Sali̇eri̇ Alt Ti̇re
Hakkında henüz bir şey yazmadı.

Türkiye Puanı

1824 puan Yeşil Kalem

Derecesi

14 [Toplam 1641 kişi]

Türkiye
Sali̇eri̇ Alt Ti̇re yazdı, 37 kez açıldı, 5 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
6 Tem 15 22:00
Kusursuz Bi̇r Dünya Hayali̇

Biraz düşününce, herkes böyle bir Dünya'nın mümkün olmadığını kabul edecektir sanırım. Savaşların olmadığı, doğanın katledilmediği, rahat, güvenli bir hayata sahip insanların yaşadığı bir Dünya'dan bahsediyorum.

Dini açıdan bakarsak böyle bir Dünya'nın mümkün olmaması gayet doğal. Olsaydı cennetin, cehennemin bir anlamı olmazdı.

Bu dini açıdan bakışı bir tarafa bırakıyorum. Yazımda esas bahsetmek istediğim kesim, durup düşünse bunun mümkün olmadığını kabul edecek olan insanların, bu ütopya uğruna inanılmaz fedakarlıklarda bulunmaları.

Evet, ütopya; ufacık, arkadaş gruplarında dahi bir huzur, bütünlük sağlanamazken, kardeş kardeşle mal mülk yüzünden küsebilirken, milyarlarca insanın yaşadığı bir dünyaya huzur getirmeyi amaçlamanın başka bir tanımı daha olabilir mi bilemiyorum. Belki saflıkla da anlatılabilir, baya bir saflıkla ama.

Denenmiş ve başarısız olmuş ideolojileri, “biz onların yaptığı hataları yapmayacağız” diyerek yeniden denemeye çalışmanın, hatta “tüm dünyada uygulanırsa başarılı olur” diye savunuluna bir ideolojinin peşinden koşmanın, bir ömrü heba etmenin açıklaması bu ütopya. Saflık halinin de. Bu mücadelede belki de insan en çok kendine yazık ediyor.

Gerçi şimdi düşündüm de kendinden çok, işine gücüne giden, sistem içinde az çok tutunmayı başarmış, daha kötüsünü bile düşünsek, öyle veya böyle hayatta kalabilen birinin, tesadüfen geçtiği bir yerde, ideolojik emeller için konulan bombanın patlamasıyla can vermesi daha büyük haksızlık, net. Adamın hiçbir günahı yok, ne bir maceraya atılmış, ne o maceranın önündeki engel, ne de niye öldüğünden haberi var. Tam anlamıyla haksızlık.

Adam, gerçekte neye hizmet ettiği belli olmayan yapıların, sağlıklı düşünemeyen militanları tarafından, dünyayı daha yaşanabilir bir hale getireceğini düşündükleri ideolojileri için öldürülüyor. Bu ideoloji dünya çapında yayılsın diye. "Ses getiren eylem" kurbanı.

İnsan öldükten sonra daha adil bir düzenin ne önemi var ki zaten? ben öldükten sonra geride kalanların kavuştuğu daha iyi rejimin bana ne faydası var? Bencil birinden bahsetmiyorum. Bu soruları soran o değil de geriye kalanlar sorsun, göçüp gidene bunun şimdi ne faydası oldu?

Gerçekten de bu dünyada insan hayatından daha önemli bir şey yok. Bu insan hayatının önemi, yaşama hakkı o kadar çok söyleniyor ki artık hakkında düşünmemeye başlıyoruz.

Bir kişi öldüğünde aslında o kişi için tüm dünya ölmüş oluyor. Her ölen kişi için dünya bir kere daha ölüyor.

Daha adil, güvenli bir dünya için mücadele ederken, dünyayı tekrar tekrar öldürmemek, o dünyada yaşama hakkı olan her insana da hakkını vermek gerekiyor. Daha iyi bir hayatı başkalarının canı ile finanse etmek baya bir kötülüğe işaret eder. Bu kadar kötü birilerinin kuracağı dünya da daha iyi bir yer olmaz zaten.

Ben söyleyeyim de yine de siz bilirsiniz tabii.

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.

Misafir

Sali̇eri̇ Alt Ti̇re yazdı, 27 kez açıldı, 7 kişi beğendi, 7 yorum yapıldı.
23 Haz 15 16:00
Zengi̇n Olma Özgürlüğü

İnsan haklarından, özgürlüklerden bahsederken hep ezilenlerin durumun örnek gösterilerek bunların kıymeti açıklanmaya çalışılır; işte kimisi ana dilini konuşamıyordur, diğeri ten renginden dolayı toplumda 2. sınıf muamele görüyordur, sonra inançlarını yaşama filan. Herhalde acı, yokluk üzerinden tanımlamak daha etkileyici olduğu için böyle bir yol izleniyor.

Halbuki bu haklar sadece ezilene, fakir için gerekli değil, illa öteki olan için bunu savunmamız gerekmiyor, kendimiz için de varlar. Teniniz beyaz, diliniz ingilizce, vatandaşlığını İsviçre, paranız kasalar dolusu olsa bile bu haklar sizin için de önemli. Bir gün aynı duruma düşme endişesi için de değil. Belki o haklara sahip olmasanız ‘öteki’ olan gibi dramatik, acı dolu bir hayatınız olmayacak ama istediğiniz gibi bir hayatınız da olamayacak. Hep en kötüsü veya en iyisi üzerinden olaylara yaklaşmamak lazım sanki.

Zenginliğinize daha fazla zenginlik katmak mesela? çalıp çırpmadan, başkalarının hakkını yemeden, daha çok çalışarak, hakkıyla, yeteneğinizle neden daha fazla zengin olmayasınız ki? Sadece bir Ferrari yerine neden hem Ferrari’niz hem de Maserati’niz olmasın? Hadi Ferrari sevmiyorsunuz, çok şey buluyorsunuz, Maserati’nin hem siyahına hem de beyazına sahip olmak neden suç olsun ki?

Tek yaptığı sabah işe gidip, akşam evine dönen, kendisinden istendiği kadar çalışan, normal bir hayat süren, bir beklentisi olmayan biri ile yıllarca geceli gündüzlü bir ilaç üzerinde çalışan, eğlencesinden ailesinden kısıp parasını araştırmalarına yatıran biri, sonunda neden aynı hayata, aynı şartlara sahip olsun? Aynı şartlara sahip olacaksa, bu araştırmalar için gerekli motivasyonu nereden bulsun, sahip olduğuna fazlasını ekleyemeyeceğini bilirse sahip olduğunu neden riske atsın? İnsanlık için, tek tek insanlardan fedakarlıklarda bulunmalarını beklemek mi bizi daha ileriye götürecek?

Götürmeyecek tabii ki; daha fazla zengin olma özgürlüğümüz olmazsa bırakın sahip olduklarımızla yetinmeyi onları da kaybederiz. İnsanların elinden daha fazlasına sahip olma motivasyonunu alırsanız geriye fakir, kendine bile bakamayacak bir toplum kalır. Aynı eski doğu bloku ülkelerinde olduğu gibi.

İşte liberalizm bu motivasyonu da savunuyor; öteki olanın dilini, dinini, kültürünü özgürleştirdiği gibi zengin olanın daha da zengin olma hakkını da küçümsemiyor. Çünkü ortada bir pasta olursa bunun daha adil paylaşılmasının mücadelesi verilebilir; işçi, patronunda yeterince kapital varsa daha fazla maaş alabilir.

Bu tabii çoğu zaman sanki liberalizm zenginlerin ideolojisi gibi algılanmasına sebep oluyor. Biri kendini ‘liberal’ olarak tanımlıyorsa direkt zengin sanılıyor. Daha da korkuncu liberalizmin fakirleri ezerek zenginleri daha da zengin ettiği algısı var. Halbuki tüketicinin alım gücünün zayıf olduğu yerde yaygın bir zenginlikten de çok söz edilemez. Liberal olan batıda böyle bir şey de yok zaten. Toplum fakirleştiğinde alım gücü düşer ve zenginlerin sahip oldukları fabrikalar, işletmeler, bütün sistem krize girer. Borsalar çöker. Globalleşmiş bir dünyada bir ülkede kriz olduğunda diğerleri de bundan etkilenir; Türkiye'de ekonomik kriz çıktığında, Fransa'daki kozmetik firması satış hedeflerini revize eder ve borsada hissesi düşer.

Bütün sistem birbirine bağlıdır. Bu sistemin sürdürülebilir olması da ancak gelişme, ilerleme ile mümkündür. Ürünleri daha ucuza mal etmek ile, daha fazla kaynağa ulaşmak ile mümkündür. Daha iyiye, daha fazlaya sahip olma motivasyonu ile, bir gün Maserati alma imkanı, en azından ihtimali için çalışarak sistem sağlıklı olarak işler. İnsanları en alt ekonomik şartlarda yaşatarak, sistemin iflas etmesini beklemenin bir anlamı yok. İnsanların hayatlarını, ütopik ideolojiler için zehir etmeye de kimsenin hakkı yok.

Maserati önemli...

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.

Misafir

25 Haz 00:59

daha fazla para kazanma hakkı her insan için mevcuttur ama bunun yolu nasıl olmuştur? tarih boyunca insanlar daha çok mal ve mülk için neler yapmışlar? cevabı tüm çıplaklığıyla ortada. günümüzde de aynı şeyler yapılıyor.

CEVAPLA
23 Haz 23:13

Aynen öyle

CEVAPLA
23 Haz 20:10

Önemli bir nokta da, ilerlemenin, gelişmenin en radikal ve büyük örneklerinin idealleri ve hayalleri peşinde koşan hırslı bireyler sayesinde gerçekleşmesi. Devlet dairelerinden icatlar, iphonelar çıkmıyor malum. Bireylerin gelişebilmesi önemli olan.

CEVAPLA
Sali̇eri̇ Alt Ti̇re yazdı, 41 kez açıldı, 6 kişi beğendi, 12 yorum yapıldı.
3 Haz 15 16:00
Türki̇ye'ni̇n Li̇beralleri̇

Liberaller dünyanın her yerinde ideolojileri gereği gelişme, globalleşme yanlısı, demokratik, açık toplum politikaları izlerler. İktidara gelme imkanı bulamadıklarında da bu değerlere yakın partileri, siyasi akımları desteklerler.

Türkiye gibi %1’i bulmayan oy potansiyeli olduğunda bile diğer partiler için liberallerin bu desteği önemlidir. Ana muhalefet partisi liderinin TV'den “liberaller bir de bizi denesinler” çağrısında bulunacak kadar önemlidir bu destek.

O, %1 bile olmayan oydan ziyade liberallerin desteklediği partiye kattıkları havadan kaynaklanmaktadır. Medyada, gazetedeki köşelerinde o parti için olumlu görüşler belirtmesi adeta bağımsız kuruluşlar tarafından verilmiş sertifika gibidir. Parti dışından, kendilerinden olmayan üçüncü, ‘tarafsız’ kesimin onayıdır bu, diğer alternatifler arasından tercih edilmişlerdir. Bu destek, muhafazakar partiye demokrat havası verirken, bir solcu partiye de serbest piyasa ekonomisiyle uyum referansı olabilmektedir.

AKP’nin ilk yılındaki söylemlerinden sonra bu desteği açıkça gördük. AB politikaları, demokratikleşme adımları, askeri vesayet ile mücadele derken liberaller uzun süre bu partiyi destekledi. Referandumdaki "Yetmez ama evet" uzun süre tartışıldı.

AKP güçlendikçe bu desteği küçümsemeye başladı. İş “liberaller kim ki?” ye kadar geldi. Yerini sağlamlaştırdıkça liberallerin hassas olduğu konularda dikkatli olmamaya başladı. Bu da liberallerin büyük oranda AKP’den desteğini çekmesine hatta karşısında olmasına neden oldu. Liberallerin bu kopuşta bir kabahatlerinin olduğunu düşünmüyorum. AKP’nin yeni demokratik adımları atmakta zorlanması, seçim barajını düşürmeye yanaşmamsı v.s. liberaller için aslında yeterli bir gerekçe.

Belki AKP’nin de bu yeni adımları atamamasında geçerli, anlaşılabilir sebepleri vardır. Mesela Kürt sorunu konusunda kendisine oy kaybettirecek olmasına rağmen attığı radikal adımların karşılığında muhatabı olduğu çevreden aldığı ağır eleştiriler, yine Alevi açılımına en çok alevilerin tepki göstermesi gibi… Oralardan destek almayı, alkış beklerken en sert tepkiyi buralardan almaları eminim AKP’nin bu konularda mücadele etme isteğini kırmıştır.

Benim asıl bütün bu gelişmelerde şaşırdığım nokta AKP’den desteğini çekip sonra da düşman olanların yeni tercihlerindeki tutarsızlık.

Soğuk savaş dönemi sosyalist ideolojide kalmış, önde gelen politikacıları malı mülkü olmamasından gururla bahseden bir partinin liberaller tarafından desteklemesi tuhaf değil mi? Tuhaflık bununla da sınırlı değil; bu partinin ve arkasındaki silahlı örgütün etkili olduğu bölgelerde uyguladığı baskı da pek öyle ‘açık toplum’ için umut verici değil. Parti politikalarının, parti yönetiminin, başkanın kimler tarafından nasıl belirlendiği de malumken üstelik.

Fırsatını bulsa tüm liberalleri taş ocaklarında çalıştıracak, liberal değerlere bu kadar uzak hatta düşman bir partiyi sırf AKP nefretinden dolayı desteklemek çok büyük bir risk doğrusu.

Bu riski almam ben. Elinde silah opsiyonu da olan bir partiyi demokratik bulmam mümkün değil. Daha düne kadar dershane önünde bomba patlatan, halk otobüslerine molotof atmayı meşru görenlerin bu yaptıklarıyla hesaplaşmadan, hatta aynı yöntemlere dönebilmek için silah bırakmayı düşünmeyen parti bana en uzak partidir.

Diğer taraftan Türkiye'ye özgü solcularla aynı tarafa düşmek de çok acıklı. Yeni demokrasi Hareketi benzeri örgütlenmelerin teşviki bu yan yana düşmeden daha tutarlı olacaktı.

Değişmeyen, statükocu partiler desteği haketmiyor. 'bas geç' trenine binip mafya tipi yöneticilere oy vermiş liberallerin seçim sonrası yaşananlardan bir ders çıkarmaları gerekirdi. Habur’u, Oslo’yu vatana ihanet olarak görüyor bunlar.

Bırakın desteği, bu zihniyetlerin, bu özelleştirme karşıtı, kör, koyu milliyetçi, şiddete başvurmaktan çekinmeyen köhne siyasi partilerin iktidara gelmemesi için şimdiki iktidarın desteklenmesi gerektiğini düşünüyorum. Tüm olumsuzluklarına rağmen AKP, Türkiye'nin hala en reformist partisi.

Taa ki daha iyi bir alternatif çıkana kadar.

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.

Misafir

05 Haz 01:24

Misafir

Yazıklar olsun benim yorumlarımı nasıl silersin

CEVAPLA
05 Haz 00:51

Misafir

peki liberallerin hiç mi suçu yok

CEVAPLA
05 Haz 00:51

Misafir

ağzına sağlık liboş adam

CEVAPLA
Sali̇eri̇ Alt Ti̇re yazdı, 5 kez açıldı, 6 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
28 May 15 16:00
Tarafsız Cumhurbaşkanı

Cumhurbaşkanlarının tarafsızlığı ülkemizde çok tartışma konusu olmuş ama beklentinin kendisi doğru düzgün hiç tartışılmamış. Şimdiye kadar Cumhurbaşkanı, taraf olanların oluşturduğu meclis tarafından, kendi partilerinden birini aday göstererek, oyları yetmiyorsa ortak aday belirlenerek seçiliyordu. Bazen de seçilemeyip ordunun yönetime el koyması ile sonuçlanıyordu. Olmamış şey değil.

Örneğin Özal öldüğünde, Özal’ın kurduğu parti de dahil büyük partiler Demirel’in Cumhurbaşkanlığını desteklemişlerdi. Sonrasında meclis dışından, tarafsız görünümlü birini, Ahmet Necdet Sezer’i Cumhurbaşkanı yaptılar.

En tarafsız görünen de Sezer idi tabii. ‘en’ dememin sebebi, kendisinin bir partiye üye olmaması, bir partinin adayı olarak ortaya çıkmamasından kaynaklanıyor. Anayasa Mahkemesi başkanı üstelik; bütün duygularını bir kenara bırakıp haklıdan yana kararlar veren hakimlerin mesleğinden olan biri gerçekten de tarafsız görünüyor insanın gözünde. Bir de hakimlikte gelebileceği en üst makama gelmiş, dile kolay.

Bu tarafsız olduğu iddia edilenlerin hiçbiri de tarafsız değil, olamaz da. Sadece öyle görünüyorlar. Seçim zamanı gidip o partilerden birini tercih edip, oyunu veren insan anca görünüşte tarafsız olabilir zaten. Kendini gizler, adeta takiye yapar. Kendisini mecliste Cumhurbaşkanı seçtirmiş partiye sempati duyar. Siz olsanız duymaz mısınız? Kürsüden bu görev için donanımlı olduğunuzu anlatan lider, sizi kötüleyenden daha yakındır size.

Cumhurbaşkanının neden tarafsız olması gerekiyor peki? Önüne gelen meselelerde, kanunlara uygun kararlar aldıktan sonra, her partiye kapısı açık olduktan sonra ne bakımdan tarafsız olması gerekiyor? Hayatımızda bizimle ilgili bir sürü kararlar veren doktorlar, öğretmenler, hakimler, seçilmişler var ve bunların hiçbiri tarafsız değil.

Ben bu tarafsızlık şeyinin gereksiz olduğunu düşünüyorum. Cumhurbaşkanlığından çıkan kararlar işlerine gelmediğinde partiler hemen tarafsız olmamakla suçluyorlar. Çünkü biliyorlar tarafsız olmadığını. Ahmet Necdet Sezer de, Abdullah Gül de, Süleyman Demirel de, Turgut Özal da, Kenan Evren de bu suçlamayla karşı karşıya kaldı. Tarafsız da değillerdi.

Şimdiki Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan da değil. Üstelik artık milletin seçtiği bir Cumhurbaşkanı var. Beş yıl sonra bir daha seçilebilmek için de mecburen halkla o diyaloğu, kendini tekrar seçtirme gücünü koruması gerekiyor. Önceki Cumhurbaşkanlarının şartlarından çok farklı bir durum bu. Önceklerin tekrar seçilme imkanı kanunen yoktu.

Bu genel seçimlerde Erdoğan'ın yaptığı mitingler eleştiriliyor. Tarafsızlığını kaybetmiş güya. Sanki Erdoğan Cumhurbaşkanı seçildiğinde kendisine format atıldı da şimdi tarafsızlığını kaybetti.

Hepimizin bu “partili cumhurbaşkanı” olayına alışmamız gerekecek. Bugünlerde yaptığı mitingler bir şey değil, asıl beş yıl dolduğunda, Cumhurbaşkanlığı seçiminde, diğer partiler karşısına kendi adaylarını koyduğunda siz ortamı görün. Her parti kendi adayı seçilsin diye il il dolaşacak. Ak Parti de Erdoğan’ı tekrar aday gösterip seçim çalışması yapacak. Şimdi şikayet edilenden daha garip olacak. Erdoğan tarafsızlığını yitirmesin diye Ak Parti miting yapmayacak mı?

Cumhurbaşkanı halk tarafından seçileceği sürece de tarafsız görünümlü cumhurbaşkanını unutabiliriz. Belki rol yeteneği gayet iyi olan biri gelirse onu bilemem tabii.

Adil bir yönetim için tarafsızlık şart değil. Partili olup, kararlarında objektif, “milletine aşık” bir cumhurbaşkanı işimizi görür. Tabii bu sistem devam ettiği sürece.

Bir ara da başkanlık sistemini tartışmak lazım. Kılıçdaroğlu'nun başkan olma ihtimali ne kadar göze alınabilir bir risk mesela?

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.

Misafir

Sali̇eri̇ Alt Ti̇re yazdı, 17 kez açıldı, 2 kişi beğendi, 2 yorum yapıldı.
20 May 15 04:00
Femi̇ni̇zm

kökeni fransızca “féminisme” dan geliyormuş ve genel olarak kadın hakları ile ilgili felsefi, politik bir akım olarak özetleyebiliriz. Bir sürü de alt türü var; liberal feminizmden tutun sosyalist feminizme oradan erkek düşmanlığından İslamcı feminizme kadar birbirinden çok farklı, zamanla farklılaşmış kolları mevcut.

Ama hepsinin ortak yönü kadınlar ve onların hakları için mücadele etmek. 1800’lerden itibaren toplum yaşamı geliştikçe kadının toplum içindeki yeri, erkeğe bağımlı hayatı da değişti.

Değişiklik talebi sadece kadınlarla sınırlı olmadığından, toplumun tüm kesimlerinin adeta kaynaması, birbirlerinin taleplerine, yeniliklere açık hale getirdi. Tabii bu açıklık mücadele ortamını da kendiliğinden sağlıyor.

Bizdeki gibi herhangi bir mücadele olmadan, tepeden verilen seçme ve seçilme gibi haklar, başta anlamlı görünse de altı boş, kıymeti bilinmeyen bir kazanım olarak kenarda durur. Sadece kadına yönelik değil, tüm bu tepeden verilenler hakların bir sahibi olmaz. Bu kazanımlar tehlikeye düştüğünde ortada direnecek bir örgüt de yoktur.

Bu sahipsizlik öyle bir hal alabilir ki toplumun yarısını oluşturan kadınlara, seçilme hakkının ‘verilmesinden’ bu yana seksen yıldan fazla zaman geçmiş olmasına rağmen parlamentoda “hiç kadın yok” denmesin diye partiler tarafından şeklen yer verilmektedir..

Üstelik bu manzara, her gün en az bir kadının ‘sahibi’ tarafından öldürüldüğü bir ülkeye ait. Seyrediyoruz hep birlikte. Kendisini döven, eve hapseden v.s. sebeplerden kocasından ayrılmak isteyen kadınlar sokak ortasında öldürülüyorlar. Sığındığı babasının öevinde, anası babası ile birlikte öldürülüyorlar hatta.

Kadın olduğu için aynı işte erkek çalışandan daha az para alan, evlenince kariyerini bırakması istenen, mirastan erkek kardeşine göre daha az pay alan kadınların büyük bir kısmı bu duruma itiraz bile etmiyor. Çoğu bunun bir haksızlık olduğunun bile farkında değil.

Erkekler “kadınlar anadır, cennet anaların ayakları altındadır, bizde anaya verilen değer..” bla bla cümleleri ile aslında kadına saygı duyulması için olması gereken durumu da açıklıyorlar; anne. Anne olursa çocukları ona çok saygı gösterir. Herkes kendi anasına ama tabii. Kocası, çocuklarının anasını dövmeye devam edecektir.

Şimdi uzun uzun anlatmak istemiyorum bu her gün kendi hayatımızda bile şahit olduğumuz olumsuzlukları.

Bütün bunlara karşı çıkan küçük bir grup da var Türkiye’de; Feministler. Kadın erkek eşitliğini savunuyorlar, yürüyüşler yapıyorlar, bloglar yazıyorlar, şiddet gören kadınların yanında yer alıyorlar, “namus cinayeti”ne kurban gitmiş, kendi ailesi tarafından ortada bırakılmış cenazeleri sahiplenip defnediyorlar. Kadın vücudunun cinsel meta olarak kullanılmasına itiraz ediyorlar. Sokağa çıkıp bir kadın için en ayıplanan şeyleri insanların yüzüne haykırıyorlar. Cinsel özgürlükten bahsediyorlar. Ekonomik bağımsızlıktan, direnmekten söz ediyorlar.

Bunu çok renkli, dikkat çekici yollarla yapıyorlar. Kimi zaman makyajla dayak yemiş bir kadın kılığına giriyorlar kimi zaman da hayat kadını taklidi yapıyorlar.

Bazen de bize saçma gelen, uç bir tepki de veriyorlar. Bu ‘uç’ eylemin reklamı medya tarafından öyle bir yapılıyor ki sanırsınız bütün bir mücadele sırf bundan ibaret. Sonra da gelsin alay etmeler, şakalar, küfürler.

Olan tabii yine güçsüz kadına oluyor. Feministler hakkında gerçekten çok komik şakalar yapılırken onlar kocaları sevgilileri tarafından öldürülmeye devam ediliyorlar.

Kendimi hiçbir zaman feminist olarak görmedim. Bu kadar acının içinde bir şeyler yapmaya çalışanlarla alay etmeyi de ayıp sayarım. Sorunun kendisini konuşmak yerine o soruna dikkat çekmeye çalışanlarla alay etmek sorunun parçası olmaya neden oluyor.

Zaten önemli olan da ruh güzelliğiydi.

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.

Misafir

20 May 11:12

Hepsinin ortak yanı hakkındaki tespitlerinize katılmıyorum.

CEVAPLA
20 May 09:11

İslam hukuku, erkek kardeşe aldığının yarısı kadar kız kardeşe vermesini, vermezse hak geçeceğini söylüyor. Bugün bir yolunu bulup kız kardeşlere hiçbir şey vermeyenler de var.

CEVAPLA
Sali̇eri̇ Alt Ti̇re yazdı, 91 kez açıldı, 7 kişi beğendi, 1 yorum yapıldı.
14 May 15 04:00
İnsanoğlu Kuş Mi̇sali̇

Uzak bir yerlere gittiğinde veya çok seyahat edenler için söylenir insanoğlu kuş misali diye. Güzel bir benzetme, daha fazla yerde kullanmak mümkün, yer değiştirme ile sınırlamak haksızlık sanki.

Keskin değişimlere şahit olduğumda da aklıma geliyor zaten bu söz. Hani ‘dönek’ filan diyor ya yoldaşlar. Tabii sadece siyasi değil, duygusal v.s. de olabilir. Karşısında durulan, adeta düşman olunan tarafta yer almaya başlamak da büyük bir göçtür aslında.

Fanatik Fenerbahçeli bir arkadaşın bir sabah Beşiktaş forması ile işe gelip “ben aslında Beşiktaşlıyım ya, bıktım kendimi kandırmaktan” demesi gibi.

İnsan inanamıyor ilk başta.

Refah Partisi 1994 yerel seçimlerinde büyük bir oy patlaması yapıp, İstanbul, Ankara gibi büyük şehir belediyelerini kazanınca “bu defa hakikaten şeriat geliyor” laik endişesine kapılmışken yıllar sonra o görüşün devamı olan partiye 4-5 seçim oy vermek de büyük bir yer değiştirme; karşı olunan da değişmiş, gelişmiş olabilir bu arada tabii ama neticede uzun bir yol gidilmiş geriye bakıldığında.

Ya da marmara depremi ertesi “bütün eski binaları hemen yıksınlar, her yer yeniden yapılsın” diyen arkadaşın beklentisi kadar hızlı olmasa da son yıllarda başlayan inşaat furyasından “her yer hafriyat kamyonu, inşaat inşaat, yeter yahu” diye şikayet etmesi de güzel bir kuş hali.

Şehir dışından başka bir arkadaşın İstanbul ziyaretinde “İstanbul ne kadar yeşillendi, belediye baya iyi yapıyor bu işi” derken daha aradan 6 ay geçmeden Gezi zamanı telefonda “her yeri beton yapıyorlar ama” demesi?

Daha temel konularda baya bir uzaklara, değişik iklimlere göçme örnekleri de var tabii;

PKK ile çatışmalarda şehit düşen askerlerin, TV’nin başında cenaze törenlerini izlerken, şehit yakınlarının acı dolu feryatlarına göz yaşı dökerken, teröre lanetler okurken, sorunun çözümü için iktidarın attığı adımları “çok şımartıyorlar bunları” derken, sonunda o ‘düşmanın’ uzantısı olan partiye, üstelik hala o teröristler aynı yerde, ellerinde silahla dururken oy vermeyi düşünecek kadar uzağa düşen insan, düşününce bildiğin kuş aslında.

Alnı secdeden kalkmayan, duasında “Allahım bizi yolundan ayırma” diyen büyük bir dindar kesimin, “her zafer, bir kişiye inanmakla başlar…” deyip neresi işaret edilirse din iman gözetmeden oraya oy vermeye koşan ‘samimi’ insanların hali peki?

İnsanoğlu göçebe kuş adeta.

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.

Misafir

14 May 12:24

Son paragrafta taşı kime attınınız bilmiyorum ama Ak partiye oy vermiş biri olarak üzerime almıyorum. Kimsenin de üzerine alacağını sanmıyorum. Ülke için daha iyi olacak diye oy veriyor insanlar.

CEVAPLA
Sali̇eri̇ Alt Ti̇re yazdı, 6 kez açıldı, 6 kişi beğendi, 1 yorum yapıldı.
6 May 15 04:00
Si̇yaset

Seçim dönemleri siyasetin en kızıştığı, insanların gittikçe daha toleransız olduğu dönemler oluyor. İnsan diğer parti tercihlerini kendisine yönelik bir saldırı gibi algılıyor, kendini savunmak için de her türlü yola başvurabiliyor.

Sıradan bir konu hakkında yapılan yorumlar bile siyaseten kimin işine yaradığına göre reaksiyon alıyor. Hatta geçenlerde nükleer enerji, deprem, sağlam bina stoku ile ilgili attığım tivitler yüzünden bile particilik yapmakla suçlandım.

İşin bir başka enteresan tarafı da insanların kendi partileri hakkında yazılmış pozitif şeyleri kesinlikle görmemeleri, dikkatlerini çekmiyor. Belki de samimi bulmuyorlardır işin bu kısmını tam çözemedim.

Neticede de kendini bu kadar kaybetmiş insanın olduğu bir yerde bir şeyler paylaşmak pek eğlenceli olmuyor.

Durum sadece biz seçmenler arasında böyle değil. Bu işi profesyonel yapanlar da aynı durumda sanki. Neredeyse 15 yıldır parti liderlerinin katıldığı bir program bile yapılamadı şu ülkede. Bırakın hepsini, iki liderin katıldığı bir program bile hatırlamıyorum.

Iktidar partisi katılmak istemese de muhalefet böyle bir program yapmakta kararlı olduğunda mecburen katılmak durumunda kalacaktı halbuki; kendisinin olmadığı bir ortamda muhalefetin bütün ülkenin önünde istediği gibi at koşturmasına müsaade etmesi düşünülemez. Acaba diğer partiler bunun farkında değil mi? Sanmıyorum, kendileri de istemiyor böyle bir programı büyük ihtimalle.

Bütün bu olanlar bana Türkiye'de futbolun başına gelenleri hatırlatıyor; aynı böyle herkesin yerini aldığı hararetli bir dönemin ardından gittikçe seviyesizleşen ortam ile kalitesiz, umut vermeyen oyuncular insanların ilgisinin azalmasına neden oluyor. Stadyumlar boş, yayıncı kuruluşun abonelerinde büyük düşüşler.

Belki siyasetin normal hali böyle bir şeydir. Yani böyle çok gündem olmayan, insanların günlük hayatını çok meşgul etmeyen bir durum. Sandık başına %30-40 seçmenin gittiği, haber bültenlerinde başbakanın, cumhurbaşkanının her hareketinin haber edilemediği bir ortamdır normal olan. Aynı batıdaki gibi yani.

Siyasetçilere, liderlere de yazık, kendilerini vazgeçilmez sanıyorlar sonra. Nelerine güveniyorlarsa artık. Bundan 10 yıl önce kim derdi ki bu ülkede şapka 'gaptırılacak', karaoğlan unutulacak?

Türkiye'de siyaset bir ceza gibi adeta. Herkes için hem de. Belki para için yapanlara değildir bir tek.

Bedava yapılmaz, net.

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.

Misafir

06 May 21:14

Bedava yapılmadığı kesin !

CEVAPLA
Sali̇eri̇ Alt Ti̇re yazdı, 4 kez açıldı, 8 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
29 Nis 15 04:00
Devleti̇ Ele Geçi̇rmek

Kanunda böyle bir suç var mı bilmiyorum. Devleti ele geçirme ile devleti yönetme yetkisini elde etmek farklı şeyler. Milletten yetkiyi alanların karar mevkilerinde çalışacakları insanları belirlemeleri devleti ele geçirme olarak anlaşılamaz tabii. Bir kurumla sınırlı değil. Adalet bakanlığında bakanın yol vermesiyle kadrolaşan Ali aşkı ile yanıp tutuşan mezhep kardeşliği, Maliye koridorlarını "üstat" sesleri ile inleten masonlardan daha yaygın. Bu devleti ele geçirme çok farklı bir şey.

Seçimle, daha iyi yönetme vaadiyle, belli bir süre için devletin başına geçmekten farklı. Kontrol edilemez, niyeti belli olmayan koordineli bir gurubun, istedikleri şekilde, istedikleri kadar kendilerini saklayarak devletin çeşitli kademelerinde amaçları uğrunda kararlar alıp, hep birlikte faaliyetlerde bulunma diye özetleyebiliriz.

Kimseye hesap verme durumunda kalmayabilirler. Hataları, illegal faaliyetleri de daha üst makamlardaki yoldaşları, abileri tarafından örtbas edilir, hızla basamakları çıkmalarının önünde engel kalmaz.

Terfilerde kendilerinden olmayanların haklarını yemekten kaçınmazlar. Aynı işi aynı performansla hatta belki de daha iyi yapan ama o yapıda yer almayan kişi, yanından yapının üyeleri üst mevkilere çıkarken, hatta amiri konuma gelirken, anca seyrederler. Zaten amir konumdaki vatandaş da yapının elemanı olunca geriye bir tek terfi alanı tebrik etmek kalır.

Birçok insan bu yapılarla medyadan, dolaylı yollardan değil kendi başına gelenlerden tanışır. Ya bir terfide ya da bir ihalede daha iyisini yaptığını bildiği halde kararın “kendi adamları” lehinde çıkmasından öğrenirler. Belki kendisinin değil de ağabeyinin, kardeşinin, halasının çocuğunun başına gelmiştir ama hep çevreden birilerinde vardır böyle bir bela.

Bir kere bu yerlere yerleşince de artık “kendi ulvi amaçları” için kararlar almaya başlarlar. Yapının şirketlerine devletin en değerli arazilerini tahsis eder, teşviklerde aranan şartlar hep tam da onlara göre olur. Artık ele geçen kurumlara ancak o yapının tornasından geçmiş insanlar alınmaya başlar.

Güçlendikçe de faaliyetler iyice pervasızca, artık o kadar da gizlenme ihtiyacı duyulmadan yapılır. Yapının gücünün gösterilmesidir de bu, PR.

Rakip, engel görülenler, ele geçirilmiş kurumlarca, kitabına uydurulup cezalandırılır. Bir cezadan da bin tane korkan, işbirliğine hazır insan/kurum elde edilir. En güçlü insanlar/kurumlar ibreti alem için diz çöktürülür.

Tabii bu kadar güçlü, kalabalık yapıları bir arada tutmak için de illa ki büyük, önemli kutsal bir amaçları vardır. Fedakarca çalışmayı, gerektiğinde kendinden bile vazgeçmeyi kolaylaştıracak yüce bir amaç. Bir kişi de olabilir bu. Onun bir gülümsemesi için tüm malından vazgeçmeye bile razı olunacak bir kişi. Bulması o kadar da zor şeyler değil bunlar, insanımız duygusal.

Elde edilen güç güzel ama... düşmanınızı istediğiniz gibi içeri attırır, adamlarınızı gece yarısı kendi hakimlerinizce serbest bıraktırır, zamanı geldiğinde kullanmak için devletin imkanlarıyla ses kayıtları, görüntüler arşivler, kurduğunuz medya ile de basın özgürlüğü, hukukun üstünlüğü diye yaygara yaparsınız. Aleyhinize yazılan köşe yazılarından daha basılmadan haberdar olur, gazete patronundan "bu kurumlar hep sizin zaten" bağlılığını duyarsınız.

Her şeyiniz vardır. Savcınız, polisiniz, hakiminiz, gazeteciniz, subayınız, istihbarat teşkilatınız, bilimsel araştırma kurumlarınız, okullarınız, öğretmenleriniz, sanatçılarınız. Bir tane de emekli futbolcunuz bile olabilir.

Bütün bu yapıyı sivil toplum kuruluşu diye yutturmaya bile kalkışabilirsiniz.

Yine de sanırım en güzeli bütün bunları o kadar kanıksar o kadar normal bulabilirsiniz ki suçlamalar karşısında “devlete sızmak suç mu?” diye şaşkınlık bile yaşayabilirsiniz.

Yalan değil, böyle bir şaşkınlık yaşandı da neticede.

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.

Misafir

Sali̇eri̇ Alt Ti̇re yazdı, 10 kez açıldı, 7 kişi beğendi, 9 yorum yapıldı.
21 Nis 15 22:00
1915

Soykırım (Genocide), Yale Üniversitesi Hukuk Profesörü Raphael Lemkin’in Yunanca “Genos" ve Latince “cidere" kelimelerinin birleşmesinden türettiği bir kelime. Yine aynı kişinin büyük çabaları ile BM gündemine gelmiştir.

Birleşmiş Milletler Soykırım Suçunun Önlenmesi ve Cezalandırılması Sözleşmesi, Aralık 1948'de Genel Kurul tarafından kabul edilmiş ve bundan iki yıl sonra Türkiye de bu sözleşmeyi imzalamış.

Soykırım suçunun işlenmesi için öyle genel olarak sanıldığı gibi tümden bir yok etme olması gerekmiyor; sözleşmede “ulusal, etnik, ırksal ve dinsel bir grubun bütününün ya da bir bölümünün yok edilmesi niyetiyle girişilen şu hareketlerden herhangi biridir: grubun üyelerinin öldürülmesi; grubun üyelerine ciddi bedensel ya da zihinsel hasar verilmesi; grubun yaşam koşullarının bunun grubun bütününe ya da bir kısmına getireceği fiziksel yıkım hesaplanarak kasti olarak bozulması; grup içinde doğumları engelleyecek yöntemlerin uygulanması; [ve] çocukların zorla bir gruptan alınıp bir diğerine verilmesi.” şeklinde tanımlanmış.

Karar sonrası Lemkin ile yapılan TV programında, bu mücadeleye nasıl başladığı ile ilgili soruya “soykırım suçu çok işlenen bir suç, ilk önce Ermeniler bu suçun kurbanı oldu. Fransa’daki barış görüşmelerinde bu suçu işleyenler cezalandırılmadı.” diye cevap veriyor.

1915’te Anadolu’da olanlar sadece Lemkin’e mücadele için sebep olmuyor. Hitler de dünya tarihinin en büyük suçlarından birini işlemeye başlarken referans olarak gösteriyor; 22 Ağustos 1939 yılında, Polonya’ya saldırmadan birkaç gün önce Wehrmacht’ın üst düzey komutanlarına, “Erkek, kadın, çocuk, acımadan Polonyalılar yok edilmeli. Günümüzde kimse Ermenilere yapılanları konuşmuyor” diyor.

Sadece, anılar, konuşmalar değil birçok resmi evrak da 1915 yılında nelerin olduğunu belgeliyor. O yıllarda Anadolu’da görevli birçok ABD’li, Avrupalı diplomat, doktor, misyoner de yine ülkelerine geçtikleri raporlarda yaşananları açıkça yazıyor. Yolların parçalanmış cesetlerle dolu olduğu, göçün sürekli çetelerin saldırılarına uğradığı en küçük ayrıntısına kadar anlatılıyor. Epey bir fotoğraf da arşivlerde bulunuyor. Tabii bunlar yola çıkabilmiş olanlarla ilgili, bir de hiç ayrılamamış olanlar var.

Osmanlı’nın I. Dünya Savaşı’ndaki müttefiki Almanya’nın arşivi de benzer belgelerle dolu. Türkiye’nin “tarihçilere bırakalım” stratejisi kabul edilse bile farklı bir sonuç çıkacakmış gibi görünmüyor.

Aslında yabancıların raporlarına da gerek yok. Belli bir yaşın üstündeki insanlar o yıllarda neler olduğunu kendi şahitlikleri ile anlatıyorlar. Belki şimdi çok fazla hayatta olan yoktur ama bundan 20-20 yıl önce baya bir anılarını anlatan insan vardı ve o anıları büyüklerinden birebir dinleyen bir sürü insan da hayatta. Komşu Ermeni köyün nasıl sürüldüğünü, bu hemen yakınlarda bulunan “harabe köyü”nde yaşayan insanlara ne olduğunu dinlemek mümkün. O “harabe köy”leri şimdi bile görmek mümkün.

Babaannesi, anneannesi Ermeni olan bir sürü insan da var aramızda. Nedense bunların kendi ermeni akrabaları hiç yok ortalıkta. Çoğu o günlerde yetim kalmış ermeni çocuklar bunlar.

Ermeni çetelerin işledikleri suçlar kadın, çocuk insanların çöle yürütülmesi, ilk gönderilenlerin akıbeti belliyken üstelik, tekrar tekrar gönderilmelerini mazur gösterecek gerekçe değil. Erzurum'da Rus ile işbirliği yapmış Ermeni çetecinin hesabını Diyarbakır'da, Sivas'ta masum insanlardan sormak, acısını onlardan çıkarmak suçtur.

Bütün bunlar yalan ise, Ermenistan'ın siyasi amaçları için uydurduğu iddialar ise, bize, çocuklarımıza doğrusunu anlatın. Öyle Ermeniler yollarda öldürülmediyse, "Harabe köyün orada derin bir kuyu var hala kokuyor" diye anlatılan o kuyular niye kokuyor? İki yıldır iki Başbakan hangi yaşananlar için üzgün olduklarını söylüyorlar, kimin torunlarının acısını paylaşıyorlar?

Dünyada her şey siyaset, diplomasi değil. En azından vicdan sahibi, dürüst insanlar için değil. Büyüklerin siyasetine kurban giden çocukları unutmamalıyız.

Bu dünyada adalet yoksa elbet ilahi bir adalet vardır.

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.

Misafir

24 Nis 16:05

Bana güvenmeyin demiştim :))

CEVAPLA
24 Nis 15:59

Salieri Bey Ermeni tezlerinin savunucusu mu acaba? Biz onu devletci bir liberal olarak bilirdik. :)

CEVAPLA
22 Nis 15:00

Kuşatıcılıktan uzak dar bir perspektifle kaleme alınmış bir yazı. Fakat konuyu tartışma zeminine çektiği için faideli. Ama mevzu daha geniş bir perspektiften ele alınmalıdır.

CEVAPLA
Sali̇eri̇ Alt Ti̇re yazdı, 10 kez açıldı, 7 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
14 Nis 15 16:00
Si̇lahlı Propaganda Güçleri̇

Ağrı'da yaşanan ve 5 teröristin ölü ele geçirildiği çatışmalar sonrası HDP'den gelen açıklamalardaki naiflik gerçekten inanılmaz.

Selahattin Demirtaş, "kim silahla oy topluyorsa Allah onun bin defa belasını versin" diyerek iyice abarttı; bir 100 defa yeterdi. Aslında bir defa bile yeter, yeter ki Allah'tan samimi olarak isteyin.

Tabii Selahattin Demirtaş bunları söylerken KCK yöneticisi Duran Kalkan konuyu hiç anlamamış olmalı ki "ne olmuş yani PKK'lılar 'HDP'ye oy verin' dediyse?" diye sormuş yazısında. Tabii PKK militanları cümleyi o kadar da bırakmayıp devamında "yoksa"sını da söylüyorlar.

"Fidan dikme etkinliği" ne sivillerin geldiği yönün tersinden gelen, dağda yaşayan, eli silahlı insanların HDP'ye oy istemesinde tabii ki sakınca var. İnsanları tehdit etmektir bu. Zaten bir etkisi oluyor ki sivillerin oy istemesini yeterli bulmayıp bir de silahı gösteriyorsunuz.

Bunu böyle açıkça yazmakta fayda var.

Düşünün ki Ağrı şehir merkezi, ilçelerin çevresi, Diyadin filan komple ağaçsızken HDP, etkinliği neredeyse dağda yapıyor. İnsanlar çatışma çıkınca 20 km yürüyorlar. Bu etkinlik bölgesi dahi niyetin ne olduğunu yeterince belli ediyor.

Buraya kadar yazdıklarımda hadi yanılmış olalım; gerçekten de orada HDP'nin bir fidan dikme etkinliği olsun ve dağdan da insanlarla özlem gidermeye gelen 'misafirleri' olsun. Bu durumda askerler etkinliği bassa en fazla teröristleri silahları ile birlikte ele geçirirdi, 10 saat çatışama nedir? Olaya müdahaleye gelen üç helikopteri de "püskürtme" imkanına sahip olmayı nasıl açıklıyorsunuz?

Burada misafirler olanlar belli ki dağdakiler değil, oraya giden diğer yerel, sivil halk. Olay da "seçimde fire istemiyoruz, iyi çalışın" kulak çekmesi.

Bunun aynısı daha önce Doğu Beyazıt'ta yapılmış üstelik. Silahlı seçim çalışması. İstersen karşı gel. Bu böyle sır bir şey de değil. Doğudaki herkes biliyor bu faaliyetleri. Konuyla ilgili 1-2 tivit atınca bile insanlar şahit oldukları benzer olayları anlatıyorlar.

Batıda çiçek böcek partisi maskesine bürünüp doğuda korku imparatorluğu kurmak mümkün değil. Batıda da olanlar duyuluyor

Normal, sivil bir vatandaş olarak birileri beni kandırmak istediğinde biraz özen istiyorum. "Derin devlet" filan deyip PROVOKASYON diye bağırabilirdiniz en azından, daha inandırıcı olurdu.

İyi niyetli, çok fazla sevmesem de herkesin iyiliğini isteyen biri olarak bu kadarı hakkım diye düşünüyorum Selahattin bey.

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.

Misafir

Sali̇eri̇ Alt Ti̇re yazdı, 8 kez açıldı, 8 kişi beğendi, 4 yorum yapıldı.
7 Nis 15 16:00
Kötülüğün Kötü Olduğunun Öğreti̇lmesi̇

Alman kanallarında belli bir saatten sonra II. Dünya Savaşı ile ilgili belgeseller yayınlanıyor. Özellikle de devlet televizyonları ARD ve ZDF, sonra bunların yan tematik kanalları Phoenix, Arte v.s. savaş saki dün olmuş gibi sürekli bu belgeselleri yayınlıyorlar.

Birinde yoksa diğerinde kesin denk geliyorsunuz. Belgeseller II. Dünya Savaşı'nda çekilen acılar üzerine hep; hırsın nelere yol açtığını, Siyaset çıkmaza girdiğinde iktidarı aşırı fikirlerin ele geçirme ihtimali, Nazilerin başa geçme süreci ile anlatılıyor. Yahudilerin uğradıkları soykırım en ince detayına kadar veriliyor. Çocukların, kadınların perişanlığı, şehirlerin harabe halleri, Rus ordusunun nasıl motive edildiğine kadar aklınıza gelecek her şey var bu belgesellerde.

İlk başta ilginç gelse de bir haftalık izlemeden sonra insanda ister istemez bir bıkkınlık yaratmaya başlıyor. Ben bunu savaş travmasının Almanlarda devam etmesine bağlıyordum ilk zamanlar. Başka türlü bu kadar yoğun savaş karşıtı, anti faşizm yayınlarına anlam verememiştim.

Tabii bunu sadece belgesellerle değil bir çok başka yollarla da yapıyorlar. Okullardaki derslerde, şehirlerin meydanlarında filan hep görünürde bu gerçek. Mesela Berlin'in en ünlü caddelerinden birinde bulunan, Türklerin taktığı isimle "kırık kilise" de var. Savaş sırasında hasar görmüş bu kilise o günleri hatırlatması için özellikle onarılmamış, tepesi hasarlı duruyor öyle.

Eskiden, günümüz dünyasında savaşın, diktatörlüğün, soykırımın kötü bir şey olduğunu zaten herkes biliyor, bu kadar şey yapmaya gerek yok ki diye düşünüyordum.

Ama öyle değilmiş, herkes bilmiyormuş, bunun gerçekten de öğretilmesi gerekiyormuş.

Die Welle (Bkz. link ) adlı filmde de işlenen bu konu son zamanlarda sanki baya bir yakınımızdan geçiyor. Filmi seyredenler bilir, “Otokrasi” dersinde “yine mi naziler, ben bile onların kötü olduğunu anladım, Almanya’da bir daha diktatörlük olmaz, bunun için artık fazlasıyla bilinçliyiz” diyen öğrencilerin kısa bir sürede nasıl bir “mikro diktatörlüğün” parçası haline geldiklerini anlatan, dramatik bir sona sahip gerçekten güzel bir film. İzlemediyseniz tavsiye ederim.

Bu kadar belgesele, bu kadar duyarlılığa rağmen PEGIDA gibi bir hareketin ortaya çıkabilmesi, neo nazilerin varlığı bile aslında yapılanların yetersiz olduğunun bir göstergesi.

Bir de yetersizi bırakın hiç olmayan, her gün TV’lerinde savaş, diktatörlük belgeselleri yayınlanmayan, okullarında “otokrasi” dersi olmayan ülkelerde ne halde olduğunu düşünün. Çağdaşlığın, modernliğin kıstasının başının açık olması veya alkol tüketmek olan ülkelerdeki durumu varın siz hesap edin.

Lafın gelişi “hesap edin” diyorum çünkü sonuç ortada; odasını basıp savcıyı öldüren katillere yazılmış binlerce “biz de sizi seviyoruz” tiviti durumu anlatmak için yeterli.

Bu binlerce tiviti gören örgütün bu destekten sonra bu tür cinayetlere devam etmemesi için ortada hiçbir sebep yok. İnsanların radikalleşmesini, kendi saflarına katılmasını isteyen bir örgüt de farklı davranmayacaktır zaten.

Daha insan öldürmenin kötü bir şey olduğunu bile öğrenememiş bu insanlara belki de her şeyi en baştan anlatmak gerekecek. Birinin ölümü yüzünden başka insanları öldürmenin kötü bir şey olduğunu, en düşük eğitimlisi üniversite öğrencisi olan insanlara anlatmak nasıl mümkün olabilir bilemiyorum.

Davaya yeni verilmiş ve bu kısa sürede davada ilerleme kaydetmiş savcının katledilmesinde bir tuhaflık göremeyen insanlar bunlar neticede.

Savcının dokuz yaşındaki oğlunun babasının tabutu başındaki halini de düşünemiyorlar. Ona, kardeşine, annesine yapılan haksızlığın da farkında değiller. Kendi zihniyetlerine göre bu çocuğa tanıdıkları kredinin de farkında değiller.

Bu insanlara bir şey öğretmek artık mümkün olmayacak belki ama hiç olmazsa gelecek nesillerin kötüyü bilmelerini, karşılaştıklarında tanımalarını sağlayabiliriz. Okullarda çocuklarımıza şiddetin, cinayetin, savaşın, küfürün, işkencenin kötü bir şey olduğunu öğretmeliyiz.

Bunu şimdiye kadar hiç öğretmedik

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.

Misafir

07 Nis 21:37

Ömer Poyraz

Puan: 7460

Dinin emrini bile hiçe sayan bir türün TV yoluyla yola geleceğini beklemek fazla iyimser. Bizdekilerin milliyetçiliği zayıf olsa da militarizm iliklerine işlemiş. İkisi de umutsuz vaka bence.

CEVAPLA
07 Nis 20:36

Bana çok öyle gelmiyor. Belki onlar daha yetenekli, daha beceriklidir. Ya da daha örgütlü bir toplum oldukları için dişliler bir dönmeye başlayınca daha sert sonuçlara neden oluyordur. Yoksa milliyetçilik genel olarak her yerde aynı.

CEVAPLA
07 Nis 20:31

Salieri hocam, alman milleti milliyetçiliğe sanki başka milletlerden daha da yatkın ve bu onlarda gerçek faşizm olarak ortaya çıkıyor. Bizim milliyetçilerimiz ise insana saygılı. Menfur saldırıyı yapanları ise biliyorsunuz.

CEVAPLA
Sali̇eri̇ Alt Ti̇re yazdı, 15 kez açıldı, 5 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
31 Mar 15 22:00
Türki̇ye'de Brei̇vi̇k'i̇n Avukatı Olmak

Ortada, baktığı dava nedeniyle bir avukat tarafından başına dayanmış silahla rehin alınmış savcı varken avukatları yazmamak olmazdı.

Bu meslek grubundaki insanların olaylar karşısındaki tutumları, olaylara reaksiyonları direkt meslekleri ile ilgili ne kadar başarılı oldukları konusunda net bir fikir vermesi bakımından ilginç oluyor. Burada başarı derken elbette kazandıkları davalar ile ilgili bir başarıdan bahsetmiyorum. Adalet denen o duyguyu ne kadar içseleştirdiklerine dair başarıdan bahsediyorum.

Ülkemizdeki hukuk eğitiminin kalitesinden mi kaynaklı bilemiyorum ama Türk avukatlarının bu konuda pek başarılı oldukları söylenemez.

Öyle ki adaletin sağlanması için olmazsa olmaz savunma hakkının ihlaline bile eyvallah diyen avukat görmek mümkün oluyor. Sıradan vatandaşın genellikle olayın dehşeti karşısında sarf ettiği “bunları gördüğün yerde asacaksın” tepkisine katılan hatta daha da ileri gidebilen avukat görmek gerçekten şaşırtıcı.

Doktorların ağır hastalar için “bu nasıl olsa ölecek direkt mezarlığa götürün” demesi gibi bir şey aslında.

Sanık, türk avukatlarını aşıp mahkeme karşısına çıktığında da bu defa kendisini savunacak avukat bulma konusunda sıkıntı yaşamaya başlayabiliyor. Avukatlık ücretlerinden ziyade dava konusundan kaynaklı bir zorluk bu. Vahşice işlenmiş bir cinayet, infial yaratan bir suç avukatların davadan uzak durmasına neden olabiliyor.

En son bir cinayette, iki gün boyunca savunmayı üstlenecek bir avukat bulunamadığı çin büyük sıkıntı yaşanmış, karakola gelene kadar konuyu bilmeyen bir avukat zorlanarak imzası alınmıştı.

Peki bu avukatları böylesine bu davalardan uzak tutan nedir? Adaletin yerini bulması için en gerekli olan, suçlunun hakkettiğinden fazla veya belki de yerine göre az ceza almamasını sağlamaya çalışmak, üstelik bunun için bir de ücret almak varken neden avukatlar bu savunma işini yapmaya yanaşmıyorlar?

Sanıkla beraber onun savunmasını üstlenen avukatı da yargıladığımız için, “sen zamanında şu, şu, şu adamların savunmasını yaptın” dediğimiz için uzak duruyor olabilirler mi?

Türkiye Barolar Birliği Başkanı Metin Feyzioğlu’na,

‘2009 yılında kamuoyunda önemli yer tutan Münevver Karabulut cinayeti'nde katil zanlısı Cem Garipoğlu'nun babası Nida Garipoğlu'nun avukatlığını yaptı’

diye hala hakaret ediliyor. Cümlenin tırnak içinde yazdığım bölümü Metin Feyzioğlu’nun Vikipedi’deki sayfasında aynen yazıyor. Herhalde unutulmasın, bir leke olarak taşısın diye yazılmış bu bilgi oraya.

Hadi biz, hukuk eğitimi almamış insanlar bunu bilmeyerek yapıyoruz da meslektaşları, diğer avukatlar, dört yıl hukuk eğitimi almış olanlar nasıl yapabiliyor bunu?

Norveç’te, üyesi olduğu partinin gençlik kampına katılanları öldüren bir caniyi savunan avukat, tepki almıyor da bizde neden bu sanık - avukat ayrımı yapılamıyor?

Hiç olmazsa avukatlarımız bu ayrımı yapabilseydi, ayıp oluyor.

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.

Misafir

Sali̇eri̇ Alt Ti̇re yazdı, 10 kez açıldı, 7 kişi beğendi, 2 yorum yapıldı.
25 Mar 15 21:00
Daha Mutlu Bi̇r Hayat İçi̇n Can Veri̇p Can Almak

Küçük bir çocukken askere gitme fikri bana çok korkunç geliyordu. Muhtemelen o günlerde yakınlarımızdan biri askere gitmiş olmalı ki evde sürekli askerlik ile ilgili kötü anılar konuşulmuştu. Bitlenme, komutandan veya o günlerde anlatıldığı şekliyle ‘kumandandan’ yenilen dayak hikayeleri, tuvalet kullanmayı bilmeyen insanlar filan işte. Zaten 7-8 yaşındaki çocuk için anne babayı bırakıp, aylarca onlardan ayrı kalma fikri tek başına yeterince korkunç.

Teselliyi ise ben büyüyene kadar nasıl olsa bütün savaşlar yapılmış olur, geriye de ne savaş ne de askerlik kalır düşüncesinde buluyordum. Çünkü büyüyüp askere gidecek yaşa gelmeme gerçekten da çok var sanıyordum.

Ama olmadı; ne savaş bitti ne de askerlik kalktı. Üstelik üniversite filan da derken fazladan baya bir zaman geçmesine rağmen olmadı, askere gittik. Eğitim birliğinde komutana "ben kimseyi öldüremem" dedim ama komutan yanımda bir arkadaşım şehit olduğunda veya kurşun sıkılmış bebekleri gördüğümde bu öldürememe durumunu atlatacağımı söyledi. Çok şükür liberal şansı jokerim devreye girdi de askerliğimi böyle vurdulu kırdılı ortamlardan uzak bir yerde yaptım.

Savaşların bitmesi mümkün değilmiş zaten, büyüdükçe anlıyorsun. Savaşları bitirmeyi bırakın bir toplumda çatışmadan birlikte yaşamanın bile ne kadar zor olduğunu anlıyor insan. Formülü çok basit görünmesine rağmen herkesin istediği gibi yaşayabileceği, inanabileceği, düşünebileceği bir topluluk mümkün olmuyor çoğu zaman.

Üniversite gibi eğitim seviyesinin yüksek olması gereken bir yerde bile inancının gereği ibadetini yapmaya giden insanlara, gericiliğe, yobazlığa, faşizme dur demek için saldırılabiliyor mesela. Bir de bu saldırıyı faşizme karşı yapmak da baya bir şey istiyor hani, hangisi faşist, bu nasıl kendini bilmemedir. Faşizm, tarihinde böyle bir haksızlığa çok az uğramıştır.

Daha iyi, daha mutlu, daha eşit bir hayat yaşamanın yolunun kendi sistemleri olduğunu iddia eden İdeolojilerin bile bu daha iyi olma uğrunda savaşlara neden olması, milyonlarca insanın bu daha iyi yaşama şansını kaybetmesi ne büyük ironi. Uğruna can vermeyi, can almayı, başkaları bu refahı yaşasın diye kendi hayatından vazgeçmek… çok farklı bir şey.

Sadece ideolojiler değil inançlar da çoğu zaman bu toplumsal barış yolunda bir engel tabii. Her din kendisine inanılmasını emreder. Başka dinlere saygı göstermek, o dine inananların 'günah' işlemesine göz yummak öyle çok kolay bir şey değil.

Haklı olduğuna dair düşüncen ne kadar güçlü olursa olsun, karşındaki ne kadar saçma sapan bir şey yapıyor olursa olsun, onu öyle bırakmak, onun, senin inancında olmayanı yapmasına, günah işlemesine 'katlanabilmek', onun yüzünden günaha girmek, başkalarından çok kendini kontrol etmek kolay değil.

Ama başarabilene de çok güzel, İnsan daha bir rahat, daha bir mutlu oluyor.

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.

Misafir

26 Mar 09:28

Komplesi değil tabii ama bahsettiğim olay ODTÜ'deki.

CEVAPLA
26 Mar 09:03

Hocam Odtü vandallarına mı bu yazı...

CEVAPLA
Sali̇eri̇ Alt Ti̇re yazdı, 9 kez açıldı, 7 kişi beğendi, 6 yorum yapıldı.
17 Mar 15 21:00
Hdp Barajı Nasıl Aşar?

HDP’nin bu seçimlerde alacağı düşünülen oran % 7-9 olarak veriliyor, seçim barajının altında bir puan. Özellikle de CHP’den sıkça duyuyoruz; “barajı aşamayacaklar ve bu AKP’ye yarayacak.”.

Barajı aşarlarsa bile yine gidip AKP ile anlaşacaklarını, hatta çoktan anlaştıklarını, AKP’nin onlara özerklik, HDP’nin de AKP’ye başkanlık sistemini vereceğini söylüyorlar.

Demirtaş’ı dinlerken sanki Erdoğan’ı boğmak için etrafında bir kaşık su arıyormuş gibi izlenim veriyor ama bunlar tabii işin “çaktırma!” şeyleri olduğu da iddia edebilir bu teorinin sahipleri.

İddialarının bir an için doğru olduğunu kabul etsek bile Türkiye’nin büyük meselelerinin çözümü, bunun yöntemi, çözüm sürecinde muhataplarının kim olması gerektiği konusunda bile aynı düşünmeyen iki partinin birbirlerine alternatif olabilmesi tuhaf değil mi?

AKP karşıtlığı bu kadar zıt görüşlü iki parti arasında geçiş yapmak için seçmene yeterli olur mu?

HDP ileri gelenleri bir seçim önce Elazığ’da “gerekirse MHP ye bile oy verilebilir” diye kendi aralarında fikir teatisinde bulunuyorlardı neticede, seçmeni neden düşünmesin ki?

“Gezi çorbası” nın içinde Atatürk ve Apo bayraklarını da bir arada görmemiş miydik? Gerçi o bayrakları taşıyanların romantikliğinden kaynaklanıyordu sanki daha çok, devrimde aşk filan, gözler kör tabii... gülümsemeden edemeyeceğim.

Sosyal medyadaki HDP seçmenleri arasında AKP karşıtlığı damarı bayağı kabarık olsa da Doğu’daki HDP seçmenlerinde CHP'ye oy vermeyi düşündürecek kadar bir AKP karşıtlığının olduğunu söylemek zor. Kürt sorununun çözümünde çok cesur adımlar atmış bir partiye, bölgede neredeyse hiç olmayan CHP'ye oy atacak kadar karşı olacak ne var ki zaten?

CHP’nin Doğu’daki seçmene alternatif olabilme şansı batıdaki ulusalcı seçmen nedeniyle zaten imkansız. Batıdaki teyzeleri riske atmak Kılıçdaroğlu’nun göze alabileceği bir şey değil, 1-2 puanlık düşüş Kılıçdaroğlu’nu koltuğundan edebilir.

HDP’nin yerel seçimlerde CHP’ye kaptırdığı “bas geç” mağduru gençlerin akıllanması için de yeterince zaman yok. Buradaki sorun direkt zaman da olmayabilir tabii. Ayrıntıya girerek kimseyi rencide etmek istemiyorum.

Bütün aile kirada olmaktan gurur duyulan, seküler güçleri göreve çağıran açıklamalara rağmen bir kısım liberallerin desteği de baraj için gerekli iki puana yetmez.

Alevilerin de yine CHP dışında bir parti seçeceklerini sanmıyorum. Özellikle de çoğunlukta olan Kemalist Alevilerin böyle bir partiler arası yolculuğa çıkmaları mümkün görünmüyor.

HDP’nin parti olarak barajı aşması ancak Türkiye partisi olmakla mümkün görünüyor; Sadece Güneydoğu’nun, Kürtler’in değil tüm Türkiye’nin sorunlarına eğilen bir parti olmasıyla mümkün. Aklının bir köşesinde bulunan ve her zorlandığında “sorunlar çözülmezse ben de ayrılırım“ fikrinden kurtulmuş, seçmene de bu fikrin varlığını unutturmuş olması lazım.

Yapması çok zor bir şey değil.

Cumhurbaşkanlığı seçiminde Selahattin Demirtaş özellinde böyle bir başlangıç vardı ancak Kobani gösterileri o başlangıcı darmadağın etti.; “Garıştırmayasınız ha! Ortadaki benim:)” sempatikliğinden, 40 kişinin ölmesine neden olan gösterilerin startını veren kişiye dönüş çok hızlı oldu.

Geriye de HDP’ye son anda oy atmaktan son anda vaz geçen seçmenin “Allah’tan oy vermemişim” şükürleri kaldı.

Seçim barajı düşmediği sürece parti olarak, barajı aşarak meclise girmenin tek yolu Cumhurbaşkanlığı seçimindeki strateji gibi gözüküyor. Daha önce başarmıştı HDP bunu, yine yapabilir. Tabii bu defa inandırıcı olmak için daha fazla çaba göstermesi gerekecek.

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.

Misafir

18 Mar 09:38

Siyaset iyidir ya, siz de yazın :)

CEVAPLA
18 Mar 09:30

beyfendi biz siyaset yazmamak için kırk takla atalım, kendimize konular bulalım siz direkt siyasetten girin.

CEVAPLA
18 Mar 07:13

Hdp barajı geçse dert geçmese ayrı bir dert. Allah bu memleketin bu halkın yardımcısı olsun inşallah. Çok önemli bir noktadayız gibi.

CEVAPLA
Sali̇eri̇ Alt Ti̇re yazdı, 10 kez açıldı, 11 kişi beğendi, 8 yorum yapıldı.
10 Mar 15 15:00
Protesto

TDK sözlüğünde protesto, bir davranışı, bir düşünceyi, bir uygulamayı haksız, yersiz, gereksiz bularak karşı çıkma, kabul etmeme olarak açıklanmış. Wikipedia’da ise bu anlama bir de ‘muhalif görüşü toplumsallaştırma’ da eklenmiş.

Derdimizi toplumun geri kalanına anlatma, onların da protesto edilen şeye tepki duymalarını sağlayarak karar mercilerinde baskı oluşturmak demokratik, güzel bir yol.

‘Toplumun geri kalanı’ ise protesto edilen şeyden bihaber, ilgisiz veya karşı görüşten oluşan büyük bir grup. Onları haberdar etme, ilgisiz olanlara olayın önemini anlatma ve karşı görüştekileri ikna etmek... Aslında bir şekilde toplumdaki herkesin amacı bu.

Dikkat çekici, komik dövizler, sloganlar, konuya göre, dans eden, eğlenceli tematik gruplar bu dikkat çekme işinde baya başarılı olmalı ki genelde bu yönteme başvuruluyor.

Binlerce insanın katıldığı sesiz yürüyüşler veya tam tersine; düdüklerle, orkestralarla yapılan baya gürültülü olanlar, hükümetin hayvancılık politikalarını eleştirmek için şehir merkezinde tankerlerden dökülen litrelerce süt, sonra insan zincirleri filan…ama tabii hepsi batıda, gelişmiş ülkelerde, bizde değil.

Bizde, protesto eylemlerinin eksik tarafı da özellikle de bu TDK’da yer almayan kısım; muhalif görüşü toplumsallaştırma. O büyük ‘toplumun geri kalanı’ pek protestocuların umrunda olmuyor. Daha çok "bu benim dediğim gibi olacak, nokta" ruh hali var. Yani kimse diğerlerini ikna edip yanına çekmekle vakit kaybetmek istemiyor. Zaten protestoculara göre genelde de bu 'diğerleri' cahil, uğraşmaya değmeyecek, sabit fikirli insanlar.

İşin içine Protesto eylemlerinde ortaya çıkan şiddet de girince insanlar büsbütün uzak duruyor eylemden. Tabii bunun polisin tutumundan kaynaklandığını, barışçıl gösterilere sert müdahaleye insanların tepki gösterdiğini, şiddetin kaynağının da bu olduğu da söyleniyor ama neticede polis kaynaklı da olsa ortaya çıkan şiddet bu uzak durmaya neden oluyor.

Belki polisin amacı zaten budur, özellikle yapıyordur, sert müdahale için bahane arıyordur. Geçenlerde ekranlara da yansıyan bir amirin, sakin duran kalabalığa karşı emrindeki polisi çekiştirerek “sıksana” diye bağırışı hepimizin aklında.

Gezi eylemlerini fişekleyen, hiçbir şey yapmadan sadece orada duran “kırmızı elbiseli kadın”a polisin durup dururken gaz sıkması da aklımızda. İki örnekte de protestocular pasif, herhangi bir şiddet içerisinde değiller ve iki durumda da polisin müdahale şekline o ‘toplumun geri kalanı’ büyük tepki gösterdi.

İkinci örnekte 50-60 bilemedin 100 kişinin olduğu eylem birden büyük gösterilere dönüştü. Sosyal medyada her kesimden, her görüşten insan polise tepkiliydi, sokağa çıktı.

Ama tabii ilk üç gün… sonra protestonun rengi değişti. Polisin katkısıyla veya değil. ‘Toplumun geri kalanı’ evine döndü. Fikren oldu bu dönüş. Sonrası herkesçe malum; saflar sıklaştırıldı, kampların kapıları kapatıldı. Onca gösterinin ardından meydana yapılacak inşaat dışında neredeyse hiçbir kazanım elde edilemedi. Dikkat çekildi belki ama ikna kısmı olmayınca 17 milyonluk bir şehirde 100-200 bin bilemedin 500.000 kişinin gücü anca buna yetti

Kim bilir, mesele belki de sadece Gezi Parkı’ydı da anlamayan arkadaşı değil Mehmet Ali Alabora’nın ta kendisiydi. Neticede geriye ağzına kadar dolu bir çuval, tadı bozuk incir kaldı.

Bir gün bizde de aynı gelişmiş ülkelerdeki gibi eylemler olacak. Bunun için birçok şey gibi polis teşkilatı da düzeltilmeli tabii.

TDK’nın protesto tanımına “muhalif görüşü toplumsallaştırma” ifadesini eklemesi iyi bir başlangıç olabilir.

NOT:

Haftada bir bu sitede ben de yazacağım, başarlar diliyorum, hayırlısı olsun.

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.

Misafir

11 Mar 09:54

Teşekkür ederim :)

CEVAPLA
11 Mar 09:24

Salieri bey klasiği burada da devam ediyor. Okuyoruz efendim beğenerek.

CEVAPLA
10 Mar 20:16

en sonda "başarlar" dilemişsiniz salieri bey size yakıştıramadım benim için büyük hayal kırıklığı oldu.

CEVAPLA