çok farklı şeyler.

Her devletin kendini korumaya hakkı vardır ve bu hakkı kullanan birimler liberallerin düşmanı değildir. Değişim için kanalları açık olan sistemin , silah zoruyla değiştirilmesini istemek liberal bir yöntem olamaz. Böyle bir durumda liberallerin tarafı tabii ki sistemden ve onu koruyanlardan yanadır.

Bir mahallenin, dışarıdan gelen silahlı bir grubun denetimine geçmesine alkış tutmak o mahallede yaşayan bireylerin bu konudaki düşüncelerine, hakkına saygısızlıktır. Onların ne istediği sorulmamıştır bile. Adı “özyönetim” olsa dahi bu gasptır ve özü itibariyle elinde silah olanın yönetimidir. Her liberal de prensipleri gereği böyle bir yönteme karşıdır, değilse de olmalıdır.

Sesi çok çıkan, devletin varlığına bile karşı olan, teorilerde kaybolmuş bir takım çoluk çocuk liberalin aksine dünyanın liberal ülkelerinin hepsinde de bu böyledir. Bizdeki gibi ülkesine, silahlı kuvvetlerine düşman liberal bulamazsınız. Bir liberalin ancak bunların bireyin haklarına saygılı, 'düzgün', bir şekilde çalışması ile sorunu olabilir.

Ben bir liberal olarak ülkemi, milletimi seviyorum. Bayrağının altında, herkesin fikirlerini özgürce ifade edebilmesini, serbest bir şekilde ticaret yapıp mülk edinmesini, istediği gibi, dinini, tercihlerini yaşayabilmesini, saygı görmesini istiyorum. Bunları sağlayan, insanını mutlu eden sistemi sevmeyen insan tutarsızdır. Batılı liberal ülkelerin insanları da ordusunu, milletini seviyor.

Liberallik de budur zaten.

Salieri Alt Tire yazdı, 410 kez açıldı , 3 misafir olmak üzere 9 kişi beğendi , henüz yorum yapılmadı.
25 Ara 15 13:00
Kahraman Güvenlik Güçleri

Yine o çatışma zamanlarından birinden geçiyoruz. Her gün ölüm haberi geliyor; şu kadar terörist öldürüldü, şurada alçakça yapılan saldırıda polis, asker şehit düştü diye.

İki üç gün sonra da ya Ankara Kocatepe Camii'nde ya da şehidin memleketinde düzenlenen cenaze töreninde yürek parçalayan görüntüler haberlere yansıyor. Ailenin yaşadığı tarifsiz acı ekran başında bizlerin gözlerinin dolmasına hatta ağlamasına neden oluyor.

Terörle mücadele zor bir süreç ve bu mücadeleyi verenler gerçekten de ağır bedeller ödüyor. Bu ağır bedel, birçok hatanın yapılmasına da sebep oluyor. Kısır döngü adeta; bedel ağırlaştıkça hata da artıyor bu hatalar da sonunda terörü daha da artırıyor.

Terör örgütünün, yerleşim yerlerine, şehirlerin göbeğine gelmekteki amacı belli. Kırsaldaki çatışmalar şehirdeki insanın gündelik hayatını etkilemediği için bu insanlar kendilerini bir şekilde savunma, taraf olma mecburiyeti hissetmiyordu. Örgüt oy aldığı bu insanların sempatizanlıktan militanlığa taşımak için savaşı kapının önüne hatta evlerin içine getirdi.

Bu bir sır, analiz değil; KCK’nın kadın eş başkanı 17 haziran seçimlerinden sonra yazdığı yazıda açıkça “HDP’nin aldığı %13 oyu ‘devrimci halk savaşı’nda değerlendirmeliyiz” demişti zaten. %13’ün 1 puanını dahi bu savaşın kendi tarafına ortak edebilse büyük bir kazanım olur.

Niyet bu kadar belliyken insanları bunların kucağına itecek söylemlerde, davranışlarda bulunmamak gerekir. Duvarlara;

“Türksen övün, değilsen itaat et”

“Devlet geldi kızlar”

“Türkün gücünü göreceksiniz”

“Kurdun dişine kan değdi, korkun”

yazmak. Zırhlı araçlardan mehter marşı çalmak, teröristlere yardım etmek zorunda kalan evlere girip çoluk çocuğun gözü önünde küfür etmek mesela bu mücadeleye bir katkı sağlamıyor.

“14 yaşındaki çocuğum onlarla birlikte, 3-4 kere ikna etmek için yanlarına gittim ama başaramadım. Beni tehdit ettiler” diyen bir babanın çaresizliğini anlamak gerekir.

Bizler de yazının başında anlattığım acıları TV’lerde gördüğümüz için bu hatalara daha toleranslı yaklaşıyor “adamlar canını veriyor o kadar da olacak” diyoruz. Halbuki bu acılar tek taraflı yaşanmıyor, sadece diğerinden haberimiz olmuyor. İnsanlar evlatlarından, daha reşit olmamış çocuklarından vazgeçmeyeceklerdir. O yüzden adeta “ya benden yanasın ya da onlardan” deyip insanları evlatlarının tarafında göndermemeli. Teröristin amacı tam olarak bu zaten.

Genel olarak profesyonel olmakla ilgili bir sıkıntımız var. Kanun namına hareket eden insanların milliyetçi duygularla, vatan millet gazıyla hareket etmesinden ziyade olaya daha profesyonel yaklaşan , işini bilen insanlara ihtiyacımız var. Profesyonel olamadıkça milliyetçi gaza ihtiyaç duyuyoruz. Gelen şehit, yaralanma haberleri eskisi gibi er değil de daha çok uzman çavuş rütbesinde oluyor. Bunlar savaş konusunda erlere göre daha deneyimliler muhakkak, bir profesyonelleşme var ama bu sadece deneyimden kaynaklanıyor belli ki.

Bizim ihtiyacımız olan kahraman güvenlik güçlerinden ziyade silahıyla, aracıyla, işine duygularını karıştırmayan profesyonel güvenlik güçleri.

Aljazeera Türk’ün Sur ilçesinin sakinleri ile yaptığı röportajda bir vatandaşın dediği gibi; devletsen vatandaşına sahip çıkacaksın. Bölgedeki beklenti bu.

Salieri Alt Tire yazdı, 503 kez açıldı , 5 misafir olmak üzere 9 kişi beğendi , henüz yorum yapılmadı.
9 Ara 15 21:00
Devletçiliğe Yemin Etmek

Bir sonraki genel seçimler 4 yıl sonra yapılacak. Milletvekili sayısı düşer de ara, bir şekilde erken seçim olmazsa canlı yayında, resmi olarak yalandan yemin etmeyi de tekrar 4 yıl sonra izleyeceğiz. Leyla Zana tekrar gösterimi de olabilir tabii bugünlerde.

Büyük ihtimalle o güne kadar milletvekili yemini değiştirilmesi söz konusu olmazsa bir daha yeminin içeriği kolay kolay gündeme gelmeyecek.

Yemin şu;

“Devletin varlığı ve bağımsızlığını, vatanın ve milletin bölünmez bütünlüğünü, milletin kayıtsız ve şartsız egemenliğini koruyacağıma; hukukun üstünlüğüne, demokratik ve laik cumhuriyete ve Atatürk ilke ve inkılaplarına bağlı kalacağıma; toplumun huzur ve refahı, milli dayanışma ve adalet anlayışı içinde herkesin insan haklarından ve temel hürriyetlerden yararlanması ülküsünden ve Anayasa'ya sadakatten ayrılmayacağıma; büyük Türk milleti önünde namusum ve şerefim üzerine ant içerim”

Yemin içinde geçen Atatürk ilkeleri şunlar;

Cumhuriyetçilik

Milliyetçilik

Halkçılık

Devletçilik

Laiklik

İnkılapçılık

Bağlı kalınacağına yemin edilen inkılaplardan bazıları;

Türk Tarih ve Türk Dil Kurumlarının kurulması

Güzel Sanatlar Alanındaki Yenilikler

Şapka ve Kıyafet İnkılabı

Soyadı Kanunu

v.s.

Yazıyı İnkılap tarihi dersine büsbütün çevirmemek için İnklap kısmına hiç girmiyorum. İlkelerden de Devletçilik kısmına değineceğim sadece.

Bildiğimiz anlamda devletçilik artık güncelliğini kaybetmiş, global dünyanın ekonomik gerçeklerine ters bir anlayış. Devlet teşebbüsü ile ekonomik alanda var olmak mümkün değil. Devletçiliğin en radikal biçimi denenmiş ve iflas etmiş zaten.

Atatürk ilkelerindeki devletçilik ise TSK’nın Atatürk sitesinde (Bkz. link) zamanın şartları yüzünden, özel sektörün zayıflığından dolayı devlet eliyle genç cumhuriyeti kalkındırmak için benimsenmiş br ilke olarak sunulmuş. Atatürk bir konuşmasında;

“Cumhuriyetimiz henüz çok gençtir. Geçmişten kendine miras kalan bütün hayati çok önemli işler, zamanın gerektirdiklerini doyurucu derecede değildir. Siyasi ve fikrî hayatta olduğu gibi ekonomik işlerde de kişilerin teşebbüslerinin neticesini beklemek doğru olmaz. Önemli ve büyük işleri, ancak millî servetin ve devletin bütün teşkilat ve gücüne dayanarak; millî egemenliğin sağlanmasını, uygulanmasını düzenlemekle vazifeli hükûmetin, mümkün olduğu kadar üzerine alıp başarması tercih olunmalıdır. (1929)”

demiş. Belli ki özel teşebbüse eyvallah ama sizin “imkanımız yok” diyor. Geçici bir durum, bekleyemeyiz diyor. Çözümü de karma ekonomide görüyor. Eyvallah, zamanın imkanları için uygulanmış, olmuş bitmiş bir şey.

Şimdi bu Milletvekili yemininde niye yer alıyor peki, ne alakası var? Bu varsa bütün niyetin, anayasanın o yeminde söylenmesi lazım. İnkılaplar daha da skandal, şapka kanununa uyacağına niye yemin ettiriyorsunuz bu seçilmiş insanları?

Yine aynı sitede İnklaplar bölümünde “Hukuk alanında yapılanlar” sekmesinde 1921 ve 1924 Anayasaları diyor. Bu 550 kişi bu anayasalara uyacağına da mı yemin ediyor? Dış Ticaret ve para politikaları alanında yapılmış inkılaplar var bir de? Bunlara da uyacaklarına yemin ediyorlar.

Söylemeye çalıştığım “Atatürk ilke ve inkılapları” diye uyulabilecek ortada güncel bir şey yok. Bunun yemin metninde yer alması tuhaf. Tuhaf olmasının yanı sıra bir de kimse uymuyor, uyamıyor bunlara; geçerliliğini yitirmiş. Herkes yalan söylüyor. Tek tek kürsüye çıkıp ‘Büyük Türk Milleti’nin huzurunda’, resmi olarak yalan söylemek zorunda bırakılıyorlar.

Bu tuhaflığa bir son verilmesi lazım. Metnin sadeleştirilmesi, birbirini tekrar eden şeylerin çıkarılması lazım. Yeminde geçen ‘Türk milleti’ nin yerine Türkiye milleti denmesi daha doğru olur.

Anayasaya bağlı kalınacağına yemin edilmesi ile yeni anayasa yapılmak istenmesi birbiriyle çelişen şeyler değil. Neticede yürürlükte olana bağlı kalınacağına ediliyor.

Ama yine de en iyisi yeni ve sade bir metin hazırlamak. Başlamışken komple anayasanın değiştirilmesi daha güzel olur tabii.

Ben Salieri Alt Tire, Miletimin bağımsızlığını korumak, herkesin insan haklarından, temel hürriyetlerden yararlanmasını sağlamak için çalışacağıma, anayasaya, demokratik laik düzene bağlı kalacağıma ant içerim.

Mesela?

Tamam olmamış olabilir ama şimdikinden daha iyi olduğu kesin. En azından 70 milyonun önünde namus ve şeref üzerine yalan söylettirmiyor.

Salieri Alt Tire yazdı, 640 kez açıldı , 6 misafir olmak üzere 13 kişi beğendi , 3 yorum yapıldı.
22 Eki 15 14:00
Işid Terörünü Türkiye'ye Kim Taşıdı?

Suriye'nin istikrarsızlaşması ile birlikte terör örgütlerinin en sevdiği ortamlardan biri Türkiye'ye komşu bir şekilde oluşmuş oldu. Belki "bir tanesi daha" demek daha doğru bir ifade olur. Irak, yıllardır bu örgütlere ev sahipliği yapıyor zaten.

Daha yerel örgütlerden, uluslararası çapta destek bulan örgütlere kadar ne tür örgüt isterseniz hemen sınırımızın ötesinde faaliyetteler. Bazı bölgelerde o kadar hakimler ki belediye hizmeti dahi veriyorlar.

Kanton ilan edenden, sosyalist devrimcilik oynayanına, daha büyük örgütün altında cephe temsilciliği yapanına, halifelik ilan edenine kadar, her türden örgütün olduğu bir çatışma ortamı.

Bunların en meşhur ve etkili olanı hiç şüphesiz IŞİD. O kadar radikaller ki yılların acımasız örgütü el kaide dahi bu örgüte dayanamayıp birlikteliğini sonlandırdı.

Suriye'den Irak'ın başkentine kadar geniş bir alanda hakimiyet sağladılar. Yöntemleri acımasız; diri diri insan yakmaktan tutun boyuna dinamit bağlayıp patlatmaya kadar akla hayale gelmeyecek işkenceler hep bu örgütün marifeti. Üstelik bunların reklamını yapmaktan da geri kalmıyorlar.

Peki bu acımasız örgütün terör eylemlerini Türkiye'ye kim taşıdı, kimin yüzünden en güçlü dönemlerinde bile Türkiye'de eylem yapmamış, Türkiye'yi düşman ilan etmemiş bu örgüt, birden bire ülkede canlı bomba patlatmaya, sınırdan nöbet tutan askerlere ateş açmaya başladı?

Selahattin Demirtaş'a göre bu sorunun cevabı net bir şekilde AKP. Sınırdan geçişlere göz yumarak militan toplamasına neden olmuş, yaralanları ülkede tedavi etmişti. Meşhur MİT tırları ile IŞİD'e silah göndererek desteklemişti. Halbuki Işid altında Hammerlarla geziyor, Irak ve Suriye ordularının silah depolarını ele geçirmiş, ABD'nin çekilirken Irak Ordu'suna bıraktığı silahları ele geçirmişti. Tabii bu bilgiler işlerine yaramıyor.

Bütün Dünya IŞİD'i terör örgütü ilan ederken, Türkiye sesiz kalmıştı. Hatta Demirtaş'a göre IŞİD ile AKP arasında bir fark bile yoktu; IŞİD'in uzantısı Ankara'da iktidardaydı.

Doğru olabilir miydi bütün bunlar?

Bütün dünya IŞİD' terör örgütü ilan ederken Türkiye'nin sessiz kalması aslında IŞİD'in elinde bulunan Musul konsolosluğundaki 49 Türkiye vatandaşı can güvenliği yüzündendi. Çoluk çocuk aileler esir alınmıştı IŞİD tarafından. Türkiye'nin bu sessiz kalışına ABD dahi "bazı hassas durumlar nedeniyle müttefikimizi anlıyoruz" açıklaması yapmıştı. Konsolosun IŞİD'in propaganda filminde canice katledilmesi korkunç olurdu neticede. Böyle bir ihtimal uzak da değildi.

Aynı hassas durum, IŞİD, Erbil'e saldırdığında Türkiye'nin Peşmerge'ye yaptığı yardımların gizli kalmasına da neden olmamış mıydı? Kuzey Irak yönetimi Türkiye'ye teşekkür etmeseydi belki de hiçbir zaman öğrenemeyecektik bunu.

Bu dönemde Türkiye'de ise muhalefet, sorumsuzca iktidarı buradan vurmaya çalışıyordu. İktidar'ın IŞİD'e terör örgütü diyemeyeceğini bildikleri için IŞİD'i desteklemekle suçluyorlardı.

Yine Kobani'de çatışmalar sürerken Türkiye, IŞİD'e karşı savaşması için Peşmerge'nin Türkiye topraklarından geçmesine de izin vermişti halbuki?

Sınır güvenliği konusu ise ayrı bir komedi tabii. Yıllarca kendisine karşı savaşmış PKK'nın sınır geçişlerine engel olamamış bir ülkenin en uzun sınırını kontrol edememesinden nem kapmak da pek samimi gelmiyor bana doğrusu. Üstelik sınır kontrolü sağlanmaya çalışılırken "sınırı niye kapatıyorsunuz" diye halkı tel örgülere doğru koşturtan parti de kendi partisi. Binlerce kişinin kontrolsüz bir şekilde sınırdan geçmesine neden oldular.

Demirtaş'ın iddialarının aksine Türkiye, izlediği akıllı politikalarla IŞİD'i kendisinden 4-5 yıl uzak tutmuş, direkt hedef olmaktan kurtulmuştu. Dünyanın en güçlü ülkelerin vatandaşları açık kameralar önünde boğazlanırken 49 vatandaşını sağ salim IŞİD'in elinden kurtarmıştır. Bütün bu rehine olayının danışıklı dövüş olduğunu iddia edenler, bugün o kurtarılan konsolosu partilerinden milletvekili adayı yaptılar çekinmeden. Kimse de çıkıp yahu hani bütün bunlar yalandı diye sormadı.

Peki AKP değilse kim getirdi IŞİD'i Türkiye'ye? Cevabını bilmiyorum açıkçası ama en hassas dönemde dahi IŞİD hakkında sorumsuzca açıklamalar yapan, dünya televizyonlarında IŞİD için en ağır eleştirileri yapan, bunlar "insan değil, hayvan" diyen, IŞİD'e karşı savaşmak için kendi seçmenini mobilize eden, ABD'nin IŞİD bombardımanlarını "biji Obama" diye tezahürat ile karşılayan, IŞİD'li diye gördüğü her sakallıya saldıran, IŞİD'e karşı savaşta yaralanları kültür merkezlerinde tedavi eden, buraları yeni savaşçılar için toplanma merkezi haline getiren bir partinin genel başkanının, başkalarını "sen bu ülkeye IŞİD'i hedef yaptın, senin yüzünden bu bombalar patlıyor" diye suçlamaya hakkı yok bence. Bombalar hep kendi partisini hedef alıyor, IŞİD'in Türkiye'de olmasının sebebi çok belli değil mi?

Yüzünüz, ağzınız, elleriniz kan içinde diye suçladığı iktidar, Suruç saldırısından sonra 5 yıl uzak durmayı başardığı savaşa aktif olarak dahil oldu, Işid mevzilerini bombaladı. Bütün bu seyre rağmen Demirtaş, suçlamalarına devam edebiliyor.

Kaybolan kişinin ailesi ile aramalara katılan katil olur ya hani, aynı onun gibi evde oturmuş, endişeli insanlarla birlikte, Işid'in Türkiye'ye saldırmasının hesabını soruyor.

Bunun için baya bir soğukkanlı, rahat olmak lazım doğrusu.

22 Eki 15:35

Reyna Kiya

Puan: 110

...Işid dediğimiz örgüt eğer Türkiye'den alıcı buluyorsa bunun Suriye dışında Türkiye'de var olan başka örgütlenme ve aracilarin desteği ile olduğu gerçeğidir. Bunu yapan yine bizden gibi bir gerçek samar gibi yüzümüze iniyor.

22 Eki 15:26

Reyna Kiya

Puan: 110

Işid'in Türkiye'den uzak durmasının nedenlerinden biri işine geliyordu çünkü komşu ülke olarak yine yardımı sağlayabilecek t e k ülkeydi. En azından birçok ülkenin Suriye'ye girişini Türkiye üzerinden engellemek... Işid dediğimiz örgüt eğer Türkiye'

Salieri Alt Tire yazdı, 653 kez açıldı , 3 misafir olmak üzere 9 kişi beğendi , 3 yorum yapıldı.
13 Eki 15 14:00
Şiddete Eğilim

Geçen gün arabamla caddede ilerlerken park halindeki bir kamyonun arkasından bana 90 derece dik açıyla bir araba önüme fırladı. Sert frenle zor durdum. Adamın benim geldiğim yönü görerek çıkmış olması mümkün değil. Belli ki kamyona sinirlenip bu şekilde kontrolsüz bir manevra yapmış.

Ben tabii zor bela durmuş olmanın etkisiyle sağ elimi kaldırıp “ne yapıyorsun ya” diye bağırdım. Adam sert bir şekilde el frenini çekip, elini kapının koluna attı. Bu hani kavgaya inme şekli var ya, böyle o el freni çekiş biçimi, ondan. Sonra inmeyip bana “öldün mü” diye bağırdı. Camlar filan açık olduğundan birbirimizi rahatlıkla duyabiliyoruz.

Ben tabii bunu duyunca nasıl bir vakayla karşı karşıya olduğumu anladım. Ulan ölmediysen ne diye adama "ne yapıyorsun ya" dedim ki, yoksa gerizekalı mıydım ben?

Belli ki adam tam bir öküz; kavgacı, hak, hukuktan anlamayan biri.

Bu arada yazının başından beri kendisine farkında olmadan adam demişim, pardon, öküz olacak o.

Böyle 25-30 yaş arası bir şey. Tabii ben “ölebilirdim de, sen de ölebilirdin. Hem haksızsın hem de kızıyorsun” filan deyince bu bir afalladı. Alıştığı prosedür "ne diyon lan sen" deyip benim de el frenini çekmem gerekirdi. Satrançta var ya hani ispanyol açılışı filan. Bu durumun da böyle kalıp hamleleri var. İşte baktı ben öyle kavga edilecek biri değilim, beklenen tepkileri vermiyorum “la havle” hareketi yapıp gitti.

Ne kadar tanıdık bir tip değil mi bu vatandaş? Minibüsçüler, taksiler hep aynı. Sadece trafikte değil her tarafımız bu insanlarla dolu. Ağabeyimiz, babamız, kavgacı dayımız, deli raporu olduğu kulaktan kulağa fısıldanan amcamız, gözü morarmış ama esas karşı tarafı görmemiz gerektiğini söyleyen arkadaşımız... Küçük bir kesim hariç en ufak bir anlaşmazlıkta karşı tarafı döve döve sindirmeyi hak gören bir toplumuz biz. Dayağın büyüğünü bizden olmayan yedikten sonra sorun da etmiyoruz.

Bu eğilimimiz dünya çapında da meşhur üstelik; Türklerle birlikte yaşamak durumunda olan toplumlar bu dayağı, şiddeti tecrübe ediyorlar.

Almanya’da mesela, alman çocuklar okulda türklerden dayak yerler. Neredeyse yemeyen yoktur. Almanlarla yabancı düşmanlığı hakkında konuşurken “bu küçüklükten gelen bir şey, çocukken Türklerden az dayak yemedik” sözünü duymak mümkün olabiliyor.

Arda Turan’ın Atletico Madrid’de oynarken bir maçta, ayağından fırlayan kramponu, sinirlenip saha kenarına fırlatmasını hatırlıyorsunuzdur. Youtube’da o görüntünün altına yabancı birinin yazdığı “Türkler işte” yorumu da bu imaja iyi bir kanıt. Devamında bu yoruma gelen hakaretler de öyle.

Peki biz niye böyleyiz? neden hayatımızın her alanında bu kadar şiddet var? genetik, ırsi bir şey olamayacağına göre bunun anca yaşayış, yetiştiriliş biçimimiz ile bir ilgisi olabilir.

Evde, büyük kardeşlerden, ebeveynlerden başlayan şiddet okulda öğretmen ile devam ediyor. Belki eskisi kadar öğretmenler öğrencileri artık dövemiyor ama yıllarca bu dayakla büyümüş insanlar toplumu oluşturuyor.

Okulda, bu şiddet eğilimine karşı herhangi bir eğitim de verilmiyor. Rehabilitasyon, aileden gelen bu damara bir düzeltme yok. Aynen devam ediyor süreç.

Sonrası da malum; öfke patlamaları, birbirine saygısı olmayan şoförler, tekme tokata dönüşen meclis tartışmaları, hatta öldürerek hak arama mücadeleleri ve bu öldürmeyi meşru gören yığınlar.

Kimse dayak atılacak, öldürülecek kadar haksız olamaz. Hiçbir şey yaşama hakkından kıymetli değil. Bunu bilmeyen çocuklar yetişiyor okullarımızdan. Bir sürü de yetişti ve toplumun içinde varlar.

Bunu düzeltmenin de tek yolu var, şiddetin kötü bir şey olduğunu çocuklarımıza öğretmek. Haklı veya haksız, nerden gelirse gelsin her türlü şiddet eylemine tepki göstermek. Özellikle de ait olduğumuzu düşündüğümüz kesimlerden gelecek şiddete verilecek tepki etkili olacaktır. Polisin de göstericinin de şiddet uygulamasına sessiz kalmamalıyız.

Çünkü bu şiddet bir gün hepimizi yok edecek.

14 Eki 17:25

Sonunda "âmin, inşallah" diyerek bitirdim. Ayrıca bunun genetik olamayacağıyla ilgili bir veri mı? Psiko-sosyal eğilimler genetik olabilir diye hatırlıyorum.

13 Eki 21:51

Özellikle öğretmenlerden görülen şiddet, dönüp bakınca akıllara zarar geliyor bana. Koskoca, yetişkin dediğimiz, nesil yetiştirmekle görevlendirdiğimiz insanlar hep çocuk dövdüler. Bu gün biri çıkıp senin benim çocuğumun sırtında sopa kıracak...?

Salieri Alt Tire yazdı, 638 kez açıldı , 1 misafir olmak üzere 9 kişi beğendi , 2 yorum yapıldı.
6 Eki 15 22:00
Bir Başka Açıdan Sığınmacılar

Geçen hafta Alman devlet televizyonunda sığınmacıların konu edildiği bir açık oturuma denk geldim. Federal içişleri bakanı, muhalefetteki Yeşiller Partisi’nden bir milletvekili sonra müslüman cemaatinden suriye kökenli bir konuk vardı.

Biz yıllardır bu Suriyeli sığınmacıları konuştuğumuz için Almanların bu yeni gündemlerini, tecrübeli biri olarak, eğlenmek için izleyeyim dedim. Sığınmacılar Avrupa kapılarına dayandığından beri hepimizde olduğunu düşündüğüm “biraz da siz uğraşın” duygusunun sonucuydu sanırım bu.

Neyse işte ama program tabii hiç beklediğim gibi gelişmedi; ilk önce yıllardır bu konuya duyarsız kalınmasını eleştirdiler. İçişleri bakanına bu sorunun yaklaştığını nasıl fark edemezsiniz diye hesap sordular. Sonra Türkiye’de göçmenler hakkında gözlemler yapan kişilere söz verdiler filan ve en sonunda da programın ana konusuna, Almanya’ya sığınan Suriyelilerin nasıl ülke için faydalı olabileceğine geldi.

İçişleri bakanı, zaten daha önce Arapçaya çevrilmiş olan anayasanın güncellenip sığınmacılara dağıtılacağını, ilk önce Alman toplumuna uyum sağlamaları konusunda çaba harcanacağını, metroda bir çiftin öpüşmesine alışmaları gerektiğini filan anlattı.

Aslında çift derken eşcinsel bir çift dedi. Çünkü Almanlar için diğerine Arapların tepki göstereceği akla gelmemiştir kesin (LOL)

Gelenlerin büyük kısmının genç olduğu ve Almanya’nın bu genç nüfusa ihtiyacı olduğunu anlattılar sonra. Bizdeki tartışmalarla kıyaslandığında kimsenin bunları geri gönderelim fikrini söylememesi çok enteresan geldi bana. Tek dertleri bir an önce uyum sağlayıp topluma katkı sağlamalarıydı.

Bu program ile ilgili Tweet’ler atmıştım, unuttuk gitti program. Bugün, Almanlığı ile meşhur Die Welt gazetesinin manşetini görünce program yine aklıma geldi. Gazetenin haberi de yine o programda söylenenlere paralel, neredeyse aynı. “işgücü ama ancak ertesi güne” diyor başlık. Devamında da “iltica başvurusunda bulunanların yarısından fazlası 25 yaşın altında, çok büyük bir potansiyel…” diyor. Büyük bir şans olarak bahsediliyor. Zahmetli ve pahalı olacakmış süreç.

Bizdeki, vatandaş yapılacaklar, oy kullandıracaklar, dükkan açmasınlar, bize rakip oldular tartışmalarını düşününce baya bir şaşırıyor insan doğrusu.

Almanlar için yeni iş gücü, orta vadede vergi verecek yeni insanlar, yeni tüketiciler. Müslüman olmaları da önemli değil. Selefilerin yeni gelenleri kandırmamaları için dikkatli olmak gerekiyormuş. Yazık olur sonra bu potansiyele diyorlar.

Bizdeki SAĞCILAR gibi onlarda da “kusura bakmayın ülkenize geri gideceksiniz” diyenler de var tabii ama bizdekinden farklı olarak bunu söyleyenler ana muhalefet partisi değil, marjinal gruplar. Bildiğin Nazi kalıntıları, dazlaklar işte. Öyle büyük parti mitinglerinde söylenmiyor.

11 Eki 07:39

Osman

Puan: 85

Biz henüz kendi "ortalama vatandaş" profilini oluşturamamışken mülteciler için böyle bir programı nasıl yapabiliriz? Büyük devlet olmak için daha çok fırın ekmeğe ihtiyacımız var...

06 Eki 22:22

Şu haber de iyi denk geldi: Bizdeki tartışmalar... http://appsaljazeera.com/interactive/turkiyedeki-suriyeliler/turkiyede_doganlar.html

Salieri Alt Tire yazdı, 557 kez açıldı , 11 kişi beğendi , 1 yorum yapıldı.
27 Ağu 15 22:00
Partinin Başına Devleti Getirmek

Türkiye'de partilerin demokratik yönetilmediği, yapılarının demokratik olmadığı ezelden beri söylenir. Parti içi muhalefetin başı ezilir, disiplin silahıyla partiden uzaklaştırılır filan.

Durumdan parti genel başkanları da dahil herkes şikâyetçidir. Bir türlü de önüne geçilemez bunun. Partide iktidari ele geçiren kişi kendi delegeleriyle gelir. Partinin delegeleri değil de başkanın delegeleri vardır. Kendi sıkılmadığı sürece de o koltuktan başkanı kolay kolay kimse kaldıramaz. Koltuğa oturana kadar şikayet ettiği tüzük vs. bir anda o kadar da kötü gelmez.

Bizdeki partiler sanılanın, görüntünün aksine evrensel belli bir siyasi akımın partileri olmadıklarıdan, daha çok çıkar birlikteliği, pastadan pay kapma kardeşliği olduğundan bu başkan hegemonyası kolaylıkla sürebiliyor. Dava, ezilenlerin mücadelesi filan hep hikaye. Arada istisna partililer elbette vardır.

Bazı partilerde ise durum daha da vahim. Buralara göstermelik de olsa demokratik bir yapının gölgesi bile düşmüyor.

Mesela MHP.

Siyasi parti değil adeta mermer mübarek. Burada esas olan parti değil başkan aslında. Partiyi, Başkan hep oradaymış da onun altına kurmuşlar adeta. Parti politikasından ziyade başkan politikası var.

Devlet Bahçeli, bütün parti koalisyon yanlısı olsa bile kendisinin bir "hayır"ı ile süreç bitirebiliyor.

Üstelik bu öyle bir hayır ki her şeye hayır. HDP'ye hayır. CHP'ye hayır, koalisyona hayır, seçime hayır, seçim hükümetine hayır, başbakan olmaya bile hayır.

%10 - 20 arası oy alan bir partinin genel seçimlerden beklentisi nedir acaba? Her şeye hayır deyip iktidara gelmek mi? Yan yana gelmem dediği partinin, milletin başına bakan olabilmesinin yolunu açarak iktidara gelebileceğini mi sanıyorlar acaba?

Tabii bunu kendi anlayışları, milliyetçilikleri bakımından söylüyorum. Devlete millete ihanet ettiklerini iddia ettikleri, kendileri ile hiçbir şekilde yan yana gelmeyeceklerini söyledikleri insanların bakan olmasına neden engel olmuyorlar? Üstelik buna hükümete girmeden, dışarıdan desteklemeden yapabilirlerdi; mecliste seçim kararına evet diyerek mevcut hükümetin ülkeyi seçime götürmesini sağlayabilirlerdi. Bu evetin Ak Parti'ye şimdi olduğundan daha olumlu bir durumu da olmayacaktı.

Seçim hükümetine girmeyerek AKP'nin, kendisine düşen bakan kontenjanını kullanmasına zaten imkan vermiş bir parti vatan haini ilan ettiği insanlara neden bakanlık hediye etti?

Neyin kimin milliyetçiliği ki bu? Kendisine bakanlık teklif edildiği için tepki olarak genel başkan yardımcılığından istifa edenler milletin başına HDP'li bakan gelmesinden neden rahatsız olmuyorlar?

Oktay Vural'ın bugün bir TV'de kullandığı "AKP PKK koalisyonu kurulmuştur" cümlesini kurabilmek için bütün bunlar. Gerçekte kimin bakan olduğu filan umurlarında bile değil. Sırf o cümle için kırmızı plakalı makam arabasını 'düşmanlarına' vermişlerdir.

Halbuki MHP, artık bu içi boş söylemleri bırakıp daha güncel politikalar geliştirmeliydi. Vatan sevgisini Türk'ü severek değil Türkiye'nin her unsurunu kucaklayarak göstermeliydi.

Ama tabii böyle politika değişiklikleri eski kadrolarla yapmak kolay bir iş değil.

67 yaşına gelmiş Devlet Bahçeli başarısız olduğunu kabul edip, gençlere hakkını ne zaman teslim edecek?

Devlet Bahçeli ne zaman istifa edecek? Ülkücüleri sokaklardan çektiği için herkesin memnun olduğu Devlet Bahçeli, artık daha fazlasını da yapması gerekmiyor mu?

MHP'nin en büyük sorunu belli.

28 Ağu 00:59

ülkücüleri sokaktan çekmemiş sadece meclisden de çekecek yakında..

Salieri Alt Tire yazdı, 1393 kez açıldı , 1 misafir olmak üzere 8 kişi beğendi , 10 yorum yapıldı.
18 Ağu 15 16:00
Ak Parti ve ' Dava Adamı ' Olmayan Seçmenleri

Daha önce birçok yerde de söylediğim, yazdığım gibi kendimi hiçbir zaman bir Ak Partili olarak görmedim. Bunu taktik olarak söylediğim iddia edilse de gerçekten de samimi olarak söylüyorum, değilim. Kişisel olarak ne hayat görüşümü yansıtıyor ne de aynı birçok temel konuda hassasiyetleri paylaşıyorum.

Hatta bu parti ve kökleri bana bayağı uzak. Yabancısı olmasam da fikren uzak. Rahmetli Erbakan’ı hiçbir zaman sevmedim mesela, 28 Şubat öncesi irtica muhabbetine benzin döktüğünü düşünüyordum. Erdoğan’ın, Gökçek’in belediye başkanlıklarını kazandıklarında “ulan bu dafa hakikaten şeriat geliyor galiba” diye düşündüğümü de saklamayacağım. Bildiğin endişelenmiştim.

Arkadaş çevrem de benimle aynı endişeleri paylaşıyordu. Öyle bir imam hatip geçmişim, cemaat şeyim de olmadı. Abdullah Gül, Kutan’a karşı parti başkanlığı için aday olduğu süreçte bölünüyorlar diye sevinmiştim hatta. Yani baya bir şeydim.

Ailem ise genel olarak memnundu. O seçimlere kadar evde ANAP’a oy atılırken ilk defa yarı yarıya bir değişim yaşandı. Evde bildiğin "bir de bunları deneyelim" sesleri duyuluyordu.

Sonraki süreçte Ak Parti kurulup seçimler geldiğinde ben yine ANAP’a oy vermiştim ama Ak Parti tek başına iktidara geldi.

Sonra ne olduysa oldu.

Söylemler gayet yumuşamış, hatta baya liberal politikalar izlenmeye başlamış, AB ile temaslar, özelleştirmeler, ekonomideki iyi haberler, içerideki açılımlar, Kürt sorunu, demokrasi sorunu, işkenceye sıfır tolerans, “laiklikten korkmayın, bize yanlış anlattılar” minvalindeki sözler, azınlıklar filan derken baya bir sempati duymaya başladım ama hala da desteklemiyordum. Ortada büyük bir takiye olabilirdi neticede.

Ne zaman ki bütün bu batıya dönük politikalara rağmen statüko, ‘seküler güçler’ devreye girdi, demokrasi dışı müdahaleler başladı, Gen. Kur. Bşk. ‘nı çıkıp ‘ayar’ vermeye girişti ben de Ak Parti’yi desteklemeye, reformları övmeye başladım.

Gayet sağlıklı, bilinçli bir süreçti yani. Bir parti desteğini nasıl artırır, daha çok insana nasıl ulaşır sorularının cevabıydı adeta Ak Parti.

Desteklemeye destekliyorum, 5-6 seçimdir Ak Parti’ye oy atmama rağmen kendimim hala da Ak partili olarak görmüyorum ama. Aslında göremiyorum. Çünkü bana yabancı gelen, taban tabana zıt düşündüğüm bir sürü konu var;

Mesela inançlı biri olmama rağmen kişisel hayatımda din o kadar da büyük bir yer tutmuyor. Herkesin istediği gibi dini yaşabilmesini savunmakla birlikte dini eğitim veren bu kadar çok okulun açılması bana masumca gelmiyor. Halbuki din eğitimini devlet vermemeliydi, DİB de neyin nesiydi? Devlet denetiminde kuran kursları ile gayet halledilebilir olmasına rağmen bu her mahallede imam hatip ortaokulları açılmasına, dönüştürülmesine gerek yoktu.

Yaşam tarzına müdahale konusunda da sıkıntı olduğunu düşünüyorum, elinde bulundurduğu yerel yönetimler alkollü içecek satışı yapacak işletmelere ruhsat vermiyor. Kabul etmeseler de bu bir gerçek. Alkol tüketimi ile ilgili düzenlemelerin doğru olduğunu düşünüyorum ama bu çok farklı bir şey.

Genel olarak dış politikada da yanlış yapıldığını düşünüyorum. Gücünün çok ötesinde hamleler yapılıyor. Belki doğru hamleler ama biz öyle süper güç filan değiliz. Türkiye, yine aynı politikaları izleyip daha geride durabilirdi. Bunları kabul ettirmek için henüz erken olduğunu düşünüyorum.

Osmanlı muhabbeti de beni hiç sarmıyor. Osmanlı’nın neyinin özlendiğini anlamıyorum. Sultanlık, devlet yönetimi mi çok iyiydi, adalet mi tadından yenmezdi, yerel yönetimler mi, insan hakları mı, neyi özleniyor? sanatı, mimarisi ise özlenen elinden tutan yok ki şimdi de yapabilirsin.

Özlenen elbette o güçlü zamanları, sahip olduğu topraklar filan ama bunları ne kimse bize geri verir ne de buraları almaya hakkımız var artık. Dünya o dönemdeki dünya değil. Öyle olsaydı Obama şimdi hepimizin başkanı olurdu. Dünyada belki iki tane devlet kalırdı. Geçmişimizi inkar edelim demiyorum tabii, günümüzü konuşalım.

İşin özü Ak Parti, kendisi gibi olmayan ama kendisine oy veren bir sürü seçmen olduğunu unutmamalı. Bu insanları kendisine oy verme sebeplerini ortadan kaldırmaması lazım. Partiye tek bir tonun hakim olması kaybettirir.

Mısır, Rabia meselelerini getirip seçimlerin ana teması yapılması, mitinglerde durmadan çalan arapça ağıtlar, melodilerin oyu artırmada bir faydası olduğunu sanmıyorum. Benim için Mısır'da yaşananlar bir iç mesele değil, seçimlerin konusu hiç değil. Myanmar da değil, Filistin de değil. Evet, tepki göstermeliyiz, yardım göndermeliyiz, STK'lar yürüyüşler yapmalı filan ama o kadar.

Bu kadar oralara odaklanan bir Ak Parti, sanki 13 yıl önce çıkardığı gömleği tekrar giyiyormuş havası veriyor.

Ak Parti köklerine dönmemeli, o politikalarla büyümedi bu parti. Çok sivri cümleler ama gerçek bu.

Hayatımda bir kere mitinge gittim , Ak Parti’nin son seçimde Maltepe’de düzenlediği büyük İstanbul mitingine ve bu arapça şarkılar yüzünden büyük şok yaşadım. Benim burada ne işim vardı? Son yıllarda kendimi Ak Parti’ye en uzak hissettiğim gün oldu

Bu durumu anlamakta zorlanabilirsiniz belki ama işte dikkat çekmek istediğim nokta da tam olarak bu zaten. Herkes “dava adamı” filan değil. Daha rasyonel düşünen, ekonominin, ülkenin gidişatına bakan büyük bir kitle de bu partiye oy veriyor. Ve bunlar için kimin yaptığından ziyade neyin ne kadar yapıldığı önemli.

Daha iyisi bulduklarında çekip giderler.

Kendimden biliyorum.

24 Nis 08:48

Sanıyorum akıl ve mantık durumunuz AK PARTİ'li ancak, tarzınız değil.

10 Eyl 16:06

Alfonso

Puan: 580

Aynen böyle abicim.. Helal olsunb

Salieri Alt Tire yazdı, 979 kez açıldı , 9 kişi beğendi , henüz yorum yapılmadı.
4 Ağu 15 16:00
Devlette Çalışmanın Dayanılmaz Hafifliği

Bir iş yeri düşünün, kar etmek gibi bir sıkıntısı olmasın. Zarar ettikleri için üst düzey yöneticilerinin hesap verme gibi bir dertleri olmasın. Zararı da hazine karşılasın. Karayolları, belediye filan gibi hizmet gerektiren, devletin yapmakla yükümlü oldukları işler değil söylediklerim, bildiğin ekonomik faaliyet yürüten işletmeler. Mal, hizmet üretip satan yerler.

Bu tabii Karayolları'nda, belediyelerde her şey yolunda demek değil. Oralarda da nasıl rantların döndüğü herkesin malumu. Şehir betonlaşıyor diye bağıranların nerelerin müşterisi olduğu, arsaların nasıl karların elde edildiğini gazeteler yazıyor sürekli. Çalışanların, danışmanların, üst düzey yöneticilerin faaliyetleri, maaşları filan. Bu ayrı bir konu.

Dediğim Telekom gibi, Tekel gibi yerler. Devlet bunların tamamına veya bir kısmına sahip olur genelde. Mesela şirketin bir kısmı özelleştiriliyor, yönetim özel teşebbüse geçiyor ama %40’ı devlette kalmaya devam ediyor.

Yaşı yetenler hatırlayacaktır Ziraat Bankası ve Halk Bankası’nın “görev zararları” olurdu bundan 15 yıl önce. Her yıl 1-2 milyar dolar zarar açıklardı bu bankalar ve zarar Hazineye devredilir yeni yıla sıfırdan başlanırdı. Banka devletin kontrolünde olduğu için kimse kimseye hesap vermezdi. İktidar, bankaları çiftlik gibi kullanırdı. milyonlarca dolar krediler bir telefonla sağa sola dağıtılırdı. Geri ödemesi de olmaz, zamanı gelince de banka faizi siler krediyi yeniden yapılandırır ve taksitlendirirdi.

Bu rekor zarar açıklayan bankalardan Ziraat bankası, şu anda TR’nin en karlı bankası ve hala devlette. İyi yönetiliyor olmalı ama bu demek değil ki bundan sonra da böyle yönetilecek. Banka devlette kaldığı sürece birilerinin isteklerine kurban gitme ihtimali her zaman var.

Tekel’i örnek verelim. onbinlerce çalışanı olan bu firma fabrikasında 60 çalışanı olan Marlboro kadar satış yapamıyordu piyasada. %100 makinaların ürettiği sigara için bu kadar çalışana ihtiyaç yok ama her selamla gelen işe alındığı için buralar işsizlere maaş dağıtılan yerlere dönmüştü. Çalışanların yarısı işe gitmiyor gidenlerin büyük kısmı da boş boş bekliyordu ve hala da işçi alınmaya devam ediliyordu. Tekel’de çalışmış birini görürseniz sorun size anlatacaktır, müdür makina alanlarından geçerken ayıp olmasın diye nasıl makinaların başına dikildiklerini o gidince de örgü örmeye, tavla oynamaya devam ettiklerini. Üstelik bunların maaşları da öyle asgari ücret filan değildi, piyasanın en iyi ücretleri bunlara veriliyordu. Fabrika alanı da zaten daha çok tatil köyü gibiydi. Plajlar, dinlenme tesisleri. On numara yer.

Bir de böyle işletmelerde yükselme hikayesi çok güzel oluyor. Adam torpille işe girmiş, şefleri müdürleri dahil kimse kendisine bir şey diyemiyor, bir gün gelip ben şu departmanda çalışmak istiyorum diyor, işe uygun olmamasına rağmen oraya gönderiliyor.

Adam, ben İngiltere ofisinde çalışmak istiyorum diyor, ingilizce bilmemesine rağmen oraya da gönderiliyor. O departman işini düzgün yapanlara yük oluyor ama oradan yükselen ilk kişi de kendisi oluyor. Bir kelime ingilizce bilmeden halkla ilişkilerden sorumlu insan var. Toplantılara, seminerlere katılması gereken, sponsorluklar, kültürel faaliyetlerde yer alması gerekirken, ingilizce bilmediği için bu görevlerin hiçbirini yapamayan dış temsilciliklerde görevli bir sürü torpilli insan. Bu görevler yapılmayınca kurumun zarara uğratılması, pasif kalması ise hiç sorun değil zaten. Çünkü hesap soran yok.

Kamran İnan’ın bir kitabında anlattığına göre, Genel Sekreterin makamının nerede olduğunu bilmeyen Birleşmiş Milletler temsilcimiz vardı. BM temsilcisi böyleyse daha alt görevdekilerin halini siz düşünün.

Devlet küçülmeli dememizin sebebi de bu zaten. Devlet mecbur olduğu görevleri yapmalı fazlasına karışmamalıdır. Yönetimine karışabildiği, torpille adam sokabildiği işletmeleri olmamalıdır. Devletin hali bu, hantal, iş görmez ve hasta.

Makamlar liyakata göre verilmedikçe, her memur belli aralıklarla sınavlara sokulmadıkça da böyle olmaya devam edecek.

Devletin küçük olanı iyidir.

Salieri Alt Tire yazdı, 864 kez açıldı , 8 kişi beğendi , henüz yorum yapılmadı.
24 Tem 15 16:00
Çözüm Süreci ve Şımarık Çiçek Çocuklar

Kürtçe konuşmanın yasak olduğu, kürt varlığının dahi inkar edildiği, terörün yanında barışçıl arayışların da şiddetle, silahlı yöntemlerle bastırıldığı günlerden tek başına iktidarın verdiği güçle kan dökmeden, silah kullanmadan çözüm arayışlarının geldiği son noktadayız.

Bu arayışları, vatan hainliği, teröristlerle iş birliği olarak değerlendirenler, kürt sorununun silahla çözüleceğini, terörist başının idam edilmesi gerektiğini savunanlar, sürecin muhatabı HDP tarafından kendilerine AKP’den daha yakın bulundular. AKP’nin olmadığı bir koalisyon için kendilerini yok sayan, kendilerinden nefret eden, elinden gelse bir kaşık suda boğacak olan partiler ile işbirliği yapmak istediler. “Önderlik” dedikleri kişiyle görüşülmesine karşı çıkan CHP ile “önderliğin” idam edilmesini isteyen MHP ile hükümet kurmak istediler.

Ortada silahlı mücadeleyi gerektirecek bir durum kalmadığı halde, siyasi kanadı %10 barajını güçlü bir şekilde aşıp parti olarak mecliste temsil edilme imkanına kavuşmasına rağmen hala şehirlerde, kırsalda yol kesmeye, güvenlik kuvvetlerine pusu kurmaya devam ediyorlar. Barajı aşarsak her şey güllük gülistanlık olacak diyen başkan seçimden önceki sözlerini unutmuş olmalı ki hala bir rahatsızlık duymadan “barışı biz kuracağız” diyerek yürüyüşler tertip ediyor.

Peki bunu nasıl yapabiliyor, nasıl oluyor da bundan iki yıl önce silahlı unsurların sınır dışına çıkacağını kabul edip bir süre sonra fikrini değiştirenler hala barışı kendilerinin kurabileceğini iddia edebiliyor?

Cevabı aslında çok basit;

memlekette semer vurmaya müsait çok fazla insan var.

Çünkü "barajı aşamazsak ülkeyi yaksınlar" deyip barajı aşmalarına rağmen kendi arabasını yakanları bundan sonra destekleyip desteklemeyeceğini hala "bir düşünecek" olan insan sayısı fazla.

Çünkü iki insanın ölümü bazılarının güzel bir gün geçirmelerine neden olabiliyor. İnsanımız cahil, ölümü oyun sanıyor, modernliği sadece görünümde yaşıyor. Yüksek lisanslı, doktoralı cahiller.

Belli ki bunların desteklediği zihniyet tek başına iktidar dahi olsa bu silahtan vazgeçmeyecek. Amacı TR içinde demokratik bir mücadele değil. Kuzey Irak’a, Suriye’ye olan ilgilerinden de esas amaç aslında gayet net belli oluyor. Silahı bırakmak durumunda kalacakları her gelişme sonrası şiddeti artırıp, saçma suçlamalarla masayı deviriyorlar.

Daha fazla özgürlük için seçim meydanlarında propaganda yapmak varken bunu silahı bırakma şartı olarak dayatıyorlar. Mecbur kaldığı durumlarda yaptığı silahsızlanma çağrıları da her defasında silahlı kanat tarafından tekzip ediliyor.

Belli ki bize şımarıklık, aptallık gibi gelen hareketler aslında çözüm sürecinin nihayi hedefini paylaşmamalarından kaynaklanıyor. Onlar kendi devletlerini kurup sosyalist bir düzen istiyorlar. Bir arada yaşamak gibi bir dertleri yok.

O yüzden kurulacak olan hükümet demokratikleşme adımlarını hızla atmalı, bunu kendi vatandaşları için istemeli. Bütün bunları yapmak için de bir muhataba ihtiyacı yok. Zaten en ufak bir bahane bulduğunda etekli militanlarını sokaklara salıp terör estiren yapıların bu sürece bir katkısı olmayacaktır. Katkıyı bırakın tecrübe ettiğimiz gibi engel de olacaktır.

Galiba en büyük hata da bu yapıyı muhatap almak oldu. Hem bu demokratikleşme yapılıp hem de şiddete başvuran unsurlarla silahlı mücadeleyi sürdürmek gerekiyordu. Adımları, bunların yapacağı hareketlere bağlamak da doğru değildi.

Kendilerine her türlü eziyeti yapmış, çözüm sürecinin baş karşıtları olan ulusalcı, türk tipi solcuların meydanlarda, medyadaki o çiçek çocuk güzellemeleri de zaten bu yanlışı gösteriyor. HDP çözüm yönünde iyi bir ortak olsa bu kesimler onu bu kadar parlatır mıydı?

Çözümü gerçekten isteyenle, istiyormuş gibi görünenlerin farkına varmak lazım. “AKP savaş istiyor, barışı biz kuracağız” diyenler, daha düne kadar “Türkiye IŞİD’i destekliyor” da diyordu. Üstelik bunu IŞİD’e karşı Kobani’nin savunması için peşmergenin geçişine izin vermesine rağmen söylüyorlardı.

Neredeyse her suçlamalarında olduğu gibi şımarık bir şekilde yapma lüksleri var çünkü.

İnanan çok, semer vura vura suçluyorlar.

Salieri Alt Tire yazdı, 723 kez açıldı , 5 kişi beğendi , henüz yorum yapılmadı.
14 Tem 15 16:00
'Yunanistan'da Sosyalist Devrim mi Oluyor ' Diye Beklerken

SYRIZA seçimlerden galip gelip hükümeti kurduğunda dünya halklarının kardeşliği uğrunda mücadele eden yoldaşların sevincini sanırım hepimiz hatırlıyoruz; Devrim Atina'dan başlamış TR'deki seçimler ile de tüm Anadolu'ya yayılacaktı.

Olmadı da değil hani; HDP barajı baya güçlü bir şekilde geçti ve "diktatörün" tek başına iktidar olmasını da engelledi. Dünyada sanırım bir ilk yaşandı; bir diktatör seçimle iktidarı kaybetti.

Birçok insan, şimdi devrimci sol güçler (CHP+HDP), MHP'yi de devrimci sağ güç olarak yanlarına alıp iktidara gelecek diye bekliyordu. Hemen sonrasında Yunanistan'daki yoldaşların yardımına koşacak, 1.7 milyar euro borcu hazinemizdeki parayla ödeyecek ve kapitalist batının dayatmalarına birlikte direnilecekti. Belki Türkiye Yunanistan arasındaki sınır da kaldırılacak, halkların kucaklaşmasının önü açılacaktı.

Çipras ve maliye bakanı motorcu abinin AB’ye karşı savaşı da sosyal medyada coşkuyla karşılanmıştı. Adeta destan yazan yunan yoldaşlar AB’nin ‘dayatmalarını’ halkına götürmüş ve %60 gibi bir oranla cevabı Merkel’in suratına adeta tokat gibi yapıştırmıştı.

Ama sonra ne olduysa artık Çipras yoldaş referandumdaki büyük desteğe rağmen kendisi benzer şartları AB’ye götürdü ve nihayetinde de daha da ağır şartlarla bir anlaşmaya vardı.

İktidara ilk geldiğinde Çinlilere satılmak üzere olan limanları geri alan Çipras, devlete ait malların satışından, işletilmesinden 50 milyar Euro fon oluşturulmasını kabul etti. Sanırım yunan tarihinin gördüğü en büyük özelleştirme, özeleştirme karşıtı bu yoldaşlar sayesinde olacak.

Bizim devrimciler burada “Yunanistan’dan gelecek devrimci haberler” i beklerken Yunan başbakanının ağır şartlarla sağlanan anlaşma sonrası kameraların karşısına geçip “Euro’dan çıkmadık” diye müjdeyi vermesi baya şaşırtıcı oldu.

Pardon ama euro’da kalmak neden birden bu kadar önemli oldu ki biz devrimciler için? Belli ki bizim romantik devrimciler büyük bir hayal kırıklığı yaşadılar, hatta esas mücadele Çipras’a rağmen yapılacağını söyleyenler de çıkıyor elbet. “Esas şimdi başlıyoruz”cu arkadaşlar hep beni üzmüşlerdir zaten.

Belki de Atina’dan gelen “Zaaaaaaaaaaaaa XD” mesajı ile baş etmenin yoludur bu ‘esas şimdicilik’ şeyi. Çipras’ın sürekli AB değerlerinden bahsetmesi de aslında bizimkilerin kendisini baya yanlış anladığına bir işaretti ama işte o devrimcilik hikayesi daha tatlı geldi tabii.

Ben Çipras’ın doğru olanı yaptığını düşünüyorum elbette. Seçimi kazandığı belli olduğunda da zaten mitinglerde söylediklerinin yapamayacağını yazmıştık. Romantik olmayan herkes bunu öngörebiliyordu.

Hatırlatın da bir sonraki yazımda bu devrimci mücadelenin Anadolu ayağındaki HDP’nin “barış için bizler meclise” dolmuşuna binen naif insanlarımızı yazayım. Başlığı “Don Kişot vs Askeri Barajlar” diye düşünüyorum?